25 Kasım 2011 Cuma

"Başa sarıp yeniden izlerken hayatımı"




Alakalı alakasız her konuya burnumu soksam da, askerliğe dair beyan edilecek bir fikrim yok. Sadece her türlü askerlik muhabbetinin açıldığı erkek ortamlardan nefret ettiğimi konuya dair dipnotum olarak düşebiliriz. Bir de asker bekleyenleri ( misal kusburnu) çok takdir ettiğimi, hiç beklemediğimden de olabilir bir ilişkide asker yolu beklemenin büyük bir sınav olduğunu düşündüğümü de olayın kadın-erkek değerlendirmesinde yazabilirim. 
Bedelli askerlik ise askerlikten bağımsız, dünyanın adaletsiz bir çukura dönüşmesi için atılan son adım. Hayatımdaki hatrı sayılır kişiler arasında da kara kara askerliği düşünenler olmadığı için, konuya fazlasıyla yabancı sayılırım. 
Benim bedelliyle tek derdim o malum yaş sınırından kaynaklanıyor. 
30 yaşından gün almak hadisesi kritik hal alınca, twitter'da kim oluyor ki bu 30 yaş talihlileri diye sordum. Ve 30 yaşından gün almış olduğumu da bu vesileyle öğrendim. 
Oysa bendeniz 30 yaş depresyonu için ne planlar yapmıştım. Bunca yıl ne yapıp ne yapamadığımın seceresini döküp, "geçen günlere yazık yazık etmişsin gönül sen " diye depresyonumu körüklemeyi, bundan sonra her şeyin çok farklı olacağını sanarak sayısız plan yapmayı öngörüyordum. 
Ama ne oldu, bedelli adı altında bir anda hızlandırılmış bir depresyonun içinde buldum kendimi.
Önce dedim ki kendime, 30 yaşında olmakla bir derdin varsa, şu an hangi yaşta olmak isterdin sayın dostum? (yazarın kendine yabancılaşma evresi vol.4) Aslında ideal bir yaş hayalim yok ama üniversiteyi bitirip işe başlamadığım o haytalık dönemini hala keyifle hatırladığımdan 24-25'te umut var gibi geliyor bana. 
Sonra diyorum ki, kendimizi kandırmayalım, önemli olan yaş değil, aslında senin ne hissettiğin. Yani mesela ben ironik bir şekilde hayatının her döneminde yaşından büyük hal ve tavırlara sahipken, yaşlandım diye dertler edinen biriyim. Yani aslında sorun hayattaki her şeyin bir sonu olması ve bizim bu gerçeği o son gelip çatana kadar da idrak etmekten kaçınmamız.
Şahane bir yaz tatili geçirmenize rağmen, Eylül gelir gelmez okullar açılacak diye üzülmeniz de; 1 haftalık bayram tatilinde hiçbir şey yapmamanıza hatta sıkılmanıza rağmen tatil bitti diye üzülmeniz de işte tam da bu sebepten. 
Geçenlerde sanırım Mehmet Eroğlu (ki kendisi benim gözümde, kesinlikle twitter'da takip edilesi yazarlardan) şuna benzer bir şeyler yazmıştı. Mutlu bir hayat yoktur, mutlu anıların çok olduğu hayat vardır. Bu yüzden mutlu muyum sorusunun cevabın bir günden başka bir güne değişebilir. 
Ve biz mutsuzluk için nedenimiz yok diye kendimizi mutlu olmak zorunda hissebiliriz ki, bu noktada şükretmek ile mutluluk kavramları birbirine karışıyor bence.
Yazıyı tam çorbaya dönüştüreceğim ama, bu akşam 5n1k'da izlediğim psikayatrist Ümit Yazman'ın mutluluğa dair 2 temel nedenini dinledikten sonra mutlu muyum sorusuna cevap vermenizi önereceğim. Kinyas ve Kayra'dan (Hakan Günday) da bir kuplelik alıntıyla satırlarıma son veriyorum.

"yarın düşüncesi,bugünü yaşanabilir hale getiriyordu.kendimizi bir binanın tepesinden hep beraber boşluğa bırakmayışımızın tek nedeni yarındı.
loto'nun çıkma ihtimalini,aşık olunacak insanla tanışma ihtimalini, sonsuz mutluluk ihtimalini içinde barındıran o sihirli sözcük; yarın.
gelecek iyi bir sermayeydi.yaşadığımız sürece bitmeyen ana para gibi. gelecek zamanda çekilmiş fiiller kulağa çok tatlı bir melodi yayıyordu. hele planların ayrıntılarına girmek..."

ps. başlık şarkısı Senden Sonra ile Redd

Hiç yorum yok: