5 Ağustos 2011 Cuma

"bütün legolarımı yıkıp baştan yapasım geliyor"


Dün twitter’da şöyle bir şey yazdım, doğum günüm bu ay içinde olmasaydı sanırım Ağustos’u sevmezdim.

Sonra şunu düşündüm, galiba doğum günüm nedeniyle pek sempati duyamıyorum Ağustos’a karşı. ( Halbuki, 8 rakamını da severim) Her sene bu zamanlar ve bir de malumunuz yıl sonunda ne oldu ne bitti geçen günlerde hesaplamasına giriyorum. Ve hem geçen zamanın manasızlığı hem de30’a yaklaşmak beni her türlü mutsuzlaştırıyor.

Hala olmam dışında, bu yaşımın en büyük değişimi saçlarımdaydı. Şimdi yeni tanıştığım insanlara, ben eskiden kopkoyu saçlara sahiptim biliyor musun dediğim de, bunu tasavvur edemiyor olmalarına şaşırıyorum. Geçmişte yaşanılanlar, anın gerçekliğinde hep sönük kalıyor niyeyse.

Yeni yaşımdaki en büyük değişimlerden biri de, kapıkule sınırını temsili olarak geçmem oldu. Dubrovnik seyahatim, vizesiz olduğundan bana yarı yurt dışı hissiyaratsa da, nihayetinde bir eşiği de atlamış oldum. Gerçi sonrasında yaptığım İtalya planları bir türlü vuku bulamadı ama olsun, her seneye bir ülke bile benim için fazlasıyla başarılı bir tablo olur. Bu arada ilginçtir ki, Dubrovnik yazıları, blogda en çok aratılan yazılar oldu.

Anlayacağınız bu sene benim gibi ülkenin büyük çoğunluğu Dubrovnik’e ayak bastı. Ve sizin de yazılarımdan tanık olduğunuz üzere, bu yaşımda da hayatım popüler olanı tercih etmekle çok benimsemek paradoksu içinde geçti.

Bu sene spordan uzak durmak en pişman olduğum kısım olurken, asosyallikte bir kademe gitmem de fenalar kısmında listeme attığım çizik oldu.

Bu arada yeni eve taşındığımı da idrak ettim ki, bunu da özellikle minik balkon takviyesinden ötürü güzel şeyler kısmına ekleyebiliriz.

İlk bölümü itibariyle Leyla ile Mecnun’a beslediğim hissiyatları bildiğiniz için onun üzerine pek laf etmek istemiyorum.

Edebiyat çerçevesini düşününce, Behzat Ç, tv aleminde olduğu gibi kitapta da kurtarıcım oldu gibi gözüküyor.

Bir de bu aralar en sevdiğim yazar, en sevdiğim kitap ve en sevdiğim film nedir onu düşünüyor, daha doğrusu arşiv gezmesi yapıyorum.

Sanat camiasında en üzüldüğüm şeylerden biri de sanırım Sakin grubunun dağılması ve bugüne kadar bireysel bir şeylere el atmamaları oldu.

Teoman’ın müziği bırakmasını ise, sanki kitap yazar diye düşündüğümden şimdilik çok sorgulamadım.

Bunun dışında ülkenin gidişatına dair her şeye çok ama çok üzüldüm, çok sinirlendim.

Empati yapmak için gerçekten çaba harcadım ama ne kadar başarılı oldum bilemiyorum. Bir de “fikrim sorulmadan yorum yapmama” konusunda çok karar aldım ama maalesef başarıya ulaşamadım.

Mali tablo konusunda ise dünden bugüne bir kademe bile ilerleme gösterememiş olmamı da hayatımın en büyük başarısızlıkları listesinde ilk üçe yerleştiriyorum.

Sağlıklı yaşam konusundaki hal ve tavırlarımı da yeni yaş planlarında ele alacağımdan, olağan bezginlik halimi en güzel ifade eden Önemsiz (Malt)'i bu sene de yaş değerlendirmesi için en ideal şarkı olarak görüyorum.

bu aralar sanki tek başıma kaldım gibi oluyor

uyandığımda bana bakan o yüz yabancı duruyor

bütün legolarımı yıkıp baştan yapasım geliyor

çünkü bir yerinden tutsam öbür ucu kopuyor

alıştıkça, yaşadıkça

önemsiz gibi geliyor

önce üzüldüm

sonra kızdım

şimdi kabullenme zamanı

artık en sevdiğim şey, orta yaş bunalımı

2 yorum:

Fery... dedi ki...

ben dün iş alemlerinden çalışma hayatından çok bunaldığımı fark edip daha kaç yıl daha çalışmam gerek acaba sorgulamarına girdiğimde olur da bir çocuğum olursa onun üniversite mezuniyetine kadar en azından çalışmam gerekiyor gerçeğini fark edip 29 yaşında çocuk sahibi olma durumuna kilometrelerce de uzak olduğumu fark edip kendi halime çok üzüldüm ben daha yıllar yıllarca çalışacağım :( ya da çocuk sahibi olmayacağım :(

malumafatrus dedi ki...

Konuya ilişkin benim tercihimin ne olduğunu yeteri kadar tartıştık sanırım:)