31 Temmuz 2010 Cumartesi

"ben, en güzel yeri hatırana saklarım"


Tatil görgüsüzlüğü vol.2;

Gördüklerime dayanarak söylüyorum, bu ülkenin hala turizmden ekmek yiyor olması beni gerçekten şaşırtıyor sayın okur. Deniz, kum güneş şahane de, bu algı ve hizmet olayı nasıl çözülür inanın bilemiyorum.

Ve müsadenizle tatil hallerimin ırkçılık kokan halleriyle başlamak istiyorum.
  • Ben gurbetçi sevmiyorum sayın okur...Yani yurt dışında yaşayan herkes benim için gurbetçi değil tabi. Ama hani fenotipine, hallerine tavırlarına yansımış bazı gurbetçiler vardır ya, işte onlardan köşe bucak kaçıyorum.
  • Kaldı ki turist de sevmiyorum ki insan sevmeyen bir bünye için gayet tutarlı bir tavır bu.
  • Açıkçası yabancılara tahsis edilmiş bazı tatil yörelerini görünce hafiften milliyetçilikte yapıp, ulen bu ülkede yaşayan çoğu insan tatil denilen şeyi magazin programında görürken, bu adamların oralarda kendi vatanı gibi rahat etmeleri de adalet mi dediğim de oldu, itiraf ediyorum.

Kıssadan hisse, en güzel tatil bana göre insansız tatil...İnsan olunca zaten dağılmaya müsait dikkatim daha çok etrafa dağılıyor ve bakın neler oluyor.

  • Marmaris Bodrum yolculuğu sırasında seyahat etmek zorunda kaldığımız aile beni acayip şaşkınlıklara uğratıyor. Dr. Bilalin şapkalısı olan baba, sesi bir kere bile çıkmayan anneye karşılık tüm otobüs adına konuşan çok bilmiş ve bir o kadar itici ( aynı ben) 8-9 yaşlarında saf kız çocuğu. Babanın kızını övmeleri, her şeye yorum yapmaları bittikten sonra sahneye kızı çıkıyor ve 3.5 saat herkesi tükettikten sonra şu lafı ile beni benden alıyor;" ne çabuk geldik, daha 1 saat geçti gibi geldi bana"bendeki 3.5 saatin 35 saatlik etkisini çok şükür şu an tebessümle anabiliyorum.
  • Aynı otobüste tek başına yolculuk yapan 10 yaşlarında bir çocuk sık aralıklarla kaptanın yanına gidip, kulağına bir şey söylüyor ve bizde bu sebeple iki kere mola veriyoruz. İnsanlık hali, çocuğun çişi gelmiştir falan diyoruz ama yolun sonunda kendisine sorduğumuzda, otobüsü durdurma nedeninin prostat olma ihtimali olduğunu öğreniyoruz. OKulda çişiniz gelince hemen yapın yoksa hasta olursunuz diyen öğretmenine de ayrıca şapka çıkartıyoruz.
  • Başka bir gün şezlongta yanı başımıza yolu dülen 14'lük ergenler, bikini fotoğraflarını anında facebook'ta paylaşıyorlar ve yarım saat sonrada o fotoğrafı kimler beğenmiş naklen yayın yaparak bizlerle paylaşıyorlar. Bu değerli grubun değerli üyelerinden bir kızın, facebook'ta beğendiği bir çocuğun fotoğrafını beğendiğini sonra onun da kendisinin bir fotoğrafını beğendiğini, dün akşam da çocuktan msj geldiğini ama telefonunun çocukta olmadığını bu sebeple çok şaşırdığını kocaman gözlüklerimin arkasından duyuyorum.
  • Başka bir sabah kahvaltıda ise, çocuk doğurmanın nek adar büyük bir karar olduğunu tekrar farkediyorum. İki arkadaş ailenin çocuklarının bir sandalye yüzünden nasıl restleştiğini, iki ailenin de çocuklarının kişiliklerine müdahele etmemek için sonsuz bir sabır göstererek kollarından tutup, gel buraya demediklerini, otorite denilen şeyin kurulmasının zorluğunu bilahere görüyorum.
  • Okuduğum şahane kitap Korkma ben varım'da; intihardan sonra en ciddi karar çocuk sahibi olmaktır diyor ki ( aslında onu kitabın yazarı Murat menteş değil de başkası söylemiş olmalıydı da, şimdi üşenip kitaba bakamıyorum) ben de gözlemlerimle tek çocuk sahibi olmanın 2 çocuk sahibi olmaktan daha da zor olduğunu düşünüyorum.
  • Turizm sektörüne burun kıvırmakla beraber, bu sıcaklarda çalışmanın gerçekten sabır gerektirdiğini ve ekmeğin artık aslanın midesinden de öteye gittiğini düşünüyorum. Ayrıca para sahibi olmanın insanın her şeye sahip olma egosunu da harekete geçirdiğini görüyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Bu senede geçen seneki gibi Xuma Beach, gönlümün; Marina Yacht Club'un (beni Sicilya topraklarına gömün )şahane yemekleri ise midemin sultanı oldular.
  • İstanbul'u saran kahve salgını Bodrum'da da baş göstermiş ve Kahve Dünyası Marina'da şahane bir yer kaparak, hedefi bence 12'den vurmuşlar.
  • Güzide memleketimde yüzmek, bronzlaşmaktan pişen bünyelerin duş alması için yapılan bir faaliyetten başka bir şey değil bence. Aksi olsaydı 3 tarafı denizlerle çevrili bu ülke, deniz sporlarında az biraz başarılı olurdu. ( malumafatrus phellps suyun dibinden bildiriyor)
  • Geçen seneki gibi bu senede xuma'da her istediğimizi şıp diye yapan süpersonik garson ile otelimizde görevli ve aynı zamanda yıldız teknik öğrencisi olduğunu öğrendiğim garsona gönlümün yıldızlı pekiyilerini temsilen verdim.
  • Survivor İhsan'ı görüp dikizlemiş bir insan olarak söylüyorum, çocuklar adada bir deri ve bir kemik kalmışlar. Ben gördüğümde adadan Merve ve arkadaşları eşlik ediyordu kendisine ki, aralarındaki münasebetin arkadaşlık mı başka bir şey mi olduğuna pek karar veremedim.
  • An itibariyle iskeledeki şezlongları, hadi kalkın gidin daha akşam için hazırlık yapıcaz minvalinde sert!! bir şekilde kaldıran görevlilerden ötürü tatil görgüsüzlüğümün ikinci kısmını da burada sonlandırıyorum.

Daha da fenası yarın itibariyle tatilimi de sonlandırıyorum ki, işte onun depresyonu destan da yazdırabilir bana...

Ne diyeyim sona geldik birlikte başladığımızın...

ühü ve ühü...

ps. başlık şarkısı Tarkan ve Kayıp

29 Temmuz 2010 Perşembe

"Serseri bir rüzgar gibi estin sen şimdi uzaklara"


Tatil hadisesi bir haftalık bir padişahlık gibi. Yani bugün ne kadar keyif sürerseniz sürün haftaya mesai başında hiçbir havanızın olmayacağı gerçeği aşikar. Bu sebeple şu an bu satırları şezlongtan yazıyorum ey okur derken, nispet yaptığımı düşünmenizi asla istemem. Keza nispet yaptığım zamanda bunu vurgulamaktan asla çekinmem.

An itibariyle ufacık minicik tatilimin 6. gününde olup bitenler, göze batan, çıban yapan dert olanları sıralamayı şahane kitabım Korma Ben Varım'ı okumaya tercih ediyorum.

Sabit bir insan olarak yeniliklere pek hevesli olmadığımdan bu tatil biraz yeni biraz eski usulü bir rota çizdik kendimize ki, o rotanın ne kadar zor çizildiğini de az çok hatırlarsınız.

Yediğim içtiğim benim olsun, gördüklerimi siz de bilin ona göre hareket edin diye az biraz detaylı yazacağım müsadenizle...

Biz ilk olarak Dalyan'a gittik ki, bendeniz kör cahil bir tatilci olarak azıcık bile araştırma yapmadan fuhrerschein'in vizyon ve misyonuna sığınarak yola çıktığımdan ilk görüşte niye nehir kenarına geldik ki biz şimdi diye bir tereddüte düşmedim değil.

Sabah uçaklarının güzelliği sayesinde, hemen hadiseye balıklama atladık ve Dalyan turundaki yerimizi aldık. Turizm denilen şey bu ülkede gelişseydi, Venedik misali pazarlanacak Dalyan'da önce İztuzu plajı, ardından çamur banyosu ve Köyceğiz gölünü gördük. İztuzu plajı, kerata kaplumbağalar caretta carettaların yumurtladığı upuzun bir plaj. Dalgalı ve hamam gibi suyunun pek serinletici olma etkisi ne yazık ki yok. Çamur banyosu dediğiniz şeyse tamamiyle turist kandırma mekanı. Elbetteki çamurla falan haşır neşir olmadım. Zaten etraf öyle bir kalabalık ki, olmak istesem bile kalabalıkla birleşen sıcaktan cinnet geçirebilirdim.

Otomatik pilota alınmış turumuzun sonlanmasıyla beraber İngilizler için dizayn edilmiş Dalyan'da yemek derdine düştük. Türk milli yemeği !! steak satan restoranların arasında bulabildiğimiz bir esnaf lokantasında yer bulunca, hizmetti falandı filandı demeden karnımızı doyurduk. Bu arada steakçi mekanların dışında hint, çint ve italyan yemekleri yapan mekanların da değerli turistlerimiz için hazır ve nazır olduğunu görerek gurur duyduk.

Cumartesi günü ise şahanesinden bir Göcek turuna çıktık ki, tur 15 kişilik olunca ve bunun çoğu ağırlıklı olarak turist olunca insandan da bezmedik. Akşam ise can simidi esnaf lokantasında da doluluk vesilesiyle yer bulamayınca, otelimizde şaçma bir yemekle (penne adı altındaki düdük makarna) ödüllendirildik.

Ve Dalyan'en güzel kısmı olarak Pazar günü Ley Ley denilen ve merkezin dışında olan bir restaurantta şahane bir kahvaltı ettik. (tatilde bile kahvaltı görevimi boşlamam)

Ardından da tatilimizin Turunç kısmına geçiş yaptık.
Turunç da başka bir İngiliz köyü gibi ama bana ilk bakışta Marmara adasını da hatırlatmadı değil. Biz fotoğrafından afilli duran Otel Mavi Deniz'de kalarak fotoğrafların ne kadar yalancı olabileceğini gördük. Dalyandan sonra yemek derdi çekmemek için tam pansiyona can havliyle sarıldık ama onda da aradığımız mutluluğu bulamadık. Sözde her şey dahil dedik ama başınıza da zebani diktik ki, yedikleriniz boğazınıza dizilsin anlayışına sadece 2 gün dayanıp Bodrum yollarını tuttuk.

Yol demişken Turunç'un en güzel kısmı Marmaris'ten tekne ile ulaşım sağlanabilmesi. Püfür püfür ve binbir keyifle yolculuk yapabiliyorsunuz ki, iğrenç Marmaris'in en güzel yanının Turunç'a dönüşü olduğunu da bilahere belirtmeliyim:) ( hele ki dolunay vakti)


Bu satırları an itibariyle Gündoğan'dan yazıyorum. Dertlerim bitmedi, sadece şekil değiştirdi. Burası bilahere yazı konusu zaten olur. Sadece şunu söyleyeyim, Türkbükü'nde kalmasam da Serdar Ortaç kusuyorum. Hayatımda müzik dinlemenin bu kadar eziyet verdiği bir dönem olmadı ki, bu nedenle Allah happy hours'cuların hepsini nasıl biliyorsa öyle yapsın istiyorum.

Ama nankörlük de yapamam, suya girdiğim vakit her şeyi unutuyorum. Hava tatil başından beri o kadar sıcak ki, güneşlenmek denilen şeye heves edemiyorum bile. Bu yüzden de şezlong altında kitap okumaktan sonra yapılabilecek en güzel şeyi yapıp yazı yazıyorum. Tatildeki efsane anektotlarım içinse bir başka yazıda buluşmayı diliyor, sizlere esenlikler diliyorum muhterem okur...

ps. başlık şarkısı Tarkan ve Kayıp

28 Temmuz 2010 Çarşamba

"sessiz şarkılarda çal beni"


bir hayat hatırsası olarak bülent ortaçgil 40.yıl konseri...

keşke fırsatım olsaydı da bu satırları konserden hemen sonra yazabilseydim...O anki hissiyatlarımı daha kımıl kımıl aktarırdım muhtemelen...Ama işte araya valiz girdi, tatil girdi, ingilizler girdi, insanlıktan bıkma geldi, gece erkenden sızma geldi ve o güzel konseri yazmak ancak şimdiye kısmet oldu. An itibariyle konseri maddeleştirmek daha pratik geldiğinden, sol baştan saymaya başlıyorum;
  • Konsere dair en büyük sorum, neden Teoman'ın olmadığıydı...Bir yerde konseri olsa bile, aslından şu an burada olmak istiyordu ama'Lı bir cümle kurulsun istedim, kurulmadı üzüldüm.
  • değirmenler gibi bir şarkıyı Pinhani Sinan'ın söylemesine çok üzüldüm.
  • Candan Erçetin'in organizasyonun içinde yer alıp, sahnede tek başına şarkı söylememesini Sezen Aksu kıskançlığına verdim.
  • Gecenin süprizi Sezen Aksu'nun sahneye çıkması olarak lanse edilse de, Müslüm Gürses çıksaydı ve beraber Sensiz Olmaz'ı söyleseydiler asıl süpriz o olurdu diye düşündüm.
  • Aylin Aslım'ın mavi kuş'u söyleyişine de sahnedeki kuğu gibiliğine de hayran oldum.
  • Mirkelam'ın "bütün çiçekler su ister" performansını da kesinlikle çok başarılı buldum.
  • Ben konser öncesinde şarkıları beraber söyleyecekler sandığımdan, genelde şarkıcıların tek başına sahne almalarına pek anlam veremedim.
  • O kadar kalabalığın organizasyonunun ne kadar zor olduğunu gördüm.
  • Gürol Ağırbaş'ın karizmasına yine ve yeniden hayran oldum.
  • Birsen Tezer'den çığlık çığlığa'yı bir de canlı dinlediğim için pek bahtiyar oldum.
  • Konserin sonunda Ortaçgil'in pek hissiyatlı bir halde " çok teşekkür ederim başka ne diyeyim" lafına ağlamak istedim.
  • Açıkhava'nın her bir noktasında her bir vakit sigara içiliyordu ki buna da fevkalade gıcık oldum.
  • Yanımdaki ortaçgil aşığı kızın erkek arkadaşına sergilediği tüm bilmişliklere de derin hissiyatlar besledim.
  • Konser sonrası tüm taksilerin ya bostancı ya da ataköye gidiyor olmasına yuh dedim...
  • ve konser sonrasına twitter'a şunu yazdım; Allah kimseyi ortaçgil şarkılarından eksik bırakmasın...Hala da aynı hissiyattayım...
ps. başlık şarkısı ortaçgil- ben bunları kimseye anlatmadım

Ps.2.Fotoğraf ise buradan

22 Temmuz 2010 Perşembe

"adını koyamadiğımız her gün yeni bir şey var"


blog interaktifliğimiz az biraz sönse de, hissiyatlı ve bir o kadar da manasız bir hadise için blog anketi vaktidir sayın okur...

1000. yazıya hatrı sayılır vakitler kalmışken ve 1.000 yazı münasebetiyle sosyal alem partisi falan da vermeyeceğimden ( ben partiyi versem de kaç kişi gelir sorusu ayrı dert), diyorum ki el birliği ile 1.000 yazının başlık şarkısını seçelim.

1.000 yazının içeriği belli mi ki (bitişik ve ayrı, ayrı ve bitişik?) diye sorsanız cevabım hayır olur ama yine de bir yerden başlamak gerektiğini düşünüyorum.

Siz 1.000 şarkının başlık şarkısı önerilerini sunarken, ben de yazının içeriğini kafamda şekillendiriyim.


ps. başlık şarkısı Bülent Ortaçgil- İntegral

"güneşi yolladık bütün renklerle, oyuncağıyız artık alışkanlıkların"


Pek muhterem okur; başıma gelecekleri bile bile bendeniz lümpenlik yapmaya uzaklara gidiyorum.

Yol psikolojisinden ve otellerden nefret etsem de, her faninin yılda bir kere kumdan kaleler yapması gerektiğine inandığım için yollara düşüyorum. (Allah uçağımı düşürmesin o ayrı)

Beni az çok tanıdıysanız, kısmetse bilumum kiritiklerle dolu yazılar yazacağımı tahmin edersiniz. Ama hazır Ayça alasını yazıp, olayı özetlemişken, ben de borsacı hissiyatımla yaşamadığım hissiyatı satın almayı sevdiğimden, tatil vizyon misyonuna ilişkin bu yazıyı kopyalamazsam olmazdı.



Sevgili kinestetik okur, son zamanlarda aşırı telepatik zamanlar geçiriyorum ama detaylara girmeyeceğim. Öncelikle doğum günümde bu yazıyı yazmaktan şeref duyduğumu belirtmek isterim. Neden şeref duyduğumu bilmiyorum ama her vesileden şeref çıkaran insanlara son zamanlarda nedenini bilmediğim bir sempati duymaya başladığım için olabilir. Mesela bu ‘olabilir’ sözünü de çok seviyorum. Belirsizliğin her zaman tehlike arzetmesi insanı diri kılıyor.

Şu anda ismini ilk kez geldiğimde duyduğum Siros adasındayız. Şimdiye kadar en çok bu adayı beğendim. Sanki Özal eli değmemiş 70’lerdeki Türkiye gibi. Hatta 70’lerde Tarabya’dan, Maltepe’den, Caddebostan’dan denize girip mayoyla eve giden annelerimiz ve taşlardan denize atlayıp bütün gün plajda pinekleyeceğinden emin olduğumuz ailemizin güvencesindeki biz, o zamanın çocuklarının çağı gibi. Ne kadar özlemişim o zamanları. Artık her şeyin hırs, kazanma ve para olduğu şu zamanlardan sonra böyle bir yere gelip son derece ucuz fiyat, güzeryüzlü insanlar ve bembeyaz masa örtülerini, yüksek tavanlı ve mis gibi çarşafları olan otelleri görünce bir an için durup ağlayasım geldi.

Çünkü tatildeyken diyorum içimde bir sıkıntı var ama nedir nedir diye, şu anda buldum ki, sizi meta olarak görüyor turistik yerler. Kendi memleketin de dahil olmak üzere, her yaz üç ay boyunca ne olursa kaktırılacak bir meta, üç ay boyunca insan değil, para verecek bir eşek gibi görüyorlar sizi. Bu yüzden çarşaflar kirli, yemekler göstermelik, pis ve aşırı pahalı, sense sadece onlara para vermekle görevli hayvanın tekisin. Başka da bir şey değilsin. Çünkü onlar turiste doymuş, çünkü onlar yaz dendiğinde sadece sezonda kazanabilmeleriyle yaptıklarını haklılaştıran hep mağdur durumdaki zavallı turizmciler. Kriz olup sezon boş geçiyorsa da haklılar, sezon dolu ve müesseseleri doluyorsa da haklılar. Nasıl iş anlamıyorum. Birinde iş olmadığı için, diğerinde iş olup başlarını kaşıyacak vakitleri olmadığı için hep mazlumlar. Neden bu işi yaptıklarını sorarsan cevap bütün memleketlerde aynı: Ekmek parası. E neden okkalı pasta parası alıyorsun diye sorarsan da cevap hazır: Sadece sezonda kazanabiliyoruz. Temiz yerler de bulabilirsin elbette ama onlara da geceliği en az 300 lira vermeyi göze alacaksın. Temizliği, lezzeti ve sıhhiliği ancak parayla alabilirsin. Tabii eğer varsa.Bu şartlar altında ben de tatil yapmam arkadaş.

Zaten tatil kadar insanı katil edecek başka bir yorgunluk da yok.Yazlıklarsa bir başka mevzu. Yazlığın varsa ayrı dert, yoksa ve misafir olacaksan ayrı.

Ben size diyeyim: Tatil son derece lümpen bir iş. Tatile çıkacağınıza evinizde oturun insan gibi.

ps. başlık şarkısı Bozburun- Bülent Ortaçgil

20 Temmuz 2010 Salı

"güzel günler mi geçti, yoksa biz mi çirkinleştik?"


Bir süredir, 17 yaşında şeklen büyük, manen minik kuzenime emanet ebeveynlik yapıyorum. Bu vesileyle de içimdeki küçük Hitler'in devleşmesini izleme şansı buluyor, kendimden bir güzel nefret ediyorum.

Veli malumafatruş aile saadetinin göbeğinden bildiriyor;
  • Genelde kuralcılıkla histeriklik arasında gidip geldiğimden can sıkıcı olmaya pek yakınımdır, ama kendimi hatalarımla sevmeyi sevdiğimden de bu can sıkıcılığımı sarıp sarmalarım.
  • Öncelikle şunu belirtmeliyim, emanet çocuk bakmak kendi çocuğuna bakmaktan her şekilde daha zor bir şey. Bu yüzden Allah bakıcılara da, anaokul kreş vb. çalışanlarına da kesinlikle kolaylıklar vermeli.
  • Çocuk sahibi olmak daha öncede söylediğim gibi ehliyete tabi olması gereken bir karar, bir kariyer basamağı diye, yapılacak her şey yapıldı sıra ona geldi diye olacak bir şey değil. Hadi oldu diyelim, nasıl olur da bunun doğru yolu bulunur, var mıdır bir doğrusu onu merak ediyorum.
  • Bir insan evladı, nasıl çocuğunun üzerinde hak iddia etmez, nasıl "onun için her şeyin iyisini ben bilirim" felsefesinden kurtulur, nasıl o şuursuz yavruya güven duyar, nasıl kendi ayakları üzerinde yürümesine sabreder ben şu anlık anlayabilmiş değilim. Yani özgür, hür irade dediğimiz şeyler iyi hoş güzel de, koruyup kollama güdüsünü nasıl kontrol edebiliyor ebeveyn dediğimiz güruh?
  • Veyahut belli bir bilince ulaşana kadar, onunla arkadaşlık etme, şunu dinleme, bunu giyme demekten nasıl alıkoyabiliyor, bir zamanlar tamamen size bağlı olan miniciğin kendi ayaklarım üzerinde duracağım isyanına nasıl sabır gösterebiliyor idrak edebilmiş değilim.
Gün gelir gerçek bir ebeveyn olursam idrak eder miyim bundan da şüpheliyim...

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Gün gelir bir gün Sibel Arna haklıymış derim diye,
  • Çocuğum olursa isyankarın teki olur ve elektrik çarpmış saçları, piercingleri ile cool cool takılır diye,
  • Herkesi ve her şeyi bu kadar eleştirirken, tüm eleştirilerim junior malumafatruşta karşıma çıkabilir diye,
  • Biz böyle değildik üstadım diye karşımdakini anlamayan empatiden uzak bir "çok bilmiş" olurum diye,
  • Saçını süpürge ettiğim çocuğum, gün gelir nankörün teki olur diye,
  • Yanlış yolda olduğunu düşündüğüm vakit, hayatına karışmamak adına susmak zorunda kalırım diye,
gerçekten korkuyor, bu ebeveynlik hadisesinin üstesinden alnının akıyla çıkmış herkeslere de tebriklerimi sunuyorum.

ps. başlık şarkısı İNtegral- Bülent Ortaçgil

ps.2. Konuyla ilgili Ayça Şen fikriyatı için buyrunuz.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

"En güzel an budur, bugünü dinle...unutma sakın, onu yaşamak zorundasın"


Bir düğün derneğin anatomisi...

Yorgunluğun resmini de cinsini de bugün pekala yapabilirim abidin...Kısa vakitte uzun uzun yollara gidip gelmenin araya bir düğün, bol kalabalık sıkıştırmanın bünyemde yarattığı hasarı hesaplayamadan başka bir yolculuğa çıkacak olmak iyi mi kötü mü henüz karar verebilmiş değilim.

Geçen 2 günü her detayı ile anlatmayı çok isterdim ama şu anlık allak bullak olmuş aklımda ön plana çıkmışlardan bir buket sunabilecek hal ve taakatteyim.

2 günün en etkili sonucu, düğün hadisesinden soğuyabilecek kadar soğumuş olmam oldu.
  • İki insanın başkalarını eğlendirmek için bu kadar perişan olmasını hayatının en mutlu günü diye adletmelerini hiç ama hiç anlayamadım. Bir de araya mesafelere falan girince bu iş zor ve çok zor Yonca. Kusursuz memnuniyet olmayacağına göre, kusursuz bir düğün çabası da olmamalı şu anki hissiyatımca.

  • Biri bana bu yağmurlu günlerde Doğu Karadeniz’e gideceksin, sıcaktan pişeceksin nemden yapış yapış olacaksın deseydi, “daha neler” derdim ama resmen şu 2 günde hava münasebetiyle tükendim ve bittim.

  • Bu sebeple bir balkonda uyumak ve serin Karadeniz sabahına uyanmak 2 günün en güzel anlarından biriydi benim için.

  • Bununla birlikte, azıcık uzakta olsa şahane bir kahvaltıcı keşfettik ki, açık büfe kahvaltıdan kaçan biri olarak Ordu’ya gittiğinizde(malumafatrus anadolu yollarında) Hanzade’de kahvaltı yapmanızı şiddetle öneririm.
  • Karadeniz, benim gördüğüm kadarıyla bildiğiniz kahverengi deniz. Yağmurlar toprakları alıp denizlere attığından deniz hep çamurlu gibi bir kıvamda kendini gösteriyor.
  • Arkadaşlarınızla biraradayken tüm can sıkıntıları eğlenceli hale gelebiliyor. Başka türlü o kuaför maceralarımız daha can sıkıcı bir hal alabilir, uykusuzluk adamı perişan edebilirdi.
  • Kuaför demişken, Ordu’da kuaförcülük hizmetlerinin kadınların tekelinde olduğunu belirtmeliyim. Bunun sebebi Karadenizliler için hep söylenen kadın çalışır erkek yatar sendromu mu onu çözemedim.
  • İstanbul’dan sonra yeni bir şehre gittiğinizde onu kıyaslayacak ölçekte bir yeri kafanızda belirlemeniz şart. Ben misal daha öncesinde Zonguldak Ereğli’yi gördüğümden hep orası ile kıyasladım Ordu’yu.
  • Zaten evimin dışında uyuma kalma takıntım var ki, şehir dışına çıktıkta bu takıntım daha fazla kendini gösteriyor ve İstanbul da evim de yatağım da gözümde tütüyor.
  • 15 kişi düğüne gidince, en çok kurulan cümleler “düğünler çok anlamsız” ve “bir sonraki düğün kimin olur acaba” oluyor.

Bu yazının havayolları macerasından çıkan sonuçlar;
  • Rötar denilen hadise insanı tüm atraksiyonlardan soğutan bir hadise. Ve acayip bir yoğunluğun olduğu hafta sonları rötarsız seyahat eden havayolları, bu devirde bulunmaz hint kumaşı gibi bir şey olsa gerek.

  • Uçak kalmadan 3 saat önce o havalanında olup, uçağa en son girenler olmak sadece bizim grubun başarabileceği bir şeydi ki biz bunu başardık;
  • Ek deniz otobüsü seferi gibi, herkesin kafasına göre yerlere oturması da ancak bir Pegasus seyatinde olurdu ki, bunu da Pegasus başardı.

  • Yerinize oturmasına rağmen biletini kimseyle paylaşmayan yolcuya hiçbir yaptırımı sadece Pegasus uygulayamazdı ki, onu da kendisi başardı.

  • Düğün heyecanı ile eğlence dolu giden bir grubun keyfini ancak çirkef (gurbetçilere olan hissiyatımı ayrı bir yazıda kaleme almalıyım) bir kadın ve kocası kaçırabilirdi ki, onlar da bunu bir sürelik de olsa pekala başardı.

  • Securedrive, gecenin bir köründe havaşla uğraşmayayım, taksiye de tek başıma binmeyim isteyenler için ideal bir ulaşım aracı olabilir. Ya da şöyle söyleyeyim ben denedim oldu.
Tüm bunlardan daha önemli olan, belediye bir aşka daha yasal izin verdi ki, kardeş gibi gördüğümüz birinin sevdiği insanla beraber olması da bu 2 günde yaşanan tüm yorgunlukları unutturacak kadar güzel ve anlamlı bir hadise oluyor.

Ps. Karadeniz turunu Ordu’yla sınırlamayan bazı arkadaşlarımızın gezip gördüklerini anlatmak için bayrağı 1 hafta sonarı için fery’ye devrediyorum.
ps.2. Başlık şarkısı Zamana sıkışmış- Bülent Ortaçgil

16 Temmuz 2010 Cuma

"hayat savurmadan, yıllar sararmadan"


Şu vakitler, yazmak istediklerimle yazmaya ayırabildiğim zaman arasında meymeletsiz ve ters bir bağlantı var.

Oysa imkanı bulsam, canım da bu aralar pek sıkkın, hava da pek fena zaten diyerekten dırdır etmeyi çok isterdim. Nereye gidersem gideyim, yolculuk başlangıçları canımı sıkıyor, neden böyle oluyor acaba diye de irdelemek isterdim. Ama fakat ve lakin, baştan mazeretimizi belirttik zamanımız kısıtlı...

Hayırlı bir iş için yollara düşüyor, asosyalliğimi herkesin gözüne sokmamak için de netbooğumla yollarımı ayırıyorum.

Leylek arkadaşım beni yere indirdiği vakit, detaylarla görüşmek üzere, şimdilik iç huzurunuza ve size mutluluklar dilerim hafta sonu okuru...

bu yazıdan çıkartılmayacak soru; En güvenli ulaşım aracının uçak olduğu konusunda ne kadar eminiz peki?

ps. başlık şarkısı Levent Yüksel-
Aşk Mümkün müdür hala?

14 Temmuz 2010 Çarşamba

"gizli bir savaş belki ayrılıklar sonrasında"


Yatılı okul serüvenimle beraber bavul ticaretim de başladı. Otobüsten okulun önünde iniyorum diye Al lah ne verdiyse taşıdım okula...Ev yapımı poğaçalar, börekler yetmezmiş gibi kutu kolalar, paket biskuviler falan filanlar. (daha öncede sağlıksız beslenmenin kitabını yazabileceğimi söylemiştim) Bugün bile Bandırma- İstanbul seferlerimde utanmadan yiyeceğin her türlüsünü taşıyorum.

Kıyafet konusu ise malumunuz. 2 gün için bile koca bir valizi 5 dakikada hazırlıyabilirim. Yani ne yazık ki hafif bir valiz taşımak benim literatürüme bir türlü yer bulamadı. Spor yolunda da hatrı sayılır bir çanta yüküm olduğundan, olağan hamallığımı hayatımın her alanına yaydığımı itiraf etmeliyim.

Birde "kendi işimi kendim yapayım" ekolünden ötürü birilerinden yardım dilemem, elalemden gelen yardım tekliflerini ise direkt olarak reddeder(d)im.

Pazar günü, iki kolumla dünyayı taşırım faaliyetlerim kapsamında market dönüşü hatrı sayılır poşeti eve taşıdığım vakit, tüm bu sürece bir dur demeye karar verdim. Olağan karamsarlığımdan mütevellit kısa süreli olacağını sandığım parmak uyuşukluğum bir türlü sona ermeyince, "işte dedim, gitti benim parmak". Sonrasında çileli Türk kadınları arasında yaptığım bir araştırma sonucunda, bunun bir nevi-i pazar sendromu olduğunu ve zamanla geçeceğini öğrendim. kendisinin hissiyatsızlığına da kabullendim.

Şimdi B12 vitaminim ile kopan bağlarımı adam etmeyi ve küçük paketlerle de hayatımı minimalize etmeyi öğreniyorum.

ve sakarlık denilen şeyin tedavisi var mıdır bir de bunu araştırıyorum.

coming soon; bu hafta başıma gelen diğer şansızlıklar

ps. başlık şarkısı Kolpa- Seni Bana Bağlayan

13 Temmuz 2010 Salı

"Zordur mutlu etmesi"


Ayşe Özyılmazel için mutluluğun formulü çok açık;

Bir tekne, bir gazete ve bir dost yanağı...

Kendisini eve bulaşığa bekleyen arkadaşların bilgisine sunulur.

...

Teknesinde arkadaşlarını ağırlamakla kalmayıp, onların bir dediğini de iki etmeyen Şahan Gökbakar içinse Sinan Özen söylüyor;

Öpsene beni sen, öpsene beni...

ps. başlık şarkısı AÖ- İstanbul'un Kızları

"sevmedikleri tek yer denizdir bilirim"



Bir nevi Nazire Şenlendirici histerisi;

Bana imkan verseler, uzun uçak yolculuğu imiş, aktarmaymış, orada kış mevsimi falanmış anlamam survivor adasına gider, bu kızı evire çevire döverim.

Hakan denilen ergenlerin beyaz atlı prensi Hakan nasıl hırsın kitabını yazıyorsa, Seda denen hatun da ahmaklığın kitabını yazıyor...

Tüm ön yargım ile tekrarlama gereği duyuyorum, aptallar nedense en nihayetinde sarışın oluyor... Tam da bu noktada Deniz Seki'nin Sibel Canvari fotoğrafları da tezimi kendi gözümde haklı çıkartıyor...

ps. başlık şarkısı Serdar Şensezgin- Nereye Kadar

12 Temmuz 2010 Pazartesi

"Ne kaldı o zaman geriye?"


Tatil yolunda bir derbederin halleri...

Burun kıvırdığım tüm özelliklerin gün gelip beni bulacağını kabulleneli çok oldu. Ama işte insan yinede bazı şeyleri konduramıyor kendine. Ben misal şu vakitten sonra kararsız olmayı pek gururuma yediremesem de, bildiğiniz kararsız oldum sayın okur.

Kısa süreli tecrüme dayanarak söyleyebilirim ki, ne yapacağıma karar vermek inanın hiç bu kadar zor olmamıştı. Yeni nesil kararsızlığımla tatil planları kurmakta bu sebeple çifte kavrulmuş lokum kıvamını aldı. Zaten kısa olan yaz ayları, yağmur çamur ve ramazan münasebetiyle iyice kısalınca sezonda tatile gitmek için hatrı sayılır bir servet sahibi olmak birinci, kararlı olmakta ikinci şart olduğundan tatil yapmak da paha biçilmez bir hal alıyor.

Anlayacağınız tatile gitmek için koca sene çalışmak yetmezmiş gibi bir de fikir teatrisi yaptık. Hali hazırda %74'ü hazır bir planımız var ama hava, bilumum şansızlıklar, falan filanlar derken hala içimde bir şüphe var. Ama bu aralar iyi düşün, iyi olsun felsefesine can simidi ile sarıldığımdan, bu kararsızlıkların sonunun tereyağlı ballı ekmek olacağına inancım tam. Havanın yağması ihtimalini zaten benimsedim, ona süpriz veya şansızlık gözüyle falan bakmıyorum. Bunun dışında da tek dileğim huzur ve dinlenme.Bundan fazlasına Şam'dan gelen kayısı muamelesi yapabiliriz herhalde.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Bu maceralarından sonra tatile giden 4 kişilik ailelere ülkenin zengin tabakası gözüyle bakmaya başladım.
  • Bence herkesin tatil harcaması, yıllık gelirinin belirli bir yüzdesi olarak sabitlenmeli. Yani yılda 25K kazanan bir insan 5K'yı tatile harcamamalı. Hem senenin başında tatil için harcanacak para belli olursa, yılın başından itibaren o para bir yere ayrılır ve böylelikle tatil sonrası manevi çöküşün yanına bir de maddi çöküş yaşanmaz.
ps. Başlık şarkısı Müslüm Gürses- Döndür Yolumdan

11 Temmuz 2010 Pazar

" kuruşluk ruh kirlenmiş, bana mı sordun düşerken?"


Evlilik meraklısı bir düzen sevdalısı değilim. Bunun içindir ki, birilerine "ne zaman evleniyorsun" sorusunu da sormaktan sakınırım; bana sorulmasından da hoşlanmam. Tabi fikri hür, vicdani hürlüğümün de bir sınırı olduğu için çocuk sahibi olup hala evlenmeyi tercih etmeyenlere ise uzaktan uzağa gıcık olurum.

Aynı evde yaşamak ve üstüne üstlük, çocuk büyütmek gibi deli cesareti bir işe girişen insanların, hala bir imzadan korkması tuhaf gelir bana. Ömür boyu bir çocuğun velisi olabilirim ama ömür boyu aynı adamın karısı veyahut aynı kadının kocası olamamcıları düz mantığımdan ötürü şimdilik anlayamıyorum. Gün gelir anlar, hak veririm orası belli olmaz.

Ama bildiğiniz üzere içimde yaşımın takriben 2 katı olan başka bir ben var ve o ben kesinlikle bir ahlak bekçisi. Ve o ahlak bekçisi tam da bir anane veyahut dede gibi hissiyatlarla, bu televizyonlar gazeteler yozlaştırıyor toplumu diye düşünmeye başladı.

Defne Samyeli Eren Talu travmasından sonra, Ayşe Arman'ın geçen haftaki Yılmaz Vural röportajı ile bu haftaki Şirin Payzı'nın Deniz Akkaya röportajı da bu noktadaki hissiyatlarımı güçlendirmeme vesile oldu.

Bunlar zaten oluyordu, şimdi dillenmesi mi sorun derseniz cevabım evet olacaktır. Yani eskiden ayıp sayılan, gizli saklı yapılan şeylerin şimdi böyle alen beyan yaşanması kanıksanmışlığı da beraberinde getirdiğinden, bu durumda evli bir adamın sevgilisinden çocuk beklemesi de gururla söylenecek bir haber haline geliyor. Veya 7 aylık bebeğinin hala bir nüfus cüzdanı olmayan anne ise, çocuğunun o çok önemli Amerikan Pasaportunda babasının soyadını taşıması ile teselli bulabiliyor.

Bir yanım güzel günler göreceğiz, güneşli günler demek isterken, içimdeki yaşlı ben başımıza taş yağacak hissiyatlarında... Sonumuz hayır olsun diyor, rutin ahlak bekçiliği yazımızı da bu vesileyle sona erdiriyoruz...

Tüm haksız yere aldığım günahlar için tövbe tövbe estağfurullah...

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Deniz Akkaya röportajından anladığım şey kadınların büyük bir çoğunluğu başına gelen kötü şeyleri aşk adı altında kabullenip, düzelir diye sabırla bekliyorlar.Siz siz olun yaşadığınız acıları aşk süzgecinden geçirip, tekrar bir değerlendirin.
  • Ne iş yaptığı belirsizlerden Hakan Ural'ın aile dramı röportajını ise zaman sıkıntısı, uyku bastırması nedeniyle irdeleyemiyeceğim. Ben "yok birbirlerinden farkı diyeyim", siz anlayın.
ps.1. Bilmeyenler için Efe Önbilgin Cnnturk eski yöneticisi, yeni TNT yöneticisi

ps.2. Başlık şarkısı Erdem Yener- Sert

"etrafa ahkam kesmeye benzemez "


Bir kısmınız zaten kendilerini okuyordur, bir kısmınız da yakın zamandaki medya haberleri ile kendilerini tanımışlardır. Blog camiasının 3 önemli figürü Pucca, Sami Hazinses ve Her Boku Bilen Adam şu aralar medya figürü olma yolunda hızla ilerliyor.

Blog yazarak para kazanmak gibi imkansız hayallerim olduğu için kendilerini takdirle izlediğimi itiraf etmeliyim. Kendilerini daha öncesinde sıkı bir şekilde takip ettiğimi veya çok sevdiğimi söyleyemem, ama işte twitter ve retweet fonksiyonu sağolsun hepsini den uzun süredir haberdarım.

Bu yüzden de şimdi diyeceklerim, ciğere uzaklardan bakan kedi hissiyatlarına sahipmiş gibi yansımasın diye de sözcüklerimi dikkatlice seçmek istiyorum. Efendim, öncelikle şöyle bir gerçek var, ne kadar atsak da tutsak da şan, şöhret ve paranın her fani üzerinde cezbedici bir etkisi var. Bu sebeptendir ki, işin içine para devamında pr faaliyetleri girince mevcut coolluğunuz, karizmanız ve bilumum farklılığınızdan bazı ödünler vermeniz gerekebilir.

Bunun içindir ki, sizi blogdan tanıyan insanlar " dostum sen ne yaptın ?" türünden tepkiler verecektir. Ama işte tam da bu noktada, ben şunu demek istemiştim, ama şöyle anlaşılmış, gayem buydu ama şu sebepten de bu hale geldi türünden savunma reflekslerine sarılmamak lazımdı diye düşünüyorum.

Yani bir yola girince, o eski yoldan az biraz sapmak bana göre şart. Hem ne demiş büyük Türk senaristleri "sonunu düşünen kahraman olamaz". Başkaları ne der diye düşünen ise mutlu olamaz.

Bendeniz de anı yaşamaktan ziyade geleceği hayallerimde yaşamayı tercih ettiğimden, söylemekte fayda görüyorum;

Gün gelir de meşhurluluk sektörüne girersem, Ayşe Özyılmazel'le twitter'da yayınlaması için fotoğraf da çektiriririm, İclal Aydın'a canım diye hitap da ederim, Ayşe Arman'la sarmaş dolaş da olurum, bugün arkasından atıp tuttuğum herkese karşı da iyi niyet beslemeye başlarım.

"Dün dündür bugün bugün" ninnisi ile büyüyen bir nesilden de daha fazlasını beklememek lazım hem değil mi?

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Bu yazıyı, kendi kendine gelin güvey olmak kategorisinde değerlendirebilirsiniz.
  • Pucca'nın "Okuyup da okuduktan sonra olumsuz eleştiri yapan görmedim." beyanatı ile HBBA'nın "Blog’lar, alternatif basından çok, küçük basıncığa dönüştü." beyanatına vesile olan özgüvenlerine ise şapka!!! çıkartıyorum.
ps. Başlık şarkısı Kırkaltı- Kolpa

9 Temmuz 2010 Cuma

"gel sen sinemize dönelim"


"herbirimizin içinde
biraz aşk var
en az yanlızlık olduğu kadar"


GRİPİN- Müsait Bir Yerde

8 Temmuz 2010 Perşembe

" nasıl da yalnız ve çıplak herkes"


Tatil dönüşündeki yazıyı daha neler yazmalıyım neler diye bitirmiştim. Sanıyordum ki, Salı akşamı oturup kaldığım yerden devam edeceğim. Ne mümkün Salı geçti, Çarşamba geçti benim aklımdakiler de bir güzel uçup gitti. Aklımın kıyısında köşesinde bir kuple bir şey kaldı ki, onunla Bozcaada seansını kapatıp yeni tatil planlarına yelken açmalıyım.
  • Aranızda hamam suyu gibi denize girmeyi tercih edenleriniz var mı bilemiyorum ama ben nispeten serin sularda yüzmeyi tercih ederim. Ama fakat ve lakin serinliğin de bir ayarı olmalı. Serin ile dondurucu arasında hissedilir bir fark var ki, işte Bozcaada'da en çok da bu farkı yaşıyorsunuz.
  • Sahile yolu düşen her insanın içine bir Eda Taşpınar girdiğinden, bilumum vakitlerde güneşin altında kavrulan ve pişen bünye serinlemek için kendini denize atınca da denize girdiğine de, öncesinde güneşlendiğine de bir güzel pişman oluyor. İnsan evladı kendini suya atınca da balık hafızaya büründüğünden bu hissiyatlar bir paradoks halini alıyor. Nihayetinde tatil dediğiniz şey bir ileri bir geriden öteye bir şey olamıyor.
  • Geçen senenin aksine bu sene plajların bir kitabı yok ki, bu benden ziyade Elif Şafakgilcilerin derdidir sanırım. benim sorunum ise kum, güneş yağı ve kitap üçgeninde. Yani ülkenin yarısı sadece tatilde kitap okuduğuna göre, tatil için su geçirmeyen teknoloji harikası kitaplar üretilse de, kumdu, güneş kremiydi, eşyaların arasında zarar gören kitap sayfalarıydı dertleri ortadan kalksa diyorum.
  • Bunca zamandır gidiyorum diye hava atıyorum ama Bozcaada'nın kargalarının epeyce çok olduğunu bu seferde öğrendim. O da bir satıcının " Bozcaadanın kedileri aslında kargalardır" demesiyle vuku buldu ki, karga memleketi Bandırma'da yaşamaktan gelen bir kanıksanmışlığı bu şuursuzluğumun sebebi olabilir diye düşünüyorum.
  • bu seferki ziyaretçi kitlesinde birde şunu farkettim, Bozcaada ziyaretçilerinin arasında kız kıza (genelde de ikişerli) tatile gelen çok kişi var. Ama erkek erkeğe gelen pek birilerini göremedim ki, ben erkek erkeğe tatile gidecek olsam güney sahillerini tercih ederdim herhalde.
  • Normal şartlarda "bu sıcakta mantı yenir mi, ayy bu havada gözleme yenmez" diyen yurdum insanı neden tatil mekanından böyle ağır yiyeceklere meyleder bilemiyorum.
  • Tuzlu su, güneş falan filandan ötürü saçlarım keçeleşmesin diye deniz sonrası saçıma boya kremlerinden çıkan bakım kremlerinden sürdüm bundan da pek bahtiyar oldum ki, keçeleşmiş saçlarla boğuşmak istemeyenlere de aynısını öneririm.
  • Bence sayfiye mekanları için de ayrı güneş gözlüğü üretimi olmalı. Yani sahil aleminde o gözlüklerin çizilmesi de kirlenmesi de daha kolay olduğundan ve moda diye yüzünüzün yarısını kaplayan gözlük modelleri güneşlenmek açısından pek uygun olmadığından, bu konuda da üreticiler elini boş tutmamalı fikriyatımca.
  • Güneşin gözlüğünden başka bir de denizin gözlüğü var ki, alışınca kendisi de kolunuz ve bacağınız oluyor. Ve bu uğurda zaten antikarizmatik olan deniz halinizi daha da komik bir hale getirebiliyorsunuz.
  • sonra işte bütün bunlar bitiyor ve normal hayatınıza geri dönüyorsunuz ki işte o noktada 2 gün önce tatile gittiğinizi anlamanız için fotoğraflara ihtiyaç duyuyorsunuz.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Nasıl becerdiğimizi bilmiyorum ama 3 sene de aynı kıyafetlerle gitmişiz Bozcaada'ya ki, 3 döneme ait fotoğrafları aynı zamanda bakmak yaşlılığımıza ayna tutmak için şahane bir fırsat sunuyor bize.
  • Bir erkek eşcinsel değilse, İtalyanlar başta olmak üzere turist değilse, neden slip mayo giyer ki?
  • Leopar'ın her türlüsüne (tokasına bile) hasta!!! olsam da gönlümde yaşlı teyzelerin leopar mayoları her daim farklıdır
  • Yer çekimi ile yaşlandıkça askısız mayo giyen kadınların arasında benim kafama oturmayan bir bağ var ki, onu da ileride kısmetse yaşayarak çözmek için geleceğime not düşüyorum.
ps. başlık şarkısı Alain Delon- Sıla& Ozan Doğulu

5 Temmuz 2010 Pazartesi

"aslinda yollar yalanını görmez, yaralari sarmaz hiç bitmez"


malumafatrus dört tarafı sularla çevrili kara parçasıdan bildiriyor;
  • 3 sene üst üste komşu kapısı gibi Bozcadaya gitmiş biri olarak bu seferki miniminnacık tatilimde yaşayıp gördüklerimizi vedat milorvari yazmaya karar verdim sayın okur. Deniz ve kumun çevresinde gerçekleşen ve adı tatil olan hiçbir şey kötü olamayacak olsa da bu sefer fikriyatlarım azıcık negatif. Tabi bu size asla gitmeyin şeklinde bir görüş sunmamdan ziyade, giderken şunlara bunlara dikkat edin babında bir kamuoyu bilgilendirmesi şeklinde olacak.
  • Düzenli okur zaten bilir ama yeni tanıştıklarımız için yemek ve tatil konusunda uyuz bir insan olduğumu vurgulamakta fayda görüyorum. Benim için anı yaşamak, bir sırtçantası ile yollara düşmek, o yöreye özgü tüm tatları denemek falan pek mümkün değil. Hatta ismen terste bir insan olduğum için, İstanbul'dan çıktıkça İstanbul'a özgü şeyleri özlerim.
  • Bu nedenle de önceki seyahatlerden de deneyimli olduğumdan, İstanbul dışına çıkınca nükseden baklava yeme (normalde hiç böyle bir isteğim olmaz) hevesimi daha başlamadan susturdum. Girandola'nın karadutlu dondurması ile de yeni bir aşka yelken açtığımdan oralarda bir de bu amelsizlikle uğraşmayayım diye dondurmamı da yedim ( tostumu yedim bekliyorum gibi oldu bu) ve yollara düştüm. Bakın işte daha sonra neler oldu...
  • Biz otobüsle seyahat ettik ve Kamil Koç'un rahat hattını tercih ettik. Gece yolculuğu olup da güzelce uyuyunca pek sorun olmasa da, Alibeyköy'de beklediğimiz süre, gece yolculuğunda yarım saat verilen mola, Eceabat'ta beklenilen feribot falan derken epeyce boş vaktin yol süresine dahil edildiğini belirtmeliyim. Geyikli'den ilk gemi 9'da iken, 7.30'da Geyikli'ye varmak yerine 8.30'da oraya varacak gibi yola çıkış saatleri ayarlanamaz mı sorusunun cevabını da hala bulabilmiş değilim.
  • Her seferimizde başka bir yerde kalma felsefemizden ötürü bu seferde Sardunya Otel'i tercih ettik. İsmi otel olsa da kendisine pansiyon demek daha doğru olur sanırım. Direkt not vermek gerekirse de 10 üzerinden 6 da diyebilirim herhalde. Bunun sebebi de kaldığımız yerin kötü olması değilde fiyat/performans kriterinde bekleneni karşılayamamasıdır benim nezdimde. Mekanın sahiplerinin her kahvaltıyı ayrı bir ev yapımı ile renklendirmelerini ise hep güzel hatırlıyacağımı belirtmeliyim.
  • Bozcadaya gidenler bilir, adanın en büyük plajı Ayazma'dır. Hatta ada minibüsleri Habele koyu ve Ayazma rotasında sefer düzenler. Denizine zaten laf edemeyeceğim ( aslında edeceğim de bir başka yazıda) Ayazma'nın en büyük derdi kötü işletmeler. Plajı kağıt üzerinde Bozcaadaspor işletiyor ki, yaptıkları dünya eskisi şemsiyeler ve şezlonglar için gün boyu para toplayıp başka da hiçbir halt yapmamak. Yani soyunma kabini diye bulunan yerler zaten leş gibi ve ben en son bıraktığımda 4 adedinden sadece 2'si kullanılabilir haldeydi. (Hafta sonu kalabalığında bu kabinlerin önünde nasıl sıralar oluştuğunu da siz tahmin edin artık.)
  • Sahilin yukarısında yer alan yemek yerlerinin en meşhuru olan Vahit'in yerinde duş alıp, üstünüzü bedava değiştirebilirken, Paşa adlı başka bir mekanda 1 TL'ye bunları yapabiliyorsunuz ama işte sahilden azıcık uzaklaşmanız gerekiyor.
  • Vahit'in Yeri tatilde de yemekhane kültüründen vazgeçmeyenler için ideal bir nokta ve işte tam da bu sebepten en favori yer...Diğer mekanlar da kalite/kalitesizlik noktasında bence kendisini aratmıyor ve hepsi de aynı orta düzey servisi sunuyor...Klasik rant alayışından ötürü de bu mekanlar ve büfelerin geliri azalmasın diye bütün gün sahili arşınlayan mısırcı çocuk su satamıyor. ( bknz. araştırmacı gazetecilik)
  • Deniz mahsulleri sevmesem de, yine araştırmacı gazeteciliğim sonucu Bozcaada'da deniz mahsullerinin ucuz olması beklenirken aksine pahalı olduğunu söyleyebilirim ki, bu da genel kabul görmüş kazıkçı turizm politikamızın bir eseri oluyor kanımca.
  • Zaten bu tatilde yaşadıklarımız yine aynı paradoksta birleştirdi bizi. Yerel halk sezon kısa bu sebeple yatırım yapmıyoruzu mazeret gösteriyor, yerli turist de böyle bir anlayışla ben ancak sana günübirlik gelirim ya da hafta sonu gelirim diyor. Yerli halk da öyle turistten bize hayır yok ki diyip burun kıvırıyor.
Bu noktada da olan bize oluyor ve;
  • Kasaba Aral adlı hem restoran hem de hediyelik eşya satan mekanda istediğimiz roka salatası, artık tükenmeye yüz tutmuş rokaların rendelenmeden, sapları ile beraber bir bütün içinde sunuluşuna tanık olmakla birlikte, sonra cappuchino diye de sulu soğuk nescafe gecemize renk katıyor. Geçen sene olduğu gibi bu senede serviste yetersiz kalmaları da ayrıca bir başarı puanı oluyor( puanı 10 üzerinden 5)
  • Martı Cafe- Restaurant, girişte ısrarla sorduğumuz balık dışında da yemekleriniz var mı sorusuna net bir evet cevabı veriyor. Menüyü bin rica sonunda görünce benim gibi balıksevmezlerin isteyebileceği tek şeyin schitzel gibi durduğundan kendisi seçiliyor ( kötü bir tatilci olduğumu hatırlatmaya gerek görmüyorum) Yanında istenen limonatanın ev yapımı olamayacağı idrak edildiğinden son dakika da iptal ediliyor ve bildiğiniz banvit schnitzel'i masanıza servis ediliyor. Biz böyle mi diye sorunca, ben bir içeriye sorayım cevabı alınıyor ki, sonra da kusura bakmayın gibi bir ön cümle olmaksızın evet öyleymiş deniliyor... Söz konusu paketin market fiyatını hatırlayamasam da, yemeğin menü fiyatının 15 TL olduğunu ve yanındaki kızarmış patateslerin bile soğuk olduğunu da ayrıca belirtmeliyim ( puanı tahmin edersiniz ki 10 üzerinden 2)
  • Martı'da yaşadığımız başka bir hadise ise gece için bana epey bir malzeme veriyor. Corvus şaraplarının sahibi Reşit Soley de arka masamızda yemek yiyor ve benim çok da detayına hakim olamadığım bir sebepten garsona acayip kızıyor. Konu kendi şaraplarıyla ilgili bir noktadan çıkıyor ve Reşit Bey; sizda yer alan tüm şaraplarımı hazırlayın yarım saate onları aldıracağım ve bir daha da benim şaraplarımdan alamayacaksınız diyor...Artık garson ne dediyse, "ben şaraplarımı kı.ı bo.lu iki garsona emanet edemem" cümlesini iki kere tekrarlama gereği duyuyor. Tabi bu arada ne kendisi masadan kalkıp, yok ben burada yemek yemem diyor, ne de işletme sahibi durum nedir diyerek olaya müdahele ediyor.
  • Mekanı ve servisini savunacak bir durumda olmasam da, Reşit Bey'in garsonun ezildiğini gördükçe, kendisinin şaraplarınız gerçekten çok güzel iltifatına; "sen onu alayacak ne yaşta ne de kültürdesin" dedikten sonra bir şeyi ortadan kesmedi diye de "salak" deme hakkını kendinden buluyor. İşte o zaman Pazar günü sebebiyle işçilerine hakaret edemeyen bir patronun hizmet almak yordamıyla günlük ego tatminini sağladığını düşünüyorum.
  • Daha önceki senelerde olmayan ve yeni ortaya çıkan bir başka alışkanlık ise restoranların müşteri çekmek için ortaköy usulü ısrar çalışmaları da bu seferki tatilimizin kötü notları arasında yer alıyor.
  • Bu kadar kötü şeye rağmen, Eski Kahve ve Simyon'da yediğimiz yemeklerden de servisten de memnun kaldığımızı söylemezsem, tatile mi gitti eleştiriye mi diye sormanız hakkınız olur ki; bakmayın bu kadar dırdıra en nihayetinde adı tatil olan hiçbir şeyin kötü olmayacağına canı gönülden inanıyorum.
Ve an itibariyle de dönüş depresyonumla kucaklaşıyorum...

ps. başlık şarkısı ilk defa sahibinin sesinden Teoman'dan dinlediğim Yollar...

ps.2. Bu yazının "Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar" kısmı ayrı bir yazı olacağından bir müsait vakitte bilahere yazılacaktır.

ps.3. yazıyı o kadar ahval ve şeriat içinde yazıyorum ki, tüm devrik cümlelerim ve imla hatalarım için şimdiden özür dilerim.

1 Temmuz 2010 Perşembe

"dön demeyi unuttum"



istirahatteyim dinleniyorum uzattım ayaklarımı elimde kitap okuyorum başkalarının hayatlarını"

Yaklaşık 2 haftadır hazır bir halde bekleyen bavulum bu akşam yola çıkıyor...

Kısacık bir süre için de olsa yine bildiğim topraklara kaçıyor
, şahane bir tatil geçireceğime dair tüm iyimserliğimi de yanıma alıyorum.

sizin de bu vakitte başınıza güzel şeyler gelsin sayın okur...

ps. başlık şarkısı Sıla -Dön Demeyi Unuttum