1 Şubat 2011 Salı

"belki denize ulaşır içimizdeki nehirler bir gün"



nasıl tanımlamam gerektiğimi çözemediğim "biutiful" hakkında...
Uzun süreli okur benim sinema ile ilgili alakamı az çok anlamıştır. Bendeniz sinemaya Tv’nin hallicesi gibi sığ bir bakış açısı ile yaklaşıyorum. IMDB’de ilk 100’de yer alan çoğu filmi izlemediğimi, izlediklerimin yarısından da pek bir şey anlamadığımı çekinmeden de itiraf ederim.
Bu noktada benim karanlık, sessiz özellikle müziksiz bir filmi sevmem pek mümkün değil. Zaten biutiful da sinemadan çıktıktan sonra “ ayy çok güzeldi “denilecek türden bir film değil. İsminin beatiful değil de biutiful olması da işte tam da bu sebepten.
Ben uzun filme pek tahammül edemem, sonu mutsuz bitecekse filmin uzun olmasını (yönetmenin ızdırap çektirmeye meylini) ise hiç anlamam. Şimdi ben sonu mutsuz dedim diye film hakkında kopya vermiş olmuyorum çünkü filmin başı sonu her yeri mutsuzluk. Bu dediğime herkes katılır mı bilmiyorum ama filmde dram var ama acitasyon yok.
Gerçi fuhrerschein’in dediği gibi, mutsuzluğun filmini yapmak kolay, önemli olan mutlulukla ilgili film yapabilmek. Mutsuzluğun filmini yapmak kolay olsa da, o filmi izlemek aynı kolaylıkta değil, hatta epeyce zor.
Yani ben şu noktada, gidin bu filmi izleyin mutlaka diyemem. Ama izlemek isteyenlere bazı uyarılarda bulunurum. Bir kere bence hafta içi izlemeyin filmi, çünkü çok uzun ve çünkü bu sinemalar ne olursa olsun reklam sürelerinden taviz vermiyor. Bir de işte canınız sıkkınsa, dur bir sinemaya gideyim açılayım hatasına da kesin düşmeyin, batarsınız çıkaran olmaz maazallah.
Peki ben filmden en anladım? Sanırım hiçbir şey. Filmin bir mesaj verme çabası varsa bana idrak etmedi sanırım. Yani filmin alt metinlerini ben haliyle üstüyle anlaşmaktan farkedemedim herhalde. Ya da film gerçekten böyle bir msj vermek istemiyor size. Bir hayat kesitini sunuyor, sonra sizin hayatınız kesintiye uğruyor.
Benden uyarması, sonra gittik, içimiz bayıldı çıktık, vay arkadaşım bu ne biçim film diye isyan etmeyin. Hele ki, etrafınızdaki biutiful pohpohlanmasına kanarak filme gidecekseniz, neyle yüzleşeceğinizi bilin ki, benim gibi şuursuz izleyici sendromuna düşmeyin.
Bu filmden çıkabilecek sonuçlar;
  • Böyle karanlık ve uzun bir filmde, üstüne bir de hasta olmama rağmen bir kere bile uykuya meyletmemem benim için filmin etkileyici olduğunun kriteridir. Bence Javier Bardem’in iyi oyunculuğundan ziyade o dünya çirkini kadını öpmesi de oscar alması için kriter olmalıdır kanımca.
  • Ayrıca bizim Osman’ımız varsa, filmin de Matteo’su var diyebiliriz.
  • Sinemadaki o uzun reklam sürelerinin tek faydası mısır sever izleyicinin mısırı bitirmesi için vesile olmasıdır bana göre. Ama kafam kadar kovada mısır alıp tüm filmi gıcırdayanlara ne reklam ne de film ne de benim sabrım dayanır.
  • Kısmi spoiler, ben en çok çinlilere üzüldüm sanırım.
ps. başlık şarkısı yine yazı bekleriz -TNK

4 yorum:

Esterhazy dedi ki...

filmle ilgili iki sikayetim var; birincisi artik filmin yonetmeni (ki bayilirim) ayri milletlerden hayat kesistirme noktasina takmis durumda, fenalik geldi..ikincisi -terbiyesizligim icin affet ama- tam bir " emrah kos anani sikiyorlar" senaryosu.

ha sonucta filme bayilmama sebep olan ne, yine yonetmen abimizin; insanlarin yasamina bu kadar bizi dahil edebilme yetenegi bence. ben o adamin filmlerini izlerken gercekten kamera kullanim tekniginden, insanlarin mimiklerini damardan gormekten, muzigin hakkaten cok gerekli zamanlarda devreye girmesinden, goruntulerden coook ama cook zevk aliyorum.

o yuzden bilemedim. ama javier bardem insan degil. bi tek onu anladim.

malumafatrus dedi ki...

javier bardem konusuna kesinlikle katılıyorum; onun yerine kim oynardı ki sorusunun cevabı yok bende. İki Barcelona filminde bu kadar farklı konseptte çıkıp, ikisinde de rolünün hakkını veren insan da bence kolay bulunmaz...

defneyleyasamak dedi ki...

Bir yerlerde bu konuda bir yazın oldugunu hatırlayıp geri döndüm. Filmi seyrettim ve ben o günkü haleti ruhiyemden midir nedir böğür böğür ağladım. Yan koltuktaki kadın rahatsız olup yanımdan kalktı. Okursa felan buralardan kendisinden özür dilerim. Neydi beni üzen o kadar bilmiyorum ama biraz önce trailerini seyredip yine bulamadım. Çıkardığım notlaR:

1. Bi herif detaylarda nasıl öylesinde çirkin olup, bütünde öylesine çekici olabilir? İnsan mısın sen Javier?

2. Matteo. Alıp seni eve getirsem benim oğlum olur musun?

3. Evet, her birimiz günlük dellenmeler kapsamında cezalısın, odaya git'i yapıyoruz. Ve sonra köpek gibi pişman oluyoruz.

4. Kızıyorsun bana ama bu sefer söylemeden edemiyeceğim, şükrettim. Bin kere, milyon kere.

5. Çinlilerle ilgili kısımda böööööö diye sesler çıkarmaya başladım. O nedenle yanımdaki kadın kalktı zati.

6. O kadındaki burun nedir be kardesim? Burnumu ve göğüslerimi daha çok seviyorum.

7. Her Senegalli satmazmış. Çok şükür.

8. Orasının Barcelona olduğunu Sagrada Familia'yı görene kadar anlamadım. Ya ben Barcelona'ya gitmedim, ya da her birimizin tek yaptığı süslü paketi görüp gelmek.

9. Benim hayattaki en büyük korkum Defdef'in bensiz kalması belki de. Ondan mı katıldım dersin?

10. Bolca spoiler oldu. Özür özür özür. Kafalar da şişti malum. Aslında onyüzbin tane daha notum var ama sustum.

malumafatrus dedi ki...

Filmin bendeki etkisi sinemadan çıktıktan sonra geçen her dakikada daha da arttı. Madem spoiler olacak, film yeteri kadar sarsmamış gibi, üstüne bir de Defne Joy öldü, arkada bir çocuk kaldı; ben işte o zaman "dedim buraya kadar, artık aklı köşeye kaldırıyoruz, düşünerek sağlıklı bir yere varmak mümkün deil çünkü"

Biutiful'i izleyen herkes nihayetinde bir sinema izleme lüksüne sahip olduğu için haline şükredecektir zaten.

Ama işte o tabloda yalan mı? hayır, bilakis fazlasıyla gerçek. Bu yüzden bence ağlaman daha faydalı, aksi halde boğazındaki o yumru bir türlü yok olmuyor...