30 Eylül 2010 Perşembe

"kötü bir roman gibi hikaye bir türlü gelişmez"

Bilirsiniz büyük konuşmayı hiç sevmem sayın okur, ama yine de kendimi yerine koymadığım insanların faaliyetlerine iki kelam laf edeceğim müsadenizle. Mesela bana göre çocuk sahibi olmak zaten başlı başına bir bencillik iken hasta olduğunu öğrenince, spermlerini donduran eşi öldükten sonra kendisinden çocuk sahibi olmak bencilliğin alası olmakta. Diyeceksiniz ki, sevdiği adamı kaybetmiş ondan bir parça taşımak istiyor falan filan. Ben de diyeceğim ki, bir insanı baba kavramından yoksun bir şekilde büyütmek tek başına verilecek bir karar olmamalı. Yani bu anlamda sperm bankalarından çocuk doğuran kadınlara da sesleniyorum, o çocuğu “sadece” kendiniz için doğurmuyorsunuz. Onun sağlıklı bir birey olması için biraz daha boyutlu düşünmekte fayda var kanımca.

Bizim stajyer hallerimizi eski yazılardan bilirsiniz. Dağ başında olmamızdan ötürü özellikle lise stajyerlerimizde, “bize çok uzak” diye düşündüğümüz hayatların cumburlop diye içine düşüyoruz. Doğu ve güney illerinde imkansızlıklar içinde okumaya çalışıyor çocuklar diyoruz ama aslında o kadar uzağa da gitmeye gerek yok, İstanbul’un içinde bile öyle büyük uçurumlar var ki, yüzyüze gelince güzellik uykunuzdan uyanıyorsunuz.
Çocuklar cemaatinden devam edersek, hayranlığımı abartmakta fayda görüyorum ben “Öyle bir geçer zaman ki Osman”’a kurban olurum ( politik gündemi de takip ediyorum gördüğünüz üzere). Ya Osman hiçbir şey yapmasa da şahane bir şey ama o acıların çocuğu olması, hiçbirimizin içinde kalmayan saflığı izlediğim şey dizi dahi olsa barındırması falan bitiyor beni. Dizileri gerçek sanma yolunda ilerlediğim için de, zaten sevmediğim Erkan Petekkaya’dan nefret etmem vesile oluyor o sulugöz halleri. ( i love dram)
Kanal D sabahları uzun zamandır Ihlamur Altında’yı verdiğinden, hem tertip Sinan Tuzcu’yu hem de Tuba Büyüküstün’ü gözü çapaklı halde izleme şansı buluyorum. Ve şunu söylemeliyim ki, Sinan Tuzcu neden ve kim için o bıyıkları bıraktıysa kendisinden tazminat talep etmeli. Tuba Büyüküstün ise güzellik kıyaslamasında Beren Saat ile yarışsa da, oyunculuk konusunda öyle bir yarışa hiç adım atmamalı. Bir kere ses tonu çok ruhsuz, oyunculuğu da tek tip geliyor bana ki, durup dururken kıza bu asabiyetim neden orasını çözemedim.

Asıl dün okuduğum bir haberle Sezen Aksu’ya asabiyet yapmıştım, onu da hemen paylaşıyım. Gazetelerin yalancısıyım ama Uzay Heparı’nın oğlu ile Sezen Aksu bugüne kadar hiç tanışmamış. Blogokurları içinde hışmından korktuğum Sezenaksuseverler olduğundan SA hakkında çok derin bir analiz yapmaktan kaçınıyorum ama Onno Tunç’un kızının iki doğumunda da Amerikaya koşan Aksu, Zeynep Tunuslu’dan nefret etse de falan da olsa o yetim çocuğa sahip çıkamaz mıydı diye sormadan edemiyorum.

Aile keyfinden ve sporsuzluktan ötürü evde her akşam haberleri izlemekten dolayı hayattan erken emekliliğimi isteyecek noktadayım. Bana kalsa sadece çatık kaşlı ve heyecanlı haberci Cüneyt Özdemir’i izlerim ama tüm haberler 18.45’de başlarlarken kendisinin programı 19.30’da başladığı için çifte kavrulmuş ruhsal tacize maruz kalıyorum. Sırf bu yüzden spor iyidir ve hayatın gerçeklerinden bir süreliğine de olsa kaçmanız vesile olur sayın okur.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Sezen Aksu demişken, aklıma evetçiler geldiği için, Kenan Evren’i yargılatacak pek muhterem darbe karşıtlarının suç duyurularındaki gidişat ne alemde, bu gelişmeler de “evet çığırtkanlığı gibi” bizimle paylaşılsın istiyorum.

ps. Başlık şarkısı Tamam böyle kalsın- Redd

28 Eylül 2010 Salı

"yolun sonu hüzünlü bir gülüştü"



Ansiklopedisizlik halimiz devam ettiğinden, çalıp çırpmaya devam ediyorum. Malafa, kitapsız kalmış bünyeme ilaç gibi geldi. Ya da şöyle diyelim, bu bünyenin belli zamanlarda Hakan Günday okuması şartmış, Malafa'ya başlayınca anladım.  Hiçbiri Kinyas ve Kayra gibi olamayacak gibi gelse de (aralarında en sevmediğim de Zargana olur lütfen kayıtlara geçsin) listeye bir çizik daha atmak, kitap satırlarını yamuk yamuk çizmek güzeldir.

.... 

"Tezgâhtarlığın zorluklarından biri tekrardır. insanin en zor dayanabildiği çalışma koşulu olan tekrar, sağlıklı bir aklın ani ölümüne neden olur. aynı cümleleri aynı mimikler eşliğinde iki bin kez söylemiş olan tezgâhtar, artık ne dediğini duymuyordur."

...
"evladım herşey hayırla başlar. müşteri hayır der, ben hayırdır derim."

...
"-evet! evren bir deneydi, tanrı'nın bir deneyi. ancak her şey yolunda gitmedi. tanrı patladı ve parçaları her yere yayıldı. buna big bang adı verildi. bizim yapmamız gereken, her şeyi birleştirmek. her şeyi ve kendimizi bir araya getirmek. o zaman tanrı yeniden tek parça olacak. şimdiki zayıflığımız bundan kaynaklanıyor. iyiliğin ne olduğunu biliyoruz ama iyi olamıyoruz. çünkü içimizde tanrı'nın sadece küçük bir parçasını taşıyoruz. iyilik ve kötülük çelişkisi buradan geliyor. gücümüzün asla yetmeyeceği hayallerimiz var: erdem, yüksek değerler, sonsuz kardeşlik, insanlık barışı gibi. ama birleşmediğimiz sürece ne yazık ki hiç biri gerçekleşmeyecek."

...
"Sevgili dostum, insanlar düşünmeyi unutmakla başlarlar hayvanlaşmaya. Neden ile sonucu eşleştirmeyi unutmakla  başlarlar insanlıklarından uzaklaşmaya. Dürüstlükten vazgeçmenin tek nedeni düşünmeyi unutmaktır. Yalan söyleyerek gündelik sorunlarından kurtulan ve yüzeysel acılarını sonlandıran insanın ödeyeceği bedel, yalan söylediği için duyacağı pişmanlığın acısıdır. Yüzeysel acı, pişmanlık acısının yanında diş ağrısı gibi kalır. İşte, insan bu kadar basit bir hesabı bile yapamaz. Çünkü düşünmeyi unutmuştur. Dolayısıyla dürüst değildir."

...
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Vizyonu geniş blogspot, yeni bir format var diye bir öneride bulununca, bunca yıllık dostluğumuza hürmeten önerisini kabul ettim ama bir de ne göreyim; normal dediğim formatta karınca yazısı, büyük dediğim format sahibinden kiralık blog ilanı gibi. Geri dönüş yok, düzeltebilme seçeneğim yok, bir bilene danışana kadar böyle, alıcınızın ayarlarıyla oynamayınız lütfen. 
ps.1. başlık şarkısı Yonca Lodi- Eylül

27 Eylül 2010 Pazartesi

bitti! denen yerden başlamak"


Belki biliyor belki bilmiyorsunuzdur, Radikal yeni'lenmek adı altında Piyale Madra ile yollarını ayırdı. Ayça Şen de, ne anladım ben bu yenilikten diyerek en güzelinden bir veda çekti Radikal'e. Bu gelişmeler sonrasında da benim çalıp çırpma kaynaklarım birbir tükendi. Bu aralar düzenli kitap da okumadığım için, yazı işi resmen başıma düştü. 

Bu kaynaksızlık hissiyatından mıdır bilinmez, birkaç gündür Ece Temelkuran'ın çok eskilerdeki bir yazısı dolanıyor hafızamın meydanlarına. Eskiden, gazeteyi internetten okumadığım, beğendiğim bir şeyler olunca kesip sakladığım vakitlerde yazılan bu satırlar eminim sayısız adresten sayısız adrese gönderilmiştir ama üzgünüm o listeye bir kişinin daha eklenmesi şart. Çünkü artık insanlık için yeni bir hukuka olan ihtiyacım zirveyi görmüş durumda.

Arşivsel sebeplerden yazının ilk yayınlandığı tarihi henüz bulamadım, bu nedenle linksel bir paylaşımım da yok kusuruma bakmazsınız artık
.....

YENİ İNSANLIK İÇİN YENİ DERSLER- ECE TEMELKURAN

Belki bir gün yeni bir hukuk kurulur. Kurulursa eğer, "kalbî cürümlere" de yer verilmeli mutlaka. Okullarda, Casablanca filminde Bogart’ın neden kadınla gitmediğini öğrenmeli mutlaka çocuklar

Eğer bir gün insanlık yeniden kurulacaksa, yeni bir hukuk inşa edilecek ise eğer, insanlığın yeni mevzuatında "kalbî cürümlere" de yer vermeli mutlaka. Selamı alınmayınca kendini enayi gibi hisseden birinin dava açma hakkı olmalı. Söz verip de gelmeyenler, sevip de en olmayacak anda çekip gidenler, iş yerindeki entrikalar, dostluklarda yenen belirsiz kazıklar; her birinin bir cezası olmalı mutlaka. Ezik hissettiğin anda tazminat hakkın doğmalı ezik hissettirenlere karşı.

Orta öğretim programı

Yeni insanlığın yeni okullarında gençlere rüzgarlı havalarda son kibritle sigara yakma temrinleri yaptırılmalı. Eğer hâlâ kadınlar ve erkekler için ayrı müfredatlar uygulanacaksa, oğlan çocuklarına kadınların kafa karışıklığından, kız çocuklarına da erkeklerin onları nasıl anlamayabileceğinden söz edilmeli. Müzik derslerinde bazı şarkılardan, o şarkıların yarattığı aptal cesaretlerinden korunmayı, o cesaretle edilen yanlış telefonları açmamayı öğretmeli kitaplar. İçince pişman olacağın şeyleri yapmamayı, yapsan da ertesi gün pişman olmamayı uygulamalı derslerde ele almalı öğretmenler. Matematik ve şiir bağlantısını, fizik ve felsefe ilişkisini her şeyden çok açıklamalılar.
Kalbin üniversite düzey

İşten nasıl kırılır onu anlatmalılar üniversitelerde. Öfkelendiğinde boğazında düğüm olan cümle nasıl söylenir, ağlama gelip de böğrüne oturduğunda sesin titremeden nasıl konuşulur, iş yerinde birine aşık olunursa durum çamurlaşmadan nasıl halledilir... Bu gibi işlere de bakmalı yeni üniversiteler.

Master programları olmalı daha karmaşık konular için. "Bir adam en az acıtarak nasıl terk edilir?", "Daha az sevdikçe daha çok seviyormuş gibi yapmamak nasıl becerilir?", "İnsan kendi varoluş enerjisini kaybettiğinde kendi gücüyle buluşmak için ne yapmalıdır?", "Kalbin tamirinde nelerden faydalanılabilir?" gibi başlıkları olmalı akademik tezlerin.
Kişisel gelişim kursları

Kendini geliştirmeye meraklı olanlar, artık dil kurslarına, tenis kurslarına falan değil de başka türlü kurslara gitmeliler. Tartışma grupları kurulmalı, Rita Hayword’ın o filmde "Put the blame on mame" şarkısını söylerken neden aniden striptiz yapmaya başladığını tartışmalı insanlar. Böyle bir ruh halinin Can Yücel’in "Sidikli Kontes" şiiriyle ilgisi olup olmadığını. Marlene Dietrich’in nasıl olup da diğer kadınlardan daha güzel görünebildiğini konuşmalı genç kadınlar; böylece belki güzel kadın olmaktan ziyade "atmosfer mimarı" bir kadın olmanın daha kıymetli olduğunu anlarlar. Humphery Bogart’ın (daha önce de yazmıştım bunu) neden Casablanca’nın son sahnesinde kadınla gitmediğini anlamalı insanlar ve bu kadar klas davranabilecek hale gelebilmek için ne yaralar kazındığını etine. Ya da "Vesikalı Yarim" filminde İzzet Günay ile Türkan Şoray’ın raflara beraber konserve dizdikleri sahnenin üzerine gidilmeli. Birbirinden çok başka iki insanın birbirlerine beraber konserveler bozuluncaya kadar beraber yaşama sözü vermesinin ne dehşet verici bir cesaret gerektirdiğini iyice anlamalı herkes.

Bugün bir yerde bir çocuk bir ölüm kalım savaşı verir gibi kesirleri ezberlemeye çalışıyor mutlaka. Onun korku dolu yüzünü, o yüzün yıllar sonra başına gelecekleri düşündükçe insanın içinden ağlamak geliyor.

ps. başlık şarkısı Nilüfer- Yolcu Yolunda Gerek



"düştüysek kalkarız, daha ölmedik ya"


  • Bu sabah servis için apartmanın önüne indiğimde, yolun tam ortasında bir kedi ölüsüyle karşılaştım:( Gece yolların da boş olmasıyla dikkatsizce araba kullanan biri,  çaresiz kediyi ezip yoluna da devam etmişti belli ki. Kediciğe bakmaya cesaretim olmadığı gibi, elimde bir poşette olmadığından kendisini kaldıramadım ve tüm güne bu vicdan azabım damgasını vurdu. Kendine kızan her insan gibi de, o kediyi ezdikten sonra durup kendisini kenara koymaya bile tenezzül etmeyen öküze de bolca küfrettim. Bir canlının ölümü karşısında bu kadar duyarsızlaşan fani dünyaya da isyan ettim.
  • Eski zamanlar, kıyafetler, dekorlar hep bir güzel geliyor ya gözümüze, bunun sebebi sadece anın farkında olamama hastalığımız sanırım. Yani şu anda sahip olduklarımız şahanedir belki ama işte biz ancak ilerleyen günlerden “bu ana” bakınca “ne güzeldi o eski zamanlar” diyebiliriz kanımca.
  • Mesela ben bu aralar bu hissiyatla aynaya bakıyor ve “ne güzeldi eskiden cildim” diye bolca hayıflanıyorum. Bu hayıflanmalarıma karşın, kafam bir şeye takıldığında, bir problemle uğraşırken yüzümdeki bir şeyi yolmaktan kendimi alıkoyamıyorum. Bu sayede de ufacık bir nokta bile cildimde derin yaralara vesile oluyor.
  • Bizim iş yerinin hemen karşısında yeni açılan bir yemekçi yerinin göbek adı Şımarık Hamsi. Mekanın göbek adı nasıl olur diyorsanız, şöyle tarif edeyim. Mekanın ana ismi hanımın mutfağı ( yanılmıyorum değil mi sayın kusburnu?)  ama levhasının kenarında da bir hamsi var ve altında şımarık hamsi yazıyor. Ve nedendir bilinmez bu aralar Ali Ağaoğlu ismini ne zaman duysam beynimde “şımarık hamsi” lakabı ile çağrışım yapıyor
  • Aile konforu benim için bu hayattaki en güzel şeylerden biri. Bu yüzden de ne zaman ben Bandırma’ya gitsem ya da onlar buraya gelse, ruhumun fabrika ayarları bozuluyor. 
  • Ama böyle son süratle başlayıp aynı hızla biten bir Pazartesi’nin merhemi de sadece aile huzuru olabiliyor. 
        O da işte pek güzel oluyor.

        Darısı eksikliğini hisseden herkeşlerin ( ş bilerek ş) başına…

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  •  Türk malında eski Selenacı bir çocuğa birileri Cem Yılmaz’ı taklit etmeyi bırakması gerektiğini acilen söylemeli.
  • Yine o birileri Arka Sokaklar adlı dizinin halen nasıl bu kadar çok izlendiğini de bana anlatırsa pek bahtiyar olurum.
  • Sevgili Avea'cılar, çok rica edeceğim, Erdem Yener'i daha fazla üzmeyin. O güzel insanın madara edilmesine gönlüm kesinlikle el vermiyor. Bu notuda sırf kendisinin fotosunu kullanabileyim, bloga resim bulmakla uğraşmayayım diye yazdığımı da itiraf ederim.
ps. başlık şarkısı Yonca Lodi- Düştüysek Kalkarız
Bu arada ps.2. hay ben bu formatın ayarsızlığına...


26 Eylül 2010 Pazar

"emin misin bu kadar kendinden?"


  • Bazı şarkıları taksilere binmesem hiç duymam. Seçme şansım  olsa duymak da istemem. Hele bir de bazı radyo programları var ki, o kısacık yolda bile hayatı sorgulamama vesile oluyor kendileri. O yol kısa olmasa, şahane hayat defterimi çıkartıp radyonun adını da, o şahane dj'in de ismini alıp sizinle paylaşmak ve vizyonunuzu da genişletmek isterdim müziğipeksever okurlar.
  • Yollar münasebetiyle maruz kaldığım bir başka müzik tacizi de servisimizde gerçekleşmekte. Ve işin daha kötü kısmı kendim müzik dinlesem de dinlemesem de bu  tacize maruz kalıyorum. Hele ki, serviste sadece ben varsam, nasıl olsa kendim ayrı müzik dinliyorum diye arabadaki müziğin sesi öyle bir açılıyor ki, önce son seste şansımı deniyor sonrasında ise pes ediyor ve kendi müziğimi kapatıyorum. Ve yine aynı taciz yüzünden bu aralar Yusuf Güney adlı sessiz şarkıcı bozuntusundan resmen nefret ediyorum.
  • Çekirdek ailemizin yeteneklilik oranı  %50 ve tahmin edeceğiniz üzere bendeniz o %50'ye ait değilim. Bu genetik kodlama nasıl bir şeyse artık ben yetenekli annenin yeteneksiz kızı iken ağbim de yeteneksiz babanın yetenekli oğlu olmuş. Ve ne yazık ki bu konuda hiç şaka yapmıyorum. Babamla bizim başladığımız bir işi sorunsuz bir şekilde halletmemiz kişisel tarihlerimizde gerçek bir başarı sayılır. 
  • Taşınma, toplanma falan filan derken bıraktığım kitabıma bir türlü yeniden başlayamadım. DOT ekibi de Hakan Günday'ın halen okuyamadığım kitabı Malafa'yı oyunlaştırınca mevcut kitabımı bırakıp, Malafayla yola devam etmeye karar verdim.  


  • Güzel insan Mehmet Ali Alabora'nın yine kendi kadar güzel karısı Pınar Öğün'ü Türkan dizisi sayesinde uzunca bir vakit izleme şansı bulunca, nazar boncuğu gerektiren çiftler kervanıma bir yenisini daha eklemiş oldum. Kendisinin dizileri de evlilikleri de uzun ömürlü olur inşallah ve maşallah.
  • Hafta sonları, içleri, tatiller, günler derken ömür geçip gidiyor desem kendimi kaçıncı kez tekrar etmiş olurum bilmiyorum ama hayatın gerçekleri de tekrar edildi diye değişmiyor sayın okur diyerek son derece felsefik bir hissiyatla satırlarıma son veriyorum.
          Ama bu yarının Pazartesi olduğunu gerçeğini de değiştirmiyor o ayrı:(

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Akrep ve terazileri sevmem diye atıp tutarken, bizim ailenin müstakbel küçük prensinin akrep burcu olacağı ihtimalini gözardı etmişim. Yani son dakikada bizimki keyfim yerinde uzatmaları oynat uğurcum demezse, akrep burcuna beyaz bayrağı sallamam şart olacak.
ps. başlık şarkısı Yonca Lodi- Düştüysek Kalkarız


24 Eylül 2010 Cuma

"mecbur kaldıkça sana kaçsam da saklanamam"



Malumafatrus hayalindeki dizinin oyuncularını seçmeye devam ediyor ve gizli başrollerden birini Onur Saylak'a veriyor. Tuba Büyüküstün ve Cansel Elçin sevgime rağmen, kötü bir dizi olduğunu düşündüğüm Gönülçelen'i her izlediğimde yüzümde oluşan tebessümün sebebi olan güzel insan. Dizide arkadaşının aşkının farkında olmasına rağmen sevdiceğine göz diken ama gözümden düşmeyen bir gizli karizmatik.



ps.1. başlık şarkısı Athena- Çöküşlerdeyi

"mantıktan bir haber yok yine bana"


Kova burcu olmasam da, hem her şeyin doğrusunu bildiğimi iddia eder   ( bknz. nickimin doğru hali) aynı zamanda da işime karışılmasından hiç hoşlanmam. 

Mesela, işim İstanbul'dan da öte bir yerdeyken bana göre merkezi olan bir semtte oturduğumu duyanların ilk tepkisinin, "ay neden işine daha yakın yerde oturmuyorsun, zor oluyordur her gün o yollar" olmasına deli oluyorum. Ama yine de "işim dağ başında diye ben de mi dağ başına sürgün olayım?; işimle bir ömür boyu mutluluk hayallerim yok ki benim, önümüzdeki güzel maçlara bakıcaz gün gelecek. Ayrıca bu zamanda işe güvenip de hayatının yönünü değiştirir mi insan?"fikriyatlarımı kendime saklıyorum.

Böyle hadsizlikleri gördükçe de "aman çeneni tut malumafatrus, boğmak istediğin insanlar gibi olma" diye kendimi dürtsem de ara sıra bazı bazı yol gösterici olmak adına, hayatsal müdaheleleri de gerekli görüyorum.

Başkalarının hayatına müdahale konusunda kendimi frenlemeye çalışsam da, ara sıra bazı bazı yol gösterici olmak gereksinimi ile de dolup taşıyorum.O zamanda bolca, "bence" ve "bana göre"li cümleler kuruyor ve bunları yaparken de fevkalade sıkıcı oluyorum.

Ama  o sıkıcılığın boyutu ne olmalı işte onu şimdilik tam bilemiyorum. Yani sizin yol göstermeye çalıştığınız kişi karşınızdaki o yolların hiçbiri ile ilgilenmiyorsa, nereye kadar gitmeli, ne kadar ısrarcı olmalı sorusunun cevabını bulamıyorum ben. 

Karşınızda küçük bir çocuk yoksa ve siz bir öğretmen değilseniz, iyi niyet çerçevesinde gerçekleştirdiğiniz bir eylemde fevkalade antipatik bir hal alabilirsiniz. Ama işte o noktada pes mi etmeli yoksa devam mı etmeli, bunun belirleyici noktası nedir sayın okur?

Sonuçta koca koca insanlar ne olursa olsun kendi hayatlarını ve tercihlerini mi yaşamalı da diyebilirsiniz, ben elimden geleni yapayım da o anlamak/yapmak istemezse istemesin de diyebilirsiniz. Ben ısrar sevmediğimden fikriyat belirtmenin, tavsiye de bulunmanın da bir iki deneme sonrasında bırakılması gerektiği taraftayım. Ama idealistlik denilen şey de böyle olmuyordur herhalde.

Yani şahsen nedir bu işin doğrusu bilemiyor ve çocuk büyüten, özellikle ergenlik sürecindeki gençlerle haşır neşir olan herkese bol şans ve sabır diliyorum.  

ps. başlık şarkısı Athena-Çöküşlerdeyim

23 Eylül 2010 Perşembe

"gece güneşim düşünmeden söndü"

İş adı altında hafta içi her gün şehir, kıta değiştirmek zorunda kaldığım için sabahın en biköründe (yoktur böyle bir kelime ama kusura bakmayın artık) uyandığım malumunuz. Kış vakitleri gelip çalınca, bu saatler de geri alınınca, gece karanlığı kıvamındaki vakitlerde sokak lambalarının gölgesinde servis beklemek de kara talihim olur. Arada yoldan sapsam da normal bir insan olarak bu halleri pek sevmem, en çok da o zamanlar “ ne yapıyorum ben böyle” sorusunu sorarım kendime. 

Şans kader kısmet üçlüsü ve şuursuzluk etkisinden mütevellit yeni evimizi de sokak lambalarının yamacından seçtiğimiz için hayatımıza öyle bir güneş doğdu ki anlatamam. Yalanım yok, gündüzleri gerçekten güneş vuruyor evin her yanına ama akşam olunca güneşin yerini çift etkili (yani bir direkte yukarıda ve ortada olmak üzere iki tane bulunan) sokak lambaları alıyor.

Ve o sokak lambaları tabiri caizse benim uykumu bölük pörçük ediyor sayın okur. Eski evden de kısmen aşina olsam da, burada durum çok fena. Ne zaman ışık tarafına dönsem, sabah oluyor herhalde diye telefonuma sarılıyorum. Hemen bir kalın perde bulmazsam, uykumu her akşam 10 taksitle satın alacağım. Olmadı değerli belediyemize “acaba hangi hissiyatla bu lambaları çiftleştirdiniz sayın bir bilen” sorusunu soracağım.

Bunları yapmazsam, leopar desenli bir göz maskesi ile uyumak zorunda kalırım diye endişeleniyor, pek muhterem Edison’unun da kulaklarını da çınlatmaktan kendimi alıkoyamıyorum. 

ps. başlık şarkısı Pamuk ve Kenan Doğulu

"mevzular hiç bildiğin gibi değil, sandığın gibi değil"


Yönetmen olsam, cast için arızalı bir karakter oyuncusuna ihtiyacım olsa, bir saniye düşünmem kendisini oynatırım.

Komedi desen onun da alasını yapıyor, Krek Tiyatro Topluluğu'ndan da pekala biliyoruz.

Gizliden gizliye hayranı ve takipçisiyiz..

ps. Yeni dizi sezonunun diğer yıldızlarını da bilahere mevzu bahis edeceğimi belirtmeme sanırım gerek yok.
ps.2. Başlık şarkısı Masum Kalamayız- Athena

"yerini begenmis çicekler bile isyan edip dün soldu"


Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki,

Bir dizi vermek istediği mesaj dışında her şekilde algılanıp konuşuluyor. Herkes Fatmagül fatmagül derken, bir kadının kendi tecavüzcüsü ile evlendirilmesi tartışılmıyor, kendi yakınlarının tacizlerini sessizce sineye çeken küçük kızların derdi yine hasıraltı ediliyor.

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki,

Bir spor klubünün başkanı, o klube ondan önce hizmet etmiş biri ile aynı çatı altında ne olursa olsun buluşmaya tahammül edemiyor. Ve bu yüzden bir oyuncusunu en mutlu gününde zor durumda da bırakabiliyor.

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki,

Muhalif bir yazarın kaderinin kendi isteğiyle bir gazeteden ayrılması ihtimal dahilinde bile görülmüyor,

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki,

Kültür başkenti ünvanı ile geçirdiği günlerde karşılıklı anlayışın yerini sopalar ve şiddet alıyor,

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki,

Kadın ve erkeğin arasında her şey çok ahlaklıymış gibi, iki erkeğin ilişkisi ahlaksız adı altında yayınlanıyor,
Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki,

Hayatının gerçekleri ile tanışmanız için bırakın 18 yaşı, 1 yaş bile sınır olamıyor.

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki,
“her şeye rağmen iyimser kalabilmek için” her sabah inatla yeni nedenler bulmak gerekiyor.

22 Eylül 2010 Çarşamba

"has nobody asked you how you are?"


Farkettim ki;

Şahane ve sürükleyici bir kitabı bir solukta okuyup, uzunca süre o kitabın etkisinde kalmayı,

Spora gidip nefes nefes yerlerde sürünmeyi ve tüm sıkıntılarımı terimle beraber atmayı,

Pilates sayesinde ağrısız bir hayat yaşamayı,

Yaprak Dökümü olmayan bir Çarşamba'yı,

Gecenin yarısı radyoda " duyduğuma sevindim" dedirten bir şarkıyla karşılaşmayı,

Gilmore Girls'ü izlediğim Cuma akşamlarının huzurunu,

Kahküllerden uzak alnı açık vakitlerimi,

Kestane yemekten bitap düşmeyi,

Okul öncesi binbir hevesle defter kitap alışverişi yapmayı,

Mektup yazmayı ve şahane kartlar almayı,

Denizleri, yüzmeyi, iyot kokusunun sarhoşluğunu

Tamamı bana ait geniş zamanları çok ama çok özlemişim.

ps. başlık şarkısı bu aralar sadece kendilerini dinlediğim için Snow Patrol- Ask me how i am

"Hayat bulunmaz adres"



  • Benim gibi kıyafet konusunu dert eden bünyelerin ara mevsimlere sempatik bakması pek mümkün değil. İlkbahar, kış sonuna gelmesinden mütevellit gönlümde nispeten sempatik bir yere sahip olsa da, sonbahara günahımı bile vermem.

  • Durup dururken ara mevsime yaptığım asabiyetin arka planında, bu dönemin karakteristik bir meyvesinin olmaması büyük rol oynuyor sanırım. Yani bu mevsim yazın uzatmaları gibi ama benim beynimde üzüm, kavun incir bir türlü serin havalarla örtüşmüyor ve elma her dönem olduğu gibi bu dönemin kurtarıcısı oluyor.

  • Ayakkabı konusu da bu döneme özgü ayrı bir yaramdır. Eskiden mevsimler normalken, 1 Haziran'dan önce ve15 Eylül'den sonra açık ayakkabı giymezdim. Şimdi ayarlarım hafif sapsa da yine de istikrarımı korumaya çalışıyorum.

  • Bilmem siz de farkettiniz mi uzun zamandır burçlar hadisesine el atmadım. Bu yüzden tam da günü gelmişken şunu söylemeliyim Terazi ve Akrep burçlarından sevdiğim birileri sanırım yok. Bu yüzden de 21 Eylül-21 Kasım tarihleri benim için yılın fetret dönemi sayılır.

  • Bir burçkolik olarak Susan Miller'ı bu kadar geç keşfetmem kendimden beklemediğim bir sorumsuzluk örneğiydi. Ama işte Susan abla az biraz uzun yazdığından kendisini sürekli takip etmek de pek mümkün olmuyor.

  • Mesela benim kendisinin Eylül ayına ait yorumlarından sadece 21 Eylül vurgusu ve Kasım'da her şeyler farklı olacak yalanıaklımda kalmıştı. Bugün de tuhaf bir tesadüf sonucu haftalık bir dergide Susan hemşirenin burç yorumunda "21 Eylül gününe dikkat edin, bugün hayatınızdaki önemli biriyle kavga etme ihtimaliniz var falan satırlarını da görünce aldı beni bir tedirginlik.

  • Yorgunluk bezginlik falan filandan asabiyetim had safhada olduğundan ve 1 haftada kavga etmediğim insan kalmadığından "ahanda dedim, bugün dananın kuyruğu kopar artık". Bütün günü de bu korkuyla geçirdim ve kendi kendimi teskin ettim. Uyamama dakikalar kaldığından sanırım bugünü kurtardık diye düşünüyor ve Susan Miller hemşireye günümü tedirginlikle mahvettiği için teessüflerimi sunuyorum.


Yazının uykudan sonra devam eden kısmı;

  • U2 konserinden haftalar geçmişken, ben Bono hayranı değilken dün akşam rüyamda kendisi ile konserde romantik bir şekilde iki şarkıyı söylememi de bilincimin rüya konusu bulamamasına veriyorum.

  • Erkan Petekkaya olmasa, Öyle Bir Geçer Zaman ki şahane dizi derim ama o adam her daim o külhanbey halleri bana çok antipatik geliyor. Yine de dizinin en miniği Osman'ın hastasıyım o ayrı.

  • Dizilere, Fatmagül'e dair fikriyatlarımı falan başka bir yazıda konu ederim ama bu Survivor'u Merve'nin kazanmasına ultra gıcık olduğumu da belirtmek isterim. Yani bu sonucu kadının fendi erkeği yendi hadisesi olarak değerlendirenlere de yarışmayı tekrar izlemelerini öneririm. Hemcinsini bir çırpıda harcayan kız nasıl oluyor da, kadınların gururu oluyor anlayabilmiş değilim.

  • İnsan sevmeme konusunda kadın erkek ayırımı da yapmam bunu da tekrar vurgulayarak, yeşil çayıma koşuyor, herkese haftada sadece 4 gün çalışacağımız bir dünya diliyorum.

ps. başlık şarkısı rus ruleti- Sıla

19 Eylül 2010 Pazar

"and the hardest part"


28 yıllık ezikliğimin kısmi de olsa sona ermesine vesile olan taşınma sürecimiz nihayetinde sona erdi.

yeni evimden hayata karşı yeni bir duruşu edinmiş haliyet-i ruhumla sesleniyorum size.

Balkon keyfi yapıp huzura ereceğim vakit taşınma dırdırlarımın son yazısını da yazarsam, bu serüvene son verip, yepyeni hayat maceralarıyla yola devam etmeyi umut ediyorum.

Bir evi yaşanmış kılmak için "ideal süre" formulünü bilenlerin de benimle değerli fikriyatlarını paylaşmalarını rica ediyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Bir aksilik olmazsa daha da kolay kolay taşınmam, iki günde ev değiştiren insanlara da öykünürüm. (bayılıyorum bu kelimeye)
  • Bu kadar eşya ile yaşamak fevkalade zor olduğundan minimalist yaşamayı bir müsait zamanda öğrenirim.
  • Ve onlar olmasa "ne yapardım" dediğim şapşahane aileme de süpersonik teşekkürlerimi sunarım.
  • İnsanın abisinin nerede olursa olsun gelip, evinizdeki tüm tesisat işlerini halletmesi de ne büyük bir şanstır anlatamam.
ps. başlık şarkısı Coldplay
ps.2. Blog resmi bizim evden değil, bir yanlış anlaşılma olmasın.

16 Eylül 2010 Perşembe

"telafi edilemez inkarsın"


Bir bilenden sıfır kilometre fatura işleri çilesi;

Sayın okur, bakmayın böyle edebiyat yaptığıma sıkıntılı bir günü atlattıktan sonra kendimi çabuk toparlıyorum. Mesela 4 devlet dairesi dolaştığım o şanlı Salı gününün üzerinden çok zaman geçmiş gibi geliyor bana şimdi. Acılarımdan ders çıkartmak gibi de bir misyonum olduğundan bu ev işleri ile münasebet kuracak birileri için su doğalgaz ıvır zıvır hallerinin nasıl hallolduğunu tarihe not düşmek , değişeceğinden pek umudum olmasa da eleştirmek istedim.

Öncelikle şunu belirtmeliyim 10 yıldır ilk defa bu fatura işleri ile uğraştığım için halime şükrediyorum. Yani daha önce oturduğumuz iki evde de hep bir başkalarının üzerine açılmış su elektrik ıvır zıvırı gül gibi kullanıp, ayrılırken de parasını son kuruşuna kadar ödemiştim. Ama bu sefer, her şeyi üstümüze almak için yollara düşmek şart oldu. Bu yüzden değerli ev sahiplerinden ricam, elektrik su hadiselerini kendi üstlerine yapıp, borçların ödendiğini de düzenli takip etmeleri, son dakika gollerini de depozito ile önlemeleri. (Kiracıysak mahkum değiliz diye bir halk isyanı başlatmaya dersiniz kiracı okur?)

Ev sahibiniz dediğim dedik, çaldığım düdükçü çıktıysa veyahut siz zaten mal sahibi iseniz, bu işin en güzel yolu vekalet usulüyle işi devretmek. Tabi bu vekil olacak kişinin bir anne bir baba olması pek şahane olur, öbür türlü herkes göreve hazır bir gönülseveri nasıl bulabilir bilemiyorum.

Bu ihtimallerin hepsi çöpse ve size yollar mecburen gözüküyorsa, önceliği IGDAS’a vermenizi şiddetle öneririm. ( Tabi ben bu önerileri Avrupa yakası Beşiktaş çerçevesi için veriyorum, Anadolu yakasında durumlar farklıdır bilemem) İşlemlerin uzun sürmesinden ziyade, sıranın çok olması burada önemli bir etken. Benim işin 5 dakikada bitti ama 5 dakikalık iş için önümde 30 kişi varken 1 saat beklemek zorunda kaldım. Bu da günümün en şükredilesi isimsiz kahramanının bana elinde fazladan olan bir numarayı vermesinden kaynaklandı. Yoksa ben yola direkt önümde bekleyen 60 kişiyle 2-0 mağlup başlayacaktım. Igdas’in önce yapılması, gaz açtırma süresinin 1 haftayı bulması açısından da şahsımca önemli.

İkincil öncelik önerim en kötü devlet dairesi adayım da olan ISKI olacak. Beşiktaş’ın bağlı olduğu ISKI’nin İstinye’de olması zaten olayın ne kadar şahane olduğunu anlatıyordur kanımca. Orada bulunan Müşteri İlişkileri Şefi işleri bitirmek için çabalasa da, o kalabalığın işinin o kadar az kişiyle ve o yavaşlıkla çözülmesi ve insanların memnuniyetle oradan ayrılması pek mümkün gözükmüyor. Orada yaşadığım diğer absürdlükler de zaman aşımından mütevellit hafızamın derinliklerindeki yerini aldı. Sadece önemli bir bilgi olarak, Kemal Kılıçdaroğlu’nun başına gelenler bizim de başımıza gelmesin diye!! Artık nüfus dairelerine gidip adresimizi kaydettirmemiz lazımmış. Anlayacağınız ilerleyen zamanda ikametkah hadisesi iyice yalan olacak. Özellikle İstanbul’da ikametgahı olmayanların bu nedenle sıkıntı yaşayacağını belirtmem lazım.

Güzide ülkemizin en değerli firması olan Telekom da bu sıralamada benden eksi not alan kurumlardan oldu. 25 kişilik sıra için 1 saate yakın bekletilme becerisini orada da yaşadım ve elimde avucumda bir şey olmadığından iş yapanları izlediğimden de yavaşlıkları karşısında, özelleşen Telekom bu Telekom mu diye kendime sordum.

Koşturmamın başladığı Bedaş ise, günün kolay olabileceği yanılsımasına kapılmama neden olacak kadar çözümodaklıydı. Belki erken gittiğim için belki de gerçekten her şeyi bir noktada toplamadıklarından, işim 7 dakikada bitti. Bununla beraber, vizyon misyon olarak bildiğimiz devlet memuru zihinyetinden daha farklı genç çalışanlar da gördüm. Yani eğer bu işleri biriyle bölüşecekseniz, siz Bedaş kısmını seçin derim ben.


Benim maceram bu seyirde ilerledi. Belki başka gün gitsem daha farklı fikriyatlarım olurdu, emin değilim. Ama bu işler şans kader kısmet ve lojistik destek isteyen işler. Ona göre yola çıkın, bu zorlu maratonda ruhunuzu devlet ve ev sahipleri güçlerine teslim etmeyin.


İmza; yeri gelince muhalif olan popüler kültür kurbanı.

Bu yazıdan çıkartılmayacak maddi sonuçlar;

  • Bu işlemlerin her birisinin bir depozit hali de takdir edersiniz ki mevcut. En düşük depozit gözümün nuru Bedaş’tayken (31 TL), en yükseği normal de Igdaş’ta (240 küsür). Ama fakat ve lakin merkezi sistem bir eve taşınıyorsanız o tutar 51 TL’ye düşüyor. En beceriksiz Iski ise sizden 126 TL depozit alıyor. Kapattırma işlemlerinde ise o günün rayici olan depoziti geri alıyorsunuz. Igdaş faturaya taksitlendirdiğinden nakit ödeme gereksiniminiz olmuyor. Bedaş’ın böyle bir durumu yok sanırım. İski ise size kredi kartı ve nakit opsiyonlarını sunuyor.

ps. başlık şarkısı AThena- Sakla Beni

"paran yoksa yeter ki gel bendensin"


malumafatrus makus talihine teesüflerini sunarken;

Önce, cici bici yeni evimizdeki karşı komşumuzun babamın yeni tanıştığı bir aile dostunun olduğunu öğrendim. Yuhh arkadaşım dünya bu kadar mı küçük diye hayıflandım. Karşı kapımızdaki ev sahibi ruhundan kurtulduk derken, bu mudur bana reva görülen dedim. Şu yaşımda, koruyup kollanan minik kız moduna gireceğim için de "öffleyip pöffledim".

Bu haliyet-i ruhla sabah beni yine unutup giden servisime bindim. Gün içinde kendi darphanesi (sizin bildiğiniz atm) bulunan şirketimden para çekip çekmemek konusunda kararsız kaldım. Ama nasıl olsa evde para var (bknz. yastık altı ekonomisi) direkt eve gideceğimden, evin önündeki bankamatikten çekerim gerekirse de diye kendi kendimi ikna ettim.

Peki ama ne oldu?

Ne olacak sayın okur? Ne idüğü belirsiz protokol araçları sebepli olduğunu düşündüğüm bir trafik geldi yine bizi buldu. Ne çantamda okunacak kitap, ne de dinlenecek müziğim olmadığından, uyku falan da hak getirdiğinden, ben yeni kankam metrobüsle yoluma devam edeyim en iyisi dedim. Çok şükür para çekmediğim gerçeği aklıma kazılı olduğundan servis arkadaşımdan da borç para rica ettim. Kendisinin sahip olduğu 3 TL'lik bozuk para ve sıfır telefon şarjı ile yine düştüm yollara.

Akbilsiz olduğumdan, birinden rica ederek ve paramın %66'sını vererek metrobüse bindim. 2 gıdımlık yol içinde dolmuşa binmek istediğim de, indi bindi parası olarak 1.25 TL'ye ihtiyacım olduğundan, yol boyunca çantamı bir 25 kuruş bulma umuduyla eşeledim. 35 kuruş bulup huzura erdiğim vakit bir de ne göreyim, trafik belası avrupa yakasını da sarıp sarmalamış. Ee bari azıcık yürüyim, açılır yol falan filan derken, trafik açılmadı, tıka basa olmayan bir minibüs gelmedi. Bana da topuklu ayakkabılarımla beş parasız yollarda sürünmek kaldı.

Kendimi şanslı saydığım günlerin artık sona erdiğini mecburen kabul ettim. Ama çok şükür, bu şansız gün de an itibariyle nihayete erdi diye sevinçliyim.

Belki rüzgar yarın da ters yönden eser diye kendimi kandırıyor ve gözlerimi uykulara teslim ediyorum.

Uyusun da şanslı olsun nenni...

ps. başlık şarkısı Malt- Dolmuş