16 Şubat 2011 Çarşamba

"oyun değil ki yaşamak"



Blog dünyasında “bu işi layıkıyla” yapmak diye bir kavram var. Bu kavramın da gizli alt bileşenleri var ki, bunun başında düzenli yazmak geliyor. Bence kısa yazmak da bu kriterlerin arasında, yani öyle yazının başını unuttuğunuz uzun yazılarla sık yazmak zaten pek örtüşemiyor. Ardından da blogu sadece yazıdan ibaret bir formattan kurtarıp, bir bütün haline sokup, ruh katmak geliyor ki, bu noktada “defneyleyasamak” benim için açık ara öndedir. Kendisi bugün sayısız olsa da, benim için anne-çocuk bloglarının ilkidir, çünkü Tuğba Defneyle Yasamak kod adı altında hayatından da parçaları, şahane fotoları ile birlikte sunuyor bize. Sırf onun fotoğrafları yüzünden, bu işe merak saran insanlar olduğuna adım kadar eminim, sırf onun fotoğrafları ve kendi beceriksizlikleri yüzünden, “hiç girmiyim bu işe diyen birkaç kişi olduğuna da kendim!! kadar eminim.

Aslında defneyleyasamak artık o bir blog da değil, bildiğin afilli internet sitesi, yazıyorsun www.defneyleyasamak.com, sonrasında çıkamıyorsun Defne ve Tuğba ikilisinin hayatından. ( Special K arkadaki gizli kahraman)

İlk olarak  bir trenchkot ve ardından da aynı marka elbise ile anladım ,adımız gibi giyim zevkimiz de örtüşmekteydi.  Ardından İbrahim Kutluay hayranlığının tetiklediği Demet Şener ( ki o artık bir kutluay) gıcıklığında ortak paydaya dönüştük. Twitter sayesinde de baktık ki, adımızı yazan fikriyatlarımızı da ortaklaştırmış.
İkimiz de leopar modelli her şeyden nefret ediyor, ikimiz de halka küpeyi fazlasıyla “modası geçmiş” buluyoruz. Gün geçtikçe de bu listeyi uzatıyoruz.
Ben de dedim, ortaklık uzar gider ama nihai çıkış yolu blogsa buraya da bir çizik atmak gerekir; kendisine röportaj teklifimi bir hevesle sundum.


Cevaplarını da sizden saklamadımJ

Blogların hayat izdüşümleri üzerine;

M; Belki benim yanlış çevrede olmamdan bilemiyorum ama, blog dünyasına çok uzak twitter kullanmayan birçok insan var. Bu noktada ben blog alemine çok uzak birine, “yazma tutkusunu” pek anlatamıyorum ne yazık ki. Bu yüzden sana sorup, cevabından kopya çekmek istiyorum, tarihe not düşmek ve defne’ye şahane bir hatıra bırakmak dışında, neden blog yazıyorsun, daha da ötesi blog yazmanın bir tutku haline geldiğini düşünüyor musun?
T; Hastayım sanırım ben. Bu sosyal mecra bir rahatsızlık türü bana sorarsan. Kola bağımlılığı gibi. Hayatındaki alışkanlık listesinde sayamayacağın ama her gün elinin gittiği bir şey. Facebook, twitter, blog bence 3 beyaz listesine eklenmeli. Tuz, şeker, un ne ise bunlar da o biçim. Tadına vardın mı bittin sen. O yüzden anlatmıyorum ben neden yazdığımı başkalarına. Tutku işte. Tutkunun açıklaması var mı? Ben beceremedim izahını. Ve varsa şayet bunca zamandır beni hergün bir şeyler çiziktirmeye iten, bunu tutkudan başka bir şeyle adlandıramayacağımı anladım. Bunun gerekçesine dair duyduğum en tuhaf yorum ifşa merakıydı. Kendimi bir anda facebookta dudağımı büzüp, boynunu sola kırarak benzer versiyonlarda onlarca fotoğraf veren kızlardan biri miyim acaba ben derken buluverdim. Yoo, değilim. Tutkumun sebebi en çok kendimi bir süre sonra okumayı sevmemde gizli sanırım. İnsan hissettiklerini unutur mu? Unutur. Hatırlar mı ileride? Okursa evet…



M: Yine kendimden yola çıkarak sorucam; hiç tanımadığın insanların senin yazdığın kadar olsa bile hayatına dahil olması bazen canını sıkıyor mu? Bir yazıyı yazıp hemen yayınlar mısın, yoksa bir daha okuyup değiştirir misin?
T: Bazen… En çok da konu Defne’ye vermeye çalıştığım terbiye/ahlak/eğitimle alakalı olduğunda. Fikir paylaşımı değil bu sıkıldığım. Anne olmayan birinin bence böyle yapmalısın demesi mesela. Anne misin? Hayır. Benim çocuğumun annesi misin? Hayır. Hep diyorum, her anne sadece kendi çocuğuna anne.
Sakın yanlış anlaşılmasın, fikir istediğim, tecrübelerden faydalandığım çok yorum, mail oluyor ama müdahil olurken de etrafımdakilere çocuğumun ahlak ve terbiyesini eleştirme hakkını verdiğimi düşündürmüş olmam bazı bazı üzmüyor değil beni…
Eskiden hiç okumaz direk yayınlardım, şimdi en azından bir kez bir başkasının gözüyle okuyorum yayınlamadan önce.

M: Sorunun diğer boyutu, belli bir samimiyete sahip olduğun insanların, blogun vasıtası ile nispeten daha fazla bilgiye ulaşması daha küçük bir grupla iletişseydim keşke dedirtiyor mu sana?
T: Kimi zaman. Büyümek korkutuyor beni. Okuyucu sayımın artması heyecanlandırmanın ötesinde ödümü de kopartıyor. Anlattığım kendi hayatım olmakla birlikte, her daim korumakla mükellef olduğum biri olunca gel-git’ler yaşamıyor değilim.

M: Peki  nazara inanmıyor musun? Yani defne zaten maşallah denilecek bir kız bununla birlikte hayatına dair şahane fotoğraflarla, kötü enerjinin çekim alanına girme korkun var mı?
T: Koyduğum fotoğrafa bakarak ya da anlattığım bir hikayeyi okuyarak nazar değeceğine inanmıyorum. İnansam her bir fotoğrafın yanına mavi boncuk iliştirirdim sanırım J Bir yanım tuhaf bir şekilde kötü enerjiye inanıyor ama bunun bana değen gözle olduğunu düşünürüm daha çok ki bu da göz temasını gerektiriyor inancıma göre. Ben gözlerini görmediğim için kötü bakanların bir şey olmuyor olabilir mi? J

M: Günde kaç tane blog okuyabiliyorsun? Aslında şöyle sormalıydım düzenli okumaya zaman bulabiliyor musun?
T: Yaklaşık 10 taneye göz atıyorumdur sanırım. Güncellenmişlerse sabah hemen ilk iş bir göz gezdiriyorum. Sanki okumazsan anlarlarmış gibi geliyor. Ne kadar vakit alır ki? 2 kahve molası kadar. Zaman bulmakla ilgili hiçbir şeye inanmıyorum ben. Bir tek kocamın kopan düğmelerini dikmeye zamanım yok benim J




M: Genelde çok okunan bir blogda farklı ve ters görüşte yorumlarda çok oluyor, sende buna hiç denk gelmedim ben, bunun nedeni sence ne?
T: İki kez oldu. Bir tanesi Defne’nin bir sosis şatosu inşa ederken biz anne babası olarak yaratıcılığını kullanmasına izin verdiğimizi sanarken, ne kadar savurgan bir ebeveyn olduğumuzun yüzümüze alaycı bir dille ifade edilişiydi. Bir diğeri de iyi kalplilikle ifade edilen ve fakat üst üste tekrar edilen çözümsüz değilsiniz, lütfen kızınızı pedagoga götürün önerisinin beni yaraladığına dair cevabıma istinaden kendi blogunda isim vermeden benim ne kadar şımarık, çok okunduğu için kendini Kaf dağında sanan blog yazarı olarak tanımlandığım bir yazıya denk gelmem şeklinde oldu, ki gerçekten yürekten üzülmüştüm. Bunlardan başka oldu mu tam hatırlayamıyorum ama sanırım olmuşsa da yer etmemiş bende. Nedenini bilmiyorum. Maskesiz ve kendimi de eleştirir şekilde dile getirme çabamla alakalı olabilir.
                                    
M: Peki mesela blog dünyasından tanıyıp, aslında sinir olmana rağmen blogunu okumak dürtüsüyle tutuştuğun insanlar var mı?
T: Hiç yok. Ama sinir ola ola Demet Şener izlerim mesela. Ya da yarışma programlarında Bülent Ersoy seyrederim, sırf kahkahasına denk gelip sinir olma dürtümü daha da ayakta tutmak için J Nurseli İdiz seyrederiz, o tek kaş havada ifadeyi hiptonize olmuş gibi seyretmek için. Benzer oldu mu sorduğunla?


M: Bir kere sanırım blogun güvenlik ayarlarında bir sorun olmuştu ve sadece izinli okuyucular bloga giribilir gibilerinden bir uyarı almıştı her okur; sonrasında peksimetteki yazına yorumlar akmıştı. Şahsen ben uyuz bir insan olduğumdan olabilir bu yorumların bazılarını çok abartılı bulmuştum. Acaba sende, zaman zaman özellikle de keyifsizken yazma  baskısı hissediyor musun?
T: Çok değil. Yazmadığım zaman mailler geliyor. Bence biliyorlar ki, yazmıyorsam gerçekten vakit darlığım var ya da keyif azlığım. Yorumlar dışarıdan okuyunca abartılı gelebilir tabi ama ben çok samimi olduklarına inanıyorum. Yoksa insan deli mi, neden kursun tanımadığı bir insan için hayranlık cümleleri. Okuyunca inan çok utanıyorum bazen. Sonra sorguluyorum kendimi, ya gerçekten ben kendimi anlatmıyorsam, ya gerçekten beni, blogu, yazdıklarımı sevmeleri için hiçbir neden yoksa? Ya ben içimde sevimsiz bir cadı barındırırken sadece sevimlilik muskası gibi bir görüntü çizdiğim için sevilmişsem?
Ama ifade ettiği o tür cümleleri okuduğumdaki ilk tepkim yanak kızarması oluyor hep.




M: Tam tersi zamanlarda da blogdaki güzel yorumlar sayesinde hiç olmaz derken, keyiflenip neşeleniyor musun?
T: O kadar çok moral bulduğum yorum oldu ki. “Oh ya, yalnız değilmişim böyle hissetmekte”dediğim. Bazen yorum olmuyor bu, doğrudan arkadaşlarım arayıveriyor.  Güldürüyor beni. İyi ki var blog dediğim zamanlar en çok bu zamanlar…

M: Defne’ye ilk ne zaman okutmayı düşünüyorsun blogunu? Ve var mı bir tasavvurun şöyle der, böyle yapar, buna kızar belki diye?
T: Bunu ilk kez düşündüm şimdi sen sorunca, ne tuhaf. Hep anafikir günlüğün Defne için olması üzerine kuruluydu ama hiç düşünmemişim bunu. Aklı ne zaman erer ki acaba? Aksi bir kuzucuk olduğu için muhtemelen yine kollarını kavuşturup çatar kaşlarını, homur homor söylenir bence. Şimdilik bebeklik fotoğraflarını görmekten, görüntülerini izlemekten hoşlanmıyor. Kendisine dair hikayeleri duymaktan hoşlanacağı bir evre olur belki.
Aslında bunu söylemem çok sevimsiz belki ama ya ben ölürsem o daha büyümeden ve ona dair hikayeleri anlatamazsam ona diye de bir düşünce var hep kafamda. Sanki bu vesileyle anlatan bir ben kalabilirmiş geride gibi… O nedenle mi hiç gözümde canlandırmadım acaba? Bilemedim…
....

Bu röportaj sorularını hazırlarken içime bir Ayşe Arman kaçtığından sorularım bunlarla sınırlı kalmadı.  Tuğba da sağolsun, "bu kadar soru mu olur" demedi, hepsini cevapladı. Anlayacağınız sayın okur bu yazı, röportajımızın birinci bölümü, pek yakında bambaşka soru başlıkları ile yine ve yeniden karşınızda olacağız. Ama ben şimdiden Tuğba'ya bana zaman ayırdığı ve bu kadar açıksözlü olduğu için çok ama çok teşekkür ediyim:)


ps. Başlık şarkısı Tuğba'nın favorisi olarak Dursun Zaman ile Manga
ps. 2. Fotoğrafların kaynağı, röportaj sahibesinin bizatihi kendisi olur.

3 yorum:

Fery... dedi ki...

amanın sevdiğim iki blogger, biri arkadaşım olan diğeri arkadaşım olmasını istediğim iki kadın, ikisinin de postlarını istinasız takip ettiğim iki güzel insan, ne güzel bir buluşma olmuş yahu, ellerine sağlık Tuğbişim :) ve senin de %100 kendin olan cevaplarına Tuğba :))

kusburnu dedi ki...

ooo, Allah muhabbetinizi arttırsın, ne güzel olmuş böyle :) Bir gün gerçek ortamda da buluşun, feryle beni de çağırın e mi :) elinize sağlık!

defneyleyasamak dedi ki...

Çok şenlikli olur muhakkak :)
Tubikim, teşekkür ediyorum, hakikaten çok eğlendim mail git-gel'lerimizde :)