31 Ekim 2010 Pazar

"bırak yıldızları kayıp gitsin, yarın başka bir dilek dilersin"

  • Medya camiasının arka planının  bildiği ama benim kişisel google çabalarım ve sebep sonuççu yaklaşamımla çözemediğim bir hadise, Cüneyt Özdemir- Soner Yalçın işbirliğinin neden bittiğidir. Yani bugün ikisinin internet sitesine bile bakınca aslında tarzlarının ne kadar farklı olduğu anlaşılıyor ama bu fark dün ortaya çıkmadığına göre kopuşun başka nedenleri olduğunu kendi komplo teorici yanımla uyduruyorum.
  • Ayrılan sevgililerin ortak arkadaş problemi gibi, Oray Eğin’in de bu ilişkide iki tarafla da iyi olan ama sanki Soner Yalçın’a daha yakın olan bir duruşu olduğunu düşünüyorum. Hatta düşünmekten ziyade emin de olabilirimJ Ama fakat ve lakin, Oray Eğin ‘in Cüneyt Özdemir’İn de içinde bulunduğu grubun Fethullah Gülen ziyaretinin kimler tarafından karşılandığına dair ısrarlı sorguları ve daha sonra Yeni radikal’e dair fikriyatları, tarafını daha net belirginleştirdiğine dair kanıtlar oldu benim gözümde. Yine kendi kendime gelin güvey oluyor gibi oldum ama okuduğumdan hissettiğim budur ve medyada yazmayınca da bizim gibi fanilere sadece hissetmek kalır.
  • Yine bu grubun Soner Yalçın tarafında olduğunu düşündüğüm Tuğçe Tatari’nin evlilik sonrası yazılarına dönerken eşinin soyadının da kendisine eşlik etmesi olağan olmakla beraber, onun tarzında bir yazardan da beklemediğim bir tavırdı. Zaten yazılarına geri dönerken evlendiğini belirtti, illa soyadı da iliştirmek yazılı medya için şart mıydı, ben şahsen emin olamıyorum.
  • Gündüz kuşağının ve evde zaman geçiren annelerimizin fenomeni Derya Baykal, hafta sonu da program yaptığından aile yanında olduğum vakit kendisini izlemek durumunda kalırım ve şahsen kendisinden hiç hazzetmem. Antipatimin nedeni de programda kendisine eşlik eden kişilere  fazla sabırsız ( aynı ben) aynı zamanda da saygısız ( inşallah ben değil) olması nedeniyle uyguladığı “hadi hadi hadici” üsluptan kaynaklanmaktadır.
  • Bunu Ordu seyahatimden sonra yazmışmıydım emin olamıyorum ama bence kuaför hadisesi kesinlikle erkek tekelinde olması gereken bir hadise. Yani bugüne kadar bırakın kesimi ve boyayı, kendinden emin bir şekilde fön çeken bir kadına ne yazık ki rastlamadım. Bu noktada diş hekimliği konusunda erkek ayrımcılığı yapmam ama kuaförcülük konusunda yapabilirim sanırım sayın okur.
  • Bir Bandırma dönüşünde saçımı kestirmemiş olmam da kişisel tarihimde ender rastlanan bir gelişme olduğundan kendisini sanal ortamlara not düşmem gerek. Aynı zamanda, saçımı risk almadan kahve adı altındaki boyayla boyamama rağmen simsiyah bir sonuçla karşılamamı, bazı kendini bilmezlerin de “mavi siyah mı saçınızın rengi?” sorusunu ısrarla sormasını bugüne kadar anlamadım anlamayacağım da herhalde süse püse düşkün okur.
  • Bir de Oktay Ekşi hadisesi ( ardından gelen istifası), kelimelerin derin manası konusu var ama onu da bilahere bir yazı konusu yapalım. Çünkü hem tatilin bitmiş olması hem de dönüş yolunda olmamdan mütevellit çifte kavrulmuş lokum kıvamında bedbaht ve bir o kadar da fikriyatsızım.
  • Yarışmacı arkadaşlara başarı dilerken, kendime teselli ikramiyesi niyetine huzur ararım.
ps. başlık şarkısı Sen Kendinde Ol Yeter- Redd
ps.2. Blog resimleri bizibozmaz aracılığı ile bulduğum bir siteden.

"ya gülersin, ya ağlarsın sebebi çok mu önemli"


  • Sinan Çetin- Ali Ağaoğlu reklamını izlediğimde her seferinde aynı sorgu çalışıyor beynimin arka planında, “hangisi daha itici acaba?”. Galiba sanırsam Sinan çetin’e daha kıl oluyorum. Yani o para sahibine yalakalık yapma halleri, o “ay ben beceremiyorumcu tavır” parayla ilişkisini çok açık ve net bir şekilde ifade etmekte.
  • Nur Çintay’in Radikal’den sonraki adresi gerçekten tam da kendine göre bir gazete olmuş. Ve kendisi ilk haberiyle de görevinin hakkını fazlasıyla vermiş.
  • Öyle Bir Geçer Zaman ki, Osman vesilesiyle gönlümüzü çalsa da, yavaş yavaş Küçük Kadınlar ekolüne çalıyor ve sanırım bu noktada da gözyaşının getirdiği rating senaristlerin pusulası oluyor.
  • Sınavcı kurum ve kuruluşları nasıl beceriyor bilmiyorum ama her zaman ileri saat veyahut geri saat uygulamasına geçildiği güne sınav tarihi set edebiliyor. Aynı şeyi yüksek seçim kurulu da referandum tarihini belirlerken becerebiliyor. Anlayacağınız gelece öngörüsü devlet erkanında da pek kendini gösteremiyor.
  • Bu tatil meftumu  çabucak geçip gittiğinden mi bu kadar çabuk sona eriyor idrak edemiyorum. Ama yine de güneşli Pazar günlerinin destekçisi ve sempatizanı olduğumu belirtmek isterim.
  • Youtube’un açılması; hakkımız olanı rica minnet istemeye güzelce alıştırıldığımızın en güzel örneği oldu. Hatta ve hatta bence bu seçim meydanlarında hükümetin başarılı bir icraati olarak reklam bile edilebilir. “Youtube açılmaz diyorlardı ben yaptım oldu” türünden bir Ağaoğlu beyanatı pek tabi güzide yurdumuzda kabul görecektir.
  • Otomotiv sektörünün otomobilsiz çalışanı olarak şunu belirtmeliyim, autoshow dediğimiz hadiye potansiyel araba alıcısı gitmez. Yeni ürünlerin lansmanı bilgilendirmesi için gerekli olsa da, Ali Ağaoğlu vb.lerinin o araçları fuara gitmeden alabileceğini, yeni ürünlerin kendilerine özel olarak sunulabileceğini ben şahsen biliyorum. Kısacası ben autoshow’un araba satışlarına pozitif etkisinin kısa vadede olmadığını, olayın daha çok prestij amaçlı olduğunu bu nedenle araba almaya gidenlerin, hele de bir hafta sonu yolu oralara düştüyse karşılaştıkları kaos nedeniyle bir an evvel kirişi kırmak isteyeceklerini düşünüyorum.
  • Kitap okuyamazlığım çaresiz bir noktaya geldiğinden kendimi son çare olarak Boleyn ruhuna emanet ettim. Eğer serinin bilmem kaçıncı kitabı Beyaz Kraliçe de beni kurtaramazsa, kaybolan kitap okuma alışkanlığım için ilan vermem gerekecektir.
  • Bu kadar kitap desem de, bugüne kadar bir kitap fuarına gitmediğimi de itiraf etmem gerek. Açıkçası bunu ne bir artı ne de bir eksi olarak görmekteyim. Ama o kadar uzağa, o kadar kalabalığın içine gitmek nedense ürkütüyor beni. Bir de tabi, sevdiğim yazardan imza almak, onun fikriyatlarını dinleyebilme imkanına sahip olmak da pek cazip gelmiyor bana.
  • Kitap fuarı gibi İstanbul’da olmanın sunduğu birçok avantajı da bugüne kadar es geçtiğimin bilincine vardığımdan kendime “ bu kadar sıkıntısını yaşıyorsun, azıcık da nimetlerinden faydalan bre şuursuz” dedim ve bundan sonra İstanbul’u bir turist gibi yaşamaya karar verdim.
  • An itibariyle saçlarıma bakım yapmak gayesi altında tarifi olmayan bir hale girdiğim için satırlarıma son veriyor, medya televizyon ıvır zıvır fikriyatlarımı başka bir yazıda devam ettirmeyi hayal ediyorum. 
ps. başlık şarkısı 50/50 ve Redd

28 Ekim 2010 Perşembe

"pili bitmiş zaman gibiyim ne ileri ne de geri giderim"


Artık zamanı gelsin istiyorum…
  • Sakin yepyeni bir albüm çıkarsa da uzunca vakitler sadece yeni şarkılarını dinlesem,
  • Bir kere de İstanbul’da resmi/dini bayram olmayan bir hafta sonunda sahneye çıksa da gidip dünya gözüyle kendilerini bir kez daha izlesem,
  • Hamdi Koç, en şahanesinden bir kitap yazsa da bir çırpıda okuyabilsem,
  • Murathan Mungan da ara çıtır çerez kitaplar çıkarmak yerine, sağlam betimlemelerin olduğu Yüksek Topuklar benzeri bir kitap yazsa da, şanı yürüse,
  • IDo özelleşse veyahut kendine bir rakip çıksa da, azıcık hizmet kalitesi artsa,
  • Autoshow’a sadece mankenleri görüp, bmw direksiyonuna fotoğraf çektirmeye gidenler için başka bir organizasyon düzenlense,
  • İki gıdım yağmur yağınca kaza yapıp tüm trafiği kitleyenlerin ehliyetine ceza puanı işlense ( 3 kazada trafikten men de olabilir)
  • Hava muhalefeti ile kırk yılda bir yaptığım seyahatlerin muhalefeti sona erse,
  • Yarım gün iş mantığının yüksek (ve amaçsız) maliyetten başka bir şey olmadığı idrak edilip, ya hep ya hiç mantığına izin uygulamasına gidilse,
  • Şafak Sezer’in arızalı bir adam olduğu gerçeği alen beyan kabul edilse,
  • Hava durumu bozunca tv’lerin muhabirlerini yolun bir kenarına gönderip, haber yapma manasızlığı sona erse,
  • Dizilerin kötü zamanlamadan senaryo yürüterek ekmek yemeleri sona erse,
  • Engin Altan Düzyatan acilen sakal bırakarak eski karizmasına sahip olsa,
  • Dört bir yanımız bardak mısırcı olacağına, birileri bardakta soyulmuş nar da satsalar,
  • Tüm taksilerin taksimetresi ayna üzerinde olsa da, tüm yol boyunca kazık yeme ihtimalimizi düşünmesek,
  • Redd de yine şahane bir albüm yapsa da kulaklarımız şenlense,
  • Bencillik ve uyuşukluk dertleri için İsviçreli bilim adamları bir şeyler yapsa,
  • Her yıl saatler geriye alınırken vücutlarımız her seferinde ilk defamıymış gibi bocalamaktan vazgeçse,
  • Spam mailler blogumun peşini bıraksa,
  • 29 Ekim, 19 Mayıs, 23 Nisan gibi tarihlerde Atatürk'lü reklamları yayınlama populizmi sona erse,
  • Kendi imgelemlerini dünya gerçeği gibi kabul ettirmeye çalışanların bu tavrının ne kadar sakil durduğunu birileri kendilerine söylese,
  • Kendini gazeteci sananların, bir belediye başkasına bir bakana “ bu ruhsat için rüşvet verilmiş olabilir mi” sorusunu korkmadan sorabilse,
  • Twitter bana”smilar to you” gibi saçma benzetmeler yapmasa diyorum.

Peki sizce çok şey mi istiyorum?

ps. Başlık şarkısı Redd- 50/50
  

"dünyayı yağlamak lazım paslandı düzgün dönmüyor"



IDO maceraları yaşamaktan yorgun düşsem de, dertlerimi yazı konusu yapmaktan vazgeçmeyeceğim sayın okur.

Bir Bandırma seferim de maalesef beklenenden daha yorucu ve daha uzun sürdü, haliyle de bana IDO ve hava muhalefetine küfretmek düştü.

IDO yazılarından bıkan okur; “ee kardeşim bu kadar nefret ediyorsun deniz otobüsünden, neden karayolunu tercih etmiyorsun diye sorabilir.” Ben de kendilerine karayolundan fevkalade sıkıldığımı aslında 2 saatlik yolculuğun hepsinden nefret ettiğim için IDO’yla mecburi bir aşk ve nefret boyutunda bir ilişki yaşadığımı itiraf ederim.

Sabah telefonumun alarmı çalmadan önce IDo’nun "iptal oldu senin sefer malumafatrus hnm” msjının geleceğini düşünüyordum ama öyle olmadı. Kalktım, hava kontrolümü yaptım, ido’nun sitesini kontrol ettim, hava normal gibi gözüktüğünden bir msj da gelmediğinden hazırlanıp, sabahın körü dizim Ihlamurlar Altında’yı izledim. Sefer iptal olacak diye biraz daha beklersem geç kalırım diye yollara düştüm, şansıma Dikilitaş’ın en yaşlı ama en şirin taksicisi ile Yenikapı’ya gittim. Yenikapı’nın oradan ağır ağır yürüyordum ki, anons sesiyle yüzümde oluşan saçma bir tebessümle geri döndüm. 

Beklediğim olmuştu ama işte IDO basiretsiz bir şirket olduğundan biraz gecikmeli olmuştu.
Seferden yarım saat önce  Yenikapı’da olmamızı salık veren IDo, bu noktada bir seferi de sefer saatinden en geç 1 saat önce iptal etmesi gerektiğini düşünmediğinden 7 seferini 6.22 de sadece sefer yerinde anonsla duyururken, sefer yolcularına 6.33’de msj yoluyla iletmeyi de becerebiliyor.

Kendimi bu gidişata hazırladığımdan, valizim de pek hafif olduğundan dangalak bir taksiye atlayıp Beşiktaş’a geçtim. Oradan da güzergah olarak Üsküdar, Harem, Ataşehir falan derken yola çıktım. Bu noktada benim işe gitme saatim olan saatlerde insanların pek sokakta olmadığını da idrak etmiş oldum.

Sonrasında da yağmur, uyku, baş ağrısı, yandaki yolcuya gıcık olma derdi falan derken evime ulaşabildim. Bandırma’yı görünce İstanbul’dan yola çıksaydık bile Bandırma’ya yanaşamazdık alimallah diye düşünüp halime şükrettim ve bugünkü yorgunluğumu gidermek için kendimi aile huzurunun kucağına attım.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Bu havalarda çalışmak zorunda olanlar, evsiz barksız olanlar bir yana bir de benim minik kediyi merak ediyorum ama o zaten sokaklara yaşamayı öğrendiğinden, bu mücadeleden de kurtulur diye umut ediyorum. 
ps. Başlık şarkısı Redd- Bahçelere Daldık

  

25 Ekim 2010 Pazartesi

"kim bilir kaç güneş doğacak bu hasretin üstüne?"

Sürekli okurcuya uyarı; Bu bir "isyan etmek istemem ama bu kadar da olmaz" yazısıdır. 

Bu akşam uyumadığım nadir bir servis dönüşünde, acayip yorucu bir iş günü daha geçirmeme rağmen bir iyimser halde baktım gökyüzüne. Zaten 3 hafta sonudur Pazar günleri pek bir şahane, bu akşam da karanlıkta yolculuk etmemize 1 hafta kalmasına rağmen havanın aydınlık ve pek de yumuşak olmasına için için sevindim.

Ama sonra içimdeki karamsar ve şomağızlı karga; “Perşembe’de böyle olur mu ki hava acaba?” dedi. Şeytan dürttüğünden akşam eve gelir gelmez hava durumunu çek ettiğim de korktuğumun başına gelmesinin pek yakın olduğu anlaşıldı.

Bendeniz Bandırma yollarına düşeceğimden, hava da günlük gülistanlık modundan fırtınaya dönüşmeye karar vermişti. Lodos etkisi olarak da tanımlayacağımız bu talihsizlik, kaderimin kara bulutu haline dönüşmekte ne kadar ısrarcıysa, ben de kara yollarını eve gitme önceliğim yapmamakta o kadar ısrarcıyım. Bu nedenle de pek yorgunum sayın okur. Yine olasılıklar, kombinasyonlar düştü bana. Tatilin huzuru için gidişin gerginliğini yaşamak ön koşul gibi olduğundan, bu seferki kurada başımıza neler gelecek bekleyip görmekten başka da bir şansım ne yazık ki yok. 

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Bir rivayete göre IDO özelleşecekmiş. Bu durumda bana da oranın strateji iş geliştirme görevleri düşer ki, cebinde birazcık parası olanları IDO'yu şirket olarak beni de personel olarak almalarını rica edeceğim.
  • Özelleşene kadar IDO'nun gözümde 5 paralık değeri yoktur, onu her zaman olduğu gibi vurgulamakta fayda görüyorum. 

ps. başlık şarkısı Suçum Değil- Fatih Erdemci

24 Ekim 2010 Pazar

"razıyım her şeye severim sessizce"


28 yılın sonunda malumafatruş pençeler ve kedi tüyleri arasından sesleniyor…

Hep derler ya, 30’dan sonra hayata bakış açım değişti, ben artık başka ben oldum diye. Sanırım ben o sürece biraz erken girdim, ya da ısınma turlarını fazla ciddiye aldım sayın okur.
Ömrü hayatımın 26 yılını kendilerinden korkarak, son 1.5 senesini de tedirginlikli ılıman şekilde yaklaşarak getirdiğim kedilere ( halen yavrulara) artık hasta olduğumu alen ve beyan etme vaktim geldi de geçiyor bile.
Cuma akşamı olağan kakılmışlığımla elimde bolca market poşetiyle beraber eve ulaşmaya çalışırken (inanın bana o paketlerde bu pek kolay değildi) daha öncede rastlaştığım yavrudan bozma kedinin paketlerime karşı ilgili yaklaşımı doğrultusunda “aç bu yavrucak yahu” diyerek, ne yapsam acaba dertlerine düştüm. Kendisi paketlerin cazibesi ve oyunseverliğinden peşime takıldığından, kendisine beni eve kadar takip etmesi durumda süt vereceğimi belirttim. Poşetler oradayken ev vaadi onu pek sarmadığından, anlık bir çözüm yoluna gitmem gerekti. Elimdeki onca poşeti aklımdan hemen taradım ve dondurulmuş balığın derdine tek çare olabileceğini düşündüm. (malum acemilik) Kendisinin poşetlere duyduğu ilgi, benim yorgunluğum, poşetin açılmazlığı derken yoldan geçen bir hanımefendiden aldığım poşet açma yardımıyla kendisine balık servisimizi yaptım.


Tabi bu değerli minik, daha dünyanın gerçekleri ile tam karşılaşmadığından ve donmuş balığın çözüldüğü vakit onun için güzel bir yemek olacağını anlamadığından, iki koklamadan sonra memnuniyetsizlikle bana döndü. Ben de çaresizlikle, dur bari ben bir eve gideyim, olmadı süt getiririm sana dedim.
Eve girdikten sonra kendime gelmem biraz süre alsa da sonra süt kabımla beraber olay mahaline geri döndüm. Tabi bizimki ortalarda yoktu ama ben onun muhitinin oralara sütünü bıraktım.
Bahsettiğim yer evimizin hemen dibi olduğundan ve pisicik de mahallemizin şımarık kedisi halini aldığından Cuma günkü karşılaşmamızı Cumartesi ve Pazar karşılamaları da takip etti. Bu karşılaşmaların birinde, benim minik kediş mahallenin büyük kedisinin elinden zor kurtuldu. Daha sonra ben alemlere akmadan (başka bir yazı konusu) kendisini bir güzel sevdim, herkese aynı oyunları yapıp kendisiyle ilgilenilmesi için uğraşmasına üzüldüm falan filan.
Bugün de evden çıkarken temkinli çıktım ve evimizde hazırda kedi maması olmadığından, peynirlerimle kendisinin huzurlarına gittim. Güneşle beraber keyfi iyice yerinde olan minişle biraz zaman geçirmenin güzelliğiyle de yetinmeyip, bir de Nişantaşı’ndaki kedi bahçesine gidip minikleri uzaktan izleyince bendeki bu tanımlanamaz duruma teşhisimi koydum.
Sizin de anlayacağınız üzere bendeniz kedisever oldum sayın okur. Şimdilik bu konuda epey acemi olsam da, yakın zamanda çantasında kedi maması ile gezen biri haline dönüşmem çok yakın gibi gözüküyor. Hakkımızda hayırlısı diyor ve bundan sonra sırada “yapmam, olmam” dediğim neyi yapacağımın tedirginliğini yaşıyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Yeni kelime önerilerinizi beklediğimi belirtmeme gerek var mı?
  • Birinci fotoğraf bu yazıya konu olan pisiciğe ait ikinci foto ise daha öncede yazdığım kedi parkına ait. 
ps. başlık şarkısı Fatih Erdemci- Suçum Değil

21 Ekim 2010 Perşembe

"yarınlar kadar yakın içimde fırtına"


  • Benim için şehre dönme vakti geldi de geçmekte bile sayın okur. 
    Bu Aralık ayında dağ başında çalışmamın 2. senesi de bitmiş ve gitmiş olacak. Hayatımın tersine tembet girişiminden mütevellit bundan sonraki rotamdan fevkalade ürksem de, artık sokak lambalarının yanmadığı vakitlerde, servis olmasa da rahatça gidebileceğim, öğlenleri tırların ve kamyonların geçmediği bir yerde yemek yiyebileceğim bir işimin olması gibi insani hayallerim var.
  • Tabi bu noktada hayalden ziyade, icraat lazım ki, o noktada basiretimi bağlayan nedir bunu pek anlayamıyorum. Galiba bu arayışların bir sonu olmadığı fikriyatı gizliden dem vuruyor yenilik arayışlarına. Bir yandan yeni yollar arıyor bir yandan da aşinalığın gölgesinde miskinliği tercih ediyoruz.
  • Salaklık bildiğiniz üzere kendimde de başkasında da hiç tahammülümün olmadığı bir hal. Bundan da beteri salaklığın eşantiyonu olan ukalalık ki, işte o haliyet-i ruha karşı fikriyatlarımı kendime saklamak için inanın kendimi zor tutuyorum.
  • Bazı şeyleri sürekli tekrarlıyorum gibi olacak ama gerçekten leopardan, gerçekten telefonda çok konuşan insandan, gerçekten işini özensiz yapanlardan uzak ve çok uzaklarda olmak istiyorum.
  • Eski kimliğinden pek de kurtulmaya niyetli olmayan Kral Tv’de ne zaman açsam sokakta durdurup röportaj yaptıkları ergenleri görüyorum. Bu ergenlere sorulan “ en sevdiğiniz şarkıcı, en son aldığınız albüm, en sevdiğiniz klip” minvalindeki sorular doğrultusunda ben sıradaki klibin bahsi geçen sanatçılardan birine ait olacağını sanıyorum, ama ne mümkün, kel alaka bir klip yayınlanmaya başlıyor. Ben de bu durumda neden bu sokağın nabzını tutma çabası anlayamıyorum.
  • Bir taraftar grubuna üye olmadığımdan belki de sadece erkek olmadığımdan erkeklerin maç ve alkol birliğini çözemiyorum. Yani her maç öncesi stat çevrelerinin içki içmekte olan taraftar gruplarıyla dolu olması bana maç izlemek bu kadar sıkıcı bir şey mi ki, tüm maçlar alkol nezdinde izleniyor dedirtiyor. 
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Bu 11880’ler 11818’ler daha nereye kadar reklam yapacak Allah aşkına kuzum? Ne kadarlık bir reklam pazarı var ki bu sektörde, başımızın etini yemeye hala devam ediyorlar.
  • Sportif olmaya çalışmak hapşırırken karnınızın acımasından mutlu olmak gibi salak bir hal.
  • Ve günde 25 kere hapşırmak bir insanın hayatın kendisine karşı alerjisi olduğunun en güzel kanıtıdır.
 ps. başlık şarkısı Fırtına- Şebnem Ferah

20 Ekim 2010 Çarşamba

"bir yanım seni hala düşünüyor, bir yanım sana fena kızgın "

  • Bazı şeyleri sıcağı sıcağına yazmak gerekiyor sayın okur. Aksi halde o yazma konusunun hevesi kaçıyor, sonra da yazmak isteyip konuyu manasız bulma arasında gidip geliyorsunuz.
  • Bu yüzden hafta sonu istisna bir şekilde alemci oluşumu; gecenin 2.00’sinde Asmalı Mescit’te 4 yavru kedinin peşinde koşuşumu, onları sevmenin getirdiği mutluluğu, gül satan çocukla muhabbetimizi, onun hayal dünyasını, bitmek tükenmeyen Taksim kalabalığını, o kalabalıkta başımıza her türlü şey gelir tedirginliğimi, rutin alemcilerin bünyesinin bu düzene nasıl ayak uydurduğu sorunsalı, her yandan çıkan eski ve “görmesem de olur” denen tanıdıkları detaylıca yazamıyorum. Şimdi bugünden bakınca, zaten yaşanılan da pek bir şey yokmuş gibi geliyor.
  • Ama kediler öyle değil. O miniklerin şaşkınlığı, anne kedinin çevresinde pervane oluşları bugün gibi aklımda. Bu gidişle, 2 sene öncesinin kedi sevmesi malumafatrus evine kedi de alır benden söylemesi sayın okur. Ama biz blg ile prensip olarak, yavru ve kardeş kedileri beraber büyütüp sonra sokağa salma taraftarıyız. O kedilere bağlanınca bunun zor olduğunu bilsem de, minik kedilerin ilgiye daha çok ihtiyacı olduğunu düşündüğümden şimdilik hayalimiz bu çerçevede çizmeyi tercih ediyoruz.
  • Kedi demişken Cafe Nero Nişantaşı’nın şahane kedilerini de boş masadaki bardaklara atlayacak kadar arsız olmalarına rağmen pek şeker bulduğumu da itiraf etmeliyim. Onlar boş masaya değil de ben kahvaltı ederken benim üstüme atlarlarsa durum değişebilir tabi o ayrı.
  • Ben bir de kaç zamandır yazmak istiyorum artık bugün içimi dökeyim; ben kemerli kıyafetlerden çok bunalıyorum sayın okur. Yani kemer varsa bana direkt sıcaklar basıyor ve ben denizin kemerli elbise giyip üstüne bir de kemerli palto veyahut trenchkotlar giydiğim zamanlar çile günüm oluyor. Bir de bunu daha önce yazmış olabilirim ama bendeniz, kış vakti sıcak hava üfleyen yerlere de sinir oluyorum. Hele bazı markalar var ki, benim için adları hamam sıcaklığıyla eşdeğer.
  • Dün twitter’da da yazdım; okuyacak bir sürü kitabım olsa da, elim hiçbir kitaba gitmiyor. Bünyemde Hamdi Koç veyahut Murathan Mungan romanlarına tekabül edecek güzellikte kitap önerilerinize açığım değerli kitapokurseverler.
  • Blog yazısını ilan tablosuna dönüştüreceksek, spor salonu kalabalığından ve bitmek tükenmeyen çıplaklık halinden baymış biri olarak, bizim muhit çerçevesinde yeni spor salonu önerisi olanları da dinlemeye fevkalade hevesli olduğumu belirtmek isterim.
  • Başka heveslerimizde buluşmak üzere ortaya karışık salata halini alan satırlarıma son veriyor, "bir şey yazıcaktım ben ama neydi" dememek için yazı konularımı yeniden defterime not düşüyorum.
ps. başlık şarkısı Şebnem Ferah- Ben Şarkımı Söylerken

18 Ekim 2010 Pazartesi

"çalışmış, kaybetmiş, koşmuş,yorulmuştuk"

Bir süredir anlamadığım bir nedenle google’daki Elif Şafak sorgulamalarında blogum çıkıyor. (ben şahsen google analytics’in yalancısıyım) Daha doğrusu blogumun google’da en çok aranma sebebi nedendir bilinmez Elif Şafak oluyor. İşin “nedendir bilinmez olan kısmı” benim bir Elif Şafak okuru olmamam, kendisine dair iki üç kelam etmekten öteye de gitmemem. Birde google’a Elif Şafak yazında benim satırlar kaçıncı sırada çıkıyor hiçbir fikrim yok. Yani pek tabi yazdım Elif Şafak google’a, ama birinci sayfada çıkmayınca da aramaktam vazgeçtim.

Bu görünmez bağın tek nedeninin kendisinin Teoman’a yazdığı şarkı sözünü başlık şarkısı olduğunu düşünüyor ve irdelemelerimi şimdilik askıya alıyorum. Çünkü zaten ben bu konuyu bir yerden Eyüp Can’a bağlamak için Elif Şafak’ı basamak niyetine kullanıyorum. ( Elif Şafak seven okur, bu lafıma çok kızmasın, cidden amacım konu bağlılaştırma)

Yeni Radikal’in yepyeni olacağına dair büyük hayaller ve umutlarım olmasa da, Pazar sabahı bir heves elime aldım gazeteyi tüm meraklı bünyemle. Radikal’in en sevdiğim kısmı Kitap eki ve Cts eki olduğundan, sanki kitap ekini elime almışım gibi hissettim ilk an. Herkesin “ya işte bu boyut gazeteyi okumak çok kolay ve rahat ama tutmuyor Türkiye’de” demesine bir türlü anlam veremedim. Yani herkes aynı şeyi istiyorsa, etraf tabloid gazeteden geçilmezdi. Demek ki herkesten başka bir herkes o gazeteyi bir açıp masaya yaymalıyım şeklinde hareket ediyor ve tabloid gazeteleri dergi veya hafta sonu eki olarak görmek istiyor.


Bir gazeteye dair ilk günden fikriyat belirtmek çok aceleci bir tavır olsa da, bunun bir sonraki Pazar’ını görmeden net bir kararım oluşmayacak olsa da, buyrun size bugün çoğu yerde rastlayacağınız minvalinde yeni Radikal notları;


İnternet sitesinden başlarsak; yazarların fotoğraflarının hareketli olmasını sempatik ama çok da yorucu bulduğumu belirtmeliyim. Yani bir yazı okurken yukarıda kıpraşımlar olmasına kesinlikle tahammülüm yok. En azından ilk açıldığın oynasınlar zıplasınlar ama sonra tek bir fotoya dönsün kendileri. Bu yeni hal vesilesiyle Yıldırım Türker’in de yeni halini gördüğümden dolayı bahtiyarlığımı da ayrıca belirtmek isterim.

Tabi Eyüp Can’ın fotoğrafının neden hareketli olmadığını da, bir köşe yazısında kendisi açıklamazsa twitter’da Cüneyt Özdemir’e sormayı planlıyorum.

Cüneyt Özdemir demişken, kendisinin Avrasya Maratonu yazısını pek beğendiğimi; formspring uslubundan ötürü de böyle yazılar yazarsa beğenmeye devam edeceğimi düşünüyorum.

Gazeteye karşı iyi niyetler beslesem de, Eyüp Can Sağlık’a karşı hissiyatlarımı daha netleştirebilmiş değilim sayın okur. Yani eğer eş kontenjanından ( Elif Şafak’ı seven Eyüp Can’ı da sevmiş mi oluyordur acaba?) konuya yaklaşacaksam hissiyatımın ne yönde olacağı , medya kulislerindeki dedikodulara kulak kabartsam hissiyatım ne yönde olacağı, gazetenin ilk ve ikinci günkü yazılarıyla kendisini değerlendirsem hissiyatımın ne yönde olacağı, gazetedeki fotoğrafına baksam hissiyatımın ne yönde olacağı çok belli. Ama bundan da ziyade kendisinin gündemimize bir pohpohlama yöntemi ile girmesine azıcık kıl olmaktayım. Yani Eyüp Can neden ve nasıl bu kadar önemli bir insan haline geldi, bunu anlamaya çalışıyorum.
Ama fakat ve lakin, gazetenin çıktığı ilk gün için “çocuk doğurdum ben” cümlesini kuran bir gyy’nin takım olma anlayışına!! da takdir edersiniz ki şapka çıkartırım. Ve bolca mesaj barındıran ilk gün yazısını, “ama neden öyle diyorsun ki çok samimi” diyenlere rağmen fazla Ertuğrul Özkökvari bulduğumdan sormak isterim, nerede kaldı bunun yeniliği?

Sanırım daha da fikriyatlarım var ama onlar için biraz daha zaman jokerimi kullanmayı Hamdi Bey’den rica ediyorum.


Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Ben internet gazetelerinde bir sayfaya tıklayınca 5 sn veya 10 sn sonra istediğim sayfaya ulaşacağımı söyleyen reklamlara o kadar gıcık oluyorum ki, ihtiyacım olsa bile almam bu markayı diye kendi kendimi gazlıyorum, bunu da medya ve reklam alemine duyurmak isterim.
  • Yeni Radikal’in en güzel kısımlarından birinin de nevi şahsına münhasır kişilik Özgür Mumcu olduğunu da ayrıca tarihe not düşmeliyim.
  • Milletin aile işlerine de utanmadan burnumu sokacağım ama; Elif Şafak’ın –yanılmıyorsam- yeni romanı için Londra’da bulunmasını ve bu yoğun dönemde eşini görünürde yalnız bırakmasını da, “romancı milletiyle evli olmak da zor be üstadım” diye değerlendiriyorum.
ps. başlık şarkısı Teoman- Bazı Yalanlar

17 Ekim 2010 Pazar

"hep aynı sorulara takılıp kalmışım"

Bugün malumatfuruş nedir diye google arkadaşa sorsanız, Ayşegül Aldinç’in Sabah gazetesindeki köşesinin ismi açıklaması ilk sayfada karşınıza çıkacaktır. Ben ki, o köşenin bir dönem düzenli bir okuyucusuydum ama fakat ve lakin o zaman köşenin isminin ileride gözümün nuru olacak blogumun orijinal ismi olacağını bilemezdim.
İsim kardeşliğinden ziyade, Beni Hatırla ve Anladım Ben Seni şarkılarından mütevellit bir sempati beslerdim Ayşegül Aldinç’e. Gözden uzak olan, gönül köşkünden de taşınacağı için şu an o sempatiye pek sahip olmadığımı itiraf etmeliyim.
Aslında, hissiyatlarımın boyut değiştirmesi kendisini bir gün en paspal haliyle kendi mahallesinde bakkala giderken; göğüs dekolteli halini görünce olmuş olabilir. ( sonrasında da bir tv programındaki hali var, aslında görmesem dediğim) Ben şahsen bir yerden sonra yer çekimine saygı gösterilmesi taraftarıyım sayın okur. Yani bir zamanlar güzel göğüslere sahip olmanız, 20 yıl sonra da sahip olacağınız bir özelliğiniz olmayabilir. Ve bu özelliğinizle gurur duymanız için sürekli dekolteyle gezmeniz de şart olmamalı fikriyatımca. Bana göre gerçek güzellik denilen şey reklama da, pohpoha da gerek duymaz. 

Takdir edersiniz ki, bunu da kendisinin yeni albüm promosyonlarından ötürü gazetelerde gördüğüm Nihat Odabaşı imzalı hallerinden ötürü söylüyorum. Bu güzel göğüslerin varsa dekolteden vazgeçmeyeceksin kuralının bir diğer temsilcisi de pek sevdiğim!! Deniz Seki’dir.  Ama ne demişler, moda insanın istediğini yemesidir sayın okurJ Bu nedenle istediğinizi yediğiniz vakit, istediğinizi giyme şansınız azalır.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Bugünlerde okuduğum bilumum röportajlarda, Mehmet Turgut imzalı portre fotoğrafı görmekten fevkalade baymış durumdayım. Birbirinin kopyası hallere başkaları “tarz” diyor olabilir ama ben şahsen aynı gölge oyunlarını, aynı derin manalı bakışlar hallerini başarı olarak nitelendiremiyor, bu pohpohlamayı da bu sebeple manasız buluyorum.
  • Bir de be adam o kadar photoshop meraklısısın, Şener Şen’in ellerine uygulasaydın keşke o photoshop’u diye de Yeni Radikal’e buradan selam çakıyorum.
  • Dün akşam bir dehlizden farksız olan İstiklal Caddesi maceralarımı ise başka bir yazıya saklıyorum.  
ps. başlık şarkısı Ayşegül Aldinç- Anladım Ben Seni ( daha önce de kendisini başlık şarkısı yapmışlığım vardır) 


15 Ekim 2010 Cuma

"belki karşılaşırız aptal bir barda, belki de dönüp bakmazsın"

  • Ne kadarınız duydu bilmiyorum ama bugün Münir Özkul için ömrü hayatında bir kez daha vefat etti asparagası yapıldı. Ben asparagasın ömrünün sonuna yetiştiğimden konunun ciddi olabileceğini düşünmeye fırsat bulamayıp, daha çok “bu ne biçim şaka” isyanlarına tanık oldum. O zamanda twitter’da “bunca yıllık yazılı ve görsel medyaya şüpheyle yaklaşırken, sosyal medyaya “dediğim dedik” muamelesi yapmak nedir minvalinde şakıdım.
  • Hadise bittikten sonra bakıp da ahkam kesmek işin en kolayı ama gerçekten insan, böyle bir şeyi duyduğunda da bir sorgulamalı be sayın okur. Yani ihtimal verdiğiniz bir haber olsa dahi, bir durup düşünüp acaba demez mi insan? Hepimiz hayatımızda bir kez yalan söylemedik mi, hepimiz hayatımızda bir kere konuyu abartarak anlatmadık mı? Bu durumda kulaktan kulağa yayılan bir haberin de böyle olması ihtimali hiç yok mu? Bugün Ricky Martin yaşıyorsa, Münir Özkul’un da yaşaması o kadar doğal bir olay değil midir?
  • Bu ülkenin şu gün baktığımızda Altın Portakal’dan daha önemli bir film festivali ve Kral Tv müzik ödüllerinden daha kabul görünen bir müzik yarışması yok. Bu sebeple, ben de Altın Portakal’a günlük ve özellikle paçoz kıyafetleri ile katılan sinemacılara kılım bu da kayıtlara geçsin lütfen sayın okur.
  • Engin Altan Düzyatan, ses ve karizmasıyla (bir de tabi solak olmasıyla) takdire şayan bir insan evladı olsa da, o sakasız haliyle nasıl fena olmuş öyle.
  • Yani Radikal’e dair pek meraklı pek hevesli değilim, kaldı ki tahmin edeceğiniz üzere neyleyim ben Ayça Şen’siz Radikal’i. Ama ve fakat, bugüne kadar bir gazetede yazmayan ( en azından benim bildiğim) ve eski radikal’e bolca eleştiride bulunan Cüneyt Özdemir’in Radikal’de yazacağını öğrenince şaşırmadım desem yalan olur. Bakalım, yetenekli bay Cüneyt Özdemir’in gazete macerası hangi yönde ilerleyecek.
  • Cüneyt Özdemir diyince aklıma ego geldi, ego diyince de Altın Portakal’da ödül alırken ekibim diyen filmin yöneticisinin gerçek bir ekipten bahsediyorsa “ekibimiz” kelimesinin çok daha yerinde olacağını belirtmek isterim.
Bu arada da şunları merak ediyorum;
  • Erkan Özerman, best model seçmekten ne zaman vazgeçecek acaba?
  • Bu ülkede başarılı bir organizasyon ne zaman olur acaba?
  • Bu sene yaşanılanlardan sonra Altın Portakal seneye de düzenlenir mi?
  • Yapı Kredi ve İş Kuleler muhitindeki sandviççi teyze halen oralarda mı iştigal etmekte acaba?
  • Bir boşanma davası bir türban hadisesinde karşımıza çıkan Kezban Hatemi hukukun hangi alanında uzman acaba?Hukukun her alanında uzman olmak mümkün müdür acaba?
  • Atilla Dorsay’ın Altın Portakal finalinde ödül verirken söyledikleri, Erol Büyükburç’un “ben saksı mıyım” tepkisinin daha üsluplusu değil de nedir acaba?
ps. başlık şarkısı, Aylin Aslım; Güzel gözlü güzel çocuk

14 Ekim 2010 Perşembe

"sen en güzel halinle gel gerçekleşmemiş hayalinle gel"




Bir önceki yazımın son maddesindeki kişisel gelişimsizliğime dair şöyle bir strateji geliştirdim. Baktım ki, okuyarak kelime öğrenemiyorum; ismimin de tersliğinden yazarak kelime öğrenme yolunu seçtim.


Tabi bu noktada size de çok büyük rol düşüyor sayın okur. Gerçi bugüne kadar dahi anlamındaki de’ler ve hiç çözemediğim ki’lerde pek ilerleme gösteremesem de, karamsarlığa kapılmanıza hiç gerek sayın okur.

Bundan böyle, blogda kelime hazinemi genişletme gayesiyle herkesi Cuma ve Pazartesi sürecinde yazılan (kaytarmazsak o da)  yazılara kelime önerisi sunmaya davet ediyorum. Yani siz o gün yazılan yazıların yorumlarında kelime önereceksiniz, ben de haftanın devamında o kelimeleri yazılarda kullanacağım. Pekiştirme olması amacıyla da kelimeyi 3 farklı cümlenin içinde geçireceğim.

Tabi bu noktada o kelimelerin, manalı kullanışlı, cümle kurulmaya müsait olması da şart. Yani siz de gidip “stratosfer” diye kelime önerisinde bulunmazsınız umarım.   

Yok beni hiç kaile almaz, kelime uydurmazsanız; ben de isimsiz bir şekilde “öykünmek” filini öneririm aklıma estikçe. Tabi bir de fevkalade var ki, onu da ihmal edeceğimi hiç sanmıyorum.

Malumafatruş’un Türkçe macerasının hepimize hayırlı ve uğurlu olması dileğiyle,

Ne mutlu öykünmelere…

ps. Başlık şarkısı Aylin Aslım-Güzel Günler 

13 Ekim 2010 Çarşamba

her şey yenilenir, hayat geri gelir"

                                                    

  • Kışı sevmesem de, çalışan insanlar için uzun geceler güzel bir şey galiba. Sonuçta gün uzadıkça işte çalışma sürem değişmiyor ama yine de uzun kış gecelerine, içinde kestane de varsa itirazım olmaz.
  • 365 günün yaz olduğu memleketlerde insanlara mevsim dönümü depresyonuna giremeyeceğine göre, kendilerine nasıl mazeretler üretiyorlardır acaba?
  • Magazin  ve spor aleminin Arda Turan ve Sinem Kobal’la alıp veremediği nedir acaba? Yani Sinem Kobal öpüşmeyince profesyonel oyuncu olmuyor ama öpüşen, “cesur sahnelerde!! rol alan oyuncunun  sevgilisi bu sahneden sonra terk etti” dedikodusu da manşetlerden eksik olmuyor.
  • Bu gelişmelerin paralelinde Arda Turan’ın gözyaşlarının aktığı röportajını henüz izlemesem de, şu soruyu sormadan edemiyorum “ Avrupa’da oynamak için hala ne bekliyor?”
  • Aysun Kayacı’yı neden ve niçin bu kadar önemsiyoruz hala, ne yaptı da hayatımızdan çıkartamıyoruz kendisini anlayamıyorum.
  • Vizyon misyon insanı Hıncal Uluç’u durup dururken asabiyetim tavan yapmasın diye okumam ama geçenlerde medyatava aracılığıyla Erdal Beşikçioğlu’nu tanımadığını belirttiği satırlarına denk geldim ve dedim ki; literatümüze Nez’leri Ece Gürselleri “şöyle şahane, böyle fevkalade” diye katan Hıncal Uluç , hayatımızın Bay Yanlışı. Yani onun güzel dediğinden, fellik fellik kaçmak bizim boynumuzun gayri resmi borcudur.
  • Kışın en nefret ettiğim kısımlarından biri, soğuk diye sarıp sarmalanarak sokağa çıktıktan sonra bir alışveriş merkezine gitmek, orada pişmek, paltolar şemsiyeler ellerde alışveriş yapmaya çalışmak. Bu sebeple kışın Avm’lere çocuklu ve arabalı olanlardan başkaları gitmemeli fikrimce.
  • Bugünkü bilançomda karamsar olsam da, Şili’deki madenciler sayesinde mucizelere dair inancım güçlendi diyebilirim. Sadece Şili’yle Türkiye arasındaki mesafe ve çalışma bakanının açıklamalarından ötürü, mucizelerin dünyada varolduğunu ama bize azıcık uzak olduğunu düşünmekteyim.
  • Bu kadar kitap okumama rağmen bin küsur blog yazısını 150 adetlik kelime daracığımla yazdığımdan, “düşünüyorum, merak ediyorum vb.” fiillerinden öte bir faaliyetim de maalesef olamıyor. Buna rağmen halen beni okuyan okura da  minnettar olduğumu hatırlatır, yeni fiil ve edatlarda görüşmeyi dilerim. 
ps. başlık şarkısı Aylin Aslım- Aşk geri gelir.

"senin için akan bu son gözyaşımı silmen imkansız mı?"



Hafta sonu güzel insan Şevval Sam’ın Hürriyet Pazar’daki röportajını okuyunca; “biz önümüze ne gelirse yiyelim, milletteki bilince bak” diye geçirdim içimden. Şahsen bize tavuk adı altında sunulan şeyler olmasa aç kalacağımı daha öncede söylemişimdir. Tavuktan öte olan fosforlu beyaz et sağlığı dediğimiz şeyse benim için ton balıktan öteye de pek gidemiyor. Sebzeyle de sınırlı ve seviyeli bir ilişkimiz olsa da, keşke ben de bu  kırmızı et müptelasından kurtulsam diyorum.

Aslında özümde bir kırmızı et delisi değilimdir. Ama fakat bu aralar, sanki ortaokul çağındaymışım gibi bir hamburger sevdalısı olup çıktım. Karnım acıktığında, ilk yemek tercihim hamburger sonrasında ise Tatbak ürünleri  oluyor.
Yani bir yanım  bu et hadisesine dur demek istiyor, bir yanım da “daha karpuz kesecektik diye aklımı çalıyor”. Neyse ki kurban bayramı yaklaşıyor. Bu noktada, kırmızı etten soğumam da haliyle çok daha kolay oluyor.

Konuyu röportajla ilişkilendirmek gerekirse; gün gelip vejetaryen olacaksam Ebru Şallı gibi olmak, Sertab Erener gibi olmak için değil Şevval Sam’la aynı mantıkla, benim karnım doyacak diye başka bir canlıya işkence edilmesinden rahatsızlık duyduğum için olacağımı söylüyorum.

Bu noktada da bu vejetaryenlik çerçevesinde bakılırsa en çok Sertab Erener’e  gıcık olduğumu idrak ediyorum. Kaldı ki kendisi benim gözümde  bir erkek vesilesiyle vesilesiyle hayat tarzını A’den Z’ye değiştiren kadındır, bunu da yazıyla alakasız olsa da beyan etmek istiyorum. Ayrıca çok cahilce bir beyanat olabilir ama   vejetaryanlığın son noktası olan  veganlığı da ultra absürd buluyorum. ( sağlık sorunlarından ötürü bu tercih ediliyorsa farklı tabi) Yani insan nasıl yoğurt yemez, nasıl bala ihtiyaç duymaz bir türlü aklıma oturtamıyorum.

Bir de peynirsiz kahvaltı edebilenleri, peynirin kötüsü koku diye laf ederken yumurta yiyebilenleri anlayamıyorum.

Ve fark ettiğiniz üzere, bol kepçeden ve kendi bakış açımdan yine insan yargıları üzerine fikriyat çiziktiriyorum. 


ps. İnan bana bu işin felsefesinin çok daha derin olduğunun farkındayım sayın okur.
ps.2. Yonca Lodi- Haksızlık Değil mi Bu?

11 Ekim 2010 Pazartesi

"sevdim ya seni miladım o gündür"


  • Uzun zamandır kahvaltı arayışlarında yeni bir durak denemedim, bu işe bir dur demek lazım diye hafta sonu fırıncı cafe Breads’de başladım güne. Kahvaltıyı orta karar buldum ama daha da vahimi adı ekmekçi olan bir mekanın simit, ekmek vb. türünden karbonhidratların bu kadar kötü olmasını anlamlandıramadım. Ve şahsen bir kahvaltının mihenk taşının ekmeği olduğunu düşündüğümden, ruhsuz ekmekli kahvaltıya hayır diye isyan ettim.
  • Telefon veyahut laptop alacağım vakit genelde Teknosa ile haşır neşir olsam da, kendilerini hiç beğenmediğimi belirtmek isterim. Misal Pazar günleri sanki çoğu şubesi yarı kapalı ve bir şeyler sormak için epey dönüp dolaşmanız lazım. Kaldı ki, elemanları da bir teknolojik alet marketinde değil de normal bakkalda çalışıyor gibiler. Hele ki giydiği o turuncu kıyafetleri sıklıkla yenilemedikleri için vizyon misyon olarak da fevkalade antipatik durmaktalar gözümde. Bir de Türkiye’de sadece kendilerin sattığı bir ürünün aksesuarlarını nasıl satmazlar onu da eleştiri tabloma iliştiriyorum.
  • Hayatın bazı noktalarında öyle şeyler duyuyor görüyorum ki, en arabesk dizilerdeki senaryoların gerçeklik payının hiçte anımsanmayacak kadar yüksek olduğunu anlıyorum. Ama o çok farklı hayatlar yan yana gelince nasıl bir denge kurulabilir o kısmı henüz çözemiyorum.
  • Bir de nerede dram var nasıl buluyor ve kendime çekiyorum bunu idrak edemiyorum.
  • Uyku dediğimiz şeyin fazlası kesinlikle zarar. Hatta en güzeli 4-5 saat olanı bence. Diğer yandan ise uyku en güzel unutturucu ve en güzel ilaç, kötü geçen bir günü silme hayali.
  • Saçlarım sonbaharla imtihanında her daim sınıfta kalıyor ve ben attığım her adımda saçımdan bir hatırayı ekmek kırıntısı misali arkamda bırakıyorum. Bu durumda “gelişmiş teknoloji” lafını da külahıma anlatmalarını rica ediyorum.
  • Trafiğin kilit olduğu zamanlarda bir yolun kapatıldığını, o yolda bir devlet büyüğü!! rahatça geçebilsin, halktan kendini soyutlayabilsin diye bacakları titrer şekilde “bir şeyler yapar görünen” trafik polisleri kadar beni bu şehirden soğutan bir şey yok. Hissiyatım öyle bir boyuttaki bir gün bir trafik polisinin yanına gidip, “bugüne kadar bir hayrın mı dokundu da şimdi orada düdük öttürüyorsun be adam” demeyi gerçekten düşünüyorum.
  • Haliyle politikacıların twitter’da “ben yolların kapanmasına vesile olmam, asgari güvenliği sağlarım” beyanatlarına da epey gülüyorum. Bu ülkenin vatandaşı olarak her gün bir başkası tarafından kandırılmaya mahkum olmayı, herkesin kendi doğrularını süsleyip püsleyerek bize sunmasını da gelecek karamsarlığı haneme yazıyorum.
ps. başlık şarkısı Eylül- Yonca Lodi

10 Ekim 2010 Pazar

Ayrılık zamanı kayıptır, Eylül'dür"


  • Tatildi, taşınmaydı derken sportif yeşil sahalara tekrar geri döndüm. Ve ne yazık ki geri dönüşümle beraber tutti frutti ekolüyle de yeniden yüzgöz oldum. Bu halleri hiç özlemediğimi belirtmeme sanırım gerek yok. Olayın karşı cephesinde de hiç çekinme ebaresi olmadığını da belirtmeme de sanırım gerek yok:( 
  • Kış kendini adamakıllı göstermeden spor salonunun kapasitesini hayli aşması gelecek günler için beni epey endişelere düşürdü. Kendime yeni bir yer bulmayı düşünsem de, tüm sportif tanıdıklardan "bizim orası da acayip kalabalık" lafını işittiğimden pek bir alternatif strateji üretemedim. (Şahsi Twitter (ç)alıntım; “bizim spor salonunu görünce ülkece olimpiyatlara hazırlandığımızı düşünmemek elde değil.”)
  • Renault’un hafif ticari araç reklamı bu günlerde en eğlendiğim reklamlardan ama  Fiat ticarici iki ufaklık da her daim favorim. Bu durumda ben hangi otomotiv firmasında çalışıyorum içinizden tahmin edin, ama yorum olarak bunu beyan etmeyin sayın okurJ

  • Bir Bandırmalı olarak 10.10.2010 geyiğini fevkalade manasız bulmaktayım. Yani bugün evleneceğim diye çırpınan,  çocuklarını bugün doğuranlar 14 Şubat’ta evlenen ve 1 Ocak’ta çocuk doğuranlardan farklı değildir benim için. Bir de eskiden iki bayram arası düğün olmazdı, artık o da mı umursanmaz oldu merak ediyorum. İşin geyiği bir yana, neden iki bayram arası düğün olmaz inancı vardır, bunun gerekçelerini öğrenmek istiyorum.
  • Bütün gece odamı deniz feneri misali aydınlatan sokak lambasının sabaha karşı sönmesi. Benim de o sabaha karşı mecburen sokağa karanlıkta çıkmam da hayatımın ironisinde ilk 3 adayıdır. Bu sokak lambaların neye göre set edildiği de ayrı bir merak unsurumdur. Yani sadece saat bazlı mı yoksa ışık sensörlü mü çalışıyorlar, bir bilen vizyonumu genişletirse bahtiyar olurum. (google’a herkes sorar, önemli olan okur muhabbetçiliği)
  • Nişantaşı’na her gittiğim de gönüllü kedi bahçesinin yamacına gidip, yavru kedileri izlemek en büyük zevkim. Kim o fikri ortaya attıysa ve kim oranın bakımını düzenli olarak sağlıyorsa ellerine ve emeğine sağlık. Keşke bütün yavru kediler onlar kadar şanslı olsa da yollarda sakat bir şekilde yürümeye çalışan kedi ve köpekler de bu terörden kurtulsa. 
  • Gün geçtikçe nefes alamadığımdan, ben de bu burun tıkanıklığı derdinden kurtulsam dileklerimi  ana fikriyat olarak yazının sonuna iliştiriyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Her gün bir internet sitesinin yasaklandığı güzide ülkemizde blogspot’un yasaklanması da pek yakındır herhalde diye düşünmek karamsarlık mı olur gerçekçilik mi bunu sanırım hep beraber göreceğiz. 

ps. başlık şarkısı Eylül- Yonca Lodi

5 Ekim 2010 Salı

"Ama bu şekilde kalbim hayal kurmaz"



Türklerin parfümle imtihanı;

Bendeniz, ne yazık ki bu hayatta köpek burunlu olmak gibi bir cezayla yaşamaya mahkum bırakılmışım. Köşemde, bucağımda, yanı başımda olan tüm kokular her yerde dört yanımı sarıp sarmalar.

İşin komik yani aynı burunlu ben, tüm kışı bir gıdım nefesle geçiririm. Sonbahar gibi burnum bir tıkanır, anca ilkbaharda hapşıra hapşıra kendine gelir. Bendeki fizyoloji nasıl kodlandıysa artık, nefes alamasa da koku duyusunu yitirmez.

“Temizlik imandandır” diye bir manifestonun hüküm sürdüğü güzide yurdumuzda, imansız sayısının hayli fazla olduğu aşikardır. Temizlik genelde reklamlarda ve domestos annelerinin altın günlerinde mevzu bahis olan bir ütopyadır.

Eleştirinin her noktasında olduğu gibi, bizden başka herkes pistir ve en temiz/titiz sadece bizizdir. Ama işte nasıl olursa bu hesaplar bir şekilde şaşar ve bu ülkenin %82’si kokar. Bu kokma hadisesinin çeşit çeşit boyutu çeşit çeşit nedeni vardır. Tabi bu noktada şu gerçeğin de altını çizmeliyim; bahsettiğim kokma nedeni bir insanın para kazanmak için sürdürdüğü ana faaliyetinden kaynaklananlar değil. Bu koku nedenleri daha çok su kavramından uzak olmaktan doğar. Devamında deodrant ve parfüm eksikleri de maruz kaldığımız koku terörünün vesilesi olur.
  • Ve sonrasında bir takside nefes almaktan bile vazgeçecek noktaya gelmek,
  • Temiz havanın ne kadar şahane bir şey olduğunu bir kez daha idrak etmek,
  • Bir otobüste nefes almadan kaç saniye durabileceğimizi test etmek zorunda kalmak,
  • Ağız kokusuyla mutlu mesut yaşayan kişilerle köşe kapmaca oynamak,
Sigarayı içmekten ziyade yemeyi tercih edenlerle aynı nefesi paylamayı öğrenmek,
Kaderimiz daha doğrusu mahkumiyetimiz olur.
Ve hepimiz özümüzde pek temiz olduğumuzdan kimse bu kokunun sahibini bulamaz, “ay ben bir duş alıyım”, “sabahları bir şey yemesem de dişlerimi fırçalayım”, “parfüm deodrant gibi kozmetiklerle tanışayım” türünden fikriyatlarla da kimsenin içine doğmaz.
Olan yalnız ve mis gibi kokan ülkemizde, burnu biraz fazla olan hassas bahtsızlara olur.
Ve o burunların direği de bu gidişler elbet bir gün kırılır.

ps. başlık şarkısı Yonca Lodi- Tenden Tene