30 Kasım 2010 Salı

"siz yeter ki rahat edin ben kan kusup "kola içtim" derim"


• Bu ülkedeki birçok kurum gibi sağlık kurumuna da inancım yok. Özel hastaneler bir şans faktörü gibi görülse de, bana oradaki ticarethane anlayışı daha da antipatik geliyor. Sigorta karşıladığı için cebimizden para çıkmasa da yarım saatlik muayenehane hatrı sayılır paralar kazanan ama ağzından kerpetenle laf alınan doktorlara da takdir edersiniz ki sempati duymuyorum. Özellikle günümüzdeki bilgi çağından, herkesin her şey hakkında fikir sahibi olduğu bir dönemde, karşısındakini küçük görmeyi “ o kadar okumanın” bünyede yarattığı yan etkiye veriyorum. Bu nedenle de hipokrat yeminin günümüz koşullarında baştan yazılması gerektiğini düşünüyorum.

• Ve ayrıca bizim mahallede bolca ambulans sesi duymamıza vesile olan Acıbadem Fulya’nın şehrin göbeğinde hastane açtık reklamlarına da “benzin istasyonunun da hemen dibi olur kendisi” notunu düşmek istiyorum. Bu ülkede çevre planlaması denilince insanın aklına ne geliyor gerçekten merak ediyorum.

• Bir de ben küçükken annemler işi olmayanlar için kaldırım mühendisi tanımını kullanırdı ama ben saf salak olduğumdan, bunu gerçekten bir meslek sanırdım. Bu yüzdendir ki bana çevre mühendisi dendiğiz vakit aklıma kaldırım mühendisliği geliyor, bunu da itiraf etmeliyim.

• Vizyonu bu kadar sınırlı bir ülkede tarihe sahip çıkmak çoğu insan için sadece“ermeni katliamına” karşı durmak gibi geliyor bana. Bu yüzden de yıkamazsak yakarız mantığı ile göz göre göre ihmal edilen Haydarpaşa’nın kaderinin birçok tarihi esere örnek olmasından korkuyorum. Ve ayrıca bu sahip olduklarını koruyamam durumunun mevcut hükümetle değil, tüm belediyelerle ilgili olduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde Süzer Plaza denilen bir bina bu şehrin her yanından gözümüze sokulmazdı herhalde.

• Eski ekollere bayıldığımdan Brownie’nin ilk paketlerini tercih ederim bu nedenle de yeni ürünleri intense ile tanışmaya pek heves etmemiştim. Ama geçen Cuma, trafik bu başımıza ne gelir belli olmaz diye can havliyle çantama intense’i atıp yollara çıktım. Bir buçuk Gilmore Girls bölümü bitirdiğim yolda, karnımın gurultularını engelleyebilmek için yılana sarılmak zorunda kaldım ve şuursuzca intense’i yedim. O anda kendisini de uzunca bir süre yemeyeceğimi anladım. İçimin bayılması bir yana, o yol boyunca beni yakıp kavuran susuzluk hissiyatının tarifini yapamam sayın okur. Bu nedenle koca bir galon su yanınızda yoksa sakın ama sakın yemeyin o naneyi, hele ki artık sürekli trafikten kusmak istiyorsanız yeme fikriyatını hiç aklınızdan geçirmeyin derim ben.

• İnsanın otomotiv sektöründe çalışıp, trafiğe isyan etmesi ironik oluyor biliyorum ama cidden artık yağmurda araba kullanmayı bilmeyenler sokağa çıkmasın istiyorum. Eğer kış bir daha gelmemek üzere bu şehri terkettiyse zaten yağmur da yağmasın istiyorum. Otomotiv sektöründe çalışıp, otomobilden ısrarla hiç anlamıyor oluşumu da kişisel bir kariyer başarısı olarak görüyorum.

ps. başlık şarkısı Büyük Kaçış- Melis Danişmend

28 Kasım 2010 Pazar

"bir bir aklımda söylediklerin, işe yaramaz bu bildiklerim"


Magazinin gözünü çıkartırken;

  • Acun Ilıcalı’nın karısını aldatması şu dünyada şaşıracağım bir haber değil. Kendisinin çoğu insanın dudağını uçuklatacak, muhtemelen benim de hiçbir zaman sahip olamayacağım bir servete sahip olması da şaşırdığım bir hadise değil. Bu ülkede herkes hakkıyla para kazanıyor da, bir Acun Ilıcalı mı bu düzeni bozuyor; bence değil. Ama yani 20 yaşındaki bir genç kızın 1990’lı olmasına epey içerlediğimi belirtmem lazım. Tabi ben buna takırken, ılıcalı’nın büyük kızı da babasının kendisiyle yaşıt sayılabilecek biriyle birlikte olmasına içerliyor olabilir mi bilemeyiz. Medya, para falan derken bir ailenin daha yıkılmasını artık kanıksasak da şu şekilci fikriyatımı da müsadenizle sizinle paylaşacağım.
  • Erkekler olağan flörtükler ve yeri geldiğinde flört edenler olarak ikiye ayrılır. Acun Ilıcalı’nın Acun Firar’da zamanından kalma flörtüklüğünü ve “ben güzelden anlarım” haliyet-i ruhuna hepimiz tanık olduk. Ama fakat ve lakin, bu karşı cinse sürekli çapkın bakan nesil nasıl beceriyor bilmiyorum ama çok çok güzel kadınlarla evlenmek yerine daha normal kadınlarla ( sen ben o gibi) evleniyorlar. Birçok gözlemime dayanarak bunu düşünüyorum ve bir müsait vakitte bu hal ve tavırların sosyolojik veyahut psikolojik gerekçeleri araştırılsın istiyorum.
  • Dsmart’ın mazlum adlı bir deney faresine dair olan reklamını yapanları, hadiseye emeği geçen herkesi tebrik ediyorum. Zevksizliğin, saçmalığın gayet güzel bir örneğini bize sunup, ürünün kalitesini zihnimizde epeyce arttırdıkları  için..
  • Sosyetenin gözde bekarı Derin Mermerci’nin şu yaşına kadar dahil olduğu aşk hikayeleri takdir edilmesi gereken bir başarı. Ama bana göre asıl başarı başkası yaptığında ayıplanacak şeylerin sosyetik ünvanı sayesinde gayet normal kabul edilmesi ve o gözde bekar ünvanının hiçbir şekilde gölgelenmemesi. Bu durumda fatmagül’ün suçu nedir diye sormak haliyle boynumun borcu.
  • Gazetelerden takip ettiğim kadarıyla Ferruh Taşdemir adındaki ex- televoleci yeni yapımcı gündemdeki bir magazin figürü olmak için gerçekten büyük çaba sarfediyor. Özge Ulusoy’lu dalgalanıp durulan psikopatlaşan gönül hallerinden sonra Deniz Akkaya ile beraberlik yaşamaya başlaması, kendisinin 2010 model bir Reha Muhtar (aşk acısı çeken kadınların teselli adresi) adayı olmaya niyetli olduğunu da pekala gösteriyor. ( bknz İlker İnanoğlu sonrası Özge Ulusoy; Efe Önbilgin sonrası Deniz Akkaya)
  • Başak Sayan- Ahmet Hakan ilişkisinde ne olup bittiyse artık kendileri tekrar yan yana görülmüş. Yine anlamadığım bir nedenle Yiğit Karaahmet, Ahmet Hakan’a küsmüş. Aksi takdirde kendisinin Başak Sayan ile fotosu madi clara’da yer almazdı diye düşünüyorum.
  • Bu hafta içinde en güldüğüm magazin haberi Cem Yılmaz’la görüntülenen Ahu Yağtu’nun bir gün sonrasında Serkan Altunorak ile çekilen fotoğraflarının haber yapılma şekliydi. İkisinin birlikteliğinin çok inandırıcı olmadığını anlatmak isteyen magazin camiası, Serkan Bey’e direkt eşcinsel diyemediğinden, kendisinin tanımadığı erkekler tarafından gasp edildiği haberini de fotoğrafın altına not düşerek, aradaki köprüyü kurmayı okuyucuların hayal gücüne bırakmış.
  • Hayal gücüm ve ben bu basit bulmaca için magazin camiasına teşekkür eder, başka bir dedikodu bülteninde görüşmek üzere huzurlarınızdan ayrılırım. 

    ps. başlık şarkısı Sıla- Acısa da Öldürmez

    26 Kasım 2010 Cuma

    "gideni de döndürmez artık"

    Hayatımda rahmetli Onur Bayraktar’ı bir kere o da vefatından 2 gün önce gördüm. Kanyon’da sırt çantası gibi bir şeyle yürüdüğünden spora gittiğini düşünmüştüm.  Zayıflığı ile birlikte ne kadar bronz olduğu dikkatimi çekmişti ve suratı pek bedbaht gelmişti nedense bana. Sabahın köründe vefat haberini okuyunca, bir de twitter’da yazdıklarını okuyunca “tesadüf mü, kader mi, ne ki bu “dedim kendi kendime. Daha doğrusu bu ölümün bir kazadan dolayı bilinçli bir tercih olup olmadığı geldi aklıma. Bunun nedenini mantıklı bir gerekçeye dayandıramayacağımı bilsem de, içimdeki bu hissi yazmadan edemedim (günahı boynuma kategorisindeyim). Gittiği yerde huzurlu olmasını dilerken, bu motosiklet hadisesinin diğer kullanıcılara da ders olmasını canı gönülden diliyorum. Keşke o hız tutkusu hayat tutkusunun ötesine hiç geçmese.

    Reha Muhtar şu dünyada inanıp sözünü dinleyeceğim bir insan değil. Bu nedenle vakti zamanında oda tv “deniz uğuru” yalısından kovdu diye haber yaptı diye “yalan bunlar” minvalinde isyanlarda bulunmasına inanmamıştım. Bugün de keze ben aslında hissiyatlı insanım şeklinde yazdığı yazıya inanmadım. Kaldı ki, ben sevgilimden ayrıldım diye köşe yazısı yapıp bir de bundan para kazanılmasına ultra gıcık olduğumu zaten tahmin edersiniz. ( bilmeyenlere kısa özet, kendisi Deniz Uğur’U beraber yaşadıkları evden kovuyor ve çocuklarını göstermek istemiyor ama sonra çocukları anneleri alıyor ve şimdi de Reha Muhtar’dan 30.000 TL nafaka istiyor. Deniz Uğur’un yaşadıklarının bir kısmı magazinden mütevellit bildiğimiz şeyler. Kendisi “Allah çirkin bahtı versin” örneğinin en güzel örneklerinden. Ne yazık ki başına gelmedik kalmadı. Bu aldığı yaralarla da bundan sonra da birilerine güvenip hata yapması da ne yazık ki çok muhtemel.
    Yine elalemin işine burun sokacağız mecburen ama sevdiğim adamdan çocuk sahibi oldum, ne gerek var imzaya diye evlenmeyen kadınların böyle hüsranlara uğraması açıkçası beni hiç şaşırtmıyor. Evet kimse ayrılmak için evlenmiyor ama her beraberliğin bir sonu olma ihtimalini de kimsenin unutmaması gerekiyor. İşin kötü kısmı da bu sonların çoğu pek şıkta olmuyor, sonrasında bir tarafta da 90’a birçok gol yiyor. Ayrıca burada sadece kadınların mağduriyeti  de söz konusu değil, bugün Ayşe Arman’ın köşesinde okuduğum hadise de olayın çift taraflığı ne gibi sorunlar yaratabileceğini gayet iyi gösteriyor.

    Magazin aleminin bir başka hadisesi de Mehmet Ali Erbil’in gönül yarası. Çoğu kişinin eden bulur mantığında yaklaştığı olaya MAE’nin bu kadar tepki gösterme nedeninin şımarık ve küçük çocuk sendromu olduğunu düşünüyorum. Kendisi bundan önceki tüm eşlerine söz geçirtip ve çocuklarının anaları olarak hayatlarında tuttuğu için şimdi genç, güzel ve hırslı bir kadınlar evlenmenin bedelini pekala ödüyor. Tuğba Erbil’i ne yani 3.000TL’ lik evde mi oturacağım” beyanatından ötürü Allah’a havale etmiş olsam dahi; vakti zamanında evli bir erkekle beraber olmak, daha sonrasında da komşusu olan bir adamla ( hadi diyelim ki boşandıktan sonra) birlikte olmasının Türk halkının muhteşem ahlakına ters düşeceğini ve bu yüzden de medyanın kötü kadını  olacağını bir magazinbiliri olarak hatırlatmayı boynumun borcu sayarım.  

    ps. başlık şarkısı Sıla Gençoğlu-  acısa da öldürmez

    22 Kasım 2010 Pazartesi

    "mutlu olmak için"





    Sadık okurcu prensip olarak pc üzerinden dizi izlemeye pek sempatik bakmayan bir tv kolik olduğumu bilir. Bendeniz aynı vakitlerde tv üzerinden belirli periyotlarda izleyebileceğim bir dizi varken, hepsini bir lokmada yiyip bitirme taraftarı olamam. Tabii şu da var Tv’de yayınlanmayan bir diziyi diğer imkanlar dahilinde izlemeye hiç itiraz etmem ben de kenardan kenardan izlerim.

    Vakti zamanında Cuma akşamlarımı renklendiren Gilmore Girls’ün ruhumda yarattığı pozitif etkiyi tekrar etmek için kendilerini bilgisayar vesilesi ile izlemeye çok önceden karar vermiş, sayın kusburnunun saygıdeğer eşinden de lojistik destek almıştım. Ama işte haliyet-i ruhum laptop ve diziyi bir türlü örtüştüremediğinden, birkaç bölüm izlesem de bir türlü, kendimi hadiseye kaptıramamıştım.

    Ama işte her kötü şeyin bir de güzel yanı olduğundan, ülkenin yarısının yurtdışında olduğu tatili evde geçirmenin de 
    güzel bir yanını bulabildim. Açtım Gilmore Girls’ü , terapilerin en güzelinin keyfini sürdüm ve birden de dizi kolik oldum çıktım. Hatta yatmadan önce bir bölüm izleyip uyuma ritüeli bile edindim.

    Ve bu overdose halinden ve dizinin sadeliğinden ötürü, ben artık Lorelai Gilmore olmak istiyorum sayın okur.  Yani bu saatten sonra kendisi gibi güzel olamam burası kesin ama, onun gibi bir iş sahibi olup, onun yaşadığı ( plato, stüdyo neresiyse artık) yerde huzurlu ve pek tatlı bir hayat yaşayabilirim umutlarındayım. Onun kadar hızlı konuşma konusunda bir sıkıntım yok ama hayatı onun kadar neşeli yaşamayı nasıl becerebilirim o kısmı henüz çözemedim.

    İlerleyen bölümlerde bu sorunun cevabını da bulmayı umut ediyor, Star Hallows dünyasına bir de Nick Fallin olsa nasıl olurdu acaba diye kendi kendime senaryo kombinasyonu yaratıyorum.

    Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
    • Tatilimin resmi dizisi Gilmore Girls olurken, resmi müzikçileri de REdd oldu. Yani bazı şarkılarını resmen kendime ninni yaptım. Baktım Sakin’den albüm haberi falan gelmeyecek, Redd yapsın bir an evvel albüm diye düşeyazdım.
    • Gilmore Girls demişken, Luke’a ne kadar saygı duysam da Christopher’cı tarafta olduğumu da ayrıca itiraf ederim. 
    ps. başlık şarkısı bu kadar laftan sonra nereden olabilir ki?

    18 Kasım 2010 Perşembe

    "Her başa bir bela adrese teslim"


    Bu marka telefonlara ( daha doğrusu PDA'lara)  sahip olan veya olmayanlardan grafiğin yanıldığını düşünenler?


    Gizli soru; Sizce ben bu 3 modelden hangisine sahibimdir?( cevabı bilen kusburnu bu sorudan muaftır)


    ps.1. Benim grafiğimi gördüm yer bizibozmaz; ama onların alıntıladığı yer de şurası.

    ps.2. Başlık şarkısı Multitap- Vay Arkadaş

    "Çevir sesi gelmiyor artık içimden"


    İstanbul’un çeşitli semtlerini tanımlarken; “Buralar eskiden dutluktu” diyecek kadar yaşlı olmasam da, “nerede o eski bayramlar” geyiğine eşlik edecek kadar yaşlı hissediyorum kendimi. Bizim ailede, dedemin annesinin yaşadığı ve bütün kardeşlerinin bir araya geldiği bayramlar pek bir hasretle anılır. Ben de o dönemlere çocuk olarak eşlik etme şansı bulduğum için, anane dede ve babaanne ziyaretlerinden ibaret olan mevcut bayramlarıma burun kıvırırım. Buna rağmen bayramlarda tatil planı yapmayı aklımın ucundan bile geçiremem. Bilinç altıma işleyen zihniyetten ötürü bayram vakti yerim annemin babamın yanıdır diye düşünür, plan program hadiselerine girmem.

     Bu bayram ise Ege münasebetiyle, lokasyonumuz değiştiğinden ömrümün en bayram olmayan bayramı olarak kişisel tarihime geçti. Açıkçası bunca zaman sonra ananem ve dedemin yanında olmamak pek dokundu bana. Yani burun kıvırdığım bayramlar bile yer etmiş ömrümde bunu fark ettim.

    Bir de bir anda geçip gitti bu tatil ki onu da çok acı bir şekilde fark ettim. Aslında ben daha tatilin başında, bu tatil de bitince artık uzun tatil yok diye üzülüyordum. Yani şu an bu tatilin bitmesinden ziyade, bir daha gelecek bir tatil olmaması sıkıyor canımı. Bir de iş vakti havanın erken kararması bünyeye pek dokunmasa da, tatil vakti pek iç karartıcı oluyor bu haller onu da belirtmeliyim.

    Bir de 2010 da rüzgar gibi geçip gitti maşallah. Bu da biraz dokunuyor asabiyetime. Geriye dönüp koca yılda olup bitenlere bakınca “vaaay arkadaş” demek istiyor, bu senede milli piyango çekilişinden amortiyi tutturamadığımız için kendimi tebrik ediyorum.

    Bir de şimdiden bunu demek tersine işaret olsa da, “bu yılbaşı ne yapmalı” muhabbetlerine hiç girmemeyi düşünüyorum ki, bir yılın daha bittiğini ve gelen yıların da diğerlerinden pek farkı olmadığını bu kadar gözüme sokmayayım. 

    ps. başlık şarkısı şu sıralar en sevdiğim grup olan Redd ve Senden Sonra

    "bazısı için uzak bir rüyaymışım"

    Malumafatrus’un papatya falı vakti; "seviyor sevmiyor."




    İngiliz sülalesinin bitmeyen entrikalarını okumayı seviyor;

    Uzun denilen tatillerin bir çırpıda geçip gitmesini ise hiç sevemiyorum;

    Serhat Tutumluer bakışlarını pek seviyor;

    Programlarının  yayın saatini sürekli değiştiren kanalları sevemiyorum,
     
    Cep telefonumun her daim yanımda olması, twitter takiplerimi yapabilmeyi seviyor;

    Sonu gelmeyen, getirilemeyen telefon konuşmalarını hiç ama hiç sevmiyorum,

    Herkesin farklı fikriyat, hissiyat ve tavırlarına karşı anlayış gösterebilenleri seviyor;

     Yaptıklarımı ettiklerimi sorgulayanları; (neden ve niçin’li soruları)tahmin edersiniz ki hiç sevmiyorum,

     Havaların Kasım ortasında böyle şahane olmasını seviyor,

    Boğazlı kazak, çizme ve palto giymek için beklemek zorunda kalma kısmını sevemiyorum,

    Kışın bal kaymak kısmı olan kestane, nar, ananas  ve kivi yemeyi seviyor;

    Yemek masasının bekletilmesini (huysuz ihtiyar gibi), yemek masasında telefonla konuşulmasını sevebileceğimi hiç düşünmüyorum,

    İstanbul’dan uzakken İstanbul’u özlemeyi seviyor;

    İstanbul’un içinde ot gibi olan hayat şeklimi sevemiyorum,

    Uyuşuk, hırslı ve  gamsız insanları sevmiyor;

    Kendi işini bir başına halleden herkese de pek sevgi dolu oluyorum,

    Sonu gelmeyen burun tıkanlıklığı ve göz kuruluğundan içim bayılırken,

    Yaz gelecek de yüzücem diye hayal kurmayı çok ama çok seviyorum…


    ps. başlık şarkısı Jehan Barbur- Mış

    16 Kasım 2010 Salı

    "yola gelmez kaderim, beni çöz at"


    İnsanoğlu sayısız gruplaşması dışında genellemek gerekirse ; “kendini enayi gibi hissedenler” ve “birilerinin kendini enayi gibi hissetmesine vesile olanlar” olmak üzere iki gruba ayrılmakta.  Ve bendeniz tahmin edersiniz ki “kendini enayi gibi hissedenlerin” sağlam bir neferi olarak başrol oynuyorum şu hayatta.

    Aslında bu enayilik halinin binbir çeşit nedeni var. Öncelikle “eşek olana semer vuran çok oluyor” sayın okur. Siz gereksiz yere bütün sorumlulukları üstlenince, kimse de “ay bu aslına benim işim” demiyor. Bu sendrom özellikle iş hayatında sırtınıza güzel bir kambur yüklüyor. O yapana kadar ben hallederim hali; bir şeyi 100 kere söyleyerek iş yaptıracağıma kendim yaparım mantığı lüzumsuz işlerin Ahmet San’ı kılıyor sizi.

    Susmak ise bu halleri kronikleştiriyor. Yani siz içinizden asabiyet yapsanız da fikriyatınızı kelimelere dökmediğiniz vakit, “halinden pek de şikayetçi olmayan” oluyorsunuz. Kendini akıllı sananların en büyük yanılgısı, karşındakinin zekasını göz ardı etmek olduğundan; susanları aynı zamanda kandırılanlar olarak görmek olağan bir refleks halini alıyor.

    Ve ben bu biteviye hallere artık iyice kıl oluyorum pek muhterem okur. Bayram vakti yazılacak yazı değil, ama işte bayram olmayan bayram zamanı yazı yazma fırsatı bulunca tüm birikmişleri bloga dökeyim istiyorum.

    Eğer bu yaştan sonra değişme şansım varsa, gamsız ve arsız olmayı gerçekten diliyorum. Yok bu saatten sonra dönüş yoksa, bundan sonraki olası hayatlarım da  (reankarnasyona da inanmam ama neyse) gamsız olabilmeyi diliyorum.

    Kötü örneklere bakarak ( ki kötü örnek örnek değildir) vicdanını rahatlatanlara; “bilemiyorum acaba nasıl yapsak “ felsefesi ile sorumluluk konusunda etliye de sütlüye karışmayanlara; işi başkasının üzerine yıkıp üzerine bir de yorum yapanlara, acelesi yok hallederizci’ lere fena halde gıcık olduğumu ve kişisel tarihimde bu tür insanlara “onlar gibi olarak ”karşılık vermeyi öğrendiğim vakit asıl bayramı yaşayacağımı buraya yazıyorum ki, içimdeki asabiyet bir nebze de olsa azalsın.

    Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
    • Her şeyin başında bu devlet vatandaşını enayi yerine koyuyor. Devlete dair her türlü görevini zamanında yerine getiren bizim gibiler, “vergi affı” sayesinde enayileştiriliyoruz. Zamanında ödeyene değil, geç kalan ödeme ihtimali de net olmayana ödül veren bir sosyal adalet anlayışımız olduğu için ne kadar huzurlu olduğumu anlatamam.
    ps. Başlık şarkısı Jehan Barbur- Ey Hayat

    "sıra bana geldi de ben mi savdım şansımı?"



    Twitter’dan ortaya serpme haller; 

    • Ne tür reklam yaparlarsa yapsınlar diş macunu alırken Colgate ve Ipana almak aklıma gelmez. Ben şahsen Sensodyne yoksa Signal’ciyimdir ve Colgate ile dişimi fırçaladığımda dişlerimin de pek temizlenmediğini düşünürüm. Ne kadar mentol varsa, o kadar mutluyumdur. Bir de şekilciliğimden mütevellit, şekil şemali en güzel olan diş macunu hep en güzel diş macunu sanı rım. Ne demişler, önyargıyı parçalamak atomu parçalamaktan daha zor…
    • NTV’nin bayram sohbetlerini seviyorum ama bayramın köründeki konukları Selami Şahin ve Işın Karaca’yı sevmiyorum. Eskiden ekstra bir gıcıklığım olmayan Işın Karaca’ya şu an duyduğum antipatiyi somut bir nedene dayandıramasam da, ne zaman canlı canlı gördüm o zaman elektriği hoşuma gitmedi herhalde diyorum.
    • Elektrik demişken, ister kötü enerji deyin ister nazar ben bu hadiseden ne yazık ki çekiniyorum. Ama bu çekinme hadisesine kendimi bir kaptırırsam nazarkolik olup, maşallahtan başka bir laf edemeyeceğim diye korkuyorum. Ve bazı bazı milletçe nazardan korkmuyoruz, hiçbir şeyden korktuğumuz kadar diye de twitsel fikir beyan ediyorum.
    • Hayatımda Vedat Milor kadar karnımı acıktıran bir insan yok. Sabahın köründe yediği yemeklerle o an gittiği yerde olmayı ve her yediği yemeği yemek istiyorum. Ki bu benim gibi yemek seçen bir insan için gerçekten çok iddialı bir yaklaşım. Yemek konusu o kadar derin bir mevzu ki benim için. Yediğim yemeğin ruhu yoksa, o kadar mutsuz oluyorum ki, ne kadar yersem yiyeyim doymayacağımı biliyorum. Özellikle yenilen şeylerin çok net olduğu kahvaltı hadisesinde ne oluyor ne bitiyor bilemiyorum ama ruhu olmayan kahvaltı ile başlayan günüm bir türlü hayretmiyor. ( zıkkım ye diyenlerin sesini duyar gibi oluyorum)
    • Bizim şirketteki bir yöneticinin kardeşinin görevi ürün testi yapmakmış. Yani bilumum yediğimiz maddelerin içindeki malzemeleri test edip, içindekilerin ne olduğunu anlayıp sonra da ona göre şundan biraz daha bunu azaltın diyormuş. Ama tabi bahsettiğimiz ürünlerin içinde margarin, zeytinyağı gibi şeyler de olduğu için bu iş göründüğü kadar karizmatik değilmiş.
    • Arabada siyah renk toz gösterir dendiğinden Türkiye’nin yarısı beyaz araba kullansa da, laptop hadisesinde konu terse dönüyor ve beyaz laptop kesinlikle daha çok toz gösteriyor. Benim gibi  bilgisayarla yiyip içtiğiniz vakit de epey pasaklı bir  şey olup çıkıyorsunuz.
    • Araba demişken de, en sevdiğim bayram ziyaretçilerinin fiyat’ın araba sevdalısı iki ufaklığı olduğunu belirtip,  herkese onlar gibi bayram ziyaretçileri diliyorum.


    Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
    • Çocuk  diş macunu yemek sadece bizim dönemimize ait bir moda mıydı?
    •  Ve yine küçükken dişlerini fırçalayıp da ekşi elma yemekten zevk alan manyak bir ben miydim acaba?
    ps. başlık şarkısı Jehan Barbur- Ey Hayat


    15 Kasım 2010 Pazartesi

    "ters yola saptık koptu şamata"

    İyi bir sinema izleyici olmadığım malumunuzdur. Ben deniz daha çok mevsimsel sinema izleyicisiyim ve bu havalar bir türlü kış ruhuna bürünmediğinden de filmsel aktiviteler de bulunamıyorum.

    Ama geçen hafta, trafik ve tesadüf münasebetiyle sinemaya yolumuz düştü ve ben de Ali Atay etkisiyle oyumu Vay Arkadaş’tan yana kullandım, hiç de pişman olmadım.

    Film için tüm vizyonsuzluğumla teknik yorumlar yapmaya çalışsam, bir Guy Ritchie filmi çakması olmuş diyebilirim sadece. Bununla beraber baz noktalarda da Organize İşler alıntılarını olduğunu vurgularım. Bir de çok resmi bir dayanağı olmasa da bana Tarık Akan’ın küçük kardeşi için hırsızlık yaptığı filmi andırdı.
    Anlayacağınız filmin pek bir orjinalliği yok. Kaldı ki filmin de öyle bir derdi yok. Yani öyle olsa filmin en kötü oyuncularından Mustafa Üstündağ’ın “muro” sahnesine referans vermesine yer olmazdı. Mustafa Üstündağ gibi mete Horozluğu’nun da oyunculuğu bence kötüydü, keza Pamela da gereksiz bir rolde ve oyunculuktaydı.



    Ama peki ne oldu? Peki ya ne oldu sayın okur?

    Ben bunca negatif kritere rağmen filmi pek sevdim.  Hatta şöyleki şu an filme tekrar gidelim mi sorusuna hemen evet diye atlayabilirim. Şahsen Ali Atay etkisi mi argo etkisi bilemiyorum ama ben çok güldüm filmde. Fırat Tanış’ın da ayrı bir efsane olduğunu belirtmem gerek ki “"siz daha önce boru tesisat işi falan yaptınız mı?" ve “az daha çarpışıyorduk” replikleri halen aptalca gülümseme nedenimdir.

    Yani sayın okur; bayramda yapacak bir şey yok ama izleyecek de film yok gibi bir derdiniz olursa, vay arkadaş’a şans tanıyın derim.  İyi bir filmden ziyade, gülüp eğlenmek keyif almak için iyi bir tercih olduğunu düşünüyorum.  Özellikle film fragmanında soyadı yanlış yazılan Ali Atay’ı sevenlerin mutlaka izlemesi gerektiği bir film olduğu notunu düşüyor, bayram sezonunda yayınlanacak tv filmleri ile sinemacı bayramı yaşamayı planlıyorum.

    ps. başlık şarkısı Vay Arkadaş- Multitap

    14 Kasım 2010 Pazar

    "sevginin sonunu bilsen korkar titrersin"

    Bir minik insanın öğrettikleri;
    “Anne olunca anlarsın” lafının ne anlama geldiği ,
    Üzerine titreme hissiyatının ne olduğu,
    Öpmeye kıyamama halinin sadece bir şarkı sözü olmadığı,
    Kaç yaşında olursanız olun, annelerin gözünde çocuk kalma sebeplerini,
    Bir bebeğin koca koca insanları maymun etme potansiyelini,
    Uyuyan bir bebeğe saatlerce bakabilmenin getirdiği huzuru,
     Çocuk sahibi olmanın çok ama çok zor bir karar olduğunu,
    Bebek sahibi olan bir ailenin hayatlarının bir daha asla eskisi gibi olamayacağını,
    Annemin şu yaşımızda bile “üşürsün şunu giy” demesine anlayış göstermem gerektiğini,
    Tedirginliğin gerçekten ne olduğunu,
    “Sen ağlama, dayanamam’ın“ hangi şekil şartlarda yazıldığı
    Hala çözülemeyen sırlar;

    • Erkek bir kadın doğumcunun kendi çocuğuna dair hissiyatları nasıl olur, sürekli yeni bir hayata vesile olan biri, kendi çocuğunda yine de heyecanlanabiliyor mu?
    • Gerçekten güzelliği için bir annenin bebeğini emzirmemesi mümkün olabilir mi?
    • Çocuk sahibi olmak akıl karı mıdır?
    • Bütün çocuklar melekse, biz ne zaman büyüdük ve kirlendi dünya?

    ps. Başlık şarkısı dağılan Üçnoktabir'in Dediler Ki'sinden.

    12 Kasım 2010 Cuma

    "meleksin güzel"

    Doğum günüm bana geldiğin gündür...

    Bugün bu cümleyi kurabilecek çok yakın iki kişi tanıyorum, birisi abim diğeri de kendisinin biricik eşi olur.
    Bendeniz bugün bir minik prens sayesinde halalık ünvanına eriştim sayın okur.
    Benim kendisi ile tanışmam akşama kalsa da, 2-3 gündür o kadar heyecanlıyım ki, bu yazıyı yazmak için kendimi zor tuttum.
    İtiraf ediyorum, eğer bana sorulsaydı teyze ünvanını tercih ederdim. Halalık oldum olası pek sıcak gelmez kulağıma ama olsun değerli miniğimizin bir teyzesi olmadığından ben halası hem de teyzesi olabilirim.
    Tek derdim an itibariyle grip olmam ve abimin beni bu halle oğlunun 10 metre yakınına yaklaştırmayacak olması.
    Ama zaten kendisi bu vakitlerde daha çok uyumayı tercih edeceğinden ben maskeli takipçisi olarak bir süre kendisiyle takılmaya razıyım.
    Nasıl olsa daha tanımadan pek sevdiğim Ege Bey’in en sevdiği halası olmak ( ki başka bir kızkardeşim yok ama) için yoğun bir teşviki mesai harcayacağım.
    Ama önce ilk görüşmemiz var ki, o ve diğer detayları bu tatilde bolca yazabilirim, şimdiden de uyarısını yapayım.
    Sonrasında da aynada kendime bakıp, hala olmanın bünyemde yarattığı değimi gözlemleyeyim.

    ps. başlık şarkısı Meleksin Güzel- Redd

    9 Kasım 2010 Salı

    "zararlı hayatlarımızı yaşıyoruz, getirildiğimiz yerde."





    Arkası kolay gelmeyen arkası yarınlar;

    Bünye sarsıcı kış saati uygulamasının en güzel  yanı, ben ve benim gibi sabah diye adlandırılanların işe gidiş vakitlerinin daha insaflı hale gelmesidir. Gerçi bu iyileşme hali kışın kendini göstermesiyle etkisini yitirse de vaziyet itibariyle “ buna da şükürcü” olduğumuzdan, halimize de pek şikayet etmiyoruz.

    Bendeniz, uykunun sabah olanına karşı oldum olası pek sempati beslememişimdir. Bu nedenle 10.30’dan sonra uyanmayı tercih eden insanlara da “uykucu” sıfatını hemen yapıştırırım. İşte bu sebeple sabahları aydınlık vakitte işe gitmek beni dinç kılıyor gibi bir fikriyatım var. Özellikle lambasız kitap okumak kendime gelmeme vesile oluyor. Yine de sabahın köründe, dırdır vırvır etme kapasitesi olan insanları anlayamıyor, anlamamakla da kalmıyor bildiğiniz uyuz oluyorum bunu da paylaşmaktan da kendimi alıkoyamıyorum.

    Tabi işin bir de şu gerçeği var ki, erken yatan erken kalkar misali, artık uyku konusunda iyice tavukspor olup çıktım ben sayın okur. Bir dönemdir geçer desem de, haliyetimi hiç beğenmediğimi bilmenizi  isterim.  

    Uyku hadisesini ben kendim bizatihi çözerim ama bir diğer gündem maddem yarım günlük tatilin ne kadar manasız bir şey olduğunu anlatmak için acilinden kamuoyu baskısına ihtiyacım var.  Verimli çalışmanın esamesinin okunmadığı saatler savaşı bir de uzun yollardan işinize gidip geliyorsanız tadından yenmiyor. Ben de gelenekselci bir tatilci olduğumdan, bu düzene kendimce isyan ediyor ve isyanımı yıllık izinden feragat olarak vermekteyim. Oysa ki, yarım günlük resmi tatil mi olurmuş, bir gün ya tatildir ya değildir diyecek bir devletin, bunu diyemiyorlarsa yarım günün maliyeti bize bir günden daha fazla diyecek bir şirketin personeli olsam hayat daha kolay olabilirdi sanki.  

    Bir de şu dünyanın yarısı “birazcık” daha zeki olsa, hayatımız daha kolay olurdu sanki..

    İnanın kendim için bir şey istiyorsam namerdim, benim ki tamamen dünya barışına hizmet çabası…   

    ps. başlık şarkısı Mavi Sakal

    7 Kasım 2010 Pazar

    "beklerken dön diye umutsuzca"


    Bir magazin safsatası olarak Efe Önbilgin- Deniz Akkaya halleri…

    Geçtiğimiz haftanın en ses getiren hadisesi yanılmıyorsam Efe Önbilgin’in yaptığı evlilikti. Olayın ses getirme kısmı Efe Önbilgin’in evlenmesi değil, Efe Önbilgin’in Deniz Akkaya ile evlenmemesinden kaynaklanıyordu.
    Cnnturk alemi dışındaki biz fanilerin hayatına, sosyetenin en karizmatik en beyaz türk çocuğu Kaan Taşkent’in annesi Mine Kalpakçıoğlu’yla olan ilişkisiyle giren Efe Önbilgin’in “arızalı” hallerde o günlerde gazetelerde yer almıştı.
    Daha sonra dalgalı Deniz Akkaya ilişkisinin bitişi ise kendisine hatıradan ziyade bir çocuk olarak geri döndü. Deniz Akkaya ilişkisi bitse de çocuğunu doğuracağını belirtti, efe Önbilgin ise bir ilişkiden çocuk doğar ama bir çocuk bir ilişki doğurmaz dedi.

    Bu lafların üzerine gözlerimiz barışan bir çift gördü. Deniz Akkaya çocuğunu doğurdu ve şahsi fikrimce daha büyük yaştaki erkek çocuğunun gelgitlerinin sona ermesi için de büyük bir çaba gösterdi. Bu süreçte deniz akkaya’nın kızı Ayşe’nin nüfus kağıdının çıkartılması, lüks restoranlarda atılan tokatlar falan derken bolca da magazin malzemesi çıktı. Ve biz bu süreçte bazen yan yana iki sevgili gördük Deniz Akkaya –Efe Önbilgin ikilisini bazen oyuncak kavgasına tutuşmuş iki çocuk gibi. Dedikoduların PR’ını yapmak ise genelde Deniz Akkaya’ya düştü. Bu amaçta yapılan röportajlardan birinde de Efe Önbilgin’in ne kadar kaliteli DNA’lara sahip olduğunu öğrendik.

    Ve bu haftada da Bay kaliteli DNA’nın 20 yıllık aşık olduğu kadınla evlenmesine de tanık olduk. Geçen haftaki satırların alt metninden çıkardığım, söz konusu evlilik teklifinin pek ani olduğu ama hanımefendinin Efe Bey’e geçmişten beri bir gönül hissiyatı beslediği. (Aksi takdirde böyle kötü referanslara sahip olan bir erkekle evlenmek için bir günden daha fazla düşünürdü diye bir çok bilmişlik yapmak boynumun borcu)

    Bu nikah mağdursever magazin alemini Deniz Akkaya’yı terk edilmiş, gururu kırılmış kandırılmış bir kadın rolü biçmesine vesile oldu. Sayısız uydurmasyon haberler de, mutluluk dilekleri de gazete sayfalarında hatrı sayılır bir yer kapladı. Ama fakat ve lakin, ben deniz bitmiş bir ilişkiden çocuk doğurup üzerine Bay kaliteli DNA’nın tüm dengesizliklerine ısrarla tahammül eden Deniz Akkaya’nın bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde böyle manasız bir sona kendini hazırladığından an itibariyle artık “ haline şükretme sürecine” girmesi gerektiğini düşünüyorum.

    Ve son olarak da magazin yalanlarından yine tanımadığım insanları yargılamama vesile olan içimdeki gossip girl’e de teessüflerimi sunuyor, Ayşe Akkaya&Önbilgin’in büyüdüğü vakit google baba’nın kendisinden bu acı gerçekleri saklamasını umut ediyorum.

    ps. başlık şarkısı Maskott- Ay Işığı

    4 Kasım 2010 Perşembe

    "sindiğim topraklar üzgün, nadasta kaldım ben her gün"

    • Hayatımda yaz uygulamasından kış uygulamasına geçişte bu kadar zorlandığım bir sene olmadı sanırım. Erken uyuma hissiyatımı engelleyemiyor, erkenden uyandığım vakitlerde de kendime “uyu çok rica edeceğim uyu” diyorum. Pek böyle değişim sıkıntıları yaşamadığımdan, herhalde 1 hafta sonrasında kendime gelirim diye de umut ediyorum.
    • Herkesin en sevdiği alışveriş merkezi herhalde en rahat ettiği avm’dir diye düşünüyorum. Yani hangi mağazanın nerede olduğunu otomatik pilota aldığınız vakit, o avm sizin gözünüze girmiş demektir. En azından benim için öyledir. Bu fikriyatlarla azıcık mimari de kattığımızda Profilo Alışveriş Merkezi halen nasıl hayatta olabiliyor ben şahsen anlayamıyorum sayın okur. Benim bir ürünün peşinde olmam dışında, Profilo’ya gitmemin tek nedeni Arby’s oluyor çünkü kendileri ne yazık ki sadece Beylikdüzü şubelerinden evlere servis yapıyorlar. Ve her gittiğimde de, merdivenleri bile tutturamıyor, her bir taraftan beklemediğim büyüklükte mağazalar çıkınca da şaşırmaktayım. Profilo’nun kaç yıl önce yapıldığını düşündüğümüzde basıklıkta kendileri ile yarışacak City’s neden böyle sorusunun cevabını maalesef bulamıyorum.
    • Emlak sektörüne bildiğiniz üzere gıcığım. Ve sektörde emlakçıların kendisinden sonra en nefret ettiğim şey, evin eski koltuk takımları ile döşenmiş bir emlak ofisi. Yani öyle bir koltuk grubu olduğunu dışarıdan naklen yayın şeklinde bizlerle paylaşan o değerli emlakçılar, sektörün imajını katlettikleri için ayrıca cezalandırılabilirler bence.
    • Pelin Karahan, büyük bir çoğunluğun pek beğendiği, bizimse ailecek pek antipati duyduğumuz bir kız. Kendisinin reklam için çok güzel bir yüzü olduğunu kabul etsem de, bir şampuan reklamı, bir diş macunu reklamı ve bir çorap reklamının da bir nevi ayarı kaçırmak olduğunu düşünüyorum.
    • Ne zaman güzeldi de şimdi iyi olsun diyebileceğiniz “çok güzel hareket bunları” birkaç hafta önce izleme fırsatı buldum ve tüm skeçlerde de haliyle baydım. Ama fakat bir skeçte Demet Akalın ve Serdar Ortaç şarkıları ile değişen dans stilleriyle pek güzel dalga geçmişler. Tüm melodileri aynı olan şarkıların dansları neden farklı olsun ki zaten derseniz, bir cevabım da olur muydu emin değilim.
    •  2011 yılı itibariyle saç rengimde bir değişikliğe gideceğim gibi bir hissiyat var içimde ama hadi bakalım hayırlısı diyor ve yazıma noktayı yine uykuyla koyuyorum.
    coming soon;

    • Bir magazin hadisesi olarak Efe Önbilgin- Deniz Akkaya halleri....
    • Youtube'un aç kapa derken yalama olması
    ps. başlık şarkısı Maskott- Nadas

    3 Kasım 2010 Çarşamba

    "çizdim sildim geçmişimizi, geleceğe dair bütün eskizleri"

    Uzunca bir zaman sonra bugün yine gerçek hayatın içine girdim sayın okur. Bilmeyenler için söyleyelim, gerçek hayat benim gibi Şekerpınar’da çalışıp  güneş doğmadan servise binip akşam iş çıkışı kürkçü dükkanına dönen, bu süreç içinde de bolca tır&kamyon görenlerin bir çalışma günü şehrin merkezinde geçirdiği zamandır. Diğer bir tabirle olağan akvaryumumdan kayıp balık nemo gibi kaçıp denize düştüm.

    Bir önceki işi şehrin fazlaca göbeğinde olan bir insan olarak bu sürgün halinden zaten çok sıkıldığımı biliyordum. Ama bugün bir de böyle bir kalabalıkta yaşamayı unutmuşum onu anladım. Evden kahvaltı yapıp çıkmanın güzelliği, servise yetişme zorunluluğunun olmaması, biraz erken çıkıp dışarıda bir yerde kahvaltı bile edebilecek olma fikriyatı, öğlen yemeği boşverip başka şeyler yapabileceğini bilmek falan kesinlikle paha biçilmez. Ya da sahip olmayanlara uzaktan öyle gözüküyor.

    Ama fakat ve lakin, çalıştığınız yere, ev- iş mesafenize, işe gitmek için kullandığınız ulaşım araçlarına göre; izole hayatın da bazı avantajları olabiliyor. Mesela ben hatırlarım, eskiden sabahları bindiğim Üsküdar- Beşiktaş motorunda mutsuz uyanamamış insanlar görmekten yorgun düşerdim. Veya bunun dışında pek de hatırlamak istemediğim insan kalabalıkları var. Yemekte, yolda, bilumum sıralarda yan yana düştüğünüz, asabiyet yapmanıza sebep olan gereksiz külfet halleri. Ve her şeyden öte bir de trafik hadisesi var ki, bu anlamda bizde arada trafikle çok fena bozuşsak da, her gün Maslak- Anadolu yakası trafiğini çekmediğim için kendimi şanslı adlediyorum.

    Ve hatta bunu dediğim için kendime şaşıyorum ama Maslak’ta çalışmadığım için de kendimi şanslı sayıyorum. Bu fikriyatlarım Levent, Nişantaşı, Gayrettepe, Esentepe taraflarında anında değişir o ayrıJ

    Anlayacağınız sudan çıkmış balık gibi olmasam da, bir afalladım bugün. Az biraz “onlara” öykündüm, az biraz da “şikayet ettiklerimin de iyi yanı varmış, hakkını yemeyim” dedim. Bu yüzden bir geçiş süreci olsa 3 gün hayat, 2 gün dağ başı ekolüne mi geçecek bir mucize formül beni bulsa dedim.

    Daha başka şeyler de demiş olabilirim ama bunları arkası yarın (uyku) yapmakta fayda görüyor, bu şehirde yaşayan tüm fanilere de sabır diliyorum.

    Hayat anektotları;
    • Bu akşam İtü metro girişindeki jetonmatik sırasında, önce bozuk para ile jeton almayı deneyen, makine sadece kağıt para aldığından 5 lira ile şansını deneyen, benim de sadece kağıt 20 TL’m olduğu için, “ben size bozuk para versem bana da bir jeton alabilir misiniz?” soruma öküz öküz bakıp, kendince bir şey geveleyen ve sonra da giden, beni o sırada 20 milyondan arta kalan bozukluklarla boğuşmaya mahkum bırakan kız; beddua yasağımı senin için deldim. Bir güzel arkadan laflar ettim. Hani başıma neden bunlar geldi derken, bil ki sebebi benim.
    • Ayrıca yine bu akşam metro sonrası bulabildiğim taksiyle, dönülmeyecek yerden u dönüşü yapmak için polisten izin isteyen, mazeret olarak da “hanımefendi hastaneye” gidecekmiş yalanını uyduran taksiciyle ortak oldum; polisin inanmaz gözlerine karşın bir de kendisine teşekkür ettim ve u dönüşümüz trafiği hiç etkilemediğinden kendimden de utanmadım, yalanım yok.
    ps. başlık şarkısı "Senle yarınım yok ki" ile Gripin

    2 Kasım 2010 Salı

    "karanlık çökmüş temiz kalbine"

    • Benim malum kedicik, mahallenin demirbaşı olduğundan ve 10 metrelik alandan pek uzaklaşmadığından iş çıkışı direkt eve gittiğim vakitler kendisi ile selamlaşmaktayım. Kendisini azıcık sevmekte, daha sonra da ellerim boş olduğu vakitler kendisi bana pek ilgi göstermediğinden “ sen beni bekle ben evden bir koşu süt alıp geliyim” diyerek eve koşmaktayım. Ama fakat ve lakin bu 5 dakikalık süreçte bizim kedi bir anda ortadan kaybolmakta ve ben de sokaktaki başka kediler bu miniğin yiyeceğine ortak olmasın diye elimde sütümle tıpış tıpış eve geri dönmekteyim.
    • Bugün de evden markete doğru giderken kendisi ile karşılaştım ve "gel bakkalı ayağının altına sereyim" dedim. Ama bizimki kendi muhitinden uzağa gidemediğinden ve poşetlileri görünce nankör kedi damarı ortaya çıktığından beni yine yarı yolda bıraktı. Ve ben marketten dönerken de ortadan her zamanki gibi kayboldu. Bu sebeple kendisinin 9-18.30 mesaili bir sokak kedisi olduğuna, bunun dışındaki vakitlerini bir evde geçirdiğine dair bir uydurmasyon teori ürettim.
    • Rtük’ün yatağınıza gidin reklamlarında sadece İbrahim Kutluay mı oynuyor yoksa bana sadece kendisi mi denk geliyor? Şu dönemde 21.30 civarı uyuması gereken neslin kendisinin başarılı kariyerini pek hatırladığını sanmadığımdan, bir de pamuk prenses modeli mi “iyi uykular kuzucuklar” dese diyorum. Hatta prenses olarak da Azra Akın’ı aday gösteriyorum.
    • Ayva sempatimi sadık okur hatırlıyordur. Bu aralar konu sempati sınırını biraz aştı, bu sebeple sormak istiyorum hamile olmayan bir insan evladının sürekli ayva yeme isteğinin bilimsel bir açıklaması var mıdır acaba? Ve neden hayatımızda “ayvayı yemek” diye kötü hissiyatlı bir tabir var?
    • Ailemizin dramı “Öyle bir geçer zaman ki”nin göz bebeği Osman’ı Taner Birsel seslendirmeseydi, yine bu kadar sempati besler miydik kendisine, bunu da Taner Birsel’in ses tonuna duyduğum saygıdan mütevellit soruyorum.
    • Eve erken gelip, üstüne de işlerin erken bitirince bana öyle bir uyku halleri geliyor ki sormayın gitsin sayın okur. Yani bazılarına boş vakit haram, son dakikacı değilimdir ama her şey ucu ucuna olunca vakit de daha efektif kullanılıyor gibilerinden bir fikriyata da pek yakında sahip olabilirim.
    Bu satırları da bastıran uykum nedeniyle artık sonlandırabilirim.


    Coming soon;

    İşe aydınlık vakitte gidip, karanlıkta dönmek sorunsalı…

    ps. başlık şarkısı Redd- Sen Kendinde Ol Yeter

    1 Kasım 2010 Pazartesi

    "kaybedecek daha neyimiz var"

    Geçtiğimiz hafta Oktay Ekşi meşhur satırlarını yazmadan önce yaşadığım bir hadiseyle, kelimelerin keşkesi olmadığını bir kez daha idrak ettim.  Ayrıca zamansız edilen kelimelerin bazen fırtına etkisine sahip olduğunu da gördüm.

    Bunu benim gibi bir anlatma özürlünün söylemesi çok ironik biliyorum ama herkes anlattığı kadar değil, anlaşıldığı kadar başarılı bu hayatta. Bu yüzden de bazı zamanlarda tüm kelimelerin iki kere düşünülmesi şart halini arıyor. Bulunduğunuz konum, yaptığınız iş, konuşmanın ehemmiyeti derken bu düşünme işlemi daha da bir anlam kazanıyor.

     Ve bazen ne kadar düşünceli olursanız olun basiret bağlanması dediğimi tanımlanamayan bir hal vuku buluyor ve ağzınızdan çıkan amacından çok ama çok farklı yerlere sapıyor.

    Bu nedendir ki, bunca yıllık gazeteci Oktay Ekşi’nin özellikle de Basın Konseyi başkanı sıfatıyla öyle bir cümlenin altına imza atması küçük bir kusur olarak görülemiyor. İşin hükümet baskısı, “ben bu anlayışla savaşırım, icabına da bakıcaz” kısımlarına hiç girmiyorum, çünkü o noktada akıl, mantık ve ahlak çoktan tükenmiş halde olduğu için karşımızdaki resim epey bedbin bir hissiyata kapılmanıza neden oluyor. 

    Gelmek istediğim netice, önem verdiğiniz emek harcadığınız kişiler ve işler “bir anlık hatayı” “ aslında öyle demek istememiştim”’i pek kaldırmıyor. Belki de bu yüzden söz gümüşse sukut altın diye bir cümle var. 

    Ve belki de bu yüzden insanlar olgunlaştıkça daha az konuşur oluyorlar.

    Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
    • An itibariyle Tv’de izlediğim Emre Kongar önerisi; İyi bir şey söyleyecekseniz yazın, kötü şeyi kağıda döküp, arkanızda iz bırakmayın.
    • Perihan Mağden dışına köşesini kendi isteğiyle bırakan bir gazetecilerle karşılaşmıyor oluşumdan ötürü bazı kişilerce  köşe yazarlığının namütenahi bir görev olarak algılandığını da düşünmüyor değilim.
    ps. başlık şarkısı Nefes Bile Almadan- Redd