18 Ekim 2011 Salı

"hep küçük şeyler bizi usandıran"


Aşk tesadüfleri seviyor, bense tesadüflere inanıyorum. Tesadüflerden de ziyade tarihin tekerrürü ile aramda tuhaf bir bağ var. Bir şey geçmişle benzerlik mi gösterdi devamında her şeyin aynı olacağına nedense tuhaf bir şekilde inanıyorum.

Spor yaparken, önündeki ekranında izdivaç programı izleyen insanları kafamda henüz konumlandıramabilmiş değilim. Kaldı ki spor salonundaki kanallar, bizim evdeki kanallardan daha çeşitli olduğu için mecburiyetten o kanala talim olma gibi bir durum da yok. Bu noktada cardio yaparken ne izlenmeli, ne izlenmemeli olayına bir el atmakta fayda görüyorum. Yabancı olduğu için kısa vakitte sona erecek diziler benim tercihim, akşam vakti Yekta Kopan ile gece gündüz de gayet şahane, onlar olmazsa müzik şansı da var mamafih ben artık klip izlemekten pek hoşlanmıyorum. Ve herkesi her şeye göre sınıflandırdığımdan, tv tercihine göre sportif arkadaşlarımı da etiketliyorum.

Spor salonuna gelip, dergi gazete okuyan zat-ı muhteremlerin de, hep bir ders için beklediklerini düşünmek istiyorum. Aksi halde bir insan evladı yüksek sesli müzik ve kalabalık içinde gazete, dergi okumak için o kadar para vermiyordur diye düşünmek istiyorum.

Murphy’nin en sevdiğim kanunu; koca yıl özenli intizamlı olduğun zamanlarda kimseyle karşılaşmayıp, bir gün boşverdiğinizde karşınıza çıkan bir tanıdıktır. Bugüne kadar hiç şaştığını görmediğim kanun sayesinde, daha da takıntılı olmam kendimden gayet beklediğim bir sonuç. Gelin görün ki artık bazı şeyleri de önemsemiyim yahu dediğimden kenan doğulu’nun yeşim salkım sayesinde meşhur olan “boşveeeerr” şarkısını söylüyorum.

Birçok tanıdığımın gözünde alışverişin ve gezmenin piri olsam da, IKEA ile bu hafta sonuna kadar hiç müşerref olamamıştım. Bu eksikliğimi, birçok kez “ben hiç IKEA görmedim ki” sesli beyanatım ile dile getirsem de,bir aksiyon almaya da heves etmemiştim. Geçen hafta sonu ihtiyaçlar ve hava koşulları vesilesiyle, Ümraniye’de Ikea ile tanıştım. Ve şunu anladım ki,Ikea’dan alışveriş etmek için ya mimari bir vizyon ya da boş bir ev lazım. Bende ikisi de olmadığından saçma sapan bir şeyler alarak evime geldim.

Aldığımız dolabın (bildiğiniz şifonyer) montajı için de 4 saat (benim çırak olduğum iki kişi) harcayınca, bu iş zor yonca diyerek, gidip mobilyacıdan yapılmışını alırım hem taşımam hem de uğraşmama kanaat getirdim. O günde twitter’da yazdığım gibi, bu hadise büyükler için lego gibi bir şey. Bu işten büyük zevk alanlar elbette vardır ama ben ultra kabiliyetlerimle hazır dolabın içini düzenleme işini yapsam daha başarılı olabilirim gibi geliyor.

Kaldı ki bir gün sonraki ev işlerimde elim üzerine bir yatağın koca suntasının serbest düşmesi ( elimin iki sunta arasında sıkışması) sonucu bir parmağımın sakatlanması, ev sınırları içinde nasıl bir hayati tehlikede olduğumu birkez daha bana hatırlattı. Bu nedenle safi insan gücü gerektiren alanlarda yer alıp, kafa ve yetenek konuşturan faaliyetlerin hepsini outsource etmeye karar verdim.

Yazının itirafkomluk paragrafı;

Her anadolu yakasına gidişimde, yemek yemek için aklıma bir yer gelmemesi, trafikte kalmamız, işten tanıdıklarla karşılaşmamız nedeniyle her geçen gün, Avrupa yakasını daha bir seviyor ve Avrupa yakasına dönünce “evim evim güzel evim” hissiyatıyla dolup taşıyorum.
 
ps. başlık şarkısı Ortaçgil ve Küçük Şeyler

2 yorum:

varol döken dedi ki...

ben de anadolu yakasına niye kimse gelmiyor diyorum. anadolu yakasında oturmak istesem gider tokat'ta falan otururum ya. üsküdar senden nefret ediyorum!

kusburnu dedi ki...

anadolu yakası da siz ikinize çok meraklıydı sanki.. gidin oturun bitişik nizam beşiktaşta, sıkışık tıkışık beyoğlunda.. hıh!
imza: alıngan anadolu çocuğu