29 Haziran 2010 Salı

" çünkü ayrılık ve biz aynı cümlede durmuyoruz "


Allah çirkin bahtı versin denilen laf boşuna söylenmemiş sayın okur...Güzelim kadınların başına geldiklerini gördükçe bu lafa daha çok sığınır oldum. En son örneğimiz, o 38 yaşında ve 2 çocuk sahibi ise ben kaç yaşındayım dediğim Defne Samyeli ve başına gelenler...Ben bu konuda Ertuğrul Özkök'ün fikriyatlarına katılıyor, bir kadınla bir erkek arasındaki ilişkinin asla yargılanmaması gerektiğini düşünüyorum.

Ama fakat ve lakin, iki çocuğu olan bir annenin veya babanın kendi dertlerinden öte, çocuklarını düşünerek hareket etmesi gerektiğini, bu yüzden de ne yaşarsa yaşasın susmayı öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Günümüz teknoloji çağında geçmişin geçmişte kalma ihtimali ne yazık ki yok. Bunun içinde konuşurken iki kere değil, 10 kere düşünmek gerekiyor. Bunun için ebeveyn dediğimiz ve sorumlu olması gerektiğini düşündüğümüz insanların kızgınlıkların geçip gidebileceğini ama yazılanların silinemeyececeğini unutmaması lazım.

Ama işte kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlardan korkacaksın diye,

her şeyin bedeli var, güzelliğinin de diye,

söz uçar yazı kalır diye de boşuna söylememişler...

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Ayşe Arman'ın yaptığı gazetecilik midir değil midir konusu ise ayrı bir tartışma mecrası. Twitter'da da yazdım, Ayşe Arman'ın yaptığına laf eden Haşmet Baboğlu, aynı röportaji Ayşe Özyılmazel yapsa bu tepkiyi veremezdi. Bana göre adı gazeteci olan hiç kimse, böyle bir teklifi reddemezdi. Eğer bir ailenin ferdi yozlaşmalarını alenen beyan etmek istiyorsa, bunu bir gazeteci engelleyemez, bu yüzden de Ayşe Arman'a bu noktada tercih edilen olduğu için şapka çıkartmak gerekir. ( kendilerinin aile dostu kontenjanından birbirlerini tanıdığını da ayrıca belirtmeliyim)
  • Karısını spor salonundaki adamın yakın temasından sakınan bir adamın aldatmayı jimnastik olarak görmesi de ayrı bir ironi diye düşünmekteyim.
ps. başlık şarkısı Ayrılık ve Biz- Sertab Erener

28 Haziran 2010 Pazartesi

"rüzgar bizi bekler daha fazla vakit kaybetmeyelim"


  • Bilmem geride kalanlar farketti mi, İstanbul ufaktan terk edilmeye başladı sayın okur...Hava muhalefeti sebebiyle İstanbul sınırında kalan bizler ise bu hafta sonu , mazallah tatilcilerin yokluğu hissedilir diye onların yerine de yemek telaşesine düştük. Ve çok şükür bu sefer çatlamadık ama bir sonraki sefere bu kadar şanslı olur muyuz emin olamıyorum.
Gezdiğim, gördüğüm benim olsun yediklerimi anlatmak gerekirse;
  • İstanbul hamburger atlasında sınırlı seçenekleri denemiş biri olarak söylüyorum ki, ne varsa Ankara'nın Big Chef'sinde var. Hamburgerin içine karamalize soğan değil, turşu koyan müessese benim gözümde her daim kazanır ki, çok pişmiş az pişmiş, pişmiş ama ısıralacak boyutta değil dertlerini de iki ekmeğin arasında çözenlerle de uzun süreli bir birlikteliğe yelken açabilirim.
  • Dondurmada böğürtlen, kara dut, çilek gibi meyva konularına hiç girmeyen bir bünye olarak bendeniz bu hafta sonu kara dutlu dondurma gerçeği ile tanıştım. Açıkçası daha önce yemediğim için çok iddialı olamayacağım ama yaşadığım o şahane güzelliğin sebebinin Girandola olduğuna dair de sağlam kanıtlarım var. Belki benim vizyonsuzluğumdur ama dondurma yerken meyva yediğimi hissetme hali bana pek aşina değildir ki, karadut ile bu farkındalığa da vardığımı tüm şımarıklığımla belirtmeliyim.
  • Bir de eski dost çekirdekle bir park sefası yaptık ki, bizim parkın ününü şanını hatırlayanlar bunun ne kadar büyük bir gelişme olduğunu tahmin edecektir. Beyaz Türk anlamında Bebek parkından hiç farkı olmayan güzide parkımız hava muhalefeti sebebiyle sakinleşince balkonsuz garibanlar olarak (herkes kusburnu gibi şanslı değil) fırsattan bir güzel istifade ettik ki, çekirdeğin ayarını da kaçırdığımız için bir güzel dil yarasına sahip olduk.
  • Bu sayede de yazıyı afiyet olsun diyebilecek kıvama getirdik ya kendimi de midesizliğimi de ayrıca tebrik etmek isterim.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Siz İstanbul'lular bilmezsiniz ama Gebze taraflarında bugün öyle bir yağmur yağdı, öyle şimşekler çaktı ki an itibariyle yaz ayında olduğumuzu söylemeye bin şahit gerekirdi.
  • Sonisphere Festivali'ni de sadece Tv'den izleyip, vay anasını ne kalabalık, ne kadar acayip bir tutku dediğimi de ayrıca belirtmeme gerek yoktur sanırım?
ps. başlık şarkısı Yavuz Çetin- Benimle Uçmak İster misin?

27 Haziran 2010 Pazar

"tesadüfen yalnızsın gerçeklerin farkındasın"


based on a true story vol 16;

bir akşamüstü bitmek bilmeyen yorgunluğumdan ötürü tv karşısında yattığım güzellik uykusundan, çalan ev telefonu münasebetiyle uyandım. Aslında telefonda blg ile konuşuyordum ama pek uyandığım da söylenemezdi.

Bu sebeple odanın kapısından geçen kedinin konuyla ne alakası olduğunu o halde anlamam pek mümkün olamadı. Sadece blg.'ye kedi gördüğümü söyleyebildim ve kedi gerçeği ile yüzleşmek için kendisinin gelmesini bekledim. Tabi ki o ana kadar salondan başka bir yere adımımı atamadım ve kedi ile odamı baş başa bıraktım.

Hızır kedi servisi olarak gelen blg ve fuhrerschein'ın eve girişi ile olay mahalini kendilerine bıraktım ve odamda bekleyen canavarı kovmalarını bekledim. Ama odamda ne canavar ne de kedi yoktu. İki alternatif vardı, ya kedi geldiği gibi odamın camından geri çıkmıştı; ya da ben uyku sersemliği ile kedi gördüğümü sanmıştım.

Açıkçası 1. katta olan evimizin camında parmaklık olması ve 3 senedir bir kedinin bile evimize teşrif etmemesi nedeniyle uyku sersemi bir şizofren olma ihtimalim çok daha yüksekti. Yine de tedbiri elden bırakmadım ve yaz günü camımı kapatmayı tercih ettim.

Ama işte insan alışkanıklarından kolay vazgeçemediği için Cuma sabahı camımı açık bırakarak çıktım. (Daha doğrusu çıkmışım) Eve dönerken tam şizofrenim üzerine iki kelam ediyordum, bizim evi görür görmez, camımın önünde bir kedi gördüm. Aynı kediyi blg.de görüyor mu acaba diye kendisine sordum ve ondan da aldığım evet cevabı ile şizofreniye bye bye dedim.

Kedinin içeride bizim dışarıda olması sebebiyle gördüğüm bir canavar değil, davetsiz misafirdi. Ve camdan gördüğüm kadarıyla, tasması olan evden kaçmış ve ne yapacağını da bilemeyen bir yavrucaktı.

Yine de kendisine kucak açamazdım. Kedi kovma timi olarak birimiz eve girip, kediyi usul usul camın içinden dışarı çıkardı. Anladığımız kadarıyla edepli kedi şansımıza tam biz eve yol alırken içeri doğru meyletmişti.

Temiz aile kedisini misafir edemeyeceğimizi kaba bir şekilde beyan etmiş ve acilen bir sineklik yaptırmamız gerektiği gerçeği ile yüzleşmiştik. Açıkcası odamın camı kedilerin piyasa mekanı haline gelse de, yaşadıklarımın rüya olmadığını görmek içim rahatlatmıştı.

Başka bir yazıya konu olacak diğer maceralarımızdan sonra sıra uyku vaktine gelince, kapalı olan camımda duyduğum bir sesle, "yok artık" diyerek perdemi açtım ki, bu seferde 1 numaralı hikayemin kahramınıyla yüzleştim. Karanlıkta büyüyen göz bebekleri ile yeniden canavar halini alan kedi, camın kapalı olduğunu anlasa da, geri dönmeye hiç niyetlenmeyince yaptıracağım sinekliğin sağlam olmasının birincil şart olduğunu da idrak ettim.
An itibariyle kediler dışarıda, aklım yerinde, camım kapalı bir halde yeni maceralara hazırlanıyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;


  • Mahallenin ladası da yerinden oynadı ve hatta ben kendisinin sahibini de gördüm bu hafta itibariyle.
ps. başlık şarkısı Yalnız Şarkı- Mor ve Ötesi

26 Haziran 2010 Cumartesi

"uyanınca üzülme gerçek bu işte tesadüfen yalnızsın "


bir milli mesele olarak Aşk-ı Memnu finali... Az gittik uz gittik dere tepe sonunda bir pazarlama başarısı olan Aşk-ı Memnu'nun finalini de gördük pek muhterem okur... Ne kadar berbatsa o kadar da konuşuldu ki, ben de üzerine iki kelam etmezsem çatlarım tahmin edersiniz ki;
  • Türk senaristlerinin en büyük kusuru olan aceleye getirilmiş son, Aşk-ı Memnu'da da farklılık göstermedi ne yazık ki. Bunca zaman top çeviren senaristler, son bölümde hızlandırılmış 3 bölüm sundu bize.
  • 2 sezon moda ikonu diye başımızın tacı ettikleri kadını felçli hale getirerek vermek istedikleri önemli olan huzur ve iç güzelliği mesajını ben yemedim, onu da itiraf edeyim.
  • Tüm Türkiye ağladı" cümlesinde bahsi geçenler kimdir merak ediyorum.
  • Dizinin hangi kısmı çok duygusaldı da ben kaçırdım onu da bilemiyorum.Bu lafı işte " hangi idiyot çok ağlamış olabilir ki?" sorduğum vakit, stajyerimizden ben cevabı geldi ki, kendisinin diziyi normalde izlemeyip son bölümünü izlediğini duyunca ne hissedeceğimi de bilemedim.
  • Bunca vakit diziyi izlemeyip, son bölümünü izleme hevesi olanların bu gayelerini de bir tvkolik olarak anlayabilmiş değilim.
  • 2 sezon boyunca sinsi ve ezik olan, türlü hakarete uğrasa da "Ya Rabbi şükür" diyerek kaldığı yerden devam eden Matmazel'in ön koltuktaki yeri kapmasıyla da, "sabreden derviş" mesajı verilmek isteniyorsa, diziler insanları gerçekten kötü etkiliyor olabilir.
  • Dizisinin son bölümü mailden maile dolaşan bir yapımcı nasıl başarılı bir yapımcı olabilir, onu da merak ediyorum.
  • Hele ki "mezar başında Behlül kaçar" repliğini kurduran senaristleri başarılı diye adlandırmak nasıl mümkün olabilir bilemiyorum.
  • O histerik Nihal, böyle bir şoku nasıl o kadar kısa sürede atlatabilir,Hoppidi hop insanı Bülent son bölümde nasıl dedektif kesilir,O nasıl felaket bir kına gecesidir sorularımı ise "ay çok fena olduk izlerken" diyen seyircilere soruyor; yeni sezonda yeni bir pohpohlama dizide görüşmeyi diliyorum.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • İlk defa Türkiye'den bir konu twitter'da trending topics'de yer aldı heyecanları ne büyük ezikliktir yahu....
  • Kıvanç Tatlıtuğ'un yeni sevgilisi de "vay anasını ne güze kız" dedirtmiyor ki, bu da çoğu genç kız için büyük umut demektir benim neznimde.
  • Benim için o dizinin iki üzülesi insanı Peyker ve Nİhat'tır ki, aynı zamanda Peyker dizinin de en güzel kadınır...
ps. başlık şarkısı Mor ve Ötesi- Yalnız Şarkı

24 Haziran 2010 Perşembe

"sensiz hayat nedir ki, boş bir virane"


Bu yazıyı yıllar yıllar önce, internet hayatımın kıyısında köşesinde bile değilken, tuhaf bir bağlantı vesilesi ile okumuştum. O zaman ben üniversite sınavlarına çalışan bir büyüme heveslisi, Cüneyt Özdemir ise genç bir gazeteciydi.

O zamanlar "vay be" dediğim satırları, Cüneyt Özdemir'in formspring fırtınası ile tekrar aklıma geldi. Üşengeçliğimden kağıdının orjinalini aramak yerine, google'a sordum kendisi de yüzümü kara çıkartmadı çok şükür.

Okuyup da benim gibi unutanların bir kez daha okuyup düşünmesi, okumayanları okuyarak bir sorgulamaya girmesi için de yazıyı çaldım ve çırptım.

Ve kendi cevabımı henüz veremesem de sizin fikriyatınızı sormak istedim; doğru yol nerede peki, uzlaşmakta mı uzlaşmamakta mı?

Kazanmak dediğimiz şey aslında büyük bir kaybediş mi?

gecenin bu vaktine (bir yandan Aşk-ı Memnu izlerken) bu felsefe çok fazla değil mi?


UZLAŞMAK CİNAYETTİR

Ey TÜRK gençliği,

Uzlaşma. Siyahla beyazın arasında kalma. Uçlarda yaşa… Uzlaşmak demek yenilmek demektir. Uzlaşmak demek boyun eğmektir. Siyah ile beyazın arasında kalmak; kendinden vermek , ihanet etmektir…

Oysa kendine ihanet etmemelisin . Haklı olmak kadar haksız olmayı da göze almayı bilmelisin. Başkaları gibi düşünmemek için başkalarının da senin gibi düşünmeyebileceğini kabul edeceksin.

Kabullenmek uzlaşmayı içine almıyor, o yüzden korkma!!. Unutma, demokrasi bir uzlaşma rejimi değildir. Demokrasi derinliklerinde insanları olduğu gibi kabullenmeyi saklar.

Yalanları ile, yanlışları ile , tiksindiğin, nefret ettiğin, söyleyemediğin yönleri ile… Ve tabi tüm güzellikleri ile , taktir ettiğin , sevdiğin yönleri ile… Kendinin de bir insan olduğunu unutma .

Hatalarını kabullen, kendinden korkma, utanma, kaçma… Alıştır kendini bir an önce kendinle başbaşa kalmaya , kendi mücadelen için yaşamaya. Aynalara baktığında bu da kim diye sormamaya..

Kendi içinde attığın her adım içinde yaşadığın toplumda atılan diğer adımlara da eştir. Kendi içinde çıktığın her yolculuk , verdiğin her kavga, aldığın her karar aynı zamanda sana ait değerlerin bir kısmını da feda etmektir.

Gerinde bıraktığın izler, sana aittir. Yaşadıklarının, zaferlerinin ve büyük yenilgilerinin yara izleridir. Sakın “iz” bırakmaktan korkma. Zira Hayat ,koca bir yara demektir. Ve aynı hayat yaşadığın iz’lere eştir.

Kendi hatalarından , sevaplarından fedakarlıkta bulunmak , uzlaşmak kendi karaktersizliğinin olduğu kadar toplumsal bir kişiliksizliğin de ilk belirtisidir.

Ey deli kanı damarlarını zorlayan yaşam kudretini yine aynı damarlarda taşıyan , uzlaş-ma!!!

Sen, Ruh dünyalarının çıkmaz sokaklarında dolaşırken belki karşına çıkacak bir insana kutsal hazinelerini teslim etmeye razı geleceksin.

Şehvet uğruna , huzur uğruna , aşk uğruna bir anlık zevk uğruna kendine dair en büyük gizleri ve en büyük değerleri feda etmeyi göze alacak hatta kendinden vazgeçeceksin.

Seni sen yapan sınırları tarumar edecek, başka benlikler ile bu uğurda birleşeceksin. Dikenli sınır tellerinin üzerine basıp geçerken ruhunun derinliklerindeki depremleri, tarifsiz acıları hissetmeyeceksin.

Aşık olacak, feda edecek , feda edileceksin…Ve bir kez daha kaybedeceksin. Aşk kabullenmektir. Aşk iki kişiliktir. Aşk gerektiğinde tek başına sevebilmeyi başarmak, Aşk tek başına ayakta kalmak demektir.

Uzlaşmak ise iki ruhu tek bir kabın içinde eritmek, erimektir. Ancak her aşk bilinmezliğe de gebedir. Ve geçici hissetme, aldanma körlüğü uzlaşmanın en büyük simgesidir.

Uzlaşacaksın.

…Ve kaybedeceksin. Kendini kaybedeceksin. Seni sen yapan değerleri kaybedeceksin.
Oysa, hattı değil sathı müdafaa etmelisin.

Yenilgilerinden şeref duymalı, her yenilginden sonra kendini biraz daha sevmelisin. Gerekiyorsa kendinden nefret etmeyi de bilmelisin.

İstifa müessesini çalıştırmayı , bırakıp gitme özgürlüğünü , terk etmeyi iç dünyanın duvarlarında “camı kırınız” altyazıları ile sergilemelisin.

Tiksinmeyi, kızmayı , taktir etmeyi, kendi kendinle yaşamayı, sen olarak yaşamayı , ayakta yaşamayı gerekirse bu uğurda ölebilmeyi düşünmelisin.

Uzlaşmamak şimdilik kaybetmek demektir. Uzlaşmamak kaybederken kazanmak demektir.

Ey geleceklerin simgesi, gelmiş geçmiş bütün kuşakların en bilgesi,

İşte bu yüzden,

Annenle, babanla, kardeşinle , sevgilinle uzlaş-ma…

Öğretmenlerinle, patronlarınla , siyasetçilerinle uzlaş-ma.
Kendinle bile uzlaş-ma.

Uzlaşmak cinayettir. “Toplumsal uzlaşı”, “kanlı seri cinayetler” demektir.

Cüneyt Özdemir

ps. Başlık şarkısı Erol Evgin- Deli Divane

23 Haziran 2010 Çarşamba

"korkarım ki aşkımı boş yere arıyorum"


  • Aft dediğiniz hadise diyet yapan bir bünyenin en ihtiyacı olduğu şey. Canınız kıymetli ise kesinlikle tüm iştah kesicilerden daha etkili. Yok canınız kıymetli değilse de, bir süre sonra o aft vesilesiyle yediğinizin tadını almadığınız için inanın bana yemesem de olur diyebilirsiniz.
  • Haziran'ın sonu itibariyle havanın böyle olması pek kabul edilebilir bir şey değil kabul ediyorum. Ama bas bas havalar sürekli yağacak beyanatlar ortalardayken bazı fanilerin inatla yazın sıcak günlerindeki gibi giyinmesini anlayamıyorum. Amaç havaya kafa tutmaksa, ben yaptım pek başarılı da olamadım, belirtmek isterim.
  • Şu an nerede okuduğumu hatırlamıyorum ama "IQ'su yüksek olan kişi çok rüya görür" diye bir haber vardı gazetelerde dün. Ben tabi rüyalarında 39 bölümlük dizi çıkartan bir insan olduğumdan, cv'me hemen çok rüya görürüm haliyle zekiyim notumu düştüm. Sonrasında insanların başarılı veya zeki olmalarını illa bir şeye dayandırma haline güldüm. Kaç rüya gördüğümüzü tespit etmek için, bir gece beynimize kabloları bağlatmak dışında bir çözüm bulamıyorum ben. Normal yurdum insanlarının da böyle şeylerle uğraşmayacağını düşünürsek, hatırladığın rüyan kadar zekisin gibi bir netice çıkartabiliriz. Bu yüzden artık uyuyanlara tatlı rüyalar değil, hatırlanabilir rüyalar dilemek lazım kanımca.
  • İnsan sanıyor ki, büyüdükçe korkularını birer birer terkedecek. Oysa ki, büyümek, olgunlaşmak ve sonrasında da yaşlanmak tam tersine korkular biriktirilen bir süreç. Şuur beraberinde de kaybetme korkusunu getiriyor ne yazık ki.
  • Ve insanı en çok da kendi yoruyor sayın okur. Yani insan kendini ikiye bölse, ya da kendine küsüp bir süre dinlemese belki öyle huzura erebilir gibi geliyor bana. Çünkü yapmam gerekenleri de kendime ben tanımlıyorum, o işlerden de ben kaytarıyorum. Çünkü ben bu işi yapamayacağımı bilsem de, kendimi yaparsın aslanım diye bir güzel kandırıyorum.
  • Oysa bana ait benlerden biri şunu yapıcam bunu da yapmak istiyorum dediğinde, öbür ben aslında bu işin bir de şu yanı var, tekrar düşün yapıcam diye tutturma dostum dese, kendimi bu kadar hayal kırıklığına uğratmazdım. Bu kadar dırdıra ayıracağım vakti, yapılacaklar listeme ayırsam bile zaten adam olurdum ama işte ne demiş büyük tekrar insanı Serdar ortaç "ben adam olmam"..
  • Bu arada muhtemelen geçen yazda belirtmişimdir ama Bengü'nün İki Melek'i ile Naz'ın Beni yazın şarkısı aynı melodi üzeri iki farklı kelime değildir de nedir Allah aşkına? Tamam Serdar Ortaç, bunu hep yapıyor ama en azından bu iki şarkıda cepten yemek münasebetiyle indirim yapsaydı şarkıları söyleyecek ve kendini özel sanan güzel kızlara.
  • Nasıl insan gelecek gelirlerine karşılık borçlanıyorsa, bence zaman konusunda da böyle bir uygulamaya gidilmeli. Misal emeklilik günlerinde sadece yan gelip yatmak isteyen veya bunu taahüt eden birine o zaman boşa çıkacak vakti bugüne indirgenerek tahsis edilmeli. Tabi orada hayatını 20 yıl devam ettireceğinin garantisi yok ama aynı şey kredi için de geçerli. Bankaların yönettiği sanal bir para olduğuna göre, aynı sanallıktaki zamanı da yönetecek bir kurum çıkar diye düşünüyorum.
  • Gerekirse bu konuda da bir organizasyon modeli çizebileceğimi böbürlenerek belirtir; mevcut şartlar itibariyle yazının şarkısı "Yağmurun sesine bak, aşka davet ediyor" olarak tanımlarım.
Nokta, virgül vesaire...

"Zamanının olmadığı bir günde buluşmak isterdim"


"acilen toparlanmalıyım üstümden
koca bir aşk geçti
birkaç gün tatile çıkmalıyım
aklıma gelirsen sana yazarım"

2 haftadır bu şarkıyı mırıldanıyordum. Ucundan kenarından da olsa başka diyarlara gidecek, rutinden çıkacak ve dinlenecektim. Yanında deniz ve kum da tereyağlı ballı ekmek olacaktı benim için. Az biraz manyak olduğumdan valizimi Pazartesi akşamı itibariyle hazırladım.

Yağmur yağsa da ben tatilimden emindim.
Sonra yağmur biraz da yağdı, ben tatilden azıcık şüphe duyup meteor'a baktım. Baktım istediğim cevabı vermiyor, bbc'ye yahoo.'ya ıvıra zıvıra da baktım, ne yazık ki aradığımı bulamadım.

Ardından olaya secret'i karıştırayım, iyimser olayım güneş de açsın dedim. Ne yazık ki muvaffak olamadım ve tatile gidip orada yağmura küfretmektense, burada kalıp tatile gidemediğime küfredeyim istedim. Zamanında kırdığım 3 aynanın etkisinin yavaş yavaş kendini gösterdiğini de mecburen kabullendim.

Kıssadan hisse, ne kadar planlarsan planla hayat her daim kendi bildiğini okuyor ve galiba okumaya da devam edecek sayın okur. Bu sebeple çok da derinlere inmemek ve gerçekten de anı yaşamak gerekiyor demek ki.

O nasıl oluyor, olacak o kısmı pek bilemediğimden, bilen, yaşayan, gören okurların hissiyatlarına danışıyor ve bu şans fukarası plan delisine elbirliği ile bir yol haritası çizsek diyorum...

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Tatil süre
    Kaydı Yayınla
    cinde yaşadıklarım, bu vakitlerde düğün telaşeleri olanları daha iyi anlamama vesile oldu. Hatta şöyle ki, bu yağdı yağacak stresini bir evliliğin temeline sarsıcak unsurların ilk üçüne yerleştirdim.
  • Küçükken kek kalıplarının dibini parmaklarken annemin söylediği "onu yersen düğününde yağmur yağar" beyanatının bünyemde oluşturduğu yaraları da bilahere anlatmam gerek.

ps. başlık şarkısı Hande Yener- Bodrum
ps.2. Başlık şarkısı münasebetiyle tatile Bodrum'a gideceğimi sananlara, yazının sazan ödülünü hediye ederim belirteyim.

20 Haziran 2010 Pazar

"every day i wake up and it's sunday"


  • Hayatımda yapmadığım, "neden, niçin, ama nasıl" sorgulamalarını bu yaşta yapmaya başlamam iyi bir şey mi kötü bir şey mi emin olamıyorum. Bir çok şey için hiç endişelenmediğim kadar endileşeniyor, bir çok şey için kederleniyorum. Olgunlaşmak, şuurlu olmak sürekli bir keder haliyse bilmeni isterim ki zamanı geldiğinde itirazım büyük olur hayat bey...
  • Dipsiz kuyularda merdivensiz kalmış bir bünyenin bedbahtlığına sahibim, bildiğiniz buruğum sayın okur. İstanbul'da şuursuz bir bireyken, anne baba yanında hem şımarık çoçuk olup, hem de hayatın gerçekleri ile yüzleşmeyi nasıl başardığımı bir türlü anlayamıyorum.
  • Fincandan çaydanlıktan bir cin çıksa ve sana istediğin kişinin karizmasını nakledeceğim, tercihin kim olur dese, bir dakika düşünmem Nuray Mert derim. Kızgınken düzgün konuşmayı beceremeyen bünyem için kendisi bir ütopya olduğundan umudumu cinlere bağladım.
  • Alışveriş seven bir erkek arkadaş bence bildiğiniz velinimet. Gerçi burada bahsi geçen alışveriş sevmek, tabak çatal alışverişine gidelim sevgilim diyen değil de, daha çok siz alışveriş yaparken yanınızda dırdır etmeyen, bitse de gitsek hissiyatında olmayan Y kromozonludur.
  • Buna rağmen Mango'nun indirimine sürüklenen bir erkek için gerçekten üzülürüm ben. Hatta Mango'nun erkek kreasyonunu da bu üzüntüden yola çıkarak bir nevi avuntu olarak çıkartığını düşünmekteyim.
  • Bu gurbet el medyasının Tom Cruise ile ne alıp veremediği var bilmiyorum ama ben severim kendisini. Brad Pitt mi Tom Cruise mı sorusuna hem daim Tom Cruise cevabını verdiğimi de gururla beyan ederim. Sonra kızlarını şöyle böyle yetiştiriyor haberlerine de ayrıca asabiyet yaparım. Gözünü açar açmaz hayatımızda görmeyeceğimiz kamerayı karşısında gören bir çocuğun normal yetişmesini beklemenin absürdlüğünü yabancı basına açıklamanın da benim işim olmadığını bildiğimden, kendim çalıp kendim oynarım.
  • Bir o tarafta bir bu tarafta beyanatlar veriyor gibi oldum ama ben kadınların erkek cinsinin duyarsızlıklarına katlanmak ya da onları telafi etmek için dünyaya geldiklerine inanmaya başladım. Onlara göre hep kadınlar hassas, kadınlara göreyse hep erkekler ruhsuz. Her kadın ömrünün bir döneminde kardeşine, babasına veya eşine özel gün hatırlatma danışmanlığı vermiştir ki, bu sebeple nasıl Sibel Arna'yı sadece çocuk sahibi olanlar anlayabilecekse, beni de anne baba doğum gününü hala erkek kardeşine hatırlatan hemcinslerim anlayacaktır.
  • Hayatı paylaşmak iyi hoş güzel ama, sevgililerin eşlerin veyahut gönül dostlarının hayatındaki tüm özel şeyleri paylaşmasına pekala gıcığım. Bilumum şifrelerini paylaşanlara ise acayip uyuz olduğumdan, ileride bu hale gelirsem benim için ayrılık vaktinin geldiğinin hatırlatma görevini blog okurlarına veriyorum.
  • Hülya Avşar'ın da dediği gibi ( gerçi o "bu gece uzun olacak" diyordu ama) yarın upuzun bir gün olacak sayın okur. Depresif olduğumdan rahatlıkla söyleyebilirim yaz için geri sayımın başlamasıdır aslında 21 Haziran. Ona itirazım yok da en uzun günün Pazartesi olması fena bir şey. Oysa bana göre Cuma'ya daha çok yakışırdı en uzun gün olma onuru. Siz her şekilde farkında olun yaşadığınız her dakikanın. Gün gelir o anları hasretle anabilirsiniz çünkü.
  • Daha da iç sıkıcı bir yazı yazamazdım Pazar Pazar. Ama işte malumunuz her güzel şey bitiyor, bu da genel penceren karamsar yanınızla baktığınızda sizi fena sarsıyor.
  • Bu sebeple herkese büyük türk düşünürü Demet Akalın'dan Tatil adlı şarkıyı dinlemerini tavsiye ediyor, burun kıvıranların burnunu kırarım diye de DemetAkalınvari bir gözdağımı vermekten çekinmiyorum.
ps. Başlık şarkısı şahane!! bir bloga da isim vermiş Travis şarkısı- Writing to reach you

19 Haziran 2010 Cumartesi

"korkarsam sakince ıslık çalarım"


  • Bu aralar içimde bir hissiyat Oray Eğin'inle iyi arkadaş olabilirdik diyor. Bir yanım onu Tv'de o zorlama aksanıyla ve kötü insan hissiyatlarından dolayı sürekli eleştirse de bazı bazı aynı fikriyatlarda olunca, aynı pencereden bakamadığımıza üzülüyorum. Bu hissiyatlı yazıyı yazmamın iki nedeni var. Biri kendisinin geçenlerde yazdığı Serdar Erener- Nil Karaibrahimgil- Sinan Çetin vs. tayfasının dahil olduğu medya-reklam-iş dünyası açılımıydı ki, ben de süper gıcık olmaktayım bu hadiseye. Yani bir reklamcının nikah şahidinin onun iş yaptığı en büyük şirketin üst düzey yöneticisi olması veya o üst düzey şirketin dahil olduğu grubun organizasyonlarında ön sıralarda yer alması "etik" olarak hoş gelmiyor bana. Fesatlıksa bu anlamsa Oray Eğin kadar fesat olabileceğimi düşünüyorum.
  • Diğer konuda ise onun kadar cesur olmaya çalışıyorum. OE'in dediği gibi "Twitter'da 'unfollow' kişisel bir kırgınlık değildir". Ama yani hassas yurdum insanları ne yazık ki bunu böyle görüyor. Bugüne kadar beni takip edip eden ve sonra ben onu takip etmeyi bıraktığım için beni takip etmeyen biri olmadı sanırım. Sağolsun twitter'ın sizi takip etmeyi haber veren hizmeti gibi sizi takip etmekten emekli olanları da haber verdiği bir hizmeti var.Yani 1.000 takipçisi olan zat-ı muhteremler de bir tıkla "istop" diyebiliyor. Ve bu yüzden " ne absürd konuşmaya başladı abicim, takip edip de asabiyetimi niye bozayım" dediğiniz kişi de, "sen beni takip etmezsen ben seni hiç takip etmem yelloz" moduna hemen giriveriyor.
  • Tabi şöylede bir hadise var, zaten twitter'da takip hadisesi de o beni takip ediyor, ben de onu takip edeyim bari hissiyatından oluşuyor. Bu durumda da mevcut tepki aslında beklenen bir sonuç oluyor. Ben de şahsen tanımadığım biriyse takip etmeden önce , kimseyi kırmamak adına önce biraz gözetlemecilik yapıp sonra takip etmeyi tercih ediyorum. Gerçek hayatta göstermediğim özeni sanal ortamda tanımadığım insanlara gösterdiğimi farkedince de "yemişim twitter'ı" diyor, yoluma bakıyorum.
  • Bu kadar twitter demişken, sadece takip ettiği insanların twit.lerini retweet eden bunun dışında pek de bir diyeceği olmayan insanlardan ise tıpış tıpış kaçtığımı belirtmeliyim.
  • Twitter'ın üvey kardeşi formspring hadisesine ise halen camdan dikizleyici modunda iştirak ediyorum. Kim bana sorsun, ben kime ne soruyim hissiyatım şimdilik içimdeki baskın hissiyat olduğundan da camdan sokağa geçiş yapmayı düşünmüyorum.
  • Ama bugün Vınn'ımın suyunu çıkartmak için Cüneyt Özdemir'in cevap verdiği tüm soruları okuduğumu itiraf etmeliyim. Gözlemlerimi söyleyeyim, ahali boşa konuşmayı seviyor...Yani dişe dokunur bir soru göremedim ben. Ve bu yazının bir başka ters köşe hissiyatı olsun, Cüneyt Özdemir'i de verdiği cevaplardan ötürü gayet sempatik buldum. yani öyle soruya böyle cevaplar verdi ve zekasını benim gözümde tekrar hatırlattı. Gerçi ben kendisini aptal diye değil, Kova ( lafım feriden dışarı) burcu olduğu için sevmiyorum ki, o da beni tanısa sevmezdi eminim:)
  • Twitter'da sorduğum bir anket sualini burada da tekrarlamak istiyorum. Dünyadaki tüm aynaların sizi zayıf göstermesi, tüm fotoğraflarda ve videolarda zayıf görünmeniz durumunda diyet yapmak istermiydiniz merak ediyorum.
  • İnsan vücudu için şahane bir mekanizma türünden fikriyatlar baskın olsa da, bazen de toptan şuursuz olduğuna dair kati fikriyatlarım var. Misal, "kimsenin hayatına burnunu sokma malumafatrus" telkinlerinde sayısız kez bulunsam da hala çenemi tutamadığım için kendimi değil, beyin ve çene korelasyonumu suçluyorum. Ya da spor yaparken çektiğim tüm sıkıntıyı yemek söz konusu olduğu vakit bir kuple bile hatırlamamı işgüzarlığıma değil, vücudumun alzheimer olmasına veriyorum.
  • Sirkeyi sevmem, seveni de önyargım sebebiyle anlamam. Ama Allahın sopası olmadığı için kendisine sırtımı dönemiyorum. Hatta şöyle söyleyeyim hayatımda sirke kadar bel bağladığım hiçbir şey yok. bu sebeple yararlı fakat manasız tatlı içecekler/yiyecekler kategorisinde kendisini 1. sıraya koyuyorum.
  • Geyik babında bakılan falların gerçek olma ihtimalinin canımı sıkacağını anlayınca fincanlardan da uzaklaştım. Bu sebeple "ay şurada çok iyi bir falcı varmış, her şeyi biliyormuş" repliklerine, "ya canını sıkan bir şey söylese, ne yapıcaksın inanacak mısın?" sualini sorarım. Buna rağmen bazı bazı canım sıkkın olduğunda birilerinin güzel gelecek yalanları atmasını gerçekten istiyorum.
  • Hatta falcıların promosyon çalışmalarında Feridun Düzağaç'tan ok almaları durumunda"Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeceğim" sloganına sarılmalarını öneriyor, kendi gerçek dünyama dönüyorum.
ps. başlık şarkısı Sertab Erener- Bir Varmışım Bir Yokmuşum

"seni tanimak için çok çaba sarfettim"


Ve Bahçeevaaaan geldi....

Milletçe Gabrielle Solis'e hediyemiz olsun...

Bu haftaki absürdlük kontenjanıma damgasını vuran Yılmaz Morgül'e teşekkürlerimle...

ps. başlık şarkısı Yavuz Çetin- Bilmem Neden İnat Ettim

18 Haziran 2010 Cuma

" kendi yarattığım düşmanlara yenildim"


dumanı üstünde asabiyet...

Uzun zaman sonra ilk defa bir IDo seferinden yazıyorum size bu satırları hafta sonu okuru. Siz sanıyorsunuz ki, IDO artık bu wireless sorununa el attı da kızcağız bizim için uykusundan feragat ediyor ve yazılar yazıyor. Ne münasebet efendim, IDO hala bildiğimiz mal IDO. Ben teknolojik insan fuhrerschein'ın vınn'ını çaldım sadece. Tabi bu aletin Turkcell çekmeyen yerlerde çekmeyeceği,haliyle deniz ortasında çekmeyeceğini, yaptıkları o Paris'te yavaş Diyarbakır'da hızlı ( Türkiye'nin Parisi ironisine ayrıca irdeleyelim) reklamının da koca bir yalandan ibaret olduğunu unutmuşum. Turkcell'in çektiği bir müsait durağa kadar ben içimi dökeyim, sonra yazının yayınlama kısmısını hallederiz diye umut ediyorum.

Şahsen kızdım mı bir beş dakika için çok kızdığım için, asabiyet dalgalanmalarımın sonunda yazı yazmayı pek sevmem. Ama fakat ve lakin, hazır tüm şekil şartlar sağlanmışken ve ben fevkalade asabiyken, yazı yazacak zamanımda varken, nefretimi kusmaktan kendimi alıkoyamadım.

Sabahın köründe geç kalma gibi tecrübelerim olsa da,Bandırma'ya gideceğim akşam vakitlerinde - histerik olduğum için -erkenden Yenikapı yolunu tutarım. Meşhur cuma trafiğini de göze alıp, kendimi yollara vurdum. Bandırma'da para çekmek bir zulüm olduğundan da paramı çektim, sonrada üşengeçliğimden durağa kadar yürümeyip, yoldan geçen bir taksiye bindim. Ve boyumun ölçüsünü de bir güzel aldım.

Şu an ben deniz yoluna geçiş yapmışken, kara yolunda hala çile çekenler bilir iğrenç bir trafik vardı akşam üzeri. Ama işte erken çıkmıştım ya hafif tedirginlikte olsa, emindim kendimden. Karaköy'e gelene kadar da güzelce okuyordum kitabımı. Sonra taksicinin bir önceki seferimdeki taksici dallamasının da (evet kızgın olduğumda kötü kelimeleri tercih ediyorum) yaptığı gibi Karaköy'den Aksaray tarafına dönme girişimi farkedip, ne oluyoruz Hödük Bey, Sirkeciden gidelim lütfen dedim. Kaldırım, ıvır zıvır demeden sahil yoluna çıkabildik ve kısmen de olsa ilerledik. Kuralları sürekli ihlal eden ve esrar kokan bir taksicinin böyle bir trafikte beni kazıklama ihtimali gayet yüksek olduğundan taksimetreyi takip edeyim dedim ama ne mümkün, taksimetre denilen bir şeyin farklığından bile şüphe duydum.

En nihayetinde Yenikapı'ya ulaşmıştık ve Yüce Rabbim'in kendini kurnaz sanan kullarından olan taksici valizle arabaya binmiş olmama rağmen iskeleye mi diye bir soru sordu. O arada zamanım az olmasaydı, yok ben Ümit Besen'i izlemeye gedim, akşamda tavernada kalıcam cevabını verirdim ama susmayı tercih ettim.

İskeleye bile doğru düzgün gidemeyen adamın arabasından ineceğim vakit, beklenen soruyu sordum ve ne kadar borcum dedim. Yenikapı- Bandırma seferinin 32TL olduğu güzide memleketimde Dikilitaş- Yenikapı arasına 36 TL isteyen taksici benim gibi bir eziği bile çileden çıkarttı. Nasıl 36 ya dedim, o da işte çok trafik vardı dedi. Ben de her saatte gidip geldim bu yolu, trafikli halini de bilirim dedim, o konuşmaya işte şu saatte bindiniz de 1 saattir yoldayız, ben de çok bunaldımlara devam etti. Ben de ezikliğimi yırtsam da, ne 36'sı al sana 25 TL diyemediğimden bagaj kapağını sert çarpmak, arkasından küfretmek, paramın haram olmasını dilemek dışında bir şey yapamadım.

Ama çok kızdım, inanın bana çok kızdım.Tabi en çok gidip durakta bir taksiye binmediğim için kendime kızdım. Psikopat gibi araba kullanırken, dur kardeşim ineceğim ben demediğime çok kızdım. Ezikliğime zaten toptan kızdım.

Zaten o vakittir, twitter'de hiç yapmadığım bir şekilde herkese laf çakma haline büründüm...Tabi bir de şunu yazdım ki, kesinlikle öyle düşünüyorum; hayattaki en büyük başarısızlığım taksici olasıklıklarında hep yanlışı seçmek oldu.

Bu yüzden alen beyan etmekte sakınca görmüyorum, insani bir hizmet görene kadar ben korsan taksileri kesinlikle destekliyorum.(hep kısa mesafe gittiğim için kendilerini kullanamıyorum o ayrı)

Yeterli sermayeyi bulduğum vakitse taksilerden daha lüks arabalarda nispeten ucuz ve kaliteli hizmet sunan araçları piyasaya sürmeyi düşünüyorum ki, bundan sonra bu işe girişen herkes fikriyatımı çalmış olur, ben de çok pis mızıkçılık yaparım belirteyim...

ps. başlık şarkısı bir varmışım bir yokmuşum- sertab erener

17 Haziran 2010 Perşembe

"kim böyle seni gurbette gezdiren?"


kendi şirketinin bir lansmanına dahi gitmemiş malumafatruş elalemin lansmanından bildiriyor;

Daha önce de birçok kez vurguladım; konserdi, davetti, maçtı ıvır zıvırdı hadiselerine davetiyeler alan bir sosyal statü veyahut meslek sahibi değilim... Es kaza bir davetiye bana ulaştıysa o davetiyenin şehrin yarısına da ulaştığını da adım gibi bilirim.


Dün akşamda bunun gibi bir organizasyon davetine asosyale çıkan adımı temize çıkartmak için gittim. İşin ilginci lansmanı yapılan markanın ürünlerine sahip değildim, lansman için gelen oyuncuların oynadığı diziyi de (evet evet lost olur kendisi) herkes izlediğinden izlemiyordum (imza; popülarite karşıtı popüler kültürseverbünyem)

Ama işte malumafatruşluk yapmak için bilmemek bir mazeret olamazdı. Gidip ortamı yakından incelemek boynumun borcuydu.

Gittim, gördüm ve işte buyrun yazdım;
  • Irmak Ünal- ki bir vakit Amerika'da yaşayan bir ablamızdır - aksanlı konuşmak için kendini o kadar kastı ki, sunum yaparken komik ve bir o kadar da anlamsız kaçtı...
  • İnsanın sevmediği ot dibinde bitiyormuş, bunu da Ayşe Özyılmazel'i görünce anladım...
  • Ayşe Ö. kesinlikle alımlı, gayet dikkat çekici, birçok erkek için güzel bir kadın. Hafif balık etlilik hadisesi olsa da, boyu kısa değil. Ama bence saçlarını kesinlikle toplamalı, annesi gibi açık tutmaktan vazgeçmeli.(Varol'a özel bilgi; Bu arada dikkat çekici olduğunun da gayet farkında.)
  • Lansman dediğiniz hadise, bedava içki ve bol piyasa demek ki, bu sebeple benim de pek ilgimi çekmedi.
  • Hafta içi eğlenme aktivitesine dahil olmak büyük bir risk. Bir tekneniz yoksa ve bu yüzden sahil yolundan ilerlemeniz gerekiyorsa da işiniz bir hayli zor...
  • Suada dediğiniz yer bildiğiniz kebap adası olmuş ki, bol parfüm arası kebap kadar bayıldığım bir koku olmadığını belirtmeme gerek yok sanırım...
  • Şu yaşıma geldim hala yüksek müzikte konuşabilen ve birbirlerini duyabilen insanlara şaşkınlıkla yaklaşıyorum...
  • Ozan Doğulu'yla beraber Bedük, Bora Uzer falan sahne almışken Kenanımın sahne almayacağını düşünecek kadar şuursuz veya eve gitmeyi her şeyden çok isteyecek kadar huysuzdum ki, sanırım ikincisi olduğumdan Ayşe Özyılmazel'in twitter'da verdiği Kenan Suadayı sallıyor twitine fazla isyan etmedim.
  • Ama kendisinin twitter'a Kenanımla koyduğu bimilyonuncu benzer fotoya azıcık laf etmiş olabilirim, onu inkar edemem.
  • Lansmana davet edilen dizi oyuncularından Lost Sayid'inin çok gerzek olduğunu, en yakından tanıdığım The OC Ben Mckinzey'in en az ilgi gösterilen bu sebeple de en sempati duyduğum kişi olduğunu da belirtmeliyim...
  • Lansmana konuk gitmek demek, belli bir ücrete kendinizi kiralamak demek ki, benim gibi tv koliğin hiç ilgisini çekmeyen 4 karakterin olduğu bir organizasyona gitmek de benim başarımdır diye düşünüyorum...
  • Boğaz şeridinde otursam reina, falan filan mekanların gürültüsüne de pekala arıza çıkartacağımı sanıyorum...
Ve tüm asosyalliğim ile hafta içi gecenin bir yarısına kadar eğlenebilen insanlara hayranlıklarımla sunuyor, en güzel magazin evdeki magazin diyerek kendime güzel mazeretler uyduruyorum.

ps. Başlık şarkısı Kenan&Ozan Doğulu- Bunlar da Geçer

14 Haziran 2010 Pazartesi

""bir varmış.. bir yokmuş.. ama bir tekmiş.. yerine yokmuş..""


twitter üzerinden fikriyat derlemesi;
  • Gece uyurken kulağımın dibinde duyduğum sivrisinek vızırtısı hayatımın en asabiyet bozucu seslerinin arasında ilk 5'te yer alır, hatta ilk 3'ü de zorlar. Bu sebeple de Güney Afrika'daki Dünya Şampiyonasında ne olursa olsun, kişisel tarihimde en manasız dünya kupası olacaktır. Hiçbir maçı 2 dakikadan fazla sesli izleyebilmiş değilim ki, oradaki oyuncuların halini cidden tasavvur edemiyorum.
  • Dünya Şampiyonası demişken, referandum günü olacağı için tehlikede olan Dünya Basketbol Şampiyonası finali için biletimi zor da olsa aldım. Bu vesileyle de 2 dakikada biletix'e ultra gıcık oldum. Kendileri sadece internet üzerinden satış yaptıkları yetmezmiş gibi bir de kurye ücreti olarak 10 Tl alıyorlar ki, bilet fiyatına göre değişen hizmet bedeline ise hiç değinmiyorum. Avrupa Şampiyonası'ndan akıllanarak çıktığım ve dünya gözü ile Bodiroga'yı izlediğim için artık final biletimi kimselere vermem, canlı canlı orada olurum diye bir iddiam yok. Bunun içindir ki biletimi uygun!!! bir ücrete ilgililere satma kapımı açık bırakıyorum.
  • Geçen sene itibariyle birden bire gıcık olmaya başladığım Işın Karaca'nın "Mavi Mavi" adlı derin İbrahim Tatlıses şarkısına Maldivler'de klip çekmesi, Mahsun Kırmızıgül'ün de zamanında Sarı Sarı adlı şarkısının klibini Maldivlerde çekmesi, Yeşil Yeşil adlı bir şarkı yapmam durumunda Maldivler'de klibi garantileyeceğimi düşündürdü bana. Bir kuple orjinal klip çekemeyen değerli yönetmenlerimizin, iyi bir klip için kilometreler aşmasını ise ekonomiye can verme olarak görmekteyim.
  • Twitter'da methini fazlasıyla duyduğum için Ayşe Özyılmazel'in New York anılarını okudum ve yine sonsuz bir vizyon patlaması yaşadım. Kendisi Amerikalara gitmese, Designer Sale'in ünlü tasarımcıların ayakkabıların, elbiselerin, eteklerin, çantaları indirimde olması demek olduğunu nasıl öğrenebilecektim ben.
  • Remix albümlerini pek sevmem, hatta şöyle söyleyeyim hayatımda sevdiğim remix şarkısı beşi geçmez. Bu durumda 4 remix bir de orjinalini barındıran Sertab Erener albümüne sempatiyle yaklaştığımı söyleyemeyeceğim. Sevdiğim sanırım 4 veya 5 şarkı var ama 17 şarkı olduğunu düşünürsek, geriye kalan bir albüm sayısı kadar şarkıyı da "tırt" kategorisine sokarım.
  • Öncelikle kendisinin dünyanın arkadaş, memleketim gibi en arabesk şarkılarından biri olan "ikimiz bir fidanın güller açan dalıyız" şarkısını neden seslendirdiğini anlayabilmiş değilim. Sertab Erener'deki Avrupaiyim ama özümden de taviz vermem tavrını da çözebilmiş değilim. 3 cover, 5 remix ile doldurulmuş albüme de zorlama der, sevdiklerimin keyfini de utanmadan çıkartırım.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Soner Sarıkabadayı'yı söz yazsın ama şarkıcı olacam hevesinden de vazgeçsin...
  • Ozan Doğulu- Sıla düeti ve Alain Delon şarkısını da "bu yazın şarkısı" klişesine de adayımdır...
  • Ben şarkı sözlerini başlık yapıyorum diye, şarkıyı veya şarkının tüm sözlerini bulmak vesilesi ile yazıma denk gelen google mağdurlarına kıyak olarak, bundan böyle başlık şarkısının da linkini koymaya karar verdim. Linki olmayan şarkıların da sözlerini iliştiririm olmadı.
imza; okura/okumaza hizmette sınır tanımayan malumafatrus

ps. Başlık şarkısı Feridun Düzağaç; Bir Varmış Bir Yokmuş

13 Haziran 2010 Pazar

"daha anlamazsan zaman tercüme eder "


Pazar depreyonunu işle beraber edinenlerden değilim. Orta okuldan beri kendisi ile bazen dalgalı bazen de seviyeli bir ilişkimiz olmuştur. Bugün de sağolsun yalnız bırakmamıştır beni. Bir ay içinde yapılacak değişik bir planım varsa, gün kavramım epey sapıtıyor. 2 haftadır tatile gideceğim haftayı karıştırıyorum mesela.Oysa ki bütün yaz için planlanmış organizasyonlarımın yer aldığı ajandamı da her daim yanımda taşıyorum. Yani anlayacağınız hem yaşlanmaktan korkuyor hem de günleri erken erken aklımda yaşıyorum.

Bu yüzden de vakitsizce yaşlanıyorum sayın okur. Bu sabah bir arabanın camından kendimi görünce bunu daha iyi kavradım. Zaten şu aralar kendime olan sevgim yerleri süpürüyor, bu yaşlılık çöküntüsü de bir güzel tuz biber oldu derdime.


Saçımın saçma sapan bir rengi var, bahar geçti yaz geldi ama saçlarımın her yere dökülmesinin bir sonu gelmedi, kepek şampuanını terk etmek sigarayı bırakmaktan daha beter olduğundan Neşe kadar olmasa da bir de kepek derdim var, cildimde 28 yılda çıkmayan sivilceler çıkmaya devam ediyor, güneşle beraber bir de lekeler pörtler yakında, ee spora güvendik ama bu yaza da sibelcan usulü kollarla girdik falan derken kendimi ne kadar sevdiğimi varın siz düşünün değerli okur...

Velhasıl yine ismimin mana ve derinliğinden ötürü, milletin kışın girdiği depresyona yaz başında selam ettik ki, bir tatile gidersem sonra bir başka tatile de gidersem belki kendime gelirim diyor, bunun için harıl harıl plan yapıp plan bozuyorum.


Ve blog resmine istinaden soruyorum;

Hayat bana photoshop yapar mısın?

bu yazıdan çıkartılmayacak sonuç;

  • peki ama neden bana sürekli sen Karadenizli misin diye soruyor tanımadıklarım? Yoksa bir de burun derdim mi olmalı mı?
ps. başlık şarkısı Ego- Sertab Erener

"farklı olanlar onların derdi"


Sibel Arna işçi sınıfına haddini, 34 metrelik, sekiz kameralı ve 16 kişilik tekneden bildiriyor;

"dadısın sen dadı kal"

Yazının hangi noktasından tutsam elimde kalıyor. Yazının her noktası, acaba ben de böyle miyim, bu hala dönüşebilir miyim paranoyalarını içime salıyor.

Ama farkındayım Sibel Arna ilk değil, sonda olmayacaktır. O ve benzerlerinin de keyiflerini de "insan olanlar" bozmaya devam edecektir.


Ve Hürriyet, bu yazının yayınlandığı gazete olan Hürriyet ayrımcılık mı katiyen yapmayız diyerek, gerektiğinde afilli reklamlar yapmaya devam edecektir.

Fikriyat özgürlüğü denilen şeyin sınırlarını gün gelir hepimiz öğreniriz inşallah...

.....

Biz mi tatile çıkıyoruz dadılar mı?

Tekne tatilinin bana tatil olmamasının bir nedeni de dadımız Hanife Hanım. Tekneye binince, Göcek, Rodos, Simi gezince ona bir şeyler oldu. Resmen aklı uçtu. Yoksa neden Rüzgar'a tarhana çorbası yapalım dediğimde yayla çorbası pişirsin? Bunu yaptığı gün Rüzgar sabah kahvaltıda yumurta yemişti üstelik. E yayla çorbasının içinde de yumurta var. Bir gün içinde iki yumurta veremeyeceğimizi ezbere biliyor.

Yüzme bilmemesine rağmen her gün beş posta denize giremediği için hayıflanmaya başladı. “Sibel Hanım keşke kocamla çocuklarım da burada olsaydı” sayıklamalarının ardı arkası gelmedi. Normal şartlarda Rüzgar'ı mutlu etmek konusunda profesör olan kadın, deniz üstündeyken sınıfta kaldı. Oğlumu alıp, oyuncakları yayıp bir saat kesintisiz vakit geçirmeyi hiç başaramadı. Bunun yerine Rüzgar'ı kucaklayıp, peşimde dolaşmayı tercih etti.

Neden? Nedeni basit. O da insan. Evet denizi görünce giresi geliyor, seni bikinili görünce onun da canı sere serpe uzanmak istiyor. Eminim kamaradaki aynaya her baktığında acaba yüzüm yanmış mı diye kontrol ediyor. Ama tabii ki abartmaması, çalıştığını unutmaması gerek. Hanife Hanım'daki arızaların benzerlerini Kuzey'in dadısında da gözlemledim. Simi'de fotoğraf çekeceğim derken bebek arabasının üstüne kapaklanıyordu mesela.

Bu konuda daha enteresan hikayeleri ise döndüğümde dinledim. Arkadaşım Tülin'in bakıcısının Antalya'daki tatil köyünde bir saat ortadan kaybolmasına, işini gücünü bırakıp gidip göbek dansı kursu almasına kaç puan verirsiniz? Kardeşim dadı mısın, dansöz mü? Bu hareketleri yapabildiğine göre iyi kıvırdığın bir gerçek, niye bir de üstüne kursa yazılıyorsun, anlamadım. Aynı kıvrak insan, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi dalış kursuna da gitmek istemiş. Neymiş su altında nasıl nefes alınıyor çok merak ediyormuş. Büyük konuşmayayım ama ben o kadının kafasını dalış tüpü olmadan suya gömerim!

Sibel Arna- Dokuz Aylık Bebekle Mavi Yolculuk

ps. başlık şarkısı Festus- Mor ve Ötesi

ps.2. Blog resmi Sibel Arna'nın çocuğu değil, görsel aratmanın ayarlarında bir karışıklık olmasın değerli google.