19 Ocak 2011 Çarşamba

"meydan okur hayat pabuç bırakmaz ölüme"

sorsalar forward mail okumam, kimseye de forward mail atmam. Ama sonra utanmadan aynı yazarın iki yazısını çok sık aralıklarla bloga kopyalarım. Yazarın Can Dündar değil de Ece Temelkuran olması yaptığımı hoş karşılamama neden olmaz. Yazarın Ayça Şen değil de Ece Temelkuran olması beni buruklaştırır, nerelerdeyse çıksa da hayatımız güzelleşse derim. ( bir kitap hazırlığı içinde olduğuna dair umutlar var niyeyse)

Ben kitap okurken satırların altını çizme, belli sayfaları işaretlemeyi sevenlerdenim. Hatta bazen dinlediğim müzğie de ayılıp bayıldıysam şarkıyı bile not alacak kadar kişiselleştiririm kitaplarımı. Eskiden dijitalleşmemişken, bazı yazıları da bir hevesle kesip saklardım. Hala bir yerlede sakladığım bazı yazılarda var zaten. Ama dijital çağ, bu saklama işini sizin yerinize yaptığı için arşivciliğiniz kısa vadede boyut değiştiriyor.

Misal ben, gün gelip tekrar okumak istersem onun yazılarında bulmak için boğulmayım diye, sevdiğim yazarların tüm satırlarını çizmek istediğim yazılarını bloguma kopyalıyorum ki, gün gelince ilk aradığım yer yine blogum olsun. Böyle de her şeyi kılıfına uydurmak gibi bir huy edindim ki, Allah sonumu hayretsin.

Bir de mümkünse bize çocukluk umutlarımızı geri versin...

.....

“Yetişkin bir insan, ölü bir çocuk değil, yaşamayı başarmış bir çocuktur.”



Ursula Le Guin (Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar)


TANRI hanım süslenirken pek sakardı bu sabah: Hayal pudrası ile kaplandı İstanbul. Boğaz’ın üzerinde makyaj çekmecesi kokan bir sis. Böylece her şey daha berrak olarak ortada: Hepimiz azalarak büyüyoruz bir bakıma. Çocukluk organlarımız sürükleniyor hepimizin paçalarından.

Bu yüzden anlatırsın yeni sevgiline gülerek çocukken neleri ne zannettiğini:

“Göbek deliğinin bir tek bende ve bizim ailede olduğunu zannederdim, biliyor musun?”

Son bir hamle, ha? Ne zaman geri dönsen yakalayamadığın, hiçbir zaman yeterince hızlı geri dönüp göremediğin “kayıp şeylerinle” son bir bağlantı kurma girişimi. Ne dersin? İki insanın birbirine denk gelmesini en çok istedikleri şeyler kaybettikleridir aslında. Ne diyorsun? Düşün bakalım biraz. Kayıplarımızın yasını beraber tutabilmek için uyuruz bir insanla.

ŞEFKAT İNADI
İki insan gövdesinin bitiştiği yerdeki nemli buğu; uyurken burundan içeri sızan o küçük, ılık buluttur şefkat. O küçücük bulut için bu kadar inat. Bir kere daha, bir kere daha… Umut değil. Ah keşke! Nerdeee? O küçükkenki bir şey. Sonrası sırf inat. Çünkü iyinin kötüyü yenemeyeceğini anlamaktan daha berbat bir şey varsa o da ne iyinin ne de kötünün olduğunu öğrenmek. Onu öğrendikten sonraki bulanıklık içinde bir inat. Biri ile bitişme inadı hayat. Bir son daha olmasın diye tutunmak, daha sıkı tutunmak. Artık korkuyor olmaktan utanmamak. Sanıldığından daha kifayetsiz, kudretsiz, kıblesiz bir şey esasında yaşlanmak.
ROMANTİK KOMEDİ CESARETİ  
Yeterince sevilmediğini düşünüyorsun ha, ne dersin? Kusura bakma dostum, pek bayat! Zira hepimizde aynı illet. Sen yeterince sevebiliyor musun? Hey güldürme beni! Senin için de bir sona hazırlanmakla, o gün için silahlanmakla geçiyor hayat. Teslim oldun mu? Kalbinin dizleri boşaldı mı bir başka gövdenin eşiğinde? Kalbinin saçlarını yola yola taramadan dönüp durdun mu bir başkasının hayatının kucağında? Ha, ne dersin ahbap? En kötüsünden bir romantik komedi filmindeki kadar cesaret yok sende! Fakat en sıkı Japon filmindeki kadar korku mukabilinde.

 HAYAT İÇİN TEHLİKE  
Kimse yeterince güvenli değil, değil mi? Birinin hayatında, başka bir hayat seçeneğine tutunmadan, eller havada yani, durabilecek kadar… Emniyetli değil, değil mi? Ama her şeyin başı tehlike. Düşünsene bir çocuk yapabilmek için ne çok serüven yaşar iki gövde. Hayatın doğduğu yer orada, o güvensizlikte, emniyetsizlikte. Bırakmayacaksan ellerini, bir hayat veremeden kuruyacak kolların. Tuhaf bir denge!

AYAKLARINA YETİŞEMEYENLER

Çocuklar, çok küçük olan modelleri bilhassa, nasıl koşar dikkatle bak. Başları ve karınları önde ve asla geriye bakmayarak. Ağırlık merkezlerine meydan okur gövdeleri, hızları inatlaşır ayaklarıyla. Şimdi sen nasıl yürüdüğüne bak. Ayaklarına bile yetişemiyor kalbin. Doğru mu, değil mi? Doğru mu değil mi, bir daha soruyorum. Hadi yeter bu kadar söz kalabalığı. Anladın ne dediğimi. Bak kendine, nasıl bir çocuksun sen. Yeterince hızlı dönebilirsen geri, bir anda, hop diye zıplayarak, görebilirsin paçalarından sarkan çocukluk organlarını. Düşün bakalım doğru olur mu, hiç olur mu onlar olmadan yaşamak?

Ya da yoksa… Dur bakayım sen! Yoksa birbirimizin kuyruğundan sürüklenen çocukluk şeylerimizi, canlı yerlerimizi görsün diye mi buluyoruz sevmek için birini. Biz hiç yeterince hızlı dönüp bakamayız arkamıza belki de. Kayıp şeylerimizi bir başkası mı görebilir ancak? Ve sonra bakıp yüzümüze, gözlerini açarak şöyle der belki:

“Hayır, hayır! Hâlâ orada duruyor. Merak etme. Tutuyorum ben senin çocuğunu, korkma düşmüyor!”



ps. başlık şarkısı yazılması istenmeyen bir başka şarkı olan Güvercin ile Sezen Aksu
ps.2 Blog fotoğrafı yine Güneş Duru'dan.

Hiç yorum yok: