11 Mayıs 2011 Çarşamba

"açılsın gözlerin gül, gün güneşle var, görsene..."


Mazeret değil biliyorum ama yazı yazma hevesimle yazabilecek zamanım arasında ters bir orantı var. Okuma isteğimse iş yoğunluğumla paralel bir şekilde artar. Misal şimdi masamda yine kusburnunun aracılığıyla aldığım Emrah Serbes’in Erken Kaybedenler’i var ve ben şu an manasız işlerim yerine, kitabı alıp bir çırpıda okumak istiyorum. Akşama D&R’a çıkartma yapıp, bir sürü kitap almak istiyorum. Ben yazamadıkça, kopyala yapıştır isteğim de kabardığından 3 yazı üst üste alıntıcılık yapıyorum.





Ben uzlaşmacı biri değilim. Fıtratım uzlaşmaya hiç elvermiyor. İtiraf etmeliyim ki, kavga, dövüş fırsatlarını dört gözle beklerim.

Savaşın, kapışmanın fiyakasını nasıl seviyorum.

Bana tokat atana yumruk atmak benim karakterimdir. Bana yan bakanı haşat etmekten çok zevk alırım. Bir adamı dize getirip, suratı kanlı tavuk bokuna dönene kadar tekmelemek, dişlerini boğazından içeri dökmek, onu yalvartmak, o ağladıkça vurmak, beynini hünkarbeğendi gibi asfalta saçmak beni az da olsa ferahlatır.

Bir kavgaya denk geldim mi ortaya dalıp iki tarafı da pataklamamak, kendimi tutmak, benim için dünyanın en zor işi.

Fakat…

Biliyorum ki barış, savaştan çok daha fazla enerji, sabır, dikkat, titizlik, zeka gerektiriyor.

Savaş sanatı diye bir şey var. Dövüş sanatları var. Ondan daha gelişkin bir barış sanatı da vardır.

Maalesef, barış için yürek gerektiğini, medeni cesaret, sanatsal motivasyon gerektiğini fark edemiyoruz. Ya da daha acayibi, göz ardı ediyoruz.

Her zaman söylüyorum: Aptallığın en karakteristik özelliği, yargılama ve cezalandırmadaki ataklıkta ortaya çıkar.

Kimseye aptal dediğim yok, yanlış anlaşılmasın.

Mamafih düşüncemizin tezahürleri refleksif tepkilerden ibaret olmamalı.

Zihnimizin işleyişi en çok kavga, tartışma, münazara, kapışma, itiraz… sırasında hızlanıyorsa, durup tekrar düşünmemiz icap eder. Kanaatimce.

Bernard Shaw bile “Bir insanın yetişme tarzına en iyi ışık tutan şey, kavga sırasındaki tavrıdır” diyor.

Haklı olabilir. Yine de, benim anladığım, bir kavganın en sağlam kısmı, nedeni olmalıdır.

Elbette herkesi sevemeyiz. Herkese çiçeklerle, balonlarla gidemeyiz. Buna karşılık, sevebileceğimiz, saygıdeğer insanlar aramak, onları bulmak icap eder.

Saygı da barış gibi aktif bir nitelik taşır. Tanımadığımız insana saygı duyamayız. Kayıtsızlık da saygı değildir.

Tanıştıkça aramızdaki psikolojik duvarları, hayali tel örgüleri, halüsinatif paravanları aşarız.

Aramızda mesafeler, barajlar varken birine saygı beyan etsek bile, gerçekte duymayız.

Emrah Serbes’in literatüre geçmiş bir cümlesi var: “İyiler ilk bakışta tanınmaz.”

Galiba, aşk hariç, ilk bakış hiçbir işte yeterli olamıyor.

Tartışmalarda, kaybeden kazanır. Çünkü, kazanan taraf, zaten sözünü baştan söylemiştir. Tartışmanın sonunda, bir adım öteye gitmemiştir. Kaybeden ise yepyeni bir bilgiye, düşünceye ulaşmış, bu işten kazançlı çıkmıştır.

Haklı çıkma çabası, ne pahasına olursa olsun tartışmayı kazanma azmi bizi yanıltır, geriletir, yozlaştırır.

Her türlü yanılgıyı rasyonalize edebiliriz. Lakin o zaman hiçbir şeyi anlayamayız.

Teşekkür ederim.

...............


"Özgürlük hala riskli bir ayrıcalık. Her şeyi devletten bekleme. Masum bir hayat, seni ancak haksızlığa uğrama tehdidiyle baş başa bırakır. Şiddete karşı çıkmak elbette her budalının en doğal hakkıdır. Çünkü tek hücreli canlıların B planı yoktur. Dinazorların da B planı yoktu."

Korkma Ben Varım- Murat Menteş

ps. başlık şarkısı Pilli Bebek- Açılsın Gözlerin

Hiç yorum yok: