30 Ağustos 2010 Pazartesi

" ah neredeysen orada kal, bunaldım hatta hep orada kal"


malumafatrus, bilmem kaçıncı kez gittiği İstanbul'un sayfiyesi Bozcaada'dan bildiriyor. ( daha doğrusu artık dönüş yolunda arka koltukta yazısını yazıyor)

Maceramızın olaylı başlangıcını bir önceki yazıda yazdım. O yazıyı yazdıktan sonra da planlarımdaki gibi önce Yalova'dan Bursa'ya, daha sonra da Bursa'dan Bandırma'ya otobüsle geçerek (ki ben karayolculuğundan nefret ederim) saat 02.00 sularında Bandırma'da oldum. Benim gitmediğim sürede Bursa- Bandırma yoluna ne yaptıysalar artık, gözümü açıp kapamla Bandırma'ya geldim.
Bandırma bu sefer için sadece bir aktarma yeri olduğundan, 1.5 saat sonra ailecek yola çıktık. Sonrasında da sakin yollardan yavaş yavaş Bozcaada'ya doğru ilerledik.

Uzun zaman sonra ailecek bir yolculuk yapmanın keyifinden de olsa gerek yorgunluk ve asabiyetimi bir yana bırakarak, gecenin (veya sabahın) bir köründe sahibinden.com'daki ev ilanlarına baktık.
Ve yol biterken, "ohh ne güzel erken geldik, inşallah pek sıra da yoktur" diye düşünürken, dağ başını duman almış bir sırayla karşılarak, ayva yemiş kadar olduk. Cuma akşamı 17.00'den beri yollarda olan bendenizin şalterleri de bu vesileyle attı. Sıra beklemekten ziyade o kadar kalabalıkla adada 2 gün geçirmek fikri beni hemen bir B planı yapmaya itti. Ada mahrumiyeti olmayacağından acaba Asos'a mı geçsek dedim, ama otele de kaporamı bir güzel yatırdığımdan, pilavdan dönersem kaşığımın kırılması maliyetli olacağından, arabayı Geyikli'de bırakarak tabanvay şeklinde adaya geçmeye karar verdik.
Nihayetinde de adaya ayak basabildik. Kalabalık her yere yayılacağından, sahilde yer bulabilmek için de dinlenmeden koştura koştura kumsaldaki yerimizi aldık.

O kalabalık ve o saatte daha iyisini bulmak hayal olduğundan da, denizin taşlı kısmına da pek dırdır etmedik.
Feribot sırasından beri sürekli gördüğüm tanıdık simalardan ötürü de, " herkes buradaysa İstanbul kime kaldı acaba?" sorusunu da sormaktan kendimi alıkoyamadım. Kalabalıktı, yorucuydu ve pek tabi ki gürültülüydü ama işte her şeyin sonunda denizde olunca, galiba her şey katlanılabilirdi. Ve Teoman'ın da dediği gibi "aslında yollar yaraları sarmayıp, bazen yaranın kendisi de olabiliyordu".
Böyle bir karamsar başlangıçtan sonra insan her şey aynı gidecek sanıyor ama işte çok şükür hayat bazen de sağ gösterip sol vururken iyi yapıyor.

Ömrümün Bozcaada sayfası da sanırım bu seferle uzun bir süre açılmamak üzere kapanıyor.
(meali , daha da olsa gelmem)


Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Gelen o büyük çoğunluğun %90'ı ilk defa Bozcaada'ya gidiyordur desem yeridir, bu durumda benim bilmem kaçıncı kez gitmemin tek mantıklı sebebi annemle babamın ilk defa adaya gidiyor olmasıydı.
  • Bir akşam yemeğimizde, yanımızaki masada Oray Eğin'in 18 yaşındaki hali ve ailesi oturunca bana epey bir malzeme çıktı. İkinci kadeh rakısını içerken dokunur diye uyaran babasına," baba rakı ile tekila arasındaki alkol farkı nedir, ben tekilayı içiyorum ve hiçbir şey olmuyor" beyanatı ile "ben öyle AKP, CHP falan uğraşamam, sadece Evet- Hayır kararı olacak referandumlarda oy veririm" resti ise geceme renk kattı:) Ne diyebilirim ki, "yaşasın 18 yaş ve yaşasın her şeyi ben bilirimci ergen halleri."
  • Bu tatille şunu anladım ki, turizm sektörünün "ramazan da geldi sezon kısaldı" diye ağlanmasına gerek yok, çünkü ramazan etkisinin, tatilci ruhuna bir etkisi yok.
  • 30 Ağustos ile Ramazan Bayramı arasında sadece bir haftanın olması durumunda tatil yerleri böyle rağbet görüyorsa, bayramda durum ne olur gerçekten öngöremiyorum. (Ama tatil diye referandumda oy kullanmayacak olanlara fena kızarım, bunu belirteyim)
  • Hanefi Avcı'nın kitabı Mayıs ayında çıksaydı, bugün Aşk'ın sahip olduğu en çok okunan şezlong kitabı rekorunu açık ara kıracağını düşünüyorum. Adadaki üniversite gençliğini saymazsak, tüm kitap okuyanların tercihi Haliç'teki Simonlar'dı. Bense üniversiteli olmama rağmen, kitabı okumuyor; annem ve babamın kitabı okuduktan sonra bana özetlemelerini bekliyorum.
ps. başlık şarkısı Zorlama Güzelim, Ferda Anıl Yarkın

27 Ağustos 2010 Cuma

"tuzakla dolmuş her yer, yorulmuş tüm bedenler, neden?"


Bir şeyi çok istediğiniz vakit olmuyor, kural bu kadar net aslında. Yine de biz faniler bir şeyleri ısrarla istemeye devam ediyoruz.

Açıkçası, 1 aydır yani tatil dönüşümden beri, bir kez daha denize gideyim, yüzeyim yüzeyim hayali ile yanıp tutuşuyordum. Ve ne yazık ki, bunun için en ideal zaman herkesin de tatile çıkacağı bu hafta sonuydu. Önceden planları yapmış ve bir güzel de heveslenmiştim.

Bu sefer ailece bir tatil olacağı için, ilk rotam Bandırma sonrasında yine ve yeniden Bozcadada olacaktı. Bendeniz, bu sebepten Cuma günü 18.30 seferime ( çünkü geri zekalı IDO, en işlek olacak hafta sonunda son seferi 18.30'a koymuştu) rezervasyon yaptırdım. Daha sonra benim gerizekalılığımdan ötürü rezervasyon iptal oldu. Çünkü bendeniz genelde bilet alıcı tarafta olduğumdan bir rezervasyonun sadece 2 gün geçerli olduğunu idrak edemedim.

18.30'da yer kalmayınca, ideal seferim sabah 7 için bilet aldım ve cepten yediğim bir izin günüm için de yas tuttum. Ardından şans veya şansızlık olarak değerlendireceğimiz bir sebepten 19.30 ek seferi kondu ve ben de güzelim sabah 7.00 seferimi iptal ettim ve 19.30 biletimi aldım.

İş çıkışı, direkt Yenikapı'ya gitmek için eşyalarımı da kendimle sürükledim. Çekeceğim çile olduğundan, sinirimin zıplaması gerektiğinden, birçok şeye isyan etme vaktim geldiğinden, denizotobüsüne de Bostancı yerine Yenikapıdan binmek istedim. Dağ başında çalışsam da 17.00'de işten çıkıp, 19.30'da yenikapıda olacağımı düşünüyordum. Ki bunu böyle yazdığıma göre, başarılı olamadığımı pekala anlamışsınızdır.

Yani bu sefer beni kazıklayan bir taksici, binbir zorlukla yetişilen bir sefer yok. Kaçırılan bir denizotobüsü toplamda 3 saat yolda giden bir ömür, nasıl gider ne yaparım diye düşünülen onlarca dakika ve çaresizlikle dolu bolca kızgınlık var.

Açıkçası İstanbul dışında yaşamak için bir çözüm üretmeyen ama bu şehirde yaşanmaz üstadım diye söylenenlerden değilim. Ama fakat ve lakin, bir şehirden gitmek için bu kadar süründüğüm bir anda ( ki aslında daha sürünme aşamasının sadece ortasındayız, yani umarım öyleyizdir) ne yapıyorum ben ya sorusunu sordum kendime.

Olmuyorsa olmaz inancıma rağmen, eve geri dönemedim. Yani başıma bir şey gelecekse bu 3 günde sanırım ben resmen bunun için kaşındım. Yitik ve bitik halde denizotobüsüne ulaştığımda, IDO'ya yazacağım derin hissiyatlı maili düşünürken, benim gibi sayısız çaresizi görünce sevinsem mi üzülsem mi bilemedim.

Ben IDO'ya böyle yoğun olacak bir hafta sonunda, Cuma trafiğini göz ardı ederek sefer saatlerini koymadığı için isyan ederken, salondakilerin çoğu 20.00 Bursa seferine tam o saatte orada oldukları ve alınmadıkları için isyan ediyordu. Dünyanın !! bir numarası olduğunu eden IDO standartlarından ödün vermemek için, geç kalan yolcuları gemi hareket etmese de, almamıştı içeri. Biletleri iade etmek gibi bir imkan pek tabi ki söz konusu değildi.

Daha da ironik olanı, kaçan Bursa ve Bandırma seferlerinin tek umudu olan Yalova seferi 15 dakika gecikmeli olarak hareket edebiliyordu. Şikayetlerini, emir kulu olanlara anlatmaya çalışanlar, katlanan sinirlerden başka bir şey ne yazık ki elde edemiyordu.

Bendeniz, sanırım şu an aşırı dozda bezginlik ve hayal kırıklığından ötürü hissiyatsızlaşma yolundayım. Bu saatten sonra Yalova'dan Bursa'ya, oradan da Bandırma'ya geçmek gibi ısrarlı hedeflerim var.

Eğer başıma bir şey gelmeden bu tatili kazasız belasız atlatırsam diye de dönüş hedeflerim var. Mesela;

IDO'yu geniş vizyonlarından!!! hizmet kalitesinden ötürü tebrik etmek.

Böyle herkesin şehri terk ettiği zamanlarda bir gün önceden izinle yola çıkma stratejimi hayata sokmak.

Dağ başında çalışma olayını, bir kez daha sorgulamak..

26 Ağustos 2010 Perşembe

"gel sen de kopar bir parça, tozum bile kalmasın"


Yaz gelmedi bir türlü diyordum önce,

Sonra yaz geldi, üstümüze bir ağırlık çöktü, keşke daha hafif olsaydı bu geçiş süreci dedim,

Neden oldu, nasıl oldu bilmiyorum ama birden yoğun bir insan olup çıkıverdim,

Evimde bir hafta sonu amaçsız bir halde oturmak istedim,

Uykuya hasret kalsam da, zaman kaçıyor diye hep uykusuz kalmayı tercih ettim,

Bir vakit bu koşturma normale dönecek, o kalabalık!!! ajandam rahatlayacak sanıyordum.

Tabi bir de olayın maddi boyutu vardı. Ağustos doğumlu bir ağustos böceği olarak, Leyla ile saç saç paraları repliğinde bir ilişkimiz olmuştu, gözümün nuru cash flow’um Ekim gibi bir umut düzlüğe çıkacağımı söylüyordu.

Ağırlıklı ortalamadaki her fani gibi, benim de planlarım ve geleceğe dair hayallerim vardı.

Ama ne oldu...Ev sahibimizin kızı ( ki kendisi aynı zamanda evimizin tapusunun da sahibesi olur) asker eşinin emekli olması nedeniyle lojmandan ayrılacağını ve bize de kiracılık için tanınan sürenin sonuna geldiğini bildirdi. Tabi yarın gidin diye değil de, Aralık’ta taşınmamız lazım öncesinde de tadilat diyerekten uzatmaların kaç dakika olacağını belirledi. Anlayacağınız Emin Çölaşan misali kovulduk ey halkım.

Tabi bu kovulma hadisesi yumuşak yüz ben ve güleryüzlü ev sahibi ile olunca daha soft gibi oluyor ama en nihayetinde evden çıkmak, planları değiştirmek zorunda olanlar biz olunca, gerçekte yumuşamıyor.

Biz de Mayıs ayında balkonlu bir ev hayali ile yaptığımız kısa araştırmanın sonunda bulduğumuz eve taşınmayarak ne büyük eşeklik ettiğimizi, hayatın bize mesajı verdiğini ama bizim kafanın basmadığını da idrak etmiş olduk.

Anlayacağınız, her zaman olan yine oldu ve bizim planlar, hayatın kararlılığı karşısında yön değiştirdi. Ve pek de aşina olmadığımız bir ev arama en önemlisi de taşınma gerçeği yüzümüze geldi çarptı.

Hayatta kariyer sayfalarına da, ilan sayfalarına da bakmaktan nefret ederim ama nefret ettiğim meslek dallarından emlakçılarla ilk etapta yüzgöz olmamak için , bir ön eleme yapmamız da şart. İlk gözlemime göre, evimiz cennetmişte haberimiz yokmuş diyebilirim ve Dikilitaş’ı da gayrimenkul piyasasının yükselen yıldızı yapan karadenizli tüm inşaatçılara da bir kez daha küfrederim. Çok açık söyleyeyim, çenemin düşük asabiyetimin bozuk olduğu bir gün ev baksam bir ev sahibi veyahut emlakçı tarafından saldırıya uğramam kuvvetle muhtemel.

Ama bu bünyenin de hala duşakabin kavramıyla tanışmamış bir eve normalin gayet üstünde bir fiyat isteyen ev sahibine de birinin ağzının payını vermesi şart.
Hissiyatlarımın borsacılık usulünden ötürü, yaşayacaklarımızın sıkıntısını an itibariyle satın almaya başladım. Yani taşınmadan önce taşınmış kadar sıkıntı çeker ve yorulur, taşınmayı da daha normal atlatırım gibi düşünüyorum.

Tabi bunun için önce bir ev bulmam şart. Tabi bu yazıyı da sadece hissiyatlarımı kaleme dökmek için yazmıyorum. Her sosyal sorumluluk sahibi okurun yapması gerekeni yapıp, Avrupa Yakası’nda Gayrettepe, Dikilitaş, Fulya civarlarında balkonlu, temiz ve düzgün bir banyoya sahip, helal sütü emmiş bir evin kiralık olduğunu gördüğünüz vakit beni haberdar etmenizi tüm mağduriyetimle ( göz yaşarımı söz konusu bile etmiyorum:P) rica ediyorum. Taşınma sırasında, şu koltuğa da bir el atın diye de ayrı bir dilek yazısı yazmayacağımın sözünü de şimdiden veriyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Benim ev sahibi olmamın işaret fişeği olan değerli çiçeğim açtığı vakit başkalarını ev sahibi yaparken, beni evden etmesi de kaderimin bana oyunu olsa gerek diye düşünüyorum.

  • İşin diğer kötü olan diğer kısmı da, bugüne kadar, mevcut eşyalarımı annemden hileli yöntemlerle saklayabildiysem de bu sefer gerçekleri saklamam pek mümkün olmayacak. İşte o zaman annem, bunları niye tutuyorsun ver başkaları giysin diye başlayacak, sonra bu kadar eşyan var hala bir şeyler alıyorsun, bir daha bir şey alman yasak diyecek, bana yaptığı güzelim cicilere de, bir daha yapmayacağım diyerek ambargo koyacak.
  • Tabi dünkü asabiyetimle, vay anasını be bazı insanlar ne şanslı; ya kocadan ya babadan illa bir ev sahibesi oluyor diye de söylenmişliğim var. Ben de o şans sahibesi olsaydım, bizim gibileri düşünüp, ah vah etmezdim aslında ama yine de düzene isyanım, müslüm babacı olasım var bilesiniz..
ps. başlık şarkısı Mor ve Ötesi- Son Deneme

25 Ağustos 2010 Çarşamba

"hayatın yorgunu, güneşin dargını"


Aslında her şeyin çıkış noktası dün akşamdı. Biz markoyla gelişmekte olan popülaritesi ve dünya kupası programı üzerinden konuşurken; fery "ay kendimi röportajın ortasında hissettim" dedi. Ben de ee aslında neden yapmıyoruz ki bir röportaj dedim. Yaklaşan dünya kupası, markonun popülerliği, benim kendisine olan sevgim derken, blog röportajlarıma marko ile başlamak birden pek ideal bir zaman gibi gözüktü gözüme. Yorgunluktan, açlıktan öldüğüm bu günde bir çırpıda soruları yazıp kendisine gönderdim. O da sağolsun hemencecik cevaplarına karizmatik ( ve bir zamanlar benim çektiğim) fotoğrafını da ekleyip göndermiş.

Kendisi Tv'de, radyoda, bloglarda fikriyatlarını paylaşsa da, söylemeden geçemeyeceğim bu röportaj başka yerde yok.

......

-->
Dakika bir gol bir sorusu ile başlıyorum, Basketbol mu futbol mu?
Marko- Öncelikle hayatımın ilk röportajı, heyecan verici :) “Basketbol mu futbol mu?” zor bir soru, özellikle belli branşların benim hayatımda “paket” yeri var deyim yerindeyse, çok ayırma taraftarı değilim ki ayıramam da... Ama hani hayatıma giriş dönemi, aile ve çevre etkisi, günlük yaşamdaki yeri falan düşünüldüğünde futbol elbette bir adım önde; ata sporu bir yerde. Herkes anlar bu ülkede futboldan, herkes yorum yapar, herkes bilir, herkesin hayatındadır. Bugün 2 şeyin konuşulduğunu duyarsınız sabah işinize gittiğinizde; ya önceki gece oynanan futbol maçı ya da diziler. Ben de sporu ve hatta Fenerbahçe’yi futbolla sevdim, yalan yok. Ancak ikisinde de ortak keyif noktası benim için tribünde olabilmek, tribünü hissedebilmek; mevzu bahis güzel tribün olduğunda futbol-basketbol ayıramıyorum. Sorunun hedefinden farklı olacak ama şuraya bağlayayım, tribünde olmayı ekran başında olmaktan çok daha fazla seviyor ve futbol-basketboldan da bu doğrultuda keyif alıyorum. Salon sporlarındaki taraftar etkisi orayı daha bir lezzetli kılıyor elbette.
Türkiye sınırları çerçevesinde, futbol maçı izlemekten en zevk aldığın stat Saracçoğlu’dur diye düşündüğümden, soruyu basketbol odaklı sorucam, maç izlemekten en zevk aldığın basketbol salonu hangisi?
M- Futbol için Saraçoğlu diyebilirim ama deplasmanlar da çok keyifli, çok farklı havası oluyor. Basketbol için Ayhan Şahenk dışında her yer diyebilirim, orayı sevmiyorum ama basketbol maçları için İstanbul dışına nadir çıktığımı da eklemem gerek. Çok maç oluyor, her yere yetişemiyorum haliyle.
Yeni salonu bekliyorum, orası güzel olacak… Hani “en çok sevdiğim” kısmı için Abdi İpekçi diyelim, çok anımız var. Ha bir de Caferağa’yı da severim, orada da epey anı mevcut.
Ben şahsen basketbolda 3 jenerasyona tanık oldum gibi düşünüyorum, sen benden de daha geniş bir döneme hakimsindir. Şimdi o döneme baktığında, “ya aslında çok iyi olabilirdi, ama yazık oldu kendini harcadı dediğin oyuncular kimler?”
M- Mevzu bahis Türkiye olunca ortalık harcanan ya da kendini harcayan oyuncudan geçilmiyor malum. Altyapılardan gümbür gümbür gelip de yukarı çıkınca sınıf atlayan oyuncu sayısı az. Birkaç kuşak geriye gitmeye gerek yok, Hakan Demirel ve Cenk Akyol var mesela. Direkt bu oyuncular içindir demiyorum ama maalesef günümüzde çok değişken var bu oyuncuların gelişimini etkileyen. Bir kısmı çok duygusal, bir kısmı menejerlerin etki alanına çok erken giriyor, bazıları hedefleri çok yüksek koyup gelişimlerini önceliklendirmiyor ya da basamakları çok hızlı tırmanmaya çalışıyorlar falan. Bu yüzden yeteneklerinin üstüne koyabilen, hatta bunu kendilerinden beklendiğinden çok daha fazla bir şekilde verebilen Sinan Güler gibi, Evren Büker gibi oyuncuları takdir ediyorum. Keşke “yetenekli” denen her oyuncu bunun üstüne koyup “iyi oyuncu” olabilse; bizim memlekette bu oran çok düşük maalesef.
Bu soruyu chn’ın önerisi ile soruyorum; dünyadaki örnekleri ile kıyasladığımızda, Türkiye’deki tribünlerin felsefesinin farkının ne olduğunu düşünüyorsun? Tabi aslında önce türkiye’de tribünlerin bir felsefesi olduğunu düşünüyor musun, onu sormam lazım.
M- Bu çok zor soru, tek başına bir söyleşi konusu olur. Taraftar-seyirci ayrımından girip endüstriyelleşmeden çıkarız, mümkün mertebe bunlara girmeyip klişelerle geçeceğim cevabı.
İki temel sorun var: birincisi salona gelmemek, ikincisi de gelinse bile parkeye olumlu etki edememek. Fenerbahçe taraftarından örnek vereyim; Efes final serisinde salon dolu, sıradan gördükleri bir lig maçında bomboş, EL maçlarının çoğunda da aynı şekilde. Bu ayrım dışarıda bu kadar net değil, İspanya’da falan, takımların her lig maçının çok ciddi taraftar ortalamaları var. Haydi İspanya Avrupa’nın NBA’sı; Almanya’da, Fransa’da falan da durum böyle. Maalesef, özellikle İstanbul’daki kitle çok sorunlu; zor beğenir, çabuk kızar falan… Anadolu’ya gittiklerinde takımlar bayram ediyor, ilgi de atmosfer de değişiyor.
Bu ilk konuyla ilgiliydi, parkeye etki konusu da bir o kadar fena. Orada da kitle 2 şekilde farklılaşıyor; bir kısım “çök-çök” derdinde, tiyatro misali izliyor, bir kısmı da serbest atış esnasında oyuncunun gözünün içine baka baka el-kol yaparak tezahürat yapıyor, hesapta destek amacıyla. Oyunu taraftar da okumalı, sadece oyuncu değil. Hani “eksiklik” dersek ilk paragrafta bahsettiklerime çok girmeden en temel hatlarıyla sıkıntılar bunlar.
Ha bir de yeri gelmişken (aslında gelmedi ama buraya sıkıştırayım istedim), ben oturarak maç izlemeye alışkın değilim ama bu sene önceliğim analiz olacağından sanırım yavaş yavaş alışmam gerekecek. Çekirdek stoğu yapacağım, bendeki tribün felsefesi de değişecek anlayacağın:)
Peki kız arkadaşını alıp, her stada her salona gidip rahatça maç izleyeceğini düşünüyor musun?
M- Kız arkadaşımla aynı takımı destekliyor olursak evet, elbette düşünürüm. Kız arkadaşım benimle aynı renkleri desteklemediği sürece zaten “rahatça” maç izlemesi mümkün değil, pis bir fanatiğim malum :) Şaka bir yana, bu konunun da olduğundan daha kötü gösterildiğini düşünüyorum. Evet, tatsız olaylar yaşandı-yaşanıyor, tansiyon çoğu ülkeden daha fazla ve salondaki profil de çoğu zaman farklı olabiliyor ama “eşini-çocuğunu alıp maça gidemiyorsun” derecesinde olduğumuzu düşünmüyorum. Yalnız şu da var; derbi maçlarda karşılıklı taraftar alınmıyor; bu çözüm değil, aksine daha çok geriyor. Hem alınmıyor da ne oluyor? Yapmak isteyen rakip sporcuya da yapıyor. Çözüm o değil yani…
Dünya Şampiyonasına katılması gerektiğini düşündüğün ama şu an kadroda olmayan bir oyuncu var mı?
M- Ondan ziyade, farklı bir sezon-hatta sezonlar geçirip de bu turnuvaya gelmelerini isteyebileceğim bireyler var; yani turnuvaya, eldeki kadronun maksimum verim verebilecek versiyonuyla gelemiyoruz. Mesela Ömer Aşık, sezonu boş geçirerek geliyor. Sinan Güler, yıllardır hak ettiği süreleri alamadan burada. Tanjevic çok ciddi bir rahatsızlıkla boğuştu-boğuşuyor. Hidayet çok iyi bir sezon geçirmedi. Kerem Gönlüm, doping olayı yüzünden sezonu boş geçirip geliyor gibi… Bir de Engin Atsür var tabii, sakatlığı hem Ulusal Takım’ı hem de Fenerbahçe’yi epey olumsuz etkileyecek.
Basketboldaki ideal beşini sormam çok klişe mi olur?
M- Ben de “artık basketbolda ilk beş kavramı kalmadı” desem çok mu klişe cevap olur? Türkiye için mevcut kadroda Kerem-Ömer-Hidayet-Ersan-Ömer gibi olabilir; Hidayet-Ersan ikilisinin süreleri mümkün mertebe maksimum olmalı, diğerleri rakibe ve gidişata göre çok değişir-değişebilir.
Peki sen de benim gibi Avrupa şampiyonasından sonra Türk basketbolunun gerilediğini düşünüyor musun?
M- İlerlemediğini düşünüyorum, bu mantıkla ilerlemez de zaten. Biz şunu karıştırıyoruz hep; bir turnuvada 2. olmak, dünyanın ya da Avrupa’nın en iyi 2. takımı olman anlamına gelmiyor. Bizim için başarı tek kriter, öne arkaya çok fazla bakmıyoruz. Ne zaman oyuncun yaptığı işin bir iş olduğunu anlayacak, o disiplinle kendini geliştirmek için yırtınacak, yetenekli oyuncudan iyi oyuncuya adam verebilme yüzdemiz artacak; ne zaman insanlar salonlara gitmeyi, sporu hayatlarının parçası haline getirmeyi alışkanlık edinecek, o zaman ilerleyeceğiz. Şimdi bu turnuvada şampiyon olsak ne olacak? Evet, bu spor dallarının futbolun yanında, ilgi çekmek için başarıya ihtiyaçları olduğu gerçek ama tek kriter başarı olmamalı.
İşin edebiyat kısmını uzun tuttuktan sonra 2 kelime de teknik konularla ilgili edecek olursak; önceden uzun oyuncu konusunda sıkıntı yaşıyorduk, şimdi kısa çıkmıyor. Önceden Harun, Ufuk, İbrahim vs. vardı, şimdi “atıcı yok” diyoruz. Alttan oyuncu çıkaramıyoruz, çıkarabildiklerimizin de özellikleri geçmiştekilere göre farklılık gösterir oldu.
Türkiye’de bir basketbol gazetesi veya dergisinin düzenli bir şekilde varlığını gösterememesi hakkında ne düşünüyorsun?
M- E talep yok, normal; hem o işin emekçileri mağdur bu durumda hem de talep eden ancak azınlıkta kalan kesim. Burada sosyal medya anlam kazanıyor; farklı uzmanlık alanları, farklı takip alanları ile kendi içeriğini yaratan takipçiler, bilgi ihtiyacı konusunda önemli bir eksiği kapatıyor. Elbette gazete-dergi tadında değil ama özellikle blogların ciddi bir kazanım olduğunu düşünüyorum.
Peki yolculuğundan atmosferine, karşı takım taraftarına kadar en sevdiğim deplasman hangisi?
M- Efes Pilsen :) Basketbolda çok fazla deplasman yapmıyor, İstanbul dışına çıkmıyorum daha doğrusu. Futbolda benim deplasman mesaim, Vamos Bien üyesiyim ve beraber vakit geçirmeyi çok sevdiğim insanlarla birlikte hemen her deplasman yolculuğu keyifli oluyor. Ama 1-2 yer say desen İzmir derim, Eskişehir derim; Vamos’la her yer güzel derim…
Basketbolda altyapı anlamında gelişmelerden umutlu musun? Ben misal Efes Pilsen ve Tofaş’tan sonra az biraz Banvit’in bir şeyler yaptığını ama gelecek dönemler için bunların yeterli olmadığını düşünüyorum.
M- Yukarıda bahsettiğim mevzulardan ötürü “çok umutluyum, uçarız-kaçarız” diyemem, bekleyip görmek lazım. Saydığın kulüplerin altyapı çalışmaları önemli, Fenerbahçe de Ülker sonrası orada ciddi bir havuz buldu. Çıkmalı oyuncu, çıkan da mümkünse yerinde durmalı; gelişimini tamamlayıp bir yerlere gitmeli, biraz da gelişimi için emek verenlere bağlılık duymalı. Taş attım erken yuvadan uçan oyunculara…
Ha bir de, Efes eskisi kadar alttan gelen oyuncuların önünü açmıyor, tabii oyuncuların da kusura vardır ama kurulan kadrolarda uzunca süredir buna dikkat edilmediğini de düşünüyorum; Efes geleneğinden hem bu konuda, hem de yabancı tercihlerinde saptı.
Basketbol yorumculuğuna epey alıştın peki ama ileride şansın olsa, Kaan Kural’la basketbol tartışmak mı yoksa Rıdvan Dilmen’le maç analizi yapmak mı isterdin?
M- İkisi de güzel olurdu, gayet beğenirim ikisini de ama daha dur; şimdilik halen Cihan’la basketbol, Habip’le futbol tartışmakla yetinecek durumdayım :)
Sponsorluk konusunda ne düşünüyorsun? Efes Pilsen'siz bir basketbol ligi hakkında fikriyatların neler?
M- Sponsorluk için bir şey diyemiyorum, maalesef düzen hep “daha iyi maddi imkanı olan kazanır” şeklinde olduğu için herkes buna göre hareket ediyor. Bu konuda politik konuşup “güçlünün çok güçlü, zayıfın da çok zayıf olduğu ortamı sevmiyorum” diyebilirim. Böyle diyoruz ama bir yandan da “Fenerbahçe’nin başarılı olması için şu gelmeli” diyoruz, e o da parayla oluyor, e o da sponsorlukla oluyor falan… Can sıkıcı döngü… Ama hem ligde hem de Avrupa’da alttan oyuncu çıkarıp düşük bütçelerle iş yapan takımlara sempati duyduğumu belirtmem gerek.
Ergin Ataman döneminde Fenerbahçe-Efes ilişkileri çok bozuldu, bir Fenerbahçe taraftarı olarak ben de çok sevimli bakamıyorum Efes Pilsen’e (samimi itiraf). Yıllardır yaptıklarını yok sayacak, deyim yerindeyse kendilerine .ok atacak durumum yok ama o sempatiyi kaybettiler. Efes Pilsen’siz bir lig düşünme kısmına gelince; Efes’in kapatılma gerekçesine bir kere sonuna kadar karşıyım, tüm sosyal hayattan ellerini çekmeleri isteniyor, kabul edilebilir bir şey değil bu. Ancak dönüp dolaşıp aynı şeye geliyorum; “basketbolu sevdirme” misyonunu kendisine yüklemiş ve yıllarca gerçekten bu konuda önemli işler yapmış bir kulübün yakın dönemde yaptıklarını bu misyonla bağdaşlaştıramıyorum. Kendileri bunu ne kadar önemsiyor bilmiyorum ama önceden onlar için salona giden çoğu insan şimdi gayet sevimsiz bakıyor kendilerine…
Türkiye'de basketbolun gelişimine dair en önemli 3 şeyi say desem, bir de bunun tam tersin yap desem ne dersin?
M- Gelişim için
sporcular adına: eğitimli ve donanımlı olma (tam ifade edebildim mi anlatmak istediğimi bilemiyorum), taraftar için: basketbol kültürü, genel için: daha dengeli ve rekabetçi lig, süre alan gençler.
Tersi için:
aynen böyle devam edelim.
Bu konuda politik olabilirsin ama yine de soralım Turgay Demirel hakkındaki fikriyatların nelerdir?
M- Kendisini seven, on numara insan diyen, haydi onları da geçtim, adı geçtiğinde yüzü ekşimeyen kimseyi tanımadım desem? Çok politik olmadı herhalde?
Özel ve geyik sorular;
Basketbol oynamaya fırsat bulabiliyor musun?
M- Çok değil, istediğim ya da istemeyi istediğim kadar değil maalesef. Futbol da aynı şekilde, ondan da koptum. Ama “çalışsa yapar” tadında amatör bir sporcuyum, “2 maç yapsam ısınırım” diye avutuyorum kendimi, daha nereye kadar avutabileceğim bakalım…
Fenerbahçe ve sporu hayatından çıkartırsak, geriye ne kalır?
M- Eş-dost kalır, ailem kalır, işim kalır; müzik, sinema, gezip tozma, yiyip içme gibi diğer hobilerim kalır, kendim kalır ama tadı kalmaz hayatın. Şanslıyım çünkü etrafımda “yahu bu nasıl bir merak, nasıl bir bağlılık” diyen insan sayısı az, zor olurdu çünkü anlatmak.
Engin Atsür’ü sen de benim kadar beğeniyor musun?
M- Oyuncu olarak beğeniyorum, eğer onu soruyorsan. Tip olarak pek değil, yani ben mi Engin mi desen çok net ben :) İyi çocuk güzel çocuk, çok sevinmiştim transferine ama sakatlık haberi bizi üzdü; dilerim tez toparlar, bir daha sakatlık yakınından geçmez…
Peki ustat’da yazdığın yorumları gelecekte sen ünlü olunca yayınlamamdan korkuyor musun?
M- Yani soyunmadım bir şey yapmadım, elinde fotoğraf yok bir şey yok, elbette yayınlayabilirsin:)
Son söz; Teşekkür ederim, değişik oldu, arada beklerim yine; önceden yazardım biliyorsun, spor dışında da klavyem çalışır, beklerim:)
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Aslında markoya dair çok şey yazabilirdim ama an itibariyle kafam epeyce dolu olduğundan, olmadı bir röportaj değerlendirme yazısı yazabilirim. Şimdilik sadece kendisine bana ve sorularıma zaman ayırdığı için teşekkürlerimi sunuyor, sportif kariyerinde cümbür cemaat arkasında olduğumuzu da hatırlatmak istiyorum.
ps. başlık şarkısı (Zardanadam- Yeniden) Marko'yu tasvir etmekten ziyade, anlık hissiyatlarımı belirttiği için kopyalanmıştır.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

"varsin ömrümü takvimlerden çalsin yillar"


Bir vakitler, şöyle bir şey demiştim; kadınlar erkeklerin hep iş aleminde hemcinslerinden ötürü torpilli olduğunu düşünür ama kadın yöneticiler de genelde erkeklerle çalışmayı tercih eder. Hala aynı fikriyattayım. Kadınlar erkeklerle, erkekler de erkeklerle çalışmayı tercih ediyor. İtiraf etmek gerekirse ben de artık bu güruhtanım. Daha açık konuşmak gerekirse kadın yöneticilerle çalışmaktan yorgun düşmüş haldeyim.

Aslında şunu kabul etmem gerek, bu işin kadın erkeği yok. İnsan yönetimi çok az insanın sahip olacağı bir özellik. Ama biz de yöneticilik kıdemle elde edilebilecek bir şey gibi düşünüldüğü için, bir yerden sonra yapamayan yönetir mantığıyla herkes yönetici oluyor. Ve eğitimciler kusura bakmasın ama takım olma eğitimleri, falanlarla filanlarla o eksik sıfatlar insanlara belli bir yaştan sonrada kolay kolay enjekte edilemiyor.

Aslında amacım iş aleminden konuya girip, kadın kadının düşmanıdır felsefesinin altını yine ve yeniden çiziktirmek. Siz diyin Aslan burcu olmaktan, ben diyim küçük çocuk olmaktan, hayat desin sen olmaktan ötürü; ben “benim dediğim olsuncuyumdur”. Ama fakat ve lakin, bunu kabul etmeyenlerle, hayır benim dediğim olacak savaşına girmem, ya da bilinçli olarak girmekten kaçarım.

Açıkcası benim istediğimin olmasını bir şımarıklık olarak görürüm, bunu bir ego savaşı olarak değerlendirmem, bunu böyle değerlendirenle de aynı dili konuşamayacağımızı bilir, kendi yoluma bakarım.

Ama işte kadın kadının kurdudur durumunda bu "herkes yoluna " felsefesi pek varlık gösteremiyor ve yollar bir şekilde birbiriyle iç içe geçiyor. Çünkü kadınlar unutmuyor, çünkü kadınlar önemli olmak istiyor, çünkü kadınlar anlayış beklerken anlayış göstermeyi unutuyor.

Mesela nasıl oluyor bilmiyorum ama araba kullanan kadınların hepsi kendi dışındaki tüm kadınların kötü araba kullandığını düşünüyor.

Mesela benim de dahil olduğum büyük bir çoğunluk, kadınların iyi yönetici olamayacağını düşünüyor.

Mesela kadınlar, hedefe giden yolda hemcinsinin kuyusunu gönül rahatlığı ile kazabiliyor

Anlayacağınız kadınların bitmeyen iç savaşı, dışarıda da dinamizmini bir şekilde koruyor...

Muhtemelen bu yazı da benim hemcinslerim tarafından aforoz edimle yazım oluyor.

ps. başlık şarkısı Unut Gitsin- Nilüfer

22 Ağustos 2010 Pazar

"Mutluluk bir çiçektir, bastığın yerde bitmez"


  • Televole fenomeni, Kanalturk'te Ünlüler Bulvarı adı altında hayatına devam ediyor. Ve zaman geçse de, ünlüler ünsüz, yurdum insanı ünlü olsa da bu program her ramazan iftar yemeği vermeye, az ünlüler de bu yemeği şereflendirmeye devam ediyor...
  • Allah beni nasıl biliyorsa öyle yapsın ama ben Murat Boz ve Soner Sarıkabadayı'nın iki medeni insan şarkısını seviyorum. Soner Sarıkabadayı'yı TV'de görmeye ve duymaya tahammül edemesem de ortama Murat Boz dahil olduğundan mıdır bilinmez, klibini de izliyor, şarkıyı da seviyorum valla.
  • Ramazan döneminde Tv'de yer alan dizilerin %80'i de oruç konusuna değiniyor, değinmeyenler de sosyetik diye tabir edeceğimiz Aşk-ı Memnu, Binbir Gece, Bir İstanbul Masalı gibi diziler oluyor. Yani bu dönemde her dizi izleyicisi segmentine göre rota çiziyor. Ama fakat ve lakin, dondurmayla iftar açan Panda reklamı bu süreçte neyi amaçlıyor, bunu bir türlü çözemiyorum.
  • Tv alemindeki fragmanlardan anladığım; geçmiş sezonlarda yalılarda köşklerde yaşayan aktiristler için artık pavyon (Bergüzar Korel) ve dram (Beren Saat) vaktidir. Bu durumda drama bayılan Türk halkının kendini bulacağı bir sezonun bizi beklediğini söylesem haksız olmam sanırım.
  • Nev'in Türk Sanat Müziği, Işın Karaca'nın da arabesk albümü yapması, müzik alemininin artık temcit pilavı modeline geçtiğinin en sağlam göstergesidir bence...
  • Basketbol milli takımının sponsor reklamlarından şu ana kadarki favorim kesinlikle "Türkler Uçuyor" ile THY reklamı ama fakat ve lakin, bu reklamın kamere arkasını birgün bir şekilde izlememiz lazım.
  • Basketbol demişken, sakat da olsa Engin Atsür gibi bir güzel insan evladının nasıl olupta reklamlarda ön plana çıkartılmadığını anlayamıyorum.
  • AVM'ler hafta sonu sadece ve sadece çocuklu ailelere açık olmalı. Aksi takdirde güzelim havalarda, kendini AVM'lere kapatıp, Burger King ve Mc Donalds'larla karnını doyurmayı hobi sanan bir nesilden başka bir şey olamayız.
  • İndirim dönemi, bir alışverişsever için pek keyifli bir dönem değil . Yani her yer istila edilmiş bir halde, her yer sözde ucuz ama alınacak bir şey ortalarda pek yok. Yine de aklınıza koyduğunuzu yapanlardansanız, aradığınızı bulursunuz ki, bunu bilahere bir yazı konusu yapacağım inşallah.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Basketbolcuların bacak/ göğüs kıllarını aldırma (bilimsel) sebebini bilen birileri var mıdır acaba? İnternette birkaç şey okusak, beyin fırtınası yapsakda, bu konuda net bir cevap edinebilmiş değilim.
  • Erdem Yener'in şarkılarını ne kadar seviyorsam, Avea reklamını da o kadar bayılıyorum.
  • Hafta sonu, müstakbel halalık hallerim için bebek sektörüne de el attığımdan, algım bu konuda epey açıldı. Bu sebepledir ki, bu ülkede nüfus hala nasıl patlamadı onu merak ediyorum.
  • Bir de Ethan Hawke, bu vakitler bir film neyim yapmıyor mu acaba, neden hayatımızdan bu kadar uzak kendisi, bu konuda da aydınlatılmayı rica ediyorum.
ps. başlık şarkısı Nilüfer- Namussuz Akşamlar

20 Ağustos 2010 Cuma

"ve simdi zemberekten kurtulan bozuk bir akreple yelkovan "


Pek muhterem okur,

Bir süredir yazmıyorum çünkü hala yeni yaşıma dair kutlamalar yapıyorum demeyi çok isterdim. Ama işte 17 Ağustos geçti ( tarih notunu kusburnu için düşüyorum) bendeniz de attan inip, eşek dostumla yoluma devam etmeye geri döndüm. Birden fazla kutlama yapsam da, şımartılmaya bayıldığımdan daha da olsa daha kutlarım gibi heveslerle bastım yeni yaşıma.

  • Öncelikle şirket IK’mıza, artık doğum gününde adam çalıştırmayın dostum dırdırımı yaptım.
  • Ardından, 3 ayda bir doğum günü kutlama kararımı sevenlerimle(bu da ne komik laf) paylaştım...
  • Sonrasında da eşek gibi çalıştığımdan, kafamı kaldırıp, ne oldu ne bittiyi pek sorgulayamadım.
Efendim, doğum günümün en güzel kısmı bana sen 29 değil 28 oldun denmesiydi. Ben kaderimi kabullenip, 29 da ne biçim geliyor kulağa diye kendi kendime düşünürken, halen 28 çerçevesinde değerlendiriliyor olmak pek bahtiyar etti beni.

Tüm doğum günlerinin en güzel kısmı olan hediye faslı ise daha bir bahtiyar etti beni. Kumbaramla bir önceki yazıda tanışmıştınız. Onun kadar şahane haber ise artık eeyeore’lu bir kupam ve mousepadimin olması. ( Foto ışık ve cep telefonu kurbanı olduğundan, hadisenin güzelliğini yansıtamıyor) Onlar sayesinde artık ofiste çıldırma noktasına gelsem de, salak salak sırıtıyor ve kendi şapşallığıma bolca gülüyorum.

Bu aralar alerjik göz münasebetiyle pek kitap okumasam da, zenginleşen kitaplarım sayesinde de ayrıca bir heyecanlı olduğumu belirtmeye gerek görmüyor ve diğer hediyelerimi görgüsüz damgası yememek için anlatmıyorum.

Sadece yemek konusundaki bir görgüsüzlük yapmam lazım ki, bizim yaptığımız hatayı başkaları yapmasın.

  • Öncelikle Asmalımescit taraflarının yeni mekanı UpLounge’dan bahsetmek isterim ama kendilerinin yemeklerine dair pek fikriyatım ne yazık ki yok. Sadece mekanın Berk Çiller’in olduğunu ve şahane rüzgar aldığını belirtebilirim. Bir de alkolsüz frozena, alkollü kadar fiyat aldıkları belirtebilirim ki, mekanın benim için acı olan deneyimi o kısmıydı. Şeftali suyu bile içmeyen benim şeftalili frozen içme şuursuzluğumu da yeni yaş buhranıma verebiliriz.
  • Bir başka durak 360 içinse, daha da olsa gitmem cümlesini pekala sarfedebilirim. Bazı şahane lokasyonlar vardır, şahane manzarası vardır ama işletme berbattır ve siz gittiğinize gideceğinize pişman olursunuz ya, 360 öyle bir yer bile değil benim gözümde. Yani manzaranın benzerlerinden ( Leb-i Derya, Mikla, Richmond) hiçbir artısı yok zaten. Bundan da beteri , vizyon misyon olarak saçını meç yapmış, kemelerinde kocaman 360 logosu olan garsonları var ki, bu kısmı ilk intiba açısından beni pek etkiledi.
  • Yemekler ise, benimki ( ee doğum günü kızına bir ayrıcalık olmalıydı) dışında gayet vasattı. Suya aldıkları fiyatı geçtim, ekmek fiyatı olarak kişi başı alınan 3’er TL’yi ne kadar takdir!! ettiğimizi vurgulamadan geçemeyeceğim.
  • İlk ve en geniş katılımlı ( sanırsın kongreden bahsediyorum) kutlamamın olduğu White Mill’in ses çıkmasın diye, pasta keseceğimiz, yalnız biraz sessiz kutlarsanız çok iyi olur demesi, şaşkoloz garsonun pasta kesmek için bıçak istediğim vakit bana servis bıçağı getirmesi de yaşadığımız ayrı şahanelikler oldu...
  • Ama bunların hepsi geçirdiğim güzel günlerin nazar boncuğu oldu. O kadar eğlendim ki, doğum günü için ek süre istedim.Bu yüzden biraz daha mahallenin delisi gibi doğum günü kutlayıp, bunu da yazı konusu yapabilirim, şimdiden uyarımı yapıp, beni mazur görmenizi rica ederim.
En şahane doğum günü kutlamasını yapan dedeciğimin ömrünün bol olmasını da doğum günü dileği olarak üflerim.

ps. başlık şarkısı Büyüdük- Ayça Şen

18 Ağustos 2010 Çarşamba

"söyledikçe gerçek olacak"

Bu şahane kumbara ile para biriktirmek artık çantada banknot...

ps. Başlık şarkısı Mutlu- Malt

17 Ağustos 2010 Salı

"artık en sevdiğim şey, orta yaş bunalımı"


Aşağıda yer alan yazısı, Ayça Şen'in en hissiyatlı yazısı değil, ama sanırım en duygulandığım ilk 3 yazısından beri. O yaşlı amca, minik bebek hali şu duygu dolu olduğum günde derinden etkiledi beni.

Bir de tabi, tam da yaş günümde, "hayat insanı yaşadıkça pisleştiriyor" kısmı bu bünyeye biraz fazla geldi. Yaş almak da, böyle hissiyatlı bir şey olup çıkmak demek galiba sayın okur.

An itibariyle sıfır doğum günü hevesi, bolca iş ve insan asabiyetim olduğundan, yeni yaş dileği olarak doğum gününde personelini çalıştırmayan iş aradığımı ve bu sebeple de tüm transfer tekliflerine de açık olduğumu belirtir, yeni yaşımın vatana millete ve dış temsilciliklere hayırlı olmasını dilerim.


Nem insanın kendine yapışanı giymesidir, bu da demektir ki, önümüzdeki günlerde Meteoroloji’nin verdiği müjdeyle çok daha yapışıklı kıyafetlerle hayat podyumunda boy göstereceğiz. Bu son derece gotik benzetmemizden hemen sonra serinleme yollarına bir başvuralım:Öncelikle beden değil ruh önemlidir diyerek ruhsal ferahlamadan yola çıkılmalı kanaatindeyim.

Sıcakların da verdiği çıldırmışlıkla sinir olduklarınıza içinizi dökmenin tam vaktidir. Hayat insanı yaşadıkça pisleştiriyor sayın okur. Kirletiyor, içinizdeki önemli değerleri nasırlaştırıyor, zamanla genel değersizlikler içinize işliyor ve kendinizi, değerlerinizle klişeleşmiş hissediyorsunuz. Biraz önce Memo kulak enfekiyonu olduğu için eczaneye girdim. Kafamda binlerce tilki dönüyor, sıcağın da etkisiyle kime saldırsam diye düşünüyordum. Çünkü sırf kavga etmek için mesela bankaya giden pek çok insan biliyoruz.

Eczanede kucağına kanguruyla bebeğini asmış genç bir anne, oldukça yaşlı, hatta yaşlılıktan kulakları büyümüş bir ihtiyar, bir de ‘eczanem kalabalıklaşıyor’ diye içinden coşkunlaşan eczacı kadın vardı.İçerideki müşteri kendi arasında bir arkadaşlık kurunca esnaf keyiflenir, orası ufak bir kulüp havasına büründü diye pek bir memnun olur ya, eskiden mesela bu arkadaşlık ortamında geride kalır, esnafın keyfine de, günün o saatinde birbirlerini tanımadıkları halde sohbet edip barışçıl mesajlar verenlere de gıcık kapardım.

Fakat eczanedeki yaşlı adam o kadar mecalsiz haliyle bebeği öyle güzel sözlerle seviyor, bebek de ona derin bakışlarla öyle güzel gülümsüyordu ki, ortamdaki bu sevgi seline fazla direnemedim, ben de gülümsemeye başladım.Yaşlı adam çok yumuşak ve halsiz bir sesle ve kimseye yaranmaya çalışmadan bebeğe “Sen çok iyi bir bebeksin, inşallah benim yaşıma gel, çok güzel bir hayat yaşa, etrafındaki herkes iyi insanlar olsun” deyip bebeğin parmağını tutuyordu.Adamın gözlerindeki ışıltı ve bebekle kurdukları temas o kadar hassastı ki, içimde her şeye bir puştluk bulan o terbiyesiz insan bile bir an durup sevinçle karışık bir hüzün yaşadı. Anne ve bebek eczaneden çıktıklarında ihtiyar bana dönüp “Bebekleri nedense çok seviyorum. Oysa eskiden bana hiçbir şey ifade etmezlerdi” dedi.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Ayça Şen'in kocasının da kim olduğunu hala öğrenemememiş olmam benim magazin başarısızlığım olarak, tarihin tozlu sayfalarında yerini bulsun.
ps. Başlık şarkısı en güzel orta yaş şarkısı olan Malt- Önemsiz

16 Ağustos 2010 Pazartesi

"bütün legolarımı yıkıp baştan yapasım geliyor"


Bu satırlara baktım ve


  • İş kısmında alışkanlık evresini geçip, bezginliğe doğru yol aldığımı farkettim,
  • “yine de yeni yaşta yeni şeyler yapmak lazım” satırlarımın icraatin içine uğramadığını gördüm,

  • Sportif olmak adına büyükçe bir adım attığım için kendimle gurur duydum,

  • Ot gibi hayatımdan mutlu olduğum için pek de halimden şikayet etmedim, hatta kendimce çok yoğun günler geçirdim,

  • Alışveriş konusunda serbest düşüş yapıp, dibi gördüğümden yeni yaşıma finansal toparlanma planlarımı taşıdım,

  • Erken kalkmak için erken uyumak mottosundan vazgeçince, servis uykularına alıştım,

  • Servis uykularına alışınca kitap okumak hızım maalesef yarıya düşürdüm,

  • Bu koca yaşta güzel ve yeni şarkılara hasret kaldım,

  • Bu yaşımda da eksik kalmasın diye Kenan Doğulu konserine gittim,

  • Övgüler almak, mükafatlandırılmak hepsi yalanmış, yaşadım gördüm,

  • İyilikten maraz doğduğunu, birçok kez uygulamalı olarak idrak etsem de, enayiliğimden ödün vermedim,

  • Bolca kazık yesem de, unutup iyi niyet elçiliğine devam ettim,

  • Belki bundan sonra olmaz diye hayal kurdum,

  • Başkalarının hayatına müdahele etmenin ne kadar ayıp bir şey olduğunu anladığımdan, kendimi frenlemeye çalıştım,

  • Kendi doğrularınca insanları yargılayanları gördükçe, kendimi bu hadsizlikten arındırmaya çalıştım,

  • Kimsenin kimseyi yargılama hakkı yok lafını beynime yazsam da, hareketlerime yazdıramadım,

  • Yaşlanmaktan mı yaş almaktan mı bilinmez, sevdiklerimi kaybetmekten daha da korkar oldum,

  • Sabır/dayanıklılık endeksimi 1’e sabitledim,

  • Suni gözyaşına “unuttum boyunu posunu” şarkısını ithaf etmek istediğim her an, kendisine yeniden muhtaç oldum,

  • IDO’dan nefret etmeye devam ettim,

  • Tatil virüsü kanıma girdiğimden, 3 aylık olmadı 1 aylık tatil yapacağım bir kariyer planı hayal ettim,

  • 28 yılın sonunda karadutlu dondurmayla köklü bir aşk yaşayacakken, kötü kadın Girandola sayesinde sadece kısa bir yaz aşkıyla yetinmek zorunda kaldım,

  • Halen araba hadisesi ile münasebet kuramasam da, 3 tekerlinin arkasında korkuyla başlayan bir maceraya atıldım, bundan da pek bahtiyar oldum,

  • Çok kızdım, kızgınlıklarımın bazılarını bugüne taşıdım, bazılarını düne miras bıraktım,

  • Düne başka şeyler de bıraktım, orada kalmalarından ötürü içimi bir huzur kapladı,

  • Artık tüm mazeretleri tükettiğimden, bu sene para biriktirme hususunda daha ciddi adımlar atmaya karar verdim,

  • İnsan işte, ne yapacaksın ki diyip, boşa kürek çekmemeyi, canımı sıkmamayı denedim,

  • Tez vakitte Hamdi Koç yeni kitap yazsın, Sakin de yeni albüm yayınlasın istedim,

  • Twitterkolik oldum ki, kendisine bir dost gözüyle yaklaştığımdan twity demeyi tercih ettim,

  • Her şeyin sonunda sağlıklı, mutlu ve huzurlu olduğumu görüp, bu şansımın daim olmasını diledim.

ps. başlık şarkısı Malt- Önemsiz

15 Ağustos 2010 Pazar

"tam da kaçmaktan vazgeçerken"


Yoğun yaz takvimimin münasebetiyle, İstanbul'da bir hafta sonu geçirme kavramına epey yabancılaşmıştım. Artık bir dur demek gerektiği için bu hafta sonu ne yazık ki eski dostla epey içli dışlı oldum. Herkesin terki diyar ettiği şehirde, bu sıcakta hayati faaliyetler yürütmeye çalıştım. Bir yazı yazmaya niyetlendiğime göre yaşıyorum demektir, tabi buna yaşamak denir mi o kısmı bilahere tartışırız.

Kanımın bir kaplumbağadan bile daha yavaş aktığı bir hafta sonunun kısmi doğum günü hafta sonum olması ise geçen zamanın benim açımdan manasızlığını ikiye katlıyor. Bu nedenle mevsimlerin anlamını yitirdiği şu vakitlerde, mümkünse doğum günümü bir Nisan ayına transfer etmek istiyorum. Onu başaramazsam da, bir sonraki doğum günümü 1 aylık yaz tatilimin ortasında kutlamayı diliyorum. Hatta yeni yaşımdan en çok bunu diliyor da olabilirim.

Bu sıcakların insana hatırlattığı bir şey var ki; çalışmak iyidir. Ya da şöyle düzelteyim; klimalı ortamda çalışmak güzeldir. itiraf etmek gerkirse; zaman öldürmek suretiyle geçirdiğim saatler sonunda Pazartesi'nin geldiğine hiç bu kadar sevinmemiştim. Tabi bu zamanı deniz kenarında geçirseydim hissiyatlarım ters yönde olacaktı bundan da eminim.

Zaten şu geçen 2 gün boyunca, en büyük hayalim denize girmek oldu. Denize uzak sıcağa yakın olduğumuzdan, bu hayalim eve şişme havuz mu alsak acaba sorusuyla sona erdi. Bunca zaman kullanmadığım spor salonu havuzunun da, ben deniz serinlik için her yol mübahtır felsefesine bürünmüşken bakıma girmesi de rahmetli Murphy'nin kulaklarını çınlatmama vesile oldu.

Kıssadan hisse,

İstanbul'dan gitmek lazım sayın okur. En azından hafta sonu bunu başarmak lazım ki, sağlık ve sıhhatimiz korunsun...

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Bu sıcakta yapılabilecek hiçbir şey olmadığı için ben de hiçbir şey yapmadım, bu nedenle de rutin geçmiş yaş değerlendirmesi yazısı yalan oldu.
  • Girandola, sanki mevsiminde yeteri kadar yapmışlar gibi, karadutun mevsimi geçti diyerek karadut umutlarımı bir başka yaza kadar midemin dip köşelerine atmama neden oldu.
  • 3 tekerlekli seyahatler ise bu sıcak havaların en güzel ulaşım aracı oldu. İstanbul terk-i diyar edildiği için de, trafik de akıl sağlımız gibi buharlaşıp gitti. Bu hafta sonu da, bir koca yaş da işte böyle dırdır ve vırvırla geçip gitti... Darısı daha serin olmasını dilediğim yenilerine...

ps. başlık şarkısı Mutlu& Malt
ps.2. Şu an sıcaktan şikayet etmem, ileride de koca kıştan şikayet edeceğim gerçeğini değiştirmez bunu da belirtmeden geçemem.

12 Ağustos 2010 Perşembe

" içinden geleni söyle , kalırsa yazık olur"


Saçların gözlerine girmiyor mu sorusunu soran herkese sevgilerimle...

başlık şarkısı için ps; Pinhani&Hele Bi Gel

11 Ağustos 2010 Çarşamba

"besbelli uzun zamandır; aynayı kendine döndürmüyorsun"

  • Tutarsız insanları sevmiyorum,
  • Uyuşuk insanlara hiç gelemiyorum,
  • Bir infokolik olsam da telefon bağımlılarını anlayamıyorum,
  • İş önceliğini kavrayamayan herkesi dövmek istiyorum,
  • Sıcaktan ötürü çıldırıyorum,
  • Pintilerden malumunuz usul usul kaçıyorum,
  • İş günü uzun öğle yemekleri ni manasız ( aslında kaytarıcı) buluyorum,
  • Sen eşşekler gibi çalışırken, keyif yapanları ise saçlarını başlarını yolmamak için Allah'a havale ediyorum,
  • İçimdeki dedikoducu yana gıcık oluyorum,
  • Taze limonata diye tang getiren mekanlar batsın istiyorum,
  • Garanti Bankası’ndan ultra nefret ediyorum,
  • Nur Çintay'ın fazla kilolarının beyninde ödem yapmasına diyecek laf bulamıyorum,
  • Gözlerimin alerjikliğine de kıl kapıyorum,
  • Cengiz Semercioğlu'nun insan kategorisinde değerlendirilmesine itiraz ediyorum,
  • Her şuursuzun çocuk doğurduğu için anne baba olmasını kabul edemiyorum,
  • Bin alıp, bir vermeyen “hep banacıları” fevkalade akıllı olarak değerlendiriyor,

Hayattan beziyorum.

ps. başlık şarkısı Yalın- Günaydın

10 Ağustos 2010 Salı

"varamıyorum yanına çarelerin"


Arabada beyaz renk neyse saçtada siyah renk öyle bir şey bence...Toz ve hatayı az gösteren, büyük çoğunluk cinsinden... Şahsen kendime dair çoğu şeyden şikayetçi olsam da saçımın rengi bu kapsamda olmadı hiçbir zaman. Kaldı ki, kahverengi göz gibi bu koyu saçta öyle baskın bir gen ki, kendisini terk etmek pek mümkün değil. Bendeniz, genç yaşımda saçlarıma aklar düştüğü için boya hadisesi ile haşır neşir oluyorum. Süslü olmayı sevdiğim ama süslü olma konusunda beceriksiz olduğumdan da, saç boyama işlerimi anne denetimi altında yapıyorum. (benim annem canım annem)

Bu hafta sonuda aynı hadiseler gerçekleşti. Zaten günler çuvala girdiğinden anneme boya siparişini de önceden verdim ki, olayı hemen halledebilelim. (Macrocenter'da 15 TL olan boyanın Bandırma'da 9 TL olması konusu da ayrıca irdelenesi bir hadise)
Ben anneme saçımın renginden almasını söylememişim gibi annem saçımla iki alakasız rengi kaparak koşmuş eve. Ben de, saçlarımdaki bu sürekli dalgalanıp durulmanın sonu gelsin diye marketlere geri koştum ,aradığım rengi bulayım istedim ama ne yazık ki başarısız oldum. Çaresiz kalınca da, nasıl olsa saçım koyu bir şey anlaşılmaz diyerek kendimi annemin marifetli ellerine teslim ettim.

Böylece, en alakalı saçta bile absürd olacak bir karışımı (kestane parfe ve bal köpüğü kahve) kafamda denettim. Ve her zamanki gibi, diblerine azıcık işleyen bir renge karşı saçımın uçları bildiğiniz koyu kıvamında kaldı. Diplerinin kızıla çalan bir renk olması, ileri yaşta seyrekleşmiş saçlarını boyarken kafasını da boyamış gibi gözüken teyzelere benzememe vesile olduğu için halimden fevkalade bahtiyar oldum.

Annemse "koyu renk, yüzünü sert gösteriyor" derdinde olduğu için bu hadiseye gerçekten bayıldı. Benden "bu böyle olmaz, gidip boyatıyorum derhal" beyanatı gelmediği içinse çok şaşırdı.
Ama saçım pek narin ve hassas olduğu, ayrıca bu değişiklik sadece güneş veya florasan tepemdeyken belli olduğundan bir süre beklemeyi tercih ettim.

Değerli saç danışmanım Tutku'nun, saçları kızıl mı yapıyorsun sorusuna ise, hayır annemle füzyon çalışması yapıyoruz diyerek geçiştirdim.
Ve yaz benim için nispten geçtiğinden, karışık saç rengi benim için yeterli bir değişiklik olmadığından kahkülü keselim dostum (sonunu düşünen tahmin edersiniz ki kahraman olamaz) diyerek, kendimi koltuğa bıraktım. Her zaman olduğu gibi kendimi biraz yabancılasam da, en sıcak günde alnıma saç birikintisi iliştirdiğim için kendime küfretsem de an itibariyle halimden şikayeti değilim.

Beğendiğini söyleyenler olsa da (gerçekten beğendiklerinden şüpheliyim, çünkü ben de bazen beğenmesem de, güzel olmuş derim) kahkül karşıtı mahalle baskısı hemen kendini gösterdi. Ben de, gözlüklüyken kahküllü saçım varmış bu da bir şey mi diyerek olayı geçiştirdim.

Saçlarım sağlıklı ve dökülmüyor ya, ondan sonra rengi de kahkülü de kendini bulur, defalarca yaşadığımdam adım gibi biliyorum.
Sadece kahküle fön çekmeyi bir türlü öğrenemediğim için, bir de bu saç modeliyle bigudileri sar ve günü kurtar felseferimi uygulayamayacağım için bedbahtım. Onu da haftaya unutur ve kend rutinime dönerim diye umuyor, bu blogda yazdığım Bandırma ve saç konulu 674. yazımı sona erdiriyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Bunca yıl sonra saç mutluluğunu neden Tutku'da bulduğumu anladım. Tutku ısrar etmiyor, çok biliyorum havalarına girmiyor, fikrine saygı duyuyor, karşı fikirdeyse de, sadece nazikçe fikrini söyüyor ki, bu her kuaförde bulunan bir özellik değil ne yazık ki.
ps. başlık şarkısı Ajda Pekkan- Eğlen Güzelim

8 Ağustos 2010 Pazar

"yağdı yağacak kirpiklerimden"


Büyük konuşmak istemem ama cehenneme hazırlık yaptıran sıcaklıkta günler yaşıyoruz. Ruhumla beraber aklımı da işgal eden sıcak münasebetiyle, bırakın sağlıklı olanını tüm düşünme faaliyetlerimi de durdurdum.

Hala sıcak konusunda nispeten şanslı olduğumu, kendimden çok daha kötü durumlarda para kazanmak için sıcağa maruz kalanların olduğunu düşünsem de, bu hafta sonu çektiğim çilenin sonunda az biraz isyan etmeden kendimi alamıyorum.

Bu sıcaklarda başımıza gelecekler için iki alternatifimiz var, ya klima ile hasta oluruz ya da sıcakla hasta oluruz. Ben tercihimi kllimadan yana kullandım. Bu sebeple de dışarıda pişerken, üşüdüğü için klima kapattırmaya meyledenlere ultra gıcık olabilirim. Yani eskiden böyle değildim ki hala klima beynimi alamuk yapar, kuru gözlerimi kupkuru hale getirir ama yine de velinimettir ve candır., belki de düşülen denizde can ciğer kuzu sarması olduğumuz yılandır.

İşte tam da bu yüzden bu aralar; klima bana dokunuyor lafı bana fevkalade dokunuyor.
Havanın ayarının iyice sapıttığını bizzat idrak ettiğim bu yaz sonrasında, yetki ve mevki sahibi birinin, "bu sıcaklarda verimli çalışmak diye bir şey olmaz, bu sebeple Ağustos ayını siesta ayı yaptım. Asgari görevler dışında herkes Ağustos'ta 1 ay tatil yapsın" demesini dört gözle bekliyorum. Yok herkes halinden memnunsa, ben kendim için yazın yaylada yaşayabilecek bir hayat tarzı oluşturmak için çalışmalara başlayayım.

Bu kadar şikayet edip, yukarıyla aramı bozmamak için bu sıcak havaların sosyalleşme adına da ne kadar büyük bir yardımcı olduğunun altını çizeyim. Hali hazırda artık herkesin hiç yoktan konuşacağı birsıcak hava konusu mevcut. Yani en azından benim için bu durum gerçek bir kurtarıcı.

Ama bu eline termometreyi alıp yurdun her bir noktasında havayı ölçen insanları anlamama sebep olmuyor. Başka birçok şeyi daha anlayamıyorum ama bu sıcakta bir şeyleri anlamanın da insana bir şey katacağını düşünmediğimden, soğuk suyuma sığınarak yoluma bakıyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak fevkalade manasız ek bilgi;
  • Hayatımda bu kadar saçımı topladığım bir dönem sanırım olmadı. Bir Bandırma ritueli olarak saçımla ilgili başka gelişmeler oldu ki, onu da başka bir yazıda ele almak üzere az sonra hissiyatlarıma satırlarıma son veriyorum.
ps. başlık şarkısı; Tarkan& Sen Çoktan Gitmişsin

7 Ağustos 2010 Cumartesi

"görünenle yetinmişim, durup hiç dinlememişim"


Uzun bir aradan sonra oradan buradan hayat;
  • Ne mutlu ki bize, Robbie Williams Türk asıllı sevgilisi ile nihayet evleniyormuş. Burada mutlu olunacak konu Robieei Williams'ın evleniyor olması değil, kendisinin bir Türk asılllı Amerikalı ile evlenmesi. Sanırsınız Türk ırkı Robbie Williams sayesinde kurtulacak.
  • Daha önce twitter'da yazmıştım; gurbetçilerine ikinci sınıf insan muamalesi yapan güzide yurdum, onlardan biri başarılı olduğu vakit kimi nasıl sahipleneceğini şaşırıyor. Türkçeyi bile konuştuğundan şüphe ettiğim Aida, Robbie Williams'ın müstakbel zevcesi olacağı vakit canımız ciğerimiz ve bacımız oluveriyor. Ne mutlu ki bize, bu düğün haberi ile güzide medyamız Türk tipi ezikliğimizi bir nebze de olsa gideriyor.
  • Gülse Birsel ve Soner Sarıkabadayı, kendi başarılarını hevesleri ile gölgeleyen insanlar bana göre. Avrupa Yakası gibi bir fenomeni yaratan Gülse Birsel'in ben oyuncu da olacağım ısrarı ile Koparılan Çiçekler ve öncesine de gayet hit yazmış Soner Sarıkabadayı'nın ben şarkı söyleyeceğim ısrarı yeteneklerini bir güzel gölgeliyor. Soner Sarıkabadayı'nın "aramadığım yer kalmıyor" kısmını duyduğumda kulaklarımı tıkadığım şarkısı ile Gülse Birsel'in manasız Turkcell reklamları bana bu gerçeği sıklıkla hatırlatıyor. Bu yüzden dost dediğiniz acı söylemeli sayın okur. Yani bu insanların yol arkadaşlarının, sen aslında hep yazsan mı diye uyarması, anlamazlarsa da, yapamıyorsun yavrucum olmuyor diyerekten kulağını çekmesi şart.
  • Nasıl tuhaf bir çelişki ise İstanbul'da yaşamakta İstanbul'dan gitmekte çile. Yani hafta sonu bu nem bulutu şehirde kalmıyım, başımı dinliyim dediğiniz vakit özel jetiniz yoksa ve ışınlanma teknolojisine sahip değilseniz, yollarda tükenmeniz pek olası. Yani gideceğiniz yere ulaşana kadar bol trafik, sonrasında bol sıra ve rötar kaderiniz oluyor haliyle. Bu trajik vakaya ben kendimce İstanbul laneti diyorum. Tabi bu arada bir hafta sonu dahi İst.de kalmadığım bir yaz geçirdiğim için İstanbul'da gezmeyi de özlediğimi itiraf etmeliyim:) Mesela en çok Girandola'nın karadutlu dondurmasını özlüyorum ama o şuursuz işletme, ısrarla ve ısrarla karadutlu dondurma yapmıyor artık. Ben de o zaman, zaten bu kadar seyrek yapıyordunuz, neden kanıma bu zehri soktunuz diye kendimce isyan ediyorum.
  • Tatil dediğiniz hadise ne yazık ki yaşanan ve bir çırpıda da biten bir şey. İşe dönüp iki gün çalışınca, daha üç gün önce kızgın kumlardan denizlere koşan halinizi unutuveriyorsunuz. Bu arada tatilde en çok kendimde gözlemlediğim bir hal var ki, aşırı dondurma yeme isteği. O kadar çok dondurma yedim ki, magnum'un sarımtrak arabası kesin benim olur diye hayaller bile kurmaya başladım ama msj.ları toplu atarım diye konuyu sarkıtınca kampanyanın süresini kaçırdım. Araba gitti bari bilinleniyim diye, İsviçrei bilimadamlarını dondurma ve deniz ilişkisini anlamaya davet ediyorum:)
  • Türk siyasi tarihinde yer alan kadın bakanların neden genelde bekar kaldıklarını ve genelde erkekleştiklerini merak ediyorum. Yani gerçekten kadın haklarını savunacak bir kadın bakanın bu ülkede yaşayabilmesi gerçekten bu kadar zor mu sorusunu da ara ara bazı bazı kendime soruyorum.
  • Bendeniz, ısrarlı bir şekilde internet üzerinden alım yapamıyorum. Yani aslında internetten alım yapmak için üye olma şartıyla uğraşmayı istemiyorum. Misal yemek sepeti, misal IDo ve misal biletix. Ama bu pis IDO internet ve telefon bankacılığı arasındaki alımları farklı fiyatlandırınca, bari bunu alıyım dedim. Bunun dışında kalan yerlerde ise eş dost şifresi ile hayatımı sürdürüyorum çok şükür.
  • Misal kusburnu vasıtası ile aldığım basketbol şampiyonası final maç biletim elime ulaştı. Bileti almaktan öteye gitmediğim için, final maçının Sinan Erdem salonunda olacağını bile bilet elime ulaşınca anladım. Asıl skandal ise referandumla aynı gün olduğunu bildiğim maçın aynı zamanda bayramın son gününe geldiğini idrak etmem oldu. Yani anlayacağınız, hem hayırlı evlat, hem bilinçli vatandaş hem de bir sportif olmanın bedeli sandığınız kadar kolay değil:)
  • An itibariyle nispeten serin aile balkonumuzda satırlarımı kaleme alsam da, sıcaktan çok çektim, daha da çekiyorum ve bunu da başka bir yazı konusu yapmak üzere yazıyı oldu bittiye getiriyorum.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Bir zamanlarda eski bir Türkiye güzeli ya da mankenin Robbie Williams ile otel asansöründe sevişme haberi çıkmıştı değil mi?
  • Bu yazı da, 1000. yazıdan sonra olduğu için haliyle 1001. yazı oluyor ki, bu sebeple kendisini twitter'da yaptığım 1001. gece masalının gerçeği olarak da adlandırabiliriz haliyle.
ps. başlık şarkısı Tarkan ve Sen çoktan gitmişsin