23 Şubat 2011 Çarşamba

"kazanan yok aslında, kaybeden var sen ve ben"

2009 Mayıs'ına ait bir Umut Sarıkaya yazısıydı Can Erik. Hala öyle mi bilmiyorum ama sanal ortamda kopyala yapıştır ihtimali de olmadığı için, el emeği göz nuru bir kısmını kopyalamıştım. Bugün bir nedenle tekrar yazıyı okuyunca, değişen hiçbir şeyin olmadığına sanırım üzüldüm.

Birçoğunuz gibi ben iş hayatının yorgunuyum sayın okur.
Yiğit Karaahmet'in de dediği gibi, kendi seçimimiz olmayan insanlarla bu kadar vakit geçirmeye çalışmak manasız bir çaba gibi geliyor bana. Canım sıkılıyor diye gidip para harcıyorum, para harcadıkça çalışma zorunluluğumu arttırıyorum, bu döngü de beni ayakta tutuyor.

Ama yine de isyan etmek güzeldir...

Dozunda kalabildiğin noktada. Çünkü bir yerden sonra isyanın aksiyona dönüşmesi gerekir, aksi takdirde güzel konuşuyorsun ama boş konuşuyorsun derler adama. Dedirtmemek; mutluluğun umuduna yelken açabilmek lazım. Yine de söylemeden edemeyeceğim, "emekliliğimi bekliyorum, gözlerim kapalı"....

CAN ERİK- UMUT SARIKAYA
Yeniden kapının önüne oturup bekledim. Çalışma hayatında benim canımı en çok sıkan şey "izinli" olma haliydi. Günün en güzel saattlerini işte çalışmadan sonra akşam evimize gitmemize izin verilmesi, bir yıl çalışmadan sonra 15 gün denize, yüzmeye gitmemize izin verilmesi, Cuma günü kotla işe gelmemize izin verilmesi bana çok saçma geliyordu. Kot da, g.t de, deniz de her zaman, oldukları yerde hazır olarak bulunuyordu ama sürekli veya istenilen zamanda bir araya gelmelerine izin verilmiyordu, geleceği zamana ve süreye izin veriliyordu. İşte bu çok anlamsız geliyordu. Şimdi buraya "özgürlüğüme çok düşkünümdür" diye oturduğum yerden g.tü sağlama alarak konuşuyormuş gibi gözükebilirim ama bunları o gün sokakta elinde Cv'si ve takım elbisesiyle kalmış bir işsiz olarak düşünüyordum. Ayrıca beni bıraksanız ne denize giderim ne de gezerim tozarım, hiç birşey yapmadan evde otururum ama hiçbir şey yapmasam bile buna ben karar vereyim istiyordum. Bu içimden gelen isteği sağlam bir temele oturtup insanlığı çalışmamamız konusunda ikna etmek çin bi hareket başlatayım çok isterdim ama gıcık gıcık çocuk topuyla çok yakınımdaydı. Yüzüme ha top geldi ha gelecek diye ikide bir sinip, suratımı korumaktan sağlam temellere dayanan haklı sebepler üretemedim bir türlü. Konuya olan bütün konsantrem her şutta dağıldı. Yanda meşin topa şut çeklirken hangi felsefe, ideoloji üretilir söylesenize.

....
Tepemde dikilmiş müdüre ürkek bir serçe gibi bakıyordum; " nasıl alıştın mı biraz" dedi. Bir serçe olarak gülümseyerek "vicirik, bicirik" diye sesler çıkardım. Yetkisiz biri, yetkiliyi görünce kucak dolusu gülümser. Anasına, babasına, seviştiği kadına o kadar gülümsemez yetkisiz. Ama bu yadırganacak birşey değildir. Engellenemeyen, içten gelen durdurulamaz bir çoşkudur bu... Yetkisiz, en nefret ettiği, arkasından konuştuğu patronundan, müdüründen bile esirgemez o kocaman gülümsemesini. Ben de öyle yaparak gülümsedim cevapladm sorularını. 22 yaşındaydım, üniversite mezunuydum, Türkiye'nin aydınlık yüzlerinden biriydim, demokrasiye ve çağdaşlaşmaya sonuna kadar inanıyordum ama " nasıl koydu size Vestel Manisa" diyen yetkiliye, koyulmuş biri olarak hiçbir kıza gülümsemediğim kadar gülümsüyordum.
.....
Akşam işten çıktım, kravatımı cebime koyup, otobüsle Fındıklı Parkı'na gittim. Küçük bir kesekağıdında satılan Can Eriklerden aldım. Bankta oturup erikleri yerken kupa heyecanıyla geçececek 20 yılımı düşündüm. Sabahın altısında serviste o saatte bile çok enerjik (benim gibi mesela) birinin muhabbetiyle, akşamki dizinin muhabetiyle, Yeşilaycı çalışanlarının tembihleriyle, tatil ve haftasonu planlarıyla, küçük işyeri şakalaryla, forward maillerle ( en nefret ettiğim), benden daha yetkililere gülümsemeyle geçecek 20 yıl vardı önümde. Biz iş yerinde mutlu bir aileydik ama deniz burada, çim burda, erik burada sabit duruyordu.

ÇALIŞMAK İSTEMİYORDUM.

....

ps. başlık şarkısı bir önceki yazıda sevmediğimi belirttiğim Funda Arar'dan Sen ve Ben

9 yorum:

varol döken dedi ki...

kimse sana izin vermeyince hakkaten gidip evde mal mal oturuyorsun ama:)

malumafatrus dedi ki...

beni de bıraksan sabahları 12'lere kadar uyumam hatta 8'de uyanırım ama alarmla uyandığım vakit,o uyku hiçbir zaman yetmiyor mutlu etmiyor şu zavallı bünyeyi...

Fery... dedi ki...

hastayken dahi sıcacık yatağına gömülememe durumudur çalışmak niye yazın kullanacğın izininden bir gün dahi gitmesi diye sürüklene sürüklene işe gidersin çünkü deniz yazın seni beklemektedir ve her bünye tatil için çalışır. Ağlayacağım sanırım :(

malumafatrus dedi ki...

bence yıllık izin yazlık ve kışlık olarak ikiye ayrılmalı. en azından kışın kullanılacak 10 günlük izin verilmeli her çalışana. Çünkü her yerde salgın var, siz kendinize ne kadar dikkat ederseniz edin, işe gelmek zorunda kalan arkadaşlarınızla çalışıp hasta oluyorsunuz.

Bir de parasetemollü dünya verimli bir çalışma hali değil. Kaldı ki, evde hasta halde yatıp evlilik programı izlemek mi deniz mi dersen, ben de deniz derim.

Hatta kışlık iznimi de uzaklardaki denizlere gidebilmek için kullanmayı tercih ederim:)

defneyleyasamak dedi ki...

an itibarıyla can erik bana fena dokunmus olup, gözümde hiç de inci gibi olmayan dişlerimle milyon tane attıgım gülücük geldi gözümün önüne. kendimden nefret ettim. ve evet, ben de çalışma istemiyorum. kokuşana kadar evde pijamayla oturup sabah programı seyretmek istiyorum.

kusburnu dedi ki...

sözkonusu çalışmamak olur da ben durur muyum! ben de istemiyorum arkadaş, bu ne ezik bir hayattır, uykumu aldığımda uyanmak, saat mevhumu olmadan takılmak istiyorum. kimseye sahte gülücük atmiyim, sevmediğim insanların yüzüne dahi bakmak zorunda kalmiyim istiyorum. ey blog sahibesi, hadi bi çare bul da kurtulalım, erken emekli olalım, hadiiiii..

varol döken dedi ki...

sevgili kusburnu,

bizim yaşımızdaki yani birikim yapamamış, aldığını harcamış yaşlardaki insanların bu konuda bulmuş olduğu en iyi çözüm komün hayattı... herkesin 1 aylık maaşını katıp aldığı bir arsada, el emeği göz nuru ağaçtan bozma evler, sebze ve meyve tarlaları, kendine yetecek kadar üret ye, günün geri kalanında istediğini yap, uyu, gez, şarkı söyle vs... defalarca denendi defalarca başarısız oldu (gay komünü bile kurulmuştu vakti zamanında bir adada)... neden başarısız olduğu konusunda bir fikrim yok ama sanırım insan bir otorite doğrultusunda (genel müdür, yönetici, tanrı) çalışmaya meyilli... mesela ben bile yazımı disiplin altına alamadığım için bana şunu yaz bunu yaz denecek yerlere geldim, zaten bunu yapabilenler de bloglara falan bakmıyordum sanırım:)

ben de vakti zamanında böyle bir projecik tasarlamıştım... mutluluk adası adını verdiğim projeye göre internet üstünde www.mutlulukadasi.com adresine giren ve yaptığım anketi cevaplayan 1000 kisi 1 sene içinde kişi başı 20.000 lira olan katılım payını biriktirecek, toplamda 20 milyon olan bu ortak paranın 10 milyonuyla bir ada alınacak geri kalan 10 milyonla da o adadaki gelecek inşa edilecekti... ada böyle küba civarında falan olacak, devletler üstü bir antlaşma ile tanınacak, bayrağı, dini, milliyeti olmayacaktı... bu 1.000 kişi çeşitli meslek gruplarından seçilecek yani 1.000 tane benim gibi aylak yazar oraya doluşmayacaktı...

adanın ilk müşterisi de taner birsel'di ama biz projeyi yapamadık o da bodrum'a kaçtı:)

malumafatrus dedi ki...

zaten sorun da burada varol döken, mevcut hayatlarımızdan şikayet ediyoruz ama hiçbirimiz de, sadece geçineceğimiz kadar para ve işe razı olmuyoruz.

amaç sadece asgari bir geçim sıkıntısı olsaydı her şey daha kolay olurdu bizim için.. Biz hem daha iyilerine sahip olalım ama hem de kendimizi bu çarkın içinden çıkarabilelim istiyoruz ki, bunun için ayrı bir teori üretmenizi rica edeceğim. Ama içinde yine Taner Birsel olabilir, itirazım olmaz:)

varol döken dedi ki...

onun için teorileri bankaların kredi kartı merkezleri üretiyor sayın malumafatrus, sizin de bu teorileri bol bol pratiğe geçirdiğinizi biliyoruz:)