4 Ekim 2011 Salı

"hayatımızda uçurumlar var, aslında bunlar olağan durumlar"


Az çok öngereceğiniz üzere sanat için yapılan filmlerden anlayacak bir altyapıya ve o filmleri izleyecek bir sabra sahip değilim. Materyalist tarzımdan ötürü, neden-sonuç ikilisini sevdiğim için de filmin büyük bölümünü izleyicinin hayal gücüne bırakan filmleri de izlemekten itinayla kaçarım.

Bu durumda dün neden Bir Zamanlar Anadolu’da’yı izlemeye gittim emin değilim. Popüler kültür dersem tuhaf kaçacak biliyorum ama sanırım öyle. Birçok kişiden okuduğum Nuri Bilge Ceylan ve Bir Zamanlar Anadolu’da twitlerinden ötürü, bir de Hıncal Uluç’un filmi beğenmemesinin iyi bir referans olduğunu düşündüğümden, bu filme sabredebilecek nadir arkadaşlarımdan kusburnu ile sinema yollarına düştüm. (Kendisinin sayesinde filmi de bedava izledik.)

Pek tabiki filme dair hiçbir detay okumadan gittim. Sadece bildiğim bir elma yuvarlanışı vardı bir de filmin uzun oluşu. Ben zaten filmin süresinden otomatik ürken bir insanım. Dünyanın en konforlu yeri de olsa 2.5 saat bir şey izlemek, benim gibi dikkati dağınık bünyeler için gerçekten çok. Daha da kötüsü, bugüne kadar baştan sonra hiçbir bir Nuri Bilge filmini baştan sona izlemediğim için başıma geleceklerden gerçekten çok korkuyordum.

Çok şükür beklediğim gibi sıkılmadım ama filmden çıktığımdan vay anasını ne güzel geçti 2.5 saat de demedim. Film de tam beklediğim gibi sonsuz, sonuçsuz bittiğinden, ne olup bittiğini idrak etmek izleyici olarak bizim ev ödevimiz oldu.


Filme girmeden önce kusburnu’nun dediği, Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi neyse Nuri Bilge’nin de Bir zamanlar Anadolu’da’sı da oymuş teorisine kanıp da filme gidecek ben gibilere önerim; siz yine de filmi çoklu boşluk hissiyatı ile izlemeye gidin. Nihayetinde nasıl o filmi izleyip şaheser olduğunu düşünenler varsa, benim gibi izleyip 2.5 saat’te durum anlatmak yerine öykü anlatsaydı keşke diyenler de çıkacaktır diye düşünüyorum. (meali ben yandım siz yanmayın)

Filmin güzel görüntülerine dair edecek lafım pek tabiki yok. Taner Birsel’in yakışıklı, çirkin, mühendis savcı, farketmez her halini sevdiğimden, bu filmde de gayet beğendim kendisini. Muhtar için de herkesle hem fikirim, filimn en iyi, en gerçek karakteri sanırım kendisi. Ben Yılmaz Erdoğan’dan da önce Fırat Tanış’ı beğendim. Yüzüyle oynamak dedikleri bir şey varsa, kendisi bence bu filmin en iyisidir.

Basit insan hırslarını, herkesin kendi önceliğinde olmasını, küçük hayatları detayları ile göstermesine, sıkışmışlık duygusunu insanın içine dolmasına eyvallahım var ama o elmanın yuvarlanışında hayatın anlamını bulanlara da itirazım var arkadaş.

Pek tabi zevkler, renkler, olaylar olaylar ama yine de bir filmden beklentiler bu kadar mı farklı olur diye bazen ciddi ciddi şaşırıyorum. Bu şaşırmamım sebebi de film sonrası sözlükte yazılanları okumam. Zaten o kadar pozitif (şahane, fevkalade, çok etkileyici, ıvır ve zıvır) yorum var ki, filmde kötü demek gerçek bir cesaret gerekir herhalde. Zaten ben de filme kötü demiyorum ama 2.5 saatin karşılığı (sinemada toplamda geçen 3 saat) bu olmamalıydı diyorum.

Nihayetinde benim bir filmden beklentim eğlence, kafa dağıtma. Daha kendi özümü bulamamışken, film karakterlerinin derinine inmek becerisine haliyle pek hasıl olamıyorum. Ve evet arkadaş bu sıkıntı hadisesini anlatmak için bizi de sıkman mı gerekir diye de isyan bayrağımı sallıyorum. İtiraf ediyorum bir ara bütün film boyunca gece olacak ve hep bir şeyi ( o şeyi) arayacaklar sandım.

Taşrada doğup büyümüş biri olarak da, “taşra sıkıntısını çok iyi anlatmış” cümlesini de entellektüelliğin gereksinimi herhalde diye değerlendiriyorum. O doktor arkadaşı dünyanın hangi şehrine götürsen bence öyle mutsuz olurdu diye de sabit fikrimi öne sürüyorum.

Filmde düşünmek için epey sürem olduğumdan, şöyle de bir fikriyat türettim. Nasıl ki bazı yazarlarımız, yurt dışında okunmak nobel almak için belli bir şablon üzerinden yazıyor. (nasıl Amerika’da bestseller olmak için standart bir tarz varsa) Nuri Bilge de aynı şekilde Cannes’da gösterilecek, ödül alacak bir film yapmak için uğraşıyor. Amacı ticari mi, meslek idealizmi mi bilemem ama sanat kaygısı ile yapılan sanatın bana fazla geldiğini söyleyebilirim.

Zaten müzik grubu olan Büyük Ev Ablukada’yı Krek’in bir oyunu sanacak kadar dar bir entellektüel vizyonum var, benim neyime soundrack’i olmayan film diyerek satırlarıma son veriyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Nuri Bilge Ceylan’ı twitter’daki karakter sınırlaması nedeniyle herkes NBC diye yazıyor ama benim aklıma hep kanal olan NBC geliyor. Bu nedenle ricam odur ki, harf sıkıntısı olmayan araya bir harf daha sıkıştırsın, kanal isimli yönetmen karmaşam da artık bir son bulsun.


Nuri Bilge için, Yılmaz Erdoğan’ı bile oynatan yönetmen diyorlar ya, bu noktada sormak istiyorum; bir oyuncuyu oynatan birincil etmen senaryo mudur yönetmen midir? Ben senaryo ve karşısındaki oyuncunun etkili olduğunu düşünenlerden olduğum için, Taner Birsel’i de Nuri Bilge mi oynattı şimdi diye tümden gelmeyi tercih ediyorum.



ps. başlık şarkısı Olağan Durumlar- Kesmeşeker

6 yorum:

varol döken dedi ki...

"daha kendi özümü bulamamışken, film karakterlerinin derinine inmek becerisine haliyle pek hasıl olamıyorum."

çok güzel tespit. sanat filmi sıkıcı olacak diye bir kural yok. sinema da fotoğraf sanatı değildir. yarın öbür gün biri çıkar bu ne ya der, otoritedir kabul görür, biz söyleriz, sen ne anlarsın olur. ulan altı üstü adam dağa taşa bakıyor, rüzgar çıkıyor, kar yağıyor, iç sıkıntıyı anlatıyormuş, e benim de bunu izlerken içim sıkılıyor, kim anlatacak bunu?

yine de filmi izleyeceğim ama evde alkol eşliğinde, hani sızarsam filmden değil alkolden diyeyim, entel olmadığım anlaşılmasın...

kusburnu dedi ki...

Olayin birinci derece sahidi olarak sana katilmamam elde degil.. Dusununce kafamda bi takim sahneler kalmadi mi? Evet kaldi. Bi takim replikler kalmadi mi? O da kaldi. Herhangi bi mevzu kaldi mi? Hayir.. Ve ben konusuz film izlemek istesem konusuz gfilm izlerim zaten.. Ayrica bence bilge insan nuri nami diger cnbce gerilim filmi cekse - konulu- mesela tasra gerilimi, bi olay orgusu olsa cozulse falan bin tane oscar alir. Ha buna da oscar verirlerse diyecek biseyim yok. Lafim birikmis, iyisi mi ben de yazayim blogumaaa

ÇAĞAN dedi ki...

"Hıncal Uluç’un filmi beğenmemesinin iyi bir referans olduğunu düşündüğümden"

Cümlesine baaayııllldım. Ki,göz önünde bulunan ünlüleri sevimli/gıcık diye gruplandırdığımızda neredeyse görüşlerimizin aynı olmamısa da ayrı bir hoşluk. Severek okuyorum.

ÇAĞAN dedi ki...

Yukarıdaki bir kelimeyi düzeltiyorum. aynı OLMASI DA

malumafatrus dedi ki...

bence herkes filmin sonunda, filmin kurgu süresince nuri bilge'nin tuttuğu günceyi okumalı. O zaman film kesinlikle daha anlamlı geliyor. Hatta filme burun kıvıran benim gibiler bile "haksızlık mı etmişim, ne büyük emek varmış" şeklinde bir u dönüşü bile yaşıyabiliyor, benden söylemesi.

@Çağan; güzel sözlerin için teşekkür ederim.

Fery... dedi ki...

gitmeyeyim bari :)