21 Eylül 2011 Çarşamba

"bizim konuştuklarımız, sizin için olmazlar"

Ayşe Arman, seveniyle nefret edeniyle bir örneğinin henüz Türk medyasında olmayan bir kadın. Kötü taklitleri olmaya çalışan birileri olsa da kimse karşısında tutunamadı, ne desteklerle yola çıkmalarına rağmen. Nihayetinde kendini okutturduğunu düşünüyorum ben. Uzun süredir PR odaklı röportajlarını gözardı etsem de, hafta içi ne yazdığına genelde bakmaya çalışıyorum.

Aslında bu yazıyı yazıp yazmama konusunda çok düşündüm. Fikriyatlarımı doğru bir şekilde ifade edip edemeyeceğimden emin olamadım. Ama sonra bugün okuduğum bir haberle kendimi yazmakta özgür hissettim.

Şimdi bu girişgahtan Ayşe Arman’ın önce mecmua dergisinde sonrada gazetede yer alan yazısından bahsedeceğimi sanabilirsiniz, mamafih konuyu bambaşka bir yere getirmek gayesindeyim.

Ayşe Arman, annelik halini birçok yazıya konu yapmasıyla eleştirilse de, bir yandan da artık kanıksanmış bir yazar. Bu nedenle onun dışındaki çocuklu gazete yazılarına daha fazla tepki gösteriliyor bence. Sibel Arna ve muhteşem dadı yazısı bu alandaki en büyük örnektir sanırım. Tabi bu noktada Ayşe Arman’ın her daim söylediğim, kendisine dair güzel şeyleri yazıya dökme alışkanlığı da çok etkili. Yani AA kendi hayatına dair yazılarını bir şikayet mekanizması olarak ( misal bir İclal Aydın) kullanmadığı, güzel şeyleri sunduğu için de en fazla “banane Alya’nın vıdısından dıdısından” diyebilirsiniz.

Bu blog sayesinde google’da Mirgün Cabas’la ilgili ne gibi aramalar yapıldığına dair az çok fikir edindim. Kendisinin epey takipçisi olduğunu, evli olup olmadığının merak edildiğini, kızını ıvırını zıvırını google’a soranın yolunun benim bloguma çıktığını da analytics sayesinde gördüm. Benim bu alanda ne kadar uydurukçu olduğum da bir başka yazı konusu olarak arşivlerimizdeki yerini almıştır. Bu nedenle, Mirgün (Sırrı ) Cabas’ın sevgilisini ve kızını merak edenlerin; Evrim Sumer’in Radikal’de Cuma günü yayınlanan yazılarını ve (hala yazıp yazmadığından emin olmasam da) Cumartesi günleri yazdığı Yatakta Beş Kişi köşesindeki yazılarını okumanızı öneririm.

Bendeniz, kamuoyunu bir daha yanlış bilgilendirmemek ve magazin sevdamdan ötürü genelde kendisinin yazılarını okumaya çalışıyorum.

Ve Yiğit Karaahmet’in bir Cuma günü twitter’da ima ettiği üzere, kendisinin çocuğunu anlatırken ayarı biraz kaçırdığını düşünüyorum. Ya da şöyle söyleyeyim niyeti iyi de olsa, yazar kıvraklığına erişemediği için bazı kelimeleri eğip bükmesi gerektiği yerde bodoslama konuşmayı tercih etmesini okur tepkisi açısından tehlikeli buluyorum.

GQ dergisinin Genel Yayın Yönetmeni olarak Mirgün Cabas’ın neden seçildiğinde de anlatıldığı üzere, kendisi modern ve şehirli erkeklere yol gösterecek bir hayata sahip gibi gözüküyor. Sevgilisi de keza böyle bir hayat yaşadığı izlenimini hissettiriyor ki, buna da haliyle sözümüz yok. Ama işte geçen hafta yazdığı okullu olmak yazısı, bana olaya burnumu sokma ihtiyacı hissettirdi.

Tabi ben şimdi çocuk sahibi olmadığım için kesinlikle eleştirecek son kişiyim ve evet İstanbul’da çocuk okutmanın ultra zor bir hal olduğunu da az çok çevremden biliyorum. Ayrıca kendisinin yazısında da belirttiği gibi kesinlikle devletin bu anaokul hadisesine el atması gerektiğini düşünenlerdenim.

“Etrafımdaki annelerin seçtiği okullara bakıyorum. Belli ki hepsi çok iyi. En disiplinlisinden, en yabancı dil öğretenine, en oyuncudan, en farklı eğitim yöntemini benimseyene kadar onlarcası var. “

Gelin görün ki bu satırları okuyunca, 3 yaşından 6 yaşına kadar 3 sene gidilecek kreş ve anaokulunun bir insanda yaratacağı etkiyi (ben bir sene gittim diye mi böyle oldum?) tasavvur edememekle (sosyalleşme harici) birlikte, daha çocuğunu göndermeden “belli ki çok şahaneler” yargısı ile yola çıkınca karşı tarafın sorgusuz sualsiz o uçuk rakamları istemesini de normal buluyorum. Ne demiş iktisatçılar bu kadar talep olduktan sonra fiyatı niye düşürelim, aksine arttırmamız şart.

Bir de yine yazısında dediği gibi, iyi bir gelir düzeyine sahip çift olarak bu endişelere düşmelerini “herkesin yorganı farklı” diye nitelendirsem de; bu endişelerini keşke bir blogda veya Vogue’da yazsa ama günlük bir gazetede bu üslüpta dile getirmese diye düşünüyorum. Sonuçta tabiki, herkes çocuğu için en iyisini istiyor. Herkes imkanları doğrultusunda bir hayat yaşıyor evet. Ama 18 aylık bebeğin (ki çok güzel maşalah) bir sonraki sene gideceği okulun parasınının yüksekliği için şikayet etmek de bana günümüz şartları için şımarıklık (ki benim şımarıklık sınırım da hayli geniştir) olarak geliyor. Daha da kötüsü devlet neden bu ücretleri sınırlandırmıyor derken de, bizim ücrette bir düşme olur mu acaba iması varmış gibi algılanıyor. Bu yüzden sezarın hakkını sezara vermek; hem okuduğun bazı blogların yazarlarını (çocuklarının büyümesine not düşenler) hem de ayşe arman’ı gösterdikleri özenden ötürü tebrik etmek istiyorum.

ps. başlık şarkısı Mavi Sakal ve Ne Kadar

Hiç yorum yok: