14 Temmuz 2011 Perşembe

"aşık olmaya çalışıyorlardı: kalbi kanamalı tek ben miyim rahatlığı"



Tatilin ihtimali bile insanı rahatlatan bir unsur.  365 günün  15 günü ile kendimizi teselli etmek de insanlık adına bir utanç tablosu ama şu an bu acı gerçekle yüzleşmeyi tercih etmiyorum. 
Benim tatil adına kendime yüzleşmem gereken daha başka konular var;
Ben mobil bir insan değilim maalesef sayın okur. Bu nedenle benim için 2 günlük seyahat bile bir tuhaf huzursuzluk sebebi. Hem evden uzak olmak ne sebeple olursa olsun beni tedirgin ediyor, hem de eşya planlama derdi boynumu büküyor.
Hayatımda seyahatten bir gece önce valizimi hazırladığım zamanı hatırlamıyorum..Genelde seyahatten en az iki gece önce valizim hazırlanmış oluyor. Böyle de obsesif bir haliyet-i ruha sahibim ne yazık ki. Hiç olmasa bile götüreceğim eşyaları kafamdan netleştiriyor, sonradan valize yerleştiriyorum.
Ve genelde de nereye gidersem gideyim, ihtiyatlılık nedeniyle çok ama çok eşya ile gidiyorum.
Ama bu “çok “durumu benim hayatımın her yerinde kendini gösteren bir hal. Nereye dayandıracağımı bilmediğim psikolojik rahatsızlıklardan ötürü her şeyin çok olması gibi bir takıntım var. Şimdi bu yazdığım cümleden normalde hiçbir şey anlamamış olmanız lazım ki, ben konuyu açmak için detaylara gireyim.
Örneğin alışveriş hali. Hiçbir zaman bir şeyden sadece tek bir tane sahip olarak mutlu olamadım. (ağlasam sesimi duyar mısın blog ahalisi) Mesela bazı insanlar vardır ve genelde bu insanlar marka bağımlısıdır; bir tane marka alırlar ve onla bütün ömürlerini geçirirler, fayda/ömür rasyosunda da gayet yüksek bir oran elde ederler. Bazı insanlar vardır, markayla da işleri yoktur, ihtiyacı olan her şeyden bir adede sahiptirlerdir ve onun da hakkını verirler. 
Bir de benim gibi kılık kıyafet konusunda ayarı fazlasıyla kaçırmış olanlar vardır ki, bunu  birçok kadına özgü bir hal olarak değerlendirerek, kendimi önemseme halinden kurtulurum.

Yemek konusunda da prensiben önce  gözümün, sonra ruhumun ve en sonunda da midemin doyması taraftarıyım. Anlayacağınız yemeği değil, yiyebilme ihtimalini seviyorum ben. Sıklıkla verdiğim örnektir, reçel sevmeme rağmen kahvaltı masasında en az iki çeşit olmasını tercih eden açgözlülerdenim ben.
Yazdıkça başka şeyler de çağrışım yapıyor ve kendimden gerçekten nefret ediyorum.
Ben neden böyleyim? Bu şımarıklık sonradan düzelir mi? Acaba bilinçaltım alma/sahiplik ve mutluluk arasında nasıl bir bağ kurdu?
Arınmanın yolu nereden geçer?
Yeterli eşyayı aldığım ve gerçekten küçük bir valizle yola çıktığımda ruhumun da rahat olması, az eşya ile huzuru bulmam için hangi duvara çarpmam gerek?
Sorunsuzluk tüm sorunların kaynağı olabilir mi?

ps. başlık şiiri Akif Kurtuluş-Kalbi Kanamalı Tek Ben miyim?

2 yorum:

varol döken dedi ki...

arınmanın yolu affetmekten geçer...

önce kendini sonra dünyayı:)

gözümün fery nerelerdesin yahu?

Fery... dedi ki...

bu yaz hiç yaz gibi değil, bu kadar yoğun olmamalı yaz :( hafif olmalı akşam çıkıp bir yerlerde bir şeyler içebilmeye imkan vermeli, kfanda yapılacaklar ve tarihlerle gezmemelisin ama yok işte...

Cevap oldu mu nerede olduğum sorusuna sayın Döken?

post a istinaden :) sahip olduğun bir şeyin benzerini alıyorsan önceki eski olmuştur, kendinde tutmak yerine elden çıkart hem dolabın rahatlar hem de kendin rahatlarsın... Sen sevmesen de masaya koy birkaç çeşit reçel kırmızılarından ben yerim büyük bir zevkle :)