31 Mayıs 2010 Pazartesi

"hala güzelsin, genç olgun arası"


malumafatrus eski dostu tozlu parkelerden bildiriyor;

koca bir yıl ders çalışmayıp sınav vakti durumu kurtarmaya çalışan öğrenciler gibi, bütün sezon sadece bir basketbol maçına gitmişken final serisinde Fenerbahçe'nin şampiyonluk ihtimalini gerçeğe dönüştüreceğini düşündüğüm maça koşarak gittim. (coming soon; Aslında koşarak gitmedim ama o başka bir yazı konusu olacağından fazla detaya girmiyorum şimdi.)

itiraf etmek gerekirse; bir Abdi İpekçi alışkanlığı olarak korsan bilet almaya alışığım (korsan; takımın davetiye olarak bedelsiz verdiği saha içi biletlerini parayla almak). Ama daha önce Ayhan Şahenk'te korsan bilet girişimim hiç olmamıştı. Zaten çekinik bir insan olduğumdan, süzme gibi ben bilet arıyorum diye bir duruş sergileyerek korsancıların yanıma gelmesini sağlar, korsancıları bulup da bana bilet verin diyemem.

Dün de böyle bir hadise pek tabi benim başıma geldi.
Tam gişeye yöneliyordum ki, bir adam bak daha ucuza şöyle böyle bilet diyerek beni iki dakikada katakulliye getirdi. O arada fuhrerchein da olmadığından ve sonsuz bir kararsızlık belasına tutulduğumdan hemen karar verdim ve olur diyerek biletleri aldım. Tribün insanı markoyla karşılaşmasam, biletlerin koparıldığını farketmezdim sanırım. Bu işte bir yanlışlık var hissi, bana bileti satan ve biz geçiririz sizi içeriye diyen adamın da yok olmasıyla iyice arttı ve yavaş yavaş ben bir de normal bilet alayım da salaklığıma doymayayım bari diye düşünmeye başladım.

Tek umudum, salona girmiştik ama çıkmak zorunda kaldık senaryosundaydı ama bu senaryoda da ben hayatta bu senaryoda başrol oynayamazdım. beni korsancılarla bir başıma bırakan fuhrerchein gelince, gayet karizmatik bir şekilde kazıklanışımı anlatıp daha sonrada uygulamamız gereken yolu kendisine çizdim. Ardından kendinden emin dut yemiş bülbül rolüme büründüm ve içeri girdiğimiz vakitte korsan bilete tövbe ettim.

Bu büyük engeli aştıktan sonra, bir de göstermelik önlem engelini aşmamız gerekti. Dolaylı bağış olarak bozuk paraları bırakmanın yanında parfümü ve deodrantımı da numaralandırmak suretiyle girişe teslim ettim. Bu arada teslim almadıkları için
çakmağından tamamen vazgeçmek zorunda kalan bir çocuğun, "abi onun manevi değeri çok büyük ben bırakamam burada" ısrarlarına ve çaresiz hallerine tanık oldum. sadece meraktan sorduğum içerideki kafede bozuk para alınca ne olacak peki soruma da, klasik "ben bilmem beyim bilir" mantalitesinde "biz sadece bize söyleneni yapıyoruz" cevabını aldım.

Uzun zamandır salonlardan uzak kaldığımız için olsa gerek, Efes kızlarının pota arkasında değil de, direkt saha çizgisinde beklemelerine epey şaşırdık. Ve en fenası, Efes Pilsen'in baştan sonra önde götürdüğü bir maçta Fenerbahçe'nin farkı kapatmasına rağmen kopma noktasını getirememesine tanık olduk.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Fanatizm'in her türlüsünden sakındığım için, fanatik taraftarı olmayan ve ev sahibi takım olduğu için daha çok yeri olan Efes Pilsen tribününde maçı izlediğimizi belirtmeliyim.
  • Efes Pilsen'in en sevdiğim oyuncusu olan Sinan Güler'in de sert basketbolla pis basketbolla arasındaki sınırı çizdiğini görüp, gayet üzüldüm.
  • Ender Arslan'ın eşinin bizim markagillerden bir arabada (isminin yer aldığı plakasıyla) görünce kısmanmadım, hafif kıskanmaya yazdım.
  • Maçta kati kararımı da verdim, Ergin Ataman'ın benim için basketbolun Fatih Terim'idir. ( ikisinin İtalya geçmişini hesaba katmaya bile gerek görmüyorum) Ufuk Sarıca'yı severim o ayrı.
  • Karamsar öngörü; Bu maçı da kaybedersek, son maçı oynamamıza hiç gerek kalmaz, şampiyonluk da Efes Pilsen'in olur,tarih de şahane şekil de tekerrür eder ki, o da apayrı.
ps. Başlık şarkısı Malt- Doldur

29 Mayıs 2010 Cumartesi

"titrerim mucrim gibi baktikca istikbalime"


  • Sabah sabah iki asap bozucu hadise ile başladım güne. Birincisi Berrak Tüzünataç'ın sadece ve sadece 25 yaşında olduğunu, Organize İşler'de oynadığı vakit 19 yaşında olduğunu öğrendim. Güzeliğini, boyunu posunu kıskanacak kadar şuursuz olmadığından, gençliğini kıskanmak istedim, aynaya baktım, sonra ondan da vazgeçtim.
  • Ardından Nedim Saban'ı gördüm. Yine aynı civarlarda 2 veya3 sene önce gördüğümde resmen yuvarlanıyor diye düşündüğüm Nedim Saban'ı 2 küçük beden ve bir minik surat olarak görünce de asabiyetim bozuldu. Kolay kilo verebilenlere, özellikle de bunu başaran erkek cinsine gıcık oldum.
  • Bir de tabi hava meftumumuz vardı ki, o artık her hafta sonu aynı şeyi yaptığından fazla da üstünde durmadım. Sadece havanın güzel olmasından sorumlu meleğin, hafta sonları biz faniler gibi tatile çıktığına kesin kanaat getirdim.
  • Her zaman ikiz olmayı sempatik bulan bir bünye olarak üçüz olamanın fevkalade sıkıcı olduğuna kanaat getirdim. İkiz veya üçüz çocukları neden aynı tiple giydirmek ister ebeveynler bunu İsviçreli amcalar araştırdıysa sonucunu bana bizahmet göndersinler istiyorum. Bu vesileyle okul döneminde tanıdığım ikiz çocuklarını başka okullara gönderen aileleri de tebrik etmek istiyorum. ( aklıma şu geldi; iki çocuk sahibi ailelerin boşanması durumunda velayet sıkıntısı da yaşanmaz, bir çocuk annenin, bir çocuk babanın olur, neşeli günler filmi de çekilmez diye düşünüyorum)
  • Tüm modaya hakim olmasam da gidip yerinde inceleme fırsatı bulduğum tüm mağazalarda elbise mi etek mi tereddütü yaşatan etekler gördükçe, bu ülkenin kadınlarının boy ortalaması ne zaman 1.75 oldu merak ediyorum.
  • GNC'nin mağazalarında dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama şöyle bir reklam var. ANne ile babanızın karşılaşma ihtimali 2.5 katrilyonda bir, bu yüzden mucizelerinize kendinize iyi bakın ıvır zıvır. O 2.5 katrilyonluk hesabı neya göre yaptılar bilmiyorum ama dünyadaki tüm insanları bir torbanın içindeki bilye olarak görmemek gerektiğini düşünüyorum. Yani 10 dk.lık mesafede gittiğim yerde yaşayan biri ile ile 12 saat uçarak gittiğim yerde yaşayan biriyle tanışma ihtimalim aynı olmamalı, bunu biri reklamcılara söylemeli.
  • Reklamcı demişken, dedikoducu ruhum Sertab Erener'in Eurovision başarısında reklamcı bir abiye sahip olmasının etkisini bugüne kadar nasıl mevzu bahis etmedi, buna da çok şaşırıyorum.
  • Hala Kavak Yelleri'ni izleyen çoğunluğun %90'nın o dizinin bir başka diziden uyarlama olduğunu bilmediği ve bir yakışıklı çocuğa aşık ergen kız topluluğun isterse devrim yapabilecek güce sahip olduğu konusunda derin iddialarım var ama bu iddialarımı ispat etmek bana bir şey kazandırmayacağından, sosyolojik gözlem olsun diye buralarda fikriyatımı paylaşıyorum.
  • Lise döneminden arkadaşlarımdan birinin o dönemlerde çıktığı biriyle evlendiğini ve evlenmekle de kalmayıp boşandığını öğrendikten sonra bir de yine o dönemden yakın bir arkadaşımın anne olacağı haberini alınca haftamın pek duygusal bir şekilde sonuçlandığını kurumsal şeffaflık ilkem gereği belirtir ve yazımı nihayete erdiririm.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Gün ortasında daracık ve işler sokaklarda çöp toplayan belediyeleri bilahere tebrik etmekten,
  • Orjinal limondan bile yapmadıkları limonatayı buzla doldurup saçma fiyatlara satan mekanlara batsın üzülsün demekten,
  • Bunca zamanda ilk defa yediğim bir taksici kazığından ötürü kendisinin kazandığı parayı hemen haram ettmekten kendimi alıkoymam, bunu da tüm şeffaf yazarcılığımla itiraf ederim.
ps. başlık şarkısı Neanderthal- Malt

27 Mayıs 2010 Perşembe

"bütün legolarımı yıkıp baştan yapasım geliyor"


  • Aynı anda dudağında uçuk olan insanlara yapılan en klişe espri; "öpüşünce bulaştı herhalde"dir ve ömrünün yarısını bu uçuk belası ile geçiren bir bünyenin bu şahane espriden muzdarip olmama şansı da yoktur.
  • Bu girişten de tahmin edeceğiniz üzere, yol arkadaşım uçuğum yine Tanrı misafiri olarak bünyemi şenlendirdi. işin yazıya konu olma sebebi ise benimle beraber aynı zamanda yöneticimin de aynı uçuk derdinden muzdarip olması. ve bundan önceki uçuk sürecimizin de tuhaf bir tesadüfle aynı döneme denk gelmesi (vectavir yoldaşlığı) ...
  • Yöneticimin hemcinsim olmasına rağmen de bu öpüşme esprisi mevzu bahis oldu ki, kendisinin erkek olması durumunda ne dedikodu olurdu siz tahmin edin artık.
  • İş dedikodusu mevzu bahis olunca, laf salatasının göbeği tahmin edeceğiniz üzere estetik operasyonları olmakta ve bu konuda da birinci sırayı burun estetikleri almakta. Benim çok bilmişliğime göre, bu işin en ideal zamanı iş değiştirme dönemidir. Yeni işe yepyeni bir imajla başlar, geçmişi fotoğraflara saklarsınız.
  • Aksi durumda, horladığınız, nefes alamadığınız yani gerçekten sağlık hadisesinden bile operasyon yaptırsanız bunun adı estetik olacaktır. Ben şahsen o acıya tahammül edebildikten sonra insanın her türlü lafa da göğüs gerebileceğini düşünüyorum. Bu sebeple de ne sebepten olursa olsun, bıçak altına yatan bünyeleri "evet estetik oldum" diyerek geçiştirmelerini tavsiye ederim.
  • Geçen hafta olduğu gibi, bu haftada birden kendimi koca bir kararsızlık çuvalının içinde buldum. Ve artık bu acı gerçekle yüzleştim; ben bildiğiniz kararsız olmuşum sayın okur. Ve işin fenası bu dertten nasıl kurtulabileceğimi de hiç bilemiyorum. kendime ait bir kura methodum var ama şimdilik o da bana kalsın istiyorum.
  • An itibariyle fenerbahçe efes serisinde 3-1 öne geçti ki; bu durumda pazar günü gitmeyi planladığım maçtada şampiyonluk kutlama ihtimalimiz ortaya çıktı. Geçen sene olsaydı veya Fenerbahçe normal fenerbahçe olsaydı, ben gidiyorum ya kesin kaybederiz derdim ama bugünkü maçtan sonra işler güzel bir seyirde ilerleyebilir diye umut ediyorum.
  • Bir de 61-16 hadisesi var ki onu da basketbolblogları hakkıyla tartışmışlardır diye düşünüyorum.
  • son anda söyleyeceğim şeyi de unuttuğum için satırlarıma son vererek, "yuhh saat ne zaman x oldu ki" isyanımı sözel ortamda devam ettirmeye gidiyorum.
ps. başlık şarkısı önemsiz- malt

25 Mayıs 2010 Salı

"hepsi peş peşe geliyor ya hani"


  • Bir lost izlemez olmam, lostun final bölümüne dair iki kuple laf etme hakkımı elimden alamaz...Aslında sonunu da izlemedim dizinin, sadece duyduğum ve azıcık okuduğum şeyden genel ortalamanın büyük bir hayalkırıklığına uğradığını anladım ve işim gücüm olmadığı için de senaristleri savunmak istedim.
  • Şimdi efendim, dünyanın en yaratıcı eserine bile imza atsanız, onu bilmem kaç sezon dizi haline çevirdiğiniz vakit aynı standartı sürdürmeniz mümkün değil. Para hadisesi fevkaladenin fevkinde bir konu olduğundan, başından sonuna kadar belli bir senaryoyu dizileştirme lüksü de pek herkes de olan bir şey değil ne yazık ki. Şu an aklıma 24 geliyor, mesela en azından bir gün bellidir diyorum ama o da gün üzeri gün yaşıyor ve maratonu haftaya tamamlamaya kalkışınca kabak tadı veriyor. Kıssadan hisse kapitalizm yaratıcılığı öldürüyor sayın okur. Bu yüzde hep ilk görüşte aşkı yaşayıp ayrılık vakti niye sevmişim ki onu diyeceğiz, bunun için güzel canınızı bu fani şeylere yormayın anacağım.
  • Zaten hafta sonu bir kez daha gördüm ki, milletimiz ayrıntılarda boğulmaya pek meraklı. Neymiş efendim Kemal Kılıçdaroğlu neden kravat takmamış, ne msjı vermek istemiş ıvır zıvır. Hayatta her şeyin bu kadar bilinçli olduğunu düşünmek büyük bir hayal dünyasında yaşamak gibi. Yani komplo teorileriyle büyümek mi bizi bu hale getirdi bilmiyorum ama gerçekten hepimizde bir şundan bundan böyle yaptı hali mevcut. Kabul etmek zor biliyorum ama insanlar bazen amaçsızca hareket eder, bunu söylemek de benim boynumun borcu.
  • Bir yanım insanları sınıflandırmaya pek meraklı, şu kitabı okuyan akıllı olamaz, bu şekilde giyinen zeki olamaz falan diye genel çıkarımlar yapıyorum. Sonra beni biri kalıba sokmaya çalıştığında isyan ediyorum. Aslında ağırlıklı ortalamada insanların bir datamining projesi olarak şunu yapan bunu da yapar türünden sınıflandırılmasına gıcık oluyorum.
  • Misal bugüne kadar sol eğilimli bir parti liderinin eşinin neden kokoş olmadığını da bu sebeple anlayamıyorum. Kemal Kılıçdaroğlu'nun niye pahalı gömlek giyemeyeceğini de anlamıyorum. yani solcu olmak illa lüksten kaçmak veya kendine bakmamakmış gibi bir sonuç çıkıyor ki, ben işte tam da buna itiraz ediyorum. Tabi apolitiğe yakın olduğumdan sol eğilimli kaç parti lideri eşi tanıyorsun deseler, onun da sayısı 3'ü geçmez ama var böyle bir kanım, kimseler de değiştiremez. Ben şahsen bildiğiniz süslü olduğumdan, kendine bakan kadınlara ikinci sınıf insan muamelesi yapan hemcinslerime zaten fevkalade gıcık olurum.
  • Bir de bugün netleştirdim ki, yolda yürürken bir şey yiyen bünyelere de pekala çok sempatik bir gözle bakamıyorum. hattta ve hatta insanlar hem yürüyüp, hem nasıl sıcak bir şey içecebilir bunu da Starbucks insanları bana anlatsın istiyorum.
Dert bende derman blogda diyerek, şimdilik zihni sinirliklerime ara veriyor ve az zamanda çok iş becermeye gidiyorum.

ps. başlık şarkısı Malt- Mutlu

"ben mutluyum ulan"


"önce üzüldüm
sonra kızdım
şimdi kabullenme zamanı
artık en sevdiğim şey,
orta yaş bunalımı

alıştıkça, yaşadıkça
önemsiz gibi geliyor"

Malt ve Önemsiz; klişe şarkılarından sıkılmış bünyelere şiddetle tavsiyemdir.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • İnşallah blog kariyerimin bir noktasında yazılara video iliştirmeyi de becerebileceğim.
  • Mansur Forutan ve Cenk Durmazel'i tuhaf bir güdü ile birbirine benzetiyor, bu yüzden ikisini daha çok seviyorum.
ps. başlık şarkısı Malt-Mutlu

24 Mayıs 2010 Pazartesi

"bizi mazeretlere bağlama"


malumafatrus vicdan mahkemesinden bildiriyor;

Bugün bir iş arkadaşımın bize gönderdiği bir site sayesinde hatırı sayılır bir beyin ve vicdan fırtınası yaptık.

Site, icra yoluyla alınmış gayrimenkullerin satışa çıkarıldığı ihalelerin bilgisini veren ve hatta bu işlemleri sizin için takip eden bir hizmet sunuyor.

Bunlar bir heves, vay anasını falan filan diyerek, gözlerinde dolar işaretine yer açtılar. Bendeniz ise, olağan muhalif tavrımla, icra yoluyla alınmış maldan hayır gelmez diyerek tavrımı ortaya koydum. Hatta bu işlerle uğraşan insanlara sansar denilir halk dilinde diye de uydurdum.

İlk başta bu tepkim arkadaşlarımın içine koca bir soru işareti oturttu. Ama sonra konunun avantajı vicdan azabından daha cafcaflı gözüktü gözlerine.

Öncelikle beni ikna etmeye çalıştılar ki, ben prensip olarak bir kere hayır dediğime evet demediğimden duruşumdan taviz vermedim. onlar da vicdanlarını rahatlatmak için bir başka çareye, diyanete başvurdular. Gerçekten bunu yaptılar. Hangi siteden, nereyi aradılar bilmiyorum ama telefonda bir amca çıktı ve kendisine sorulan soruya çat diye cevap verdi. Hiç düşünmeden cevap vermesi bu sorunun daha öncede kendisine danışıldığını düşündürdü bana.

Ve konunun bilirkişisi, siz almasanız da bunu başkası alacak nasıl olsa, siz kimseye zarar vermiyorsunuz diyerek, caizdir onayını verdi.

Ben gerçekten nasıl böyle düşündüklerini anlayamadığımdan, olayın günah sevaplık kısmı nedir, olay sadece vicdanınızın rahatlığı, siz rahatsanız yolunuz açık olsun diye son sözümü söyledim.

Ama yine de insanlık için bir kuple umudum olsun diye, sizin de fikriyatlarınızı öğrenmek istedim...

Gerçekten, birilerinin haklı veya haksız bir sebepten elinden alınan bir şeyi yok pahasına alırken içiniz hiç mi cız etmez?

ps. başlık şarkısı Malt- Arıza

23 Mayıs 2010 Pazar

" her geleni yok sayıp darlanmaksa benim tarzım"



  • sabahları alarmm çaldıktan en fazla 3 dakika sonra kendime gelirim. Yani alarm çalarsa çalsın, vapurda ve serviste uyumaya devam edip de, ilk kafeinini alana kadar somurtan bir bünyem yok.(Öyle insanları hiç de sevmem o ayrı) Yine de akşamları dönüşte veyahut bilumum bir vakitte uykumdan uyandırıldığımda, ya da kendi tercihimle uyandığımda tuhaf bir asabiyet seziyorum bünyemde. Küçükken daha fazla olurdu bu halim hatırlıyorum da, ama neden ve niçin olur bu uykusal asabiyet onu bilmiyor ve araştırmacı gazetecilik de yapmıyorum.
  • Bir diğer merak konumsa, uçakların genelde neden beyaz renk olduğu yönünde ki, bu konuyu da iki haftadır merak etmekte ama ısrarla da google'a danışmamayı tercih etmekteyim. Eğer konuya dair fikriyat sahibi olan biri varsa ve vizyonumu genişletirse de google'un nesi var, blog'un sesi var diye uydurmasyon bir slogan üretebilirim.
  • Yeni şarkı dinleme hevesiyle yanıp ama elde avuçta olan eski şarkılarla idare ettiğim günlerden ötürü ardarda yeni albüm çıkmasına azıcık gıcık olmaktayım. Yani kategorilerine göre albümler en azından birer hafta arayla piyasaya çıkmalı ki, verilen emekler arada gümbürtüye gitmesin. Tarkan'ın yeni şarkısını birkaç kez dinlemiş biri olarak, "vay efendim ne şahane şarkı" da demedim" ayy tam Tarkan" şarkısı da demedim. Her türlü rüzgardan etkilendiğim için de, birileri ısrarla bu şarkıya devam ettikçe de kendi fikriyatımı oluşturamayacağımdan da derin şüpheler duyuyorum.
  • Yaşar'ın yeni albümünü dinlerken ise " nerede kalmıştık" hissi vuku buldu bende. Yani eski bir Yaşar albümü dinliyor gibi oldum ki, bu iyi mi kötü mü çok emin olamadım.
  • Marko'nun Tv alemine adım atması, benim için 2009-2010 basketbol ligi play off serisini daha heyecanlı kıldı ki, bir de kendime mazeretler üretmeyip maçlara gidebilirsem asıl heyecanla orada karşılacağımı düşünmekteyim.
  • Bugün Kanyon'un girişinde gördüğüm, arabalara gir- girme izini veren bariyerde yapılan Samsung reklam uygulamasına da bayıldım. Şimdi yine iğrenç bir şekilde tarif edeceğim ama (fotoğraf makinasızlığın gözü kör olsun) yine de şansımı denemek istiyorum; bu bariyer indiği vakit Sinan Güler potaya smaç basıyor gibi oluyor ki, bariyer açık olduğu vakit de samsung'un sloganı görülüyor. Şu an uydurduğum görüntüye yarın daha dikkatli bakıp, tembellik ve uydurukçuluk sonunda kamuoyunu yanlış bilgilendirme hallerime bir son vereceğim.
  • Benim gibi koyu saçlıların saçlarını boyamalarının akıntıya karşı kürek çekmekten bir farkı yok. Hangi renkle boyarsanız boyayın, saçları dibi azıcık renk değiştirse de uçları koyuluktan ödün vermiyor ve pek tabi saçınızı boyadığınızı sizden başka da kimse anlayamıyor.
  • Dünyanın en büyük spor faaliyetlerinden birinin 5 gün sonra Türkiye'de olacak olmasına rağmen, medyada Formula 1'in esamesinin okunmaması, güzide ülkemin kendine has şahaneliklerinden biri olarak görmekte; Formula 1 'in işimin dibinde yapılıyor olmasına rağmen benim hala dünya gözüyle o yarışı izleyememi de kendi kaderimin beceriksizliğine ve tembelliğine bağlıyorum.
ps. İlk blog fotoğrafı Sinan'ın A46 dergisi fotoğraflarından.

ps.2. Başlık şarkısı Malt- Yeniden

22 Mayıs 2010 Cumartesi

"sen ne beni oyala, ne omuz ovala, işime bakarım"


Bayılırım böyle beyanatlara;

"O Süperstar ben Tornacı"

* Kral TV’nin gecesinde Gürcistan’daydım. Bir açılışa gittim Başbakan, Başbakan’ın eşi Emine Hanım, bakanlar. O sırada TV’de Ajda’yı gördüm ’şunun sesini açın, bu benim’ dedim. Hemen ofisi aradım ’Ne oluyor arkadaşlar şarkı ne zaman gitti, ne zaman okundu?’ dedim. ’Biz de bilmiyoruz’ dediler. Hemen ‘durdurun şarkıyı dedim, gelince ilgileneceğim’ dedim. (satıraltı msj; önemliyim ben, önemli. Kral Tv müzik ödülü ile uğraşacağıma bakanlarla , başbakan ve zevcesi ile takılmayı tercih ediyorum)


Tapusu olmadan eve giremezsen, imza atmadan da bir şarkıyı okuyamazsın. Bu olayda şöyle gelişti: İmzayı ve yetki belgesini bizden almadan şarkıyı okudu. Biz de ’şarkıyı neden iznimiz olmadan okudunuz’ diye ihtar verdik. “Yasal olarak bir yerde okunamaz” dedik “önce gelin izin alın” dedik. (Tapusu olmadan eve girilebildiğini biri Serdar Ortaç'a söylesin.)

Bir de şarkımın adını “Hadi Gel” yapmışlar. Ben o şarkının adına “Hadi Gel” mi dedim. O benim çocuğum ya! Mesela çocuk yapıyorsun ve adını nüfus memuru koyuyor, var mı böyle bir şey. Formül yanlış, bu kadar rahatlık iyi değil. Mesela ben şarkının adını “Hayrını Gör” diye düşünüyordum. ( Bu kadar çocuklu insan olur mu yahu? Bırakın bu tüm şarkılarım benim çocuğumdur geyiğini, başka klişeler üretin artık. Şarkının adının Hayrını Gör olarak seçmek ise, satıraltından da altta msj, isteyen kuyuyu kazsın mesajı kapsın.)

Ajda’nın müzik şirketinin sahibi Samsun Demir beni telefonla arayıp “Bu şarkıyı alablir miyiz?” dedi. “Ne demek abi helal olsun” dedim. Telefonda helal edilen şarkı koyun değil ki, kurban gibi kesesin. Helal edildikten sonra formaliteler başlar. Önce editöre giderler beni temsil eden meslek birliğine fiyatını öğrenirler imza ne zaman atılır diye sorarlar, şarkının adı ne olsun derler? Ama hiçbirini yapmadılar.
(Çok şükür, helal edilen şarkının helal edilen koyun gibi olmadığını da öğrendim ya, bundan sonra sırtım yere gelmez)

Ajda aramadı, üzülmüştür. Menajeriyle karşılaştık bana “Ama o süperstar” dedi. ’Doğru söylüyorsun ben tornacıyım. Bir sürü besteci var bir Serdar’a mı kaldı’ dedim. ( Ajda üzüldüğünden mi aramamış, yoksa aramasa da hisli şarkıcı Serdar Ortaç kendisinin üzüldüğünü mü hissetmiş bunu pek anlayamadım; bir sürü besteci var bir Serdar'a mı kaldının altında ise, bundan sonra benden besteyi .ok bulursunuz manası çıkartıyorum ki, bu benim art niyetli yaklaşamımdan da olabilir.)

ps. başlık şarkısı serdar ortaç- poşet

ps.2. Albüm fotoğrafındaki Jaguar'ın Serdar Ortaç'dan daha karizmatik olduğunu da gönül rahatlığı ile ifade etmeliyim.


21 Mayıs 2010 Cuma

"Cebimdeki son iyi dileklerle"


"Kronik vicdan azabı, tüm ahlakçıların hemfikir olduğu gibi, hiç de istenmeyen bir duygudur. Eğer kötü bir davranışta bulunduysanız, pişmanlık duyun, elinizden geldiği kadar durumu düzeltin ve bir dahaki sefere daha iyi davranmaya bakın. Ne sebeple olursa olsun hatanızın üzerinde kara kara düşünmeyin. temizlenmenin yolu çamurda yuvarlanmak değildir. "

Hoşgeldin Yeni Cesur Dünya

ps. başlık şarkısı Malt- Evdeymiş

"Bak bak sıkılmamışız aslında"


Murat Boz neden hep erkek şarkıcılar ile düet yapmayı tercih etmektedir?

Soner Sarıkabadayı ve Mustafa Ceceli'ye el birliği ile ego ve karizma temin edilebilir mi?

Bunca yılın aranjörününün bir anda yılın en iyi erkek sanatçısı kaderin mi kral tv'nin mi cilvesidir?

Marko Jaric, Adriana Lima ile evlenince fiziksel bir evrim geçirmiş olabilir mi?

Murat Yetkin, Ankara temsilcilerinin en yakışıklısı değil midir?

Geveze ve Bay J'nin Kral Tv müzik ödüllerini sunması ironik değil midir?

Fesleğen ve karpuz, yazın geldiğine dair en sağlam kanıtlar değil midir?


Sezon başında Ömer'den Ezel'e dönüşen Kenan İmirzalıoğlu'nun sezon sonunu da Miroğlu dönüşümü ile tamamlaması çok olası değil midir?

İş hayatı Çarşamba tatilleri ile daha anlamlı hale gelebilir mi?

ps. başlık şarkısı Evdeymiş- Malt

20 Mayıs 2010 Perşembe

"ben sana küstüm, alındım, ben sana darıldım "


"Çizdim oğlum seni" Günlük hayattaki ( günlük olmayan hayat ne oluyorsa artık) favorilerimdendir bu cümle . Etrafımda iki kuple insan olmasına rağmen, ufacık bir şeyde yakınlarımın üzerine sözlü çarpı koymaya bayılırım. Aynı şekilde yakınımdakilere dırdır ve vırvır yapmaktan da kendimi alıkoyamam.

Anlayacağınız çoğu fani gibi, tüm kaprislerimi yakınlarımdakine çektirip, elaleme normal insan olmaya çalışırım. Tabi bu gelgit arasında da bazı bazı hangisi gerçek ben diye bir güzel şüpheye düşerim. İsmimin ters manasından da olsa gerek, evde aslan sokakta kedi modeli takılırım.

Bir şeyin fiyatını sormak, biriyle pazarlık yapmak, beğenmediğim yemeği değiştirmek gibi işlerden itinayla kaçarken; etrafımdakilerle dişe diş kana kan tartışır, lafın altında da pekala kalmam.
Ve bu ikilemim yüzünden de, çok yakın olmadıklarıma pek sinirlenemem. Daha doğrusu sinirlenirim de karşı tarafa bunu pek yansıtamam. Yakınımdakilerle açık bir fikriyat alışverişinde bulunmanın getirdiği rahatlıkla hareket ederken, yakın olmadıklarıma "elalem ne der" mantığıyla yaklaşır ve bir güzel susarım.

Bu yüzden, bu yazı vesilesiyle söz konusu konuda fikriyat ve deneyim sahibi olan okurculardan danışmanlık hizmeti rica ediyorum. Bir insanı silmek için gerekli olan şekil şartlar nelerdir bunları bana bir zahmet öğretin. (mesela neye kırılmalı, neye gülünüp geçilmeli, neye yok artık dur orada denmeli.)

Öğretin ki ben de kendime bir çizelge yapıp, bu eziklikten bir şekilde kurtulayım.
Sonrasında da iki karakterli hayatımı yırtıklık alanında bir güzel sürdürebileyim.

Kıssadan hisse; Gölgelerin gücü adına güç kötülük de olacak artık...

ps. başlık şarkısı kara kutu- sözler sezen aksu

"bahtımın kara yazısı hiç haberin var mı?"




Geçen hafta sokak kafelerinin birinde yemek yerken; dilenci bir çocuk geldi masamıza. Çoğumuzun sıklıkla yaşadığı sahnelerden birini yaşadık. Biz yemek yiyorduk, o aç olduğunu söylüyordu ve biz artık belki de derimiz kalınlaştığı ve umursamazlığı pekala öğrendiğimiz için onun aç olduğuna inanmıyor ya da açlığını yok sayıyorduk.

O vakit, kaçan huzurum yüzünden ilk olarak çuvaldızı başkasına batırmayı tercih ettim. o kadar kandırıldık ki artık hiç kimseye inanmamayı seçiyoruz dedim. Sonra kendimi kandırmaktan vazgeçtim ve birileri etrafında aç olduğunu söylerken ona inanmamayı tercih etmek için mazeretlere sığınmamın komik olduğunu söyledim. Utanıyormuş gibi yaptığım, o aç olduğunu söyleyen insanların gözlerine bakamadığım için kendime çok kızdım.

Ama işte sonra yemek bitti, mekan değişti, ben sıkıntılarımı zamana teslim edip yoluma baktım.
Knut Hamsun'un Açlık'ını okumaya başlayana kadar da yolumda gayet şuursuz ve bir o kadar da mutluydum (okumama vesile olan varol utansın:)). Kitabın ilk 30 sayfasını ( topu topu 160 sayfa zaten) okumakta o kadar zorlandığım vakit, yok ben bunu okumayayım, başka bir kitaba geçeyim demeliydim ama işte başladığım kitaba devam etme hırsımdan yolumda inatla yürüdüm. Ve bir dibe vuruşun sonunu merakla beklediğim için başlardakinin aksine büyük bir merakla okudum devamını.

Kitapta anlatılan çaresizliğin nicesini şu anda yaşayan insanların olduğunu düşününce, ilerleyen her sayfada utansam mı üzülsem mi kızsam mı karar veremedim.
Bundan sonra yalan olduğunu düşünsem bile birinin aç olma ihtimalini yok saymamam gerektiğini acı da olsa kavradım. Tüm şikayetlerimden, tüm nankörlüklerimden, tüm şımarıklıklarımdan bir süre için utandım. Bu sürenin çok uzun sürmeyeceğini, her şeyin ama her şeyin unutulduğunu bilsem de şimdilik hala utanıyorum.

Aslında bugün bu ülkede olanlar, kayıp giden hayatlar, söylenenler ve söylenemeyenler için utanmanın bile yetersiz kalacağını düşünüyorum.
Bu yüzden şu an burada sadece laf karmaşası yapıyorum... Ondan öte bu yazılanların hiçbir anlamı ne yazık ki yok.

Keşke olabilse...

ps. başlık şarkısı Kara Kutu- sözler Sezen Aksu

19 Mayıs 2010 Çarşamba

"ruhumu al da yüzleş aklımla"


Bilmenizi isterim ki;
  • Aklımdan geçen, nerelerdeki şimdi bu dediğim birinin hemencecik karşıma çıkmasına,
  • En paspal halimle sokağa çıktığımda sayısız tanıdıkla karşılaşmama (süslü bünyelere reva mı?)
  • Kararsızlara bu kadar laf ettikten sonra kararsızlık içinde kalmaya,
  • Dar yollarda arkasından gelenlere bakmaksızın yavaş yavaş yürüyen, dünya umurunda olmayan herkese,
  • Zaman planlamasını yapmayanlara ve dakik olamayanlara,
  • Madenci olurken zaten başına gelecekleri biliyorlardı diyen zihniyete sahip çıkan tüm aklı evvellere,
  • Yaptığınız işi halk diline indirgeyememeye,
  • Halkın da distribütör firma ile perakende firma arasındaki ayırımı kavrayamamasına,
  • Gündemdeki tüm kaosların Adil Gür'ün kazancına pozitif etki etmesine
itinayla gıcık olunur...

ps. başlık şarkısı nakba- mor ve ötesi

18 Mayıs 2010 Salı

"yerimi bilmem bilmem ne taraftayım"

Verilmek istenen msj ;

Enine çizgili kıyafet şişman gösterir. Bununla da kalmaz insanı zebraya benzetir alimallah.


Fotoğrafaltı hissiyat; " Sen sus gözlerin konuşsun"

ps. başlık şarkısı Araf- Mor ve Ötesi

"yalnız olamayan böyle mi yapar dersen anlarım"


Bazı müzikler gözünüzün önünde büyür, bazıları sizi elinde büyütür. Mor ve Ötesi’ninki ise her ikisi de değil, en azından benim için. Çünkü onlarınki birlikte büyüdüğüm bir müzik. Morlar birlikte büyüdüğüm adamlar. ‘Oturma bireyleri’nden ‘oturma grupları’na hep bir arada, aynı zamanlarda dönüştük. Ama ne zamanlar! Gerçi böyle dediğime bakmayın, büyümek tutunabilenlere mahsustur daha ziyade. Mor ve Ötesi ise değil tutunmak, daha en baştan, boşta bırakmayı seçtiği elleriyle hayata sadece yakıcı pençeler atandır. Ne var ki işte kat edilen yolu düşününce büyümek yine de büyümek oluyor.
Mor ve Ötesi’nin en güzel yüz metresini ‘Dünya Yalan Söylüyor’la koştuğunu düşünenler ‘Masumiyetin Ziyan Olmaz’dan pek hazzetmeyebilirler. Çünkü mesajlar ve sound itibarıyla ‘Dünya Yalan Söylüyor’u aşmayı hedef seçmekten başka bir hedefi yokmuş gibi bir hali ve sanki azıcık da hit sıkıntısı var yeni albümün. Tabii bunu söylemek için daha insafsızca erken, çünkü parçaları dinleye dinleye pişireceğiz ve büyük olasılıkla albüme ismini veren parça nam-ı diğer ‘2012’ ile ‘Araf’ dillere dolanacak.

diyor Eray Aytimur, başka şeyler de diyor tabi, ben bir kısmını çalıp çırptım bu sefer. "Büyümek tutunabilenlere mahsustur daha ziyade" lafına ise bayıldım.

2 gündür albümü dinliyorum, çok da bahtiyarım. Klibi şuna benzemiş, şu şarkı buna benziyor dertleri ile meşgul etmiyorum kendimi. Hit anlamında kesinlikle yazıya katılıyorum, bir sıkıntı olabilir ama benmesela şarkıları seviyorum ama en çok diye bir adayım pek olamıyor, tüm şarkılarım çocuğum gibi geliyor sendromu mevcut anlayacağınız.

Bir de Dünya Yalan Söylüyor albümünün çıktığı zamanı, o albümü ilk dinlediğim vakti falan hatırlıyor, bir güzel nostalji yapıyorum ki, bu bile yeni albüme kanımın ısınmasına vesile oluyor.

ps. başlık şarkısı Mor ve Ötesi- Araf

15 Mayıs 2010 Cumartesi

"masumiyetin ziyan olmaz"


Twitter'la karışık fikriyat derlemesi;
  • Şampiyonluk maçlarının neden Pazar akşamı yapıldığını anlayamıyorum. Pazartesi; "patron ben şampiyonluktan kalmayım, bugün gelmesem olur mu?" sorusunu sorabilecek kaç babayiğit var onu da bilemiyorum. Eğer amaç, iş arkadaşlarına şampiyonluk nispetini sıcağı sıcağına yapmaksa; Pazartesi şampiyon takımın taraftarı olarak işe gittiğimde, beşiktaşlı iş arkadaşlarıma hiçbir şekilde nispet yapmayacağımın sözünü veririm. (Bursa'ya bile isteye yenilmeyeceklerini düşünüyorum)
  • Twitter; küçük Emrah'ın gerçekten küçük olduğu dönemlerde bulunsaydı (hatırlayınız; icat ile keşif farkı) şimdi Justin Bieber'in hüküm sürdüğü top topic'de küçük Emrah'ın da hatırı sayılır bir yer edineceğini varsayıyorum.
  • Ömrünü yüksek topuklu ayakkabı üzerinde sürdüren kadınların, kabir azabının bir kısmını bu dünyada çektiklerini düşünüyor, yine de topuklu ayakkabıyı bulan aklı evvelin mezarında ters dönmesini umut ediyorum.
  • Twitter'da son zamanlarda; "twitim çalındı hükümsüzdür" hallerine bolca rastlıyor, bu sebeple de twitter'ın acilen bir notere ihtiyacı olduğunu söylüyorum.
  • Tabi bir de insanların, sosyal medya sayesinde egolarını ne kadar güzel şişirdiğini de görüp, kızım sana söylüyorum gelinim sen anla diye kendimi dürtüyorum. Polyanna yanımla da; bu fikriyat çalınmalarından ötürü insanların "telif hakkı" kavramını biraz daha derin bir şekilde düşüneceklerini hayal ediyorum.
  • Sanal alemde telif hakkı kontrolü nasıl olur, onu da IT bloggerlar tartışsın istiyorum.
  • Erkek giyimine yön veren modacılardan da; gömleklerde sadece iki düğmesi açılabilen gömlek üretmeleri ve erkeklerin bağrını kamuoyu ile paylaşmalarına engel olmalarını rica ediyorum.
  • Bir taraftarın kombine almadığına en pişman olduğu an; şampiyonluk maçına bilet bulmak için çile çektiği andır. Ve bir ülkenin şuursuzluğu; dünya basketbol şampiyonası finalinin olduğu gün referandum yapmayı planlamasıyla belli olur.
  • Turnuvanın günlük maçları daha satışa sunulmadığından ve final maçının biletini almadığımdan tepkimşimdilik bu boyutta ama 11 Haziran'a kadar bu hadise netleşmezse bu şuursuzluğa dair daha derin hissiyatlarımı da paylaşacağımı bilmenizi isterim.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuç;
  • Bugün kuşum Aydın'ı gördüm ve kendisinin kuşluğunun gittiğini sadece aydınlığının kaldığını farkettim. "oo pek kibar, kızın adı zeynep Tanrım bu ne hava" mısralarına sahip şahane!! coverı müzik dünyamıza hediye eden genç ve pırasa saçlı Aydın'ı yaşlılık gözlükleri ile görmenin de beni pek sarstığını itiraf etmem gerekir.
ps. başlık Mor ve Ötesi'nin yeni albümünün adı

"yorma kendini yollar aynı yanlışlar da"


Balkon sevdamız malum. Yaz gelince artan balkon hissiyatı da malum. İşte tam da bu malum sebeplerden, bizi bir başka ev bulma hissiyatı dürttü. Aslında bizim konuya sadece istek boyutunda yaklaştığımızı gören nry dürttü. Ver laptopu bana, evin alasını bulurum dedi. Çalışmaları sonucunda Avrupa Yakası'nın fiyat/performans oranının Anadolu yakasına göre ne kadar yüksek olduğunu idrak edince, evin alası iddiasından vazgeçip, hepimizin birden içine sinen bir adet numunelik ev ilanı da buldu.

Sahibinden.com'la münasebetim fazlasıyla düşük olduğundan ilanların altına ne yazılır pek bilmem. Bu sebeple; evle ilgilenenlerin sadece bu Cumartesi, randevu ile evi görebileceklerini, başka bir gün görmemeleri için de ısrar edilmemesi gerektiğini okuyunca epey şaşırdım. Daha sonra ev sahibi ile yaptığımız konuşmada, eve olan yoğun talep yüzünden randevu düzeninden vazgeçildiğini öğrendiğimiz için de erkenden kalkıp, rakiplerimizi akerte edelim istedik. (bknz; erken kalkan yol alır felsefesi)

Sonrasında evin balkonunun hayalimizdeki olmadığını idrak edince evi ilk gören biz olalım hevesimizi terk etsek de, öğle vakti gidip evi gördük. Balkon hayalimizdeki balkon olmayınca da evi diğer adayların kaderine terk ettik.
Tabi, biz 2 kocaman kiralık depozitoyu da veriyoruz ve hemen taşınıyoruz deseydik; ev sahibi herkesin evli olduğu apartmanda biz bekarlara ev verir miydi ondan da emin değilim. Üst kattaki evli ve psikopat komşumuzu düşününce de, bir apartmanın tamamı aile hiç bekar yok diye övülmesini hiç anlayamam o da ayrı. (ek magazin notu; ev sahibi de bir önceki eşiyle o evde yaşamış)

Bir kere bu yola girdik diye de, eve dönerken kafalarımızı havaya kaldırarak (evet giriş kat istemiyoruz) yürüdük, birkaç emlakçının önünde durduk ve bu ülkede hiçbir şey olunmasa bile emlakçı olunacağını bir kez daha idrak ettik. Sonrasında da yeni yapılan bir apartmanın içini gördük ki, o zaman mevcut evimiz bize saray gibi gelmeye başladı...

Bu yüzden koşa koşa evimizde gittik. oradan sürdürdüğümüz araştırmalar sebebiyle de ev sahibi olan tüm ahaliden toptan nefret ettik ve maceramıza bu noktada ara verdik. Devamı muhtemelen olacak ama bu kadar asabiyet bugün için bu bloga yeter:)

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuç;

  • Türk mimarisinin göz bebeği Karadenizli mütahitleri tarih affetse de ben affetmem. Artık emlakçılar ev sahiplerini nasıl tükettiyse, bir ev sahibi aradığınız vakit ilk sorusu emlakçı mısınız oluyor.
  • Tarih; Fransız balkon dönemini "Türk mimarisinin en kötü dönemlerinden biri" olarak yazacak diye umut ediyorum.
ps. başlık şarkısı Mor ve Ötesi; Yorma Kendini

"seni karanlıklara bırakmak istemezdim"


Alçak, mağdur ve biz!

Meşhur kaset olayına ilişkin ‘Tek bir cümle hakkın var’ deselerdi bana, ne derdim? Biliyorum kolay bir soru değil. Her özet gibi, ya da şöyle söyleyeyim, her sadeleştirme gibi, dışında bıraktığıyla bir sürü yan tartışmayı kışkırtacağını bile bile, şunu söylerdim: Özel hayata saldırı büyük alçaklıktır ve bundan sonra söylenecek her söz, bu alçaklığı meşrulaştırma anlamı taşır.

Bu toplum şimdiye kadar buna benzer bir cümle kurabilseydi, kimse böyle bir kaseti piyasaya sürmeye cesaret edemezdi. Bir kadınla bir erkeğin birçok hayatından biri, olsa olsa hayatlarındaki bir başka erkek ve kadını ilgilendirebilir. Şimdi bir kaset, toplum mühendisliği dersinin materyali oldu.

Çarşıda pazarda, takside dolmuşta hepimiz siyasi analist olduk. Bir büyük alçaklığın üzerinden dış güçler iç güçler çarpımı yapıyoruz. Alçaklık ne kadar büyük olursa bizim IQ’ümüz de o kadar büyüyor. Ortada bir alçaklık var ama mağdur yok. Alçaklığa maruz kalmış erkek, büyük bir binanın geniş bir salonunda kameraların karşısına geçer geçmez mağduriyetine son verdi. Zaten böyle bir sözümüz olsaydı eğer, mağdur da bu kadar çabuk ve bu kadar kolay saldırganlaşamazdı.

Ortada büyük bir alçaklık var ama biz, erkeğin evinin önüne kurduğumuz çadırla adaleti sağlıyor, vicdanımızla ödeşiyoruz. Ama kadın için kurabileceğimiz tek bir cümlemiz yok. Kadınla yüzleşmeye cesaretimiz yok çünkü. ‘Kılıçla yaşayan kılıçla ölür’ diyebilecek kadar yüzsüzüz biz. O görüntülerin karşısında onurunu ayaklar altına alan da biziz. Alçaklık üstüne söyleyebileceğimiz bir fazla sözümüz olduğu için... İyi anlatamamış olabilirim.

ERKAN GOLOĞLU- İÇERDEN KUMANDAN

ps. başlık şarkısı Sevdanın Son Vuruşu- Tarkan

13 Mayıs 2010 Perşembe

"bir hayat biriktirdim sana yetseydi"



Lorelai Gilmore...

her genç kızın hayalindeki anne...

bir masal kahramanı...

ve Gilmore Girls...

İddiasızlığın iddiasında bir şahane dizi...

Ne mutlu izleme şansı bulan ve tekrar izleyebilene...



ps. başlık şarkısı fd- aşkın önsözü ayrılık

"ürkekliğim inançsızlığımdan; içimde kötü bir his var"


  • Havalar hamam moduna gelse de, bu vakitte bu nasıl hava, daha dün donuyorduk bugün ne bu hal diye isyan etmeyeceğim ve böyle böyle nankörlük halimi yavaş yavaş terk edeceğim.
  • Dedikoduyla da arama mesafe koymak gayesindeyim. Artık onun, bunun ve şunun ne yaptığıyla da ne yapmadığıyla da sadece o, şu ve bu ilgilensin istiyorum.
  • Bir de insan hallerinde, birinin üstünü çizmenin fırsat maliyetini otomatik olarak hesaplayacak bir aletin ivedilkle Tübitak ilgilileri tarafından üretilmesini talep ediyorum. İkili ilişkilerde kestirip atmak bu kadar da zor olmamalı diye düşünüyorum.
  • Bu aralar her şeyden ama her şeyden sıkılıyorum. Bazen insanları o kadar zorlama dinliyorum, o kadar zorlama cevaplar veriyorum ki, karşıdaki nasıl oluyor da idrak etmiyor bunu anlamıyorum. Anlıyordur ama belli etmiyordur belki diye düşünüyorsanız, anlıyorsa hala niye konuşmayı uzatıyor ki o zaman derim.
  • Bunu demek için detaylı bir gözlem yapmadım ama sanırım sigorta (bireysel emeklilik de dahil) reklamları ortalamada güzel ve kaliteli reklamlar.
  • Kaan Sezyum'un geçen Cumartesi yazdığı yazıdan eçcinseller neden ve niçin etkilendiler anlayamıyorum.
  • Ama artık ben kesin ve mutlak olarak siyah sandığımız rengin bile başkaları için siyah olmayabileceğini anladım. sanki hepimizde gözlerimize özel bir gözlük var. Ve o gözlükleri gözümüzden çıkartıp, başkasıyla değiştirme cesareti göstermedikçe kendimizden başkasını anlamamız mümkün değil. O gözlükler yokken, "seni çok iyi anlıyorum" lafları da büyük bir palavra galiba.
  • Bir sonraki bölümü merakla beklenilen bir dizide oynasam senaryo hakkında ipucu vermeden nasıl çenemi tutabilirdim bilemiyorum. Sırf bu sebeple de bana gelen o büyük dizi senaryolarını elimin tersi ile itiyorum.
  • Ve bir gün ketum olmayı da, herkesin işine burnuna sokmamayı da öğrenebileceğimi umut ediyorum.
ps. başlık şarkısı FD- İz

11 Mayıs 2010 Salı

"yolumdan çıktığında yeni bir yol bulacaksın"


Anket serisi vol.6; Varsayalım ki, mevcut gelirinizin 1.5 katını size düzenli olarak verecek bir hayır kuruluşu var. Tek amacı da sizin mutluluğunuz...

Ve bu vakıf size diyor ki; "bugünkü işiniz sadece geçim sebebiniz ise, ben hayat finansmanınızı sağlıyorum, siz de bana onun yerine nasıl bir iş yapacağınızı söyleyin".

Aklınıza şıp diye bir fikriyat gelmiyorsa, işinizden şikayet ederken bir kez daha düşünün derim.
Şıp diye şunu yaparım hemen diyebiliyorsanız; o zaman bunun için elinizden geleni de ardınıza koymayın derim.


Ben şahsen öyle yapıyorum.

ps. başlık şarkısı FD- Devrik

10 Mayıs 2010 Pazartesi

"aklını kalbine örtmesen duysan olur mu?"


Aslında takatim olsaydı bu yazıyı dün akşam yazacaktım. Ama işte bugünün işini yarına bıraktığım için yazının (dün aklımda olan halinin )giriş ve gelişme kısmı değişmese de sonuç kısmı hayli değişti.

Bendeniz, bugüne kadar medya gündemine düşmüş hiçbir seks kasedini izlemiş değilim. Bu konuda Ahmet Hakan gibi düşündüğüm için, o görüntüleri izlemenin o kasedi yayanların ekmeğine yağ sürmek olduğunu düşündüğümden itinayla uzak dururum bu hadiselerden. Aslında dururdum demek daha doğru. Bu sefer böyle olmadı çünkü.

Sizin çoğunuzun uyuduğu (malumunuz pireler)vakitlerde ben hem Bir Dilim Aşk izleyip, hem twitter okur, hem de hazırlanırım. (çok yönlü bir insan olduğumu daha öncede vurguladım)Bu sebeple de Deniz Baykal'ın kasedinden Cuma sabahın bir köründe haberdar oldum. Bilumum sosyal medya alanında konuşulan hadisenin de internet gazetelerine ne zaman döneceğini de büyük bir merakla bekledim.

Gördüğüm yaklaşım da, erkek egemen toplumun nasıl bir şey olduğunu bir kez daha gösterdi bana. (şahsi twitter alıntım; Erkek egemen toplum demek, Deniz Baykal olayına gösterilen özenin onda birinin Gamze Özçelik için gösterilmemesi demek)

Sonra iş, güç seyahat aile kalabalık derken çok dahil olamadım olaya. Ama sonra bir baktım ki, gündemi meşgul eden hadiseden bizimkilerin haberi yok, yemeğimi de yemenin getirdiği şuursuzlukla "ya işte Deniz Baykal'ın da seks kasedi çıkmış falan" dedim. Bu bahsettiğim topluluk sadece anne babam değil ananem, dedem, daha başka büyük akrabalar falan. Ama işte Deniz Baykal halka malolunca, yatak odası da halka malolmuş oldu, benim bu bilgilendirmem de ailem tarafından gayet normal (ama heyecanla da) karşılandı.Ve ilk tepki yok canım yalandır o oldu.

Derin sorgulamalar, o mu değil mi, yapmıştır yapmamıştır fikir tartışmaları içinde bir kez bile " istifa eder" diye düşünmedik ki, bu da bizim bugün 90'dan gol yeme sebebimiz oldu. Bugün harıl harıl bir şey yetiştirmeye çalışırken, yanımdaki iş arkadaşımı arayan annesi verdi haberi; "vay anasını"diyip, çok şaşırsak da mecburen kaldığımız yerden devam ettik.

Ve açıkcası, bugüne kadar Deniz Baykal'ın beynimde oluşturduğu fikriyattan mütevellit Baykal'ın da bir müddet sonra kaldığı yerden devam edeceğini düşündüğüm için, Türk solunda bir dönem bitti bitmedi genel kanılarına varmadım.

Tabi bir de beyanatların "bu bir komplodur" diyip " görüntüler montajdır, gerçek dışıdır" diyemediği için de konunun gerçeklik payı olduğunu vebilumum ıvır zıvırla şantaj hadisesinin gün gelip her faninin gerçeği olacağını da -korkarak- düşündüm ( evet şizofren ve karamsarım ben).

ps. başlık şarkısı Mor ve Ötesi- Yorma Kendini

"hayat vurdu direk dibinden gol oldum"


  • Perşembe akşamı, kendi kendime dedim ki; telefonumu nereye koyarsam koyayım, sabah bir şekilde farketmeden alıyorum yanıma. Nasıl ve ne zaman aldığımı bilmesem de otomatik bir şekilde yapıyorum bunu. Ee tabi uyuyan devi uyandırdığım için de, Cuma sabahı telefonu evde unuttum. Normalde telefonsuz bir gün pekala geçirebilirim ama hafta sonu İstanbul dışına çıkacağım için de mecburen, hem servis gelip de beni bulamaz diye bekleyip sonra da bir koşu telefonumu almaya gittim, kendimi de secret hissiyatımı da tebrik ettim.
  • Şu an pek ihtiyacım olmadığı için araba kullanamıyor olmaktan ötürü pek rahatsızlık duymuyorum. Ama bazen diyorum ki, acilen öğrenmeliyim. Sonra ufak çaplı bir gözlem yapıyor ve acayip ürküyorum. Araba kullanmak, ruhsatı olan silaha sahip olmak gibi geliyor hatta. Olay tercihten ziyade zorunluluğa dönüşmedikçe de bu gelgit arasında bocalayacağımı sanıyorum.
  • Nasıl borsanın genelde kara Cuma'sı oluyorsa, bugün de twitter'ın da kara bir Pazartesi'si oldu. Yanılmıyorsam bir türk hacker; herkesin takip edilen ve eden sayısını sıfıra indirdi. Tabi kişiliği takipçi sayısına bağlı olan bünyeler de bu gelişmeden fevkalade rahatsız oldular. Bense sosyal medya bağımlıları için güzel bir detoks oldu bu diye düşündüm, cik cik ötmeye de devam ettim.
  • Bu arada, bugün yine twitter'da büyük bir bug olduğu anlaşıldı. Bu bug sebebiyle, misal sırf ben istedim diye Obama beni takip edebilirmiş falan fişman. Açıkcası bulana aferim, hiçbir lafım yok. Ama yani, sizi takip etmeyen bir insanı fırsattan itifade yöntemi ile takip ettirmek eziklik değil de nedir Allah aşkına?
  • Bir zamanların özgür çocuğu sonraların hep şansız dizilerde yer alan Yiğit Özşener, nihayetinde Ezel sayesinde bir güzel döktürüyor ya, bence Pazartesi akşamları en çok buna mutlu oluyorum. Ezel sayesinde Sedef Avcı hayranı olanlarla ise aynı yönde yol olmadığımızı da belirtmek isterim.
  • Geçen hafta bazılarınızın dikkatini çekmiş olabilir; dünyanın en ünlü müzayede şirketlerinden Sotheby'ın New York'ta yaşayan yöneticisi Ali Can Ertuğ'un intihar haberi yer aldı internet sitelerinde. Açıkcası daha önceden tanımıyordum kendisi, ama Cumartesi günü Türkiye'ye doğum gününü kutlamak üzere gelecek birinin, son ana kadar iş maillerine cevap vermesi, facebook accountuna "huzur içinde yatsın" yazması falan allak bullak etti beni. Azıcık bilgimle ve inanmak istemeyişimle, intihar değil de cinayet sanki hissiyatını oluşturdu bende ki, hangisi daha kötü karar veremedim.
Sonra da "Sıkça tekrar edilen her şey bir süre sonra karşımıza realite olarak çıkar" dediler ki (1440 dk- Nil Gün) galiba en çok da bundan korktum...


ps. başlık şarkısı FD- Ağır Ağır

ps.2 evet yanılmadınız fotoğraf biraz Jude Law çakması olmuş.

"kayıp zaman oynanıyordu"


Tanrı zamanı yarattı çünkü geçmişin hatalarının gömüleceği bir yere ihtiyaç vardı.

James Long


ps. başlık şarkısı FD- Ağır Ağır

9 Mayıs 2010 Pazar

" her şey görece ve her şey mutlak "


  • Parfümdeki tüm tutuculuğumu bir kenara bırakıp, 3-5 tanıdık dost kokunun dışına çıkmak istiyorum. Ama yine de bildiğim yoldan da pek sapmak istemiyorum. Bu yüzden armani white'ın benzeri gibi kokan veya body shop'un moonflower serisini andıran kokular tanıyanların vizyonumu genişletmelerini diliyorum.
  • Gelecek tasavvurum olmadığı için 10 yıl son Türk popunun starı kim olabilir sorusuna cevap bulamıyorum. Mesela Hande Yener bu gel gitlerinin sonunda kendine düz bir çizgi bulup o yolda ilerleyebilir mi emin olamıyorum.
  • Eğer olursa ve bir otobiyografi yazarsa; Seda Sayan'ın programına çıkmasını, o danslarını, sonra bir radyo programına dansöz getirmesini, dansözle beraber oynamasını hangi fikriyatla yaptığını da açıklasın istiyorum.
  • Tarafsızlık ilkemden ötürü; bunca zaman çakma madonnna sıfatına layık görülen Hande Yener'e karşın; Feridun Düzağaç'ın fiziksel olarak Bono'ya benzeme hevesi neden konu edilmiyor, bunu da merak ediyorum.
  • İnsanların bilumum özel gün promosyonundan nasiplenerek, gereksiz ıvır zıvır şeyler almalarına engel olmak için; özel gün alışverişlerinde günün amacından sapılmamasını rica ediyorum. Misal ben; anneler günü diye gidip kendime ıvır zıvır kitabı alamamalıyım. Babalar gününde; anneme de ayakkabı alamamalıyım. Bunca vakit ekonomiye can verdik ama enflasyon denilen de bir tehlike var ki, bunun için de artık nedenli nedensiz alışverişe bir dur demek gerekliliği duyuyorum.
  • Resmi bir istatiki veri olmadığı için anneler gününde mi sevgililer gününde mi daha çok çiçek satılıyor bilemiyorum, bu yüzden de bu soruyu kamuoyuna soruyorum; sizce 14 Şubat'ta ve anneler gününde en çok alınan 3 hediye nedir?
  • Tabi bugünkü otobü yolculuğumda ( şehirlerarası) tüm kadın yolculara gül dağıtıldığını ve benim gül ekolüne dair hiçbir şeyi sevmediğimi de ayrıca belirtmek isterim ki. Bir dönem pek çok yapılan göğüs üzeri gül dövmesinin bu dünyanın görüp göreceği en kötü modalardan biri olarak gördüğümü de söylemeliyim.
  • Ben bir zamanlar Işın Karaca'yı severdim. Ama ne zaman bir gün yan yana masalarda oturduk, o albümünü kutladı falan feşman; ondan sonra bir başka hissiyatlar besledim kendisine karşı. Şu anda da kendisine karşı hissiyatım eksiye doğru, bunu da tarihe not düşmek isterim.
  • Hafta sonu nasıl geçerse geçsin, sonu Pazar gecesi depresyonu oluyor. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi ona da bu hafta içinde karar vermeyi düşünüyor; size de kendime de anlamlı bir hafta diliyorum.
ps. başlık şarkısı Mor ve Ötesi- Yorma Kendini

8 Mayıs 2010 Cumartesi

"anlatmak kolay değil ve anlamak zor"


malumafatrus gecikmeli olarak Nick Hornby ile tanışıyor...

First round; Ölümüne Sadakat;

"Buna benzer yıllarda doğum günleri askıya alınmalı. Doğada değilse bile insanoğlunun dünyasında bir yasa olmalı; yalnızca, hayat tıkır tıkır işlendiğinde yaşlanmanıza izin veren bir yaa. Neden şimdi otuz altı olmak isteyeyim ki? İstemiyorum. Şu anda uygun değil. Rob Fleming'in hayatı şu anda donmuştur ve kendisi yaşlanmayı reddetmektedir. Lütfen şu kartları, pastaları ve armağanları bir başka sefere saklayınız."
...

"Bizde bunları şarkılara dökme yaratıcılığı ya da yeteneği yoktu, hepsi bu. Biz bunları hayata döktük ki, ki bu çok daha karmaşık, daha fazla zaman alan bir şeydir ve geride ıslıkla çalınacak bir şey de bırakmaz."
...


"Olup bittiği zaman her şeyi görebiliyorum- geçmiş konusunda çok iyiyim. Anlayamadığım şey şimdiki zaman."

...

ps. aşkın önsözü ayrılık- FD

6 Mayıs 2010 Perşembe

"ben ağlarım belki gülerim yerine senler bulup mutlu ederim"


twitter derlemesi;

  • Tüm batıl inançlarımı ananemden edinmiş ben Hıdrelleze neden merak sarmadım bilemiyorum. Oysa küçük umutlara büyük halatlarla bağlanmak özel ilgi alanımdır. Bu sebeple bana anlatacağınız "şunu yazdım oldu, buraya gittim oldu" hıdrellez anılarınıza hemencecik inanır; seneye Ahırkapıda'da en önde yerimi alırım. Olağan sakarlığımdan ötürüyse ateş olaylarına hiç girmem, bu konuda peşin peşin anlaşalım.
  • Bu arada inanç falan demişken, şaşıracaksınız ama fal hadiselerine epey mesafeli yaklaşırım. Açıkçası " her şeyi biliyormuş" referansına sahip birinin kötü şeyler söylemesi durumunda elime geçecekleri düşünür, iyi şeyleri duymanın hevesinden kendimi mahrum ederim.
  • İnsanların ekmek parasına da laf etmek istemem ama defacto'nun bu iğrenç reklamlarından ötürü tüm reklam faaliyetlerin durdurulmasını diliyorum. Birol Güven ve Hamdi Alkan, tv işini bırakınca, bu ülkenin hayat kalitesinde büyük bir ilerleme olur diye hayaller kuruyorum.
  • İnsanların hayatında cep telefonunda olduğu gibi konuşma limiti olmalı. Limiti aşanlar -yani çok konuşanlar- yalnızlıkla cezalandırılmalı.
  • En çok kazanan edebiyatçılar listesinin açıklanmasını anlayamıyorum. Yani bu ülkede her sektörün kazancını biliyoruz da bir edebiyatçılar mı kaldı onu merak ediyorum. Şeffaf bir toplum olacaksak, milletin arkasından " ayy şu ne kadar kazanıyor ki acaba?" sorgularını bırakacaksak, ben de yarın maaşımı açıklarım, sonra da herkese uçuk kremi gönderirim. ( insan en çok kendi reklamlarına kanıyor)
  • Okuyan varsa kusura bakmasın ama ben ilk olarak doktor cemaatinin yıllık geliri açıklansın istiyorum. Hatta vergi şampiyonları gibi, hiç sahtekarlık yapmayan, tüm gelirlerini belgelendiren doktorlar da açıklansın istiyorum.
  • Ömür denilen şey; Cuma geldi diye sevinmekle, yaşlandığımızı anlayıp depresif olmak arasındaki gel gitten ibaret ki, ben bu aralar "ne çabuk Cuma oldu" halimden mutlu mesut önüme bakıyorum.
  • Bu twitleri yazı yaptığım için de, şarkısını önce reklam jingle'ı yapıp sonra albüme koyan Nil Karaibrahimgil ( veyahut Mazhar Alanson) gibi hissettim ama hiç yazı yazmamaktansa tekrara düşmeyi tercih ederim minvalinde bir Robert Bosch konuşması yaparak kendimi bir güzel avuttum.
Sonra da güldüm kendime, siz de gülün istedim...( bknz. malumafatruşluktan melon şapkalığa geçiş)

Ama bana değil, daha kayda değer şeylere...

ps. başlık şarkısı FD- Devrik

5 Mayıs 2010 Çarşamba

"insanlara bahar gelmiş bendeki bu kış daha hafifçe"


Arabacı şirketinde çalışsam da vazife&ilgi ıvır zıvır gereği araba işlerinden hiç anlamam. Hem bu sebepten hem de şirketteki küçük dağlardan biri ben olmadığım için, arabacı şirketinde çalışan birinin sunacağı avantajları da bünyemde barındıramam. Bu sebeple, birilerinin bana " şimdi araba alırsak seni mi arayacağız" mealindeki tüm takılmalarından ürkerim. Bu takılma gerçek bir ricaya dönüştüğünde de ürkmem mahçubiyete dönüşür. Yardımcı olmak için elimden geleni yapsam da, hiçbir şekilde "bana ne kadar olur" mealinde sorular soramam. Kaldı ki bu soruyu hayatımın hiçbir alıveriş noktasında da beyan edemem.

Tek başına alışverişe çıkmam bütçemde pimi çekilimiş el bombası etkisi yarattığından genelde bu hadiseden kaçar, mecbur kaldığımdaysa keyfini sürerim. Bugün de o günlerden biriydi. Çok şükür yinede aldıklarımın amacıma uygun olduğunu düşünüyorum(kendini kandırabilme becerim; 10 üzerinden 10 ). Tek sorunum- ki bazıları için avantaj da olabilir- ilk girdiğim mağazadan alacağımı almam. Çünkü bendeniz bir yerde bir şeyler deneyip sonrada yok almıyorum diyerek çıkamam. Yani bunu demem için gerçekten beğenmemem gerekiyor ki, arada kalmam durumundaysa kaderim her daim almaktan yana olur.

Bu kadar yazdığıma göre, bugünkü alışverişlerimin de aynı seyirde ilerlediğini anlamışsındır. İkizler burcu olmadığım için aslında çok da aklım kalmadı bakmadığım diğer mağazalarda. Zaten bir şeyi aldıktan sonra "bak burada daha ucuzmuş görüyor musun" eziyetini kendine çektirmek için başka mağazalara da bakanları hiç anlamam. Ama yine de bugün azıcık sabret, önce bütün alternatifleri gör, sonra al diye de annemin yerine kendi kendimin kulağımı çektim.

Bugünü benim için farklı kılansa muhabbet kuşu olmamdı. Belki çok net bir kararla yola çıkmadığım için bolca sohbete yöneldim. Arkasında yatan nedeni bilmesem de, ayakkabı denerken olmayan modeller için " ayaklarım travesti gibi olduğundan"; gözlük denerken "kafam biraz kocaman olduğundan" türünde özgüven patlamasında beyanatlarda bulundum. Bununla da kalmadım, iki yerde de arabadan açılan konulardan ötürü ya işte ben de şurada çalışıyorum, araba istiyorsanız şuraya gidin, buraya bakın türünden girişimci reklamları yaptım. Hatta kendimi o kadar kaptırdım ki, bir ara kartımı versem mi diye bile düşündüm.

Çok şükür kendime çabuk geldim de, alışveriş sempatikliğimi elime yüzüme bulaştırmadan mağazalardan çıktım. Günlük harcamalarımı bir listede tutma fikriyatımı da haliyle Pazartesi'ye ötelemeye karar verdim.

Kahrolsun içimdeki pazarlık yeteneği bile olmayan tüketim canavarına...

ps. başlık şarkısı Mütemadiyen Ağlıyorum- FD

4 Mayıs 2010 Salı

"bir adada olalım mesela akşamüstü olsun zaman"


  • Çocukluğuma dair bazı güzel tatlar var ki, bu aralar sürekli onları hatırlıyorum ( aslında aşeriyorum). Mesela gerçekten köy ekmeği olan bir ekmek gelirdi eskiden bize ki, şu an nerede olursam olayım onu bulamıyorum. Tabi birde çocukluğun en güzel anısı ekmek üzerine sürülen salça var. O salçada ne çeşit olursa olsun eskisi gibi gelmiyor bana. Sanırım ben yemekten ziyade geçmişi özlüyorum ve o geçmişin gelmeyeceğini bilmek gölgeliyor ağzımın tadını.
  • Geçmişi, çocukluk günlerimizi bazen bir şarkı, bazen bir koku, bazen bir yemek hatırlatıyor. Kendimi zorlasam da kek kokusundan ziyade geçmişe dair pek bir koku hatırlayamıyorum ne yazık ki. Ergenlik dönemimi, tabiri caizse en şuursuz olduğum dönemi ise Sezen Aksu'un Küçüğüm şarkısı hatırlatıyor.
  • Peki sizi geçmişe hangi şarkılar, kokular veyahut yemekler götürüyor, pek muhterem ve yaş alan okur?
  • Sık kullanmadığım mı bilmiyorum ama metrobüs'ü fevkalade faydalı bir ulaşım aracı olarak görmekteyim. Anadolu yakasıyla münasebetim pek az olduğundan köprüyü her geçişimde "ne şahane" diyor, eve varmanın keyfini sürüyorum.
  • Para biriktirmek konusunda da, az yemek konusunda da son çare olarak liste tutma yolunda ilerliyorum. Yani gerçeklerle yüzleşme cesaretimi kendimde bulabilirsem, iki elim de minik defterimde olacak.
  • Hayatta en nefret ettiğim faaliyetlerden biri vesikalık fotoğraf çektirmek. Olay dijitalleşse de, photoshop olaya dahil olsa da nefretimde bir gıdım azalma olmadı. Bu sebeple zorda kalmadıkça vesikalık hadisesinden kaçarım. ( ki zaten kimse de boş vaktinde gidip vesikalık çektirmiyordur ya) Yani vesikalıklarımı bir masaya dizdiğim vakit, otobiyografimi de resimle yazmış oluyorum. Ve bu otobiyografinin özeti; yaşlandığımı ve yüzümde ciddi bir simetri sorunu olduğunu söylüyor bana. Kafamın da her daim eğik olması ise ezik kişiliğimin pek güzel ortaya çıkartıyor.
  • Bence edebiyattan uyarlama yapılan dizi veya filmlerde mevcut öyküden bir sapma olmalı. Misal Aşk-ı Memnu'da Bihter intihar etmesin, onun yerine kötü yola düşsün, ama sonra ona zengin bir adam aşık olsun ve onu hayattan kurtarsın istiyorum.
  • Kenan Erçetingöz de medya aleminin güzide gereksizlerinden biri ki, bir de saçma sapan bir dekorda program yaptığından daha da antipatik geliyor bana.
  • Acele işe illa şeytan karışıyor; kendisi ile bu sebepten ahbap olduğum için bunu çok net olarak söyleyebilirim.
  • Bazı bazı twitter'da yazdıklarımı buraya da yazınca, sanki başkasının bir şeylerini kopyalamış gibi hissediyorum ki, bu kadar yorgunluğun sonunda bu kadar hazırcılık da olsun diye kendi kendimi teselli ediyorum.
  • Ve nickiyle müstesna bir şekilde an itibariyle Deutschland sınırlarında bulunan fuhrerchein'ın doğum gününü de hoppidi hop hissiyatlarımla kutluyarak; uyku havuzuna serbest dalış yapıyorum.
ps. başlık şarkısı Bir Aşk Masalı