29 Nisan 2010 Perşembe

"hatırlarsan bıraktığın yerdeyim"


Kendime çizdiğim sabit çigilerden ötürü, kılık kıyafet hadisesinde mevsimsellik ilkesine fevkalade bağlıyımdır. Hava ne kadar sıcak olursa olsun, 1 Haziran'dan önce açık ayakkabı giymem mesela. Eylülde kar, yağmur çamur olsa da çizmelerime sarılmam. Ara mevsimlerde dikkat ettiğim bu konular birçok kişi ve kurum tarafından yerle bir edildiğinden; Hikmet Benol'un da etkisi ile bir kılık kıyafet yönetmeliği yazmak istiyorum.

NŞA'da küresel ısınmanın etkilerine de maruz kalmamış güzide ülkemizde;

15 Mayıs'tan önce kadınlar açık ayakkabı giymemeli,

Erkekler güneşi gördükleri ilk vakit, kargo tipi şortlarını giyememeli,

Keten elbiseler, Nisan ayına giyilmeye başlanmalı,

Mayıs ayında çizme giyilmemeli,

Ugg'lar zaten toptan çöpe atılmalı,

Keten, yazlık eteklerin altına çorap giyilmemeli, giyilecekse çoraplar ipince olmalı,

Erkekler kravat takmayacaklarsa, gömlekleri de ona göre seçilmeli, kravat takılmayacak gömlek ile kravat takılacak gömlek ayırımını tüm erkekler öğrenmeli,

Atkı, eldiven, bere Mart sonu ile raflara kaldırılmalı,


Ama yaz kadınları, ilk cemre sonrası hırkalardan, kazaklardan ve paltolardan bir anda sıyrılmamalı, diyorsanız gelin birlik olalım, bu kılık kıyafet hadisesini bir şekle ve şemale sokalım.

Sonra da kitabın imza gününde, herkes önlük de taksın mı malumafatrus hanım diye protestolar olsun.

Ne diyebilirim ki?

Lanet olsun içimdeki "aynılaştırma" duygusuna...

ps. Uzun zamandır yazmasam da blog resimlerinin adresi hala aynı.

ps.2. Başlık şarkısı Bela sevdan; Yaşar

28 Nisan 2010 Çarşamba

"Bütün dertler beni bekler"




Hediye almak zor bir hadise. Aynı zamanda zevkli de bir hadise. Eğer aldığınız hediyenin karşınızdaki insanı şaşırttığını görüyorsanız mutluluk verici de bir faaliyet hediye alışverişi. Ama bir de baltayı taşa vurduğunuz insanlar vardır ki, onlara ne alırsanız alın kan uyuşmaz. Misal benim ananemi böyle bir insandır. Bu yaşıma kadar kendisinin bir hediye beğendiğini görmedim. Ona o kadar laf ettiğim için de kendisine benzemek yolunda son hız ilerliyorum ve artık kendisine hediye almıyorum.

Uzun süreli ilişkilerde (arkadaşlık, aile, sevgililik ıvır zıvır) hediye heyecanı da gün geliyor tükeniyor. Ben ki, doğum gününde beraber alışverişe çıkıyoruz ben onun beğendiği bir şeyi alıyorum beyanatlarına " ayy nasıl yani" derdim; yavaş yavaş " yine büyük konuştun malumafatruş" kıvamına geliyorum. Ama halen almak için almak kavramına gıcık olduğumdan, böyle "ısmarlama" şeklinde hediye alınmasından ziyade, hediye alınmamasını tercih ediyorum.

Çocukluğumdan - muhtemelen dna'ma kazınmış bir halden ötürü - beri hediyeleri hep zamanından önce alırım. Bugüne kadar da erken aldığım bir hediyeyi gününe kadar saklama başarısı gösteremedim. Bununla da kalmayıp, bana doğum günümde (aynı gün içinde yani) alınan hediyeyi de hediyeden saymam. Benim için hediye demek fikir teatrisi demek olduğundan, son dakika gollerine sempati duymam.

Bu beylik laflarıma karşın, yalan dünyadan mütevellit artık ben de hediye konusunda eski özenime ne acı ki sahip olamıyorum. Hediye alırken "değiştirme kartı var nasıl olsa, isterse değiştirir" diye kendinizi teselli etmek de bu illetin en belirgin özelliği sanırım.

Bir de zevkler renkler ikilemi var ki, beni en çok bu tüketiyor. Şimdi misal A kişisine hediye alacaksınız ve tarzlarınız hiç örtüşmüyor. Daha önceki hediye referanslarınıza dayanarak da sizin beğendiğinizi beğenmeyeceğini biliyorsunuz. Bu hissiyatla düz mantık yaparsanız; ben beğenmiyorsam o sever diye düşünebilirsiniz. Hatta kendi beğendiğiniz her şeye de şüpheyle yaklaşabilirsiniz. Ama onun beğeneceğini düşündüğünüz şey de sizin zevkinize hitap etmediğinden tuhaf bir kararsızlık içinde kalırsınız.

Böyle böyle yıpranır...Birden kendinizi ben parasını vereyim, sen ne istersen al durağında bulursunuz. Bu yüzden hediye almak ciddi emek, sabır gerektirir, bu yüzden hediye almak zordur.

Hiç beğenmediğiniz bir hediyeyi alıp, bir de beğenmiş gibi yapmak ise hepsinden zordur...

Bu yolda el işi göz nuru, orjinal hediyeler yapan insanlara hayranlıklarımı sunar, tam da şu anda anneler gününde annem, ananem, büyük küçük yengemle bir arada olacağımı hatırlamayı da hayatın espri ve ironi yeteneğine bağlarım.

ps. başlık şarkısı Zuhal Olcay- Gecelerim

27 Nisan 2010 Salı

"gölgelerime ışık tut, yara izlerimi sarıver"


  • Apartmanda tanımadığım birinin çıktığını gördüğüm vakit tip falan ayırımı yapmam "hırsız olabilir mi acaba" diye şüphe duyarım. Hatta eşgalini sorarlar tarif ederim diye dikkatlice de bakarım ama sonra o suratı iki dakikada unuturum. Bu yüzden suçluların eşgalini tarif edebilene, saçma sapan tariflerle resim çizebilenleri de her daim gıpta ederim.
  • Bugüne kadar karın kası sahibi olanlara yeteri kadar saygı göstermediğim için utanç duyuyorum. Karın hareketlerinin her birinde duyduğum acı, o baklavaların el bebek gül bebek olmadığı gerçeğini bir tokat gibi yüzüme çarpıyor.
  • Kanal D; her sabah Bir Dilim Aşk'tan önce sosyal sorumluluk amaçlı bir trafik reklamı yayınlıyor (Oktay Kaynarca oynuyor) ardından da, İsmail Yk'nın şarkıları telefonları şenlendirsin diye " İsmail YK'nın muhteşem albümünden" beyanatının geçtiği bir reklam yayınlıyor ki, bu iki reklam hiçbir kahvenin yaratmayacağı etkiyi yaratıyor bende.
  • Arabeskin sözlük karşılığı Aşk ve Ceza'nın bu haftaki bölümünden çıkan sonucu özetliyorum; bir kadın evlenmeden önce bir erkekle ilke olarak beraber olmayabilir ama o erkek evlenme teklif ederse fikriyatı değişebilir. Biz buna erkek yönetmen etkisi veya Kudret Sabancı etkisi de diyebiliriz pek tabi.
  • Benimo reklamı, "bibiskrem versem" ekolünden bir reklam ama kesinlikle ondan daha beter bir halde. "naz elmas olmak" nasıl bir kriterdir ya? Naz Elmas modern zamanların Afrodit'i oldu da benim haberim mi yok acaba:)
  • 27 Nisan itibariyle havanın serinden ziyade soğuk olması, karaların yer değiştirmesi sonucu bizim bulunduğumuz paralelin de değiştiğine dair bir sav üretmeme vesile oluyor ki, ben bu noktada haklı olmak yerine üşümemeyi tercih ediyorum.
  • Bunu kesinlikle homofobiklik olarak söylemiyorum ama Yemekteyiz programına katılan erkeklerin çoğunun eşcinsel olduğunun bilmem sizde farkında mısınız?
  • Eşcinsellik demişken, Ferzan Özpetek'in Serseri Mayınlar'ını izleyen hemcinslerim muhtemelen iki gay kardeşe bakıp; çok yakışıklı ikisi (en azından biri) de maşallah demiştir diye düşünüyorum. Paylaşımcı bir insan da olduğum için bu fikriyatta olanların Vöğh'ün ilk sayısını da bir ara göz atmalarını öneriyorum. Hatta o kalabalık içinde bulmakla uğraşmak istemeyenlere de bir amme hizmeti yapar, yazıya resim arama derdinden de kurtulurum.
ps. başlık şarkısı an itibariyle çalan Kapalıçarşı dizi müzüği, söyleyeni ise Yonca Lodi.

26 Nisan 2010 Pazartesi

"bir su gibi saydam ve sakin"


"ÇOK PİŞMANIM"

Olay yaşandığında 14 yaşında olan S.G.’nin itirafları: “7. sınıf öğrencisiyim. Ben bir gün Pervari çarşısında gezerken daha önce tanımadığım D. isminde bir kız ile Y., A., K., F., H. ve H. kardeşler konuştular. D.’den kendilerine tecavüz etmek için bir çocuk istediler. D. de ‘Tamam’ dedi. Bunun üzerine D.’nin bir gün küçük çocukla ilçenin çıkışında bulunan dereye geldiğini gördük. Biz de yanına gittik. D. bize çocuğu verdikten sonra ‘Bunu götürün tekrar gelip alacağım’ dedi. Bunun üzerine ben Y., M., F., H ve H., kardeşler, C., çocuğu alarak ağaçların arasına götürdük. Orada hepimiz çocuğa tecavüz ettik. Kız çocuğunu da tecavüz ettikten sonra F., C., ve H. havuza attı. İlk önce attıklarında kız ölmemişti. Daha sonra bastırdılar suyun altına doğru, kızın öldüğünü gördük. Kızı havuzdan çıkardık, ben ‘Kızı havuza atmayın, D.’ye verin’ dedim. Çok pişmanım.

"pişman olmak; yaptığı bir işin yanlış veya uygunsuz sonuç verdiğini anlayarak üzülmek"

pişman olmak; bu ülkeye dair "iyi şeyler de olur belki " diye boş yere ümit ettiğini anlamak,

pişman olmak; bu ülkenin çocuklarının bile psikopat olduğu gerçeği ile yüzleşmek,

pişman olmak; bu ülkede insan olmaktan ötürü utanmak...

ps. Başlık şarkısı Ünzile- Sezen Aksu

"yine aramızda çaresiz tükenmez yasaklar"


  • Boş zaman ve tv birlikteliği hayırlı sonuçlar doğurmuyor. İzlemeye fırsat bulmadığınız şeyleri izliyor ve bünyede halihazırda bir virüs de bulunduğundan kendinizi hop diye kaptırıyorsunuz.
  • Tahmin edileceği üzere ben tam da böyle bir hafta sonu geçirdim. Fragmanlarını izlediğim de yayından kaldırılır gözüyle baktığım, Kalp Ağrısı'nı da bu vesileyle izledim ve hatta hemencecik olaya da dahil oldum. Diziden ahlak dersi çıkarmak amaçlı da şöyle bir sorgulamaya girdim. Şöyle ki;
    • Evlenmek üzereyken başka birini sevmek suç mudur?
    • En yakın arkadaşınızın sevdiği adamı sevmek suç mudur? ( ek not; adam en yakın arkadaşınızı değil sizi seviyor)
    • Bunların ikisi de suçsa, hangisi daha büyük bir suçtur bunu da sınavımızın bonus sorusu olarak soruyorum.
  • Burcu Esmersoy'u çok beğeniyorum, yalanım yok. Ama bir şekilde çok antipatik geliyor bana. Bunu kedi, ciğer sendromuyla ilişkilendirebilirsiniz itiraz etmem ama yine de olayın derinine inmek isterim. Hafta sonu yapılan İsmail Cem Tv ödüllerinde bu hissiyatım tavan yaptı. O nasıl bir zorlama sunuş, milleti azarlama halleri falan anlatamam. İzleyip de benim gibi düşünmeyenler ses etsin ki, kıskanç olduğum iyice ortaya çıksın.
  • İsmail cem ödüllerinin bir kısmını izlemiş biri olarak şu yorumda da bulunmadan edemeyeceğim, bu kadar geniş bir kadroyu toplayabilmek ne olursa olsun büyük bir başarı. (Bundan Mardan Otel'in etkisi nedir bilemem tabi) Ne yazık ki o başarı organizasyonun devamında gösterilememiş. Ayrıca Çok Güzel Hareketler Bunlar'ın Eser'inden de resmen nefret ediyorum, kendilerinin ödül konuşmasından sonra bunu da itiraf etmekten çekinmeyeceğim.
  • Karizmatik sesli adamları, amerikan menşeeli yarışma programlarına çıkartmak fikri ilk kimden çıktı; bu karizmatik sesli adamlar bu işe kaç para karşılığında ikna oldu; bu gerçek de bir gün su yüzüne çıksın istiyorum.
  • Haluk Bilginer, neden oynadığı tüm sit-comlarda saçma sapan bir ses tonuyla konuşuyor bunu da kendisi açıklasın istiyorum. Yabancı dizileri yerlileştirme sürecinde orjinal olan tek kısım dizinin ismi gibi geliyor bana ki; Cuma'ya Kalsa ve According to Jim arasındaki muhteşem benzerlik de bu savımı gayet güzel destekliyor.
ps. başlık şarkısı Asya- Yoksun Sen

"iki ayrı sus payı iki yalan gibiyiz"


  • İnsanın gönül rahatlığı ile saçlarını emanet edebileceği bir kuaför sahibi olması çok büyük bir şans. Ben gecikmeli olarak buna sahip olduğum için de sıklıkla bu konuyu mevzu bahis etmekten hiç çekinmiyorum.
  • Tahmin ettiğiniz üzere bir Bandırma klasiği olarak bu hafta sonuda saçlarımı kestirdim. Tüm ısrarlarıma rağmen biri de çıkıp, kahkül sana yakışıyor kahküllü kestir saçlarını demediği için kahküllü kestiremedim ama sanırım epeyce kısalttırdım. Eski ben kuaförden hiçbir şekilde mutlu ayrılmazdı. Saç güzel de olsa, çirkin de olsa ben hep bir buruk çıkardım salonlardan; şimdiyse saç güzel de olsa kötü de olsa Tutku ( bu isim üzerine çok geyik yaptığımdan konuya tekrar girmeyeceğim) yapıyorsa bir şekilde güzel olacaktır diyerek kendimi avutuyor ve gayet de memnun ayrılıyorum salondan. Bugün de farklı olmadı, saçlarım kısa evet ama ben eski depresif ben değilim.
  • Lavanta kokusunu sevmek gibi bu ülkede genel kabul görmüş bir doğru gibi geliyor bana. Aynı bana lavanta kokusu hele ki lavanta kolonyası ise hiç ama hiç hoş bir koku olarak gelmiyor. Bu sebeple de İstiklal caddesinin lavanta kokmasını da konunun nostaljik kısmına da hakim olamadığımdan desteklemiyorum (tüm kamuoyu da destek verip vermeyeceğimi sorguluyordu zaten).
  • Arçelik’in anneler günü reklamı benim için; “ şampiyon belli ikinci kim” hadisesidir ama bence en güzel “anneler günü hediyesi” anneyle baş başa ( kız çocuklar için tabi) yapılacak bir tatildir.
  • Nişantaşı Garanti Şubesi’nin Atm’sinde 50 TL’den daha bozuk banknot olmadığına yemin edebilirim. Yemin etmekten ziyade bunu istatistikler ile kanıtlayabilirim. Ne kadar para istersem isteyeyim (fuhrerschein’dan bulaşan, taksicilerin de körüklediği bozuk para bulundurma takıntısıyla), ödenebilen 50 TL olduğu için, bunu bir tesadüften ziyade semte özgü bir strateji olarak düşünmeye başladım.
  • Burnu küçüçük olan kadınlara kocaman güneş gözlüğü satılmasının yasaklanmasını da göz var nizam var kurulu adına rica ediyorum.
  • Mehmet Gürs’ten sonra en yakışıklı aşçı adayım Civan Er ama kendisinin gazetedeki fotosundan başka bir halini de görmüşlüğüm yok, teknolojiye ulaşınca bir bunu araştıracağım.
  • Bir de ailemizin derdi muzların markette sapsarı iken evde kapkara olma serüvenini irdeleyip, tatil sonrası depresyonumu bu şekilde geçiştirmeye çalışacağım.

ps. başlık şarkısı Emre Aydın- Ayrı Ayrı

"gel bana var bana melodim"


Rutin bir hayat faaliyeti olarak Kenan Doğulu konseri;

İşim gereği bizim şirketin sunduğu sosyal imkanlardan pek yararlanamam. Zaten ömrü hayatım boyunca davetiye usulü katıldığım organizasyon sayısı da bir elin parmağını geçmez.

Ama Kenancığım tüm istikrarımı sarstığından kendisinin konser haberini duyunca, şirkette bu işlerle haşır neşir olan arkadaşa “ acaba mı” diye sordum. Sağolsun o da beni “bir şey rica ettiğime pişman etmedi ve 2 kişilik davetiyemi bir telefon ile halletti”. Ama işte bendeki muhteşem zamanlama yeteneği ile bu davetiye bağış amaçlı yapılan bir konsere aitti. Kendimi zaten tüm biletler satılamamıştı diye avutsam da, yetim hakkı yediğim gerçeğini de bunun vicdan azabını da göz ardı edemiyorum.


Kenan uğruna bu ayıba da katlandıktan sonra yeni metro hattını da kullanarak Tim yollarına düştük ama sanayi mahallesine kadar giden metro, neden Darüşafaka durağına yetişememiş o kısmı pek çözemedik.


İtiraf ediyorum bu konserde farklı bir şey olacağını düşünmüyordum. Kenancığım tarafından bu farklılık olmadı ama bizim büyük patron da konseri maaile izlemeye geldiğinden o gece benim için epey farklı oldu. Kendisini göz markajına alabilecek bir konumda olduğumdan bir Kenan’a bir ona baktım desem yeridir. Ve zaten hayran olduğum kişinin bir de insan yanını görmekten dolayı mutlu oldum.

Kenancığımı yakından görmenin etkisinden midir bilinmez epey yaşlandığını da idrak ettim. Hatta ve hatta abisinin kendisinden daha karizmatik durduğunu da düşünmeye başladım.

Bununla beraber yine ve yeniden çok güzel vakit geçirdik. Öksürüğüm ve boğaz acımla şarkılara pek eşlik edemesem de Kenancığımla geçen vakit her daim olduğu gibi güzeldi. Ama yeni bir albüm çıkartana kadar bir konsere daha gidersem bayabilirim, bunu da itiraf etmeliyim.


Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Bunca Kenan konserinden en güzel yere ise bu davetiye sayesinde sahip olmam da işin ironisi oldu.
  • Vurgunum Sana’dan vazgeçtim, Etme’yi de söylemedi ne yazık ki.
    Hafta içi sosyal olmak ne kadar zor bir şey her seferinde tekrar idrak ediyorum. Sinema da olsa, konserde olsa fark etmiyor ki, bir de 22.00’den sonra başlayan konserler var ki, onlara ne demeli bilemiyorum.
  • Bu zorluk münasebetiyle hafta içi yapılan konserlerde bis ısrarı da olmuyor ki bence asıl olmaması gereken konserdeki aralar. Ben organizatör olsam non-stop konser yaparım bunu da belirteyim.
  • Beceriksizliğimden ötürü de patronla kulis şansımı da bir başka organizasyona erteledim.

ps. başlık şarkısı Kenan Doğulu- Gelinim

ps.2. Blog resimleri teknik imkanlara kavuştuğum vakit

"bizim yolumuz darmış zormuş yokuşmuş kime ne"


Sayın okur; bu yazı bir “olur olur bal gibi olur” yazıdır. Kusburnu’na ithafımdır. ..

Daha öncede söylemişimdir, bugüne kadar kapıkuleden sonrasını görmüşlüğüm yoktur. Haliyle bir pasaportum da yoktu. Ama yazının başlığından da anlaşılabileceği üzere artık bir pasaportum var ve bu yazı da bir pasaport sahibi olunuşun hikayesidir.


Bendeniz devlet erkanından korkarım. Vergi dairesi, ssk, emniyet falan filan, oralara işim düştüğünde beni bir güzel sıkıntı sarar. Değerli kusburnunun da yakın zamandaki pasaport uzatma maceralarına tanık olunca, bir pasaport sahibi olmaya niyetlenince büyük şehir beni bozar, bu işi Bandırma’da halletmeyi deneyim dedim. (şehir dışında çalışıyor olmasaydım, bu iş İstanbul’da da pek kolay olabilirdi tabi)

Araştırmalarım sonunda bir günde pasaportu alabileceğimi de öğrendiğimden, gönül rahatlığı ile pasaport muzdaribi kusburnuna Bandırma’ya gidip, 1 günde de pasaportumu alacağım dedim. Kendisi de “olur mu canım öyle şey, biz niye bu kadar sıkıntı çektik ki o zaman” dedi. Ben de “vallahi de billahi de öylemiş” dedim. Kendisi de sözlü olmasa da hissiyatıyla, git de boyunun ölçüsünü al dedi bana. Ben de IDO’ya karşı başlattığım psikolojik savaşta galip gelip, ek sefer koydurtmama rağmen biletimi bir gün öncesine aldım ve bu sefer bir geç kalma, ekstra taksici asabiyeti de yaşamadan mışıl mışıl uyuyarak dün Bandırma’ya geldim.

Anneciğimin hazırladığı kahvaltıya koşmadan babamla emniyete gittik, azıcık sıkıntı çekmek maksadıyla da parmak izimi vermeye olay yeri incelemenin olduğu ve Bandırma’nın hiç görmediğimiz bir mahallesine gönderildik. Hödük bir polis tarafından 10 parmağımın da bir güzel fotoğrafını çektirip, gurbet hevesiyle fişlendikten sonra tekrar emniyete dönüp, evraklarımı teslim ettim. Açlık kaygım hepsinden fazla olduğu için de pasaport çıkınca babam alacak bir sorun olur mu acaba sorusunu sormadım. ( çünkü daha önce bir sorun olmadan alınacağı söylenmişti)

Velhasıl saat 16.30 olunca, babam imza için benim de gerektiğimi ama yarın öğlene kadar da gidebileceğimi söylediğinden olağan tembeliğimi de devam ettim. Bu sabah da pasaportçu polis amcanın iyi niyetine güvenerek, bir koşu emniyete gittim ve törenden gelen amcadan aldığım pasaportumla bu mevzuyu kazasız belasız hallettim.

Üstüne üstlük “siz önceden söyleseydiniz imzayı alırdık ama söylemediğinizden tekrar sizi buraya getirttik, kusura bakmayın” diyen bir polisle de tanıştığım için sevincim çifte kavruldu.

Birinci etabı böylelikle bitirdik. Bundan sonra daha da korktuğum vize süreci var ki, o macerayı da yalnız başıma yaşamayacağım için korkmuyorum.
Kusburnu gibi bu şehirde yaşamaktan bazı bazı tükenen bünyelere de Bandırma’yı da iftiharla sunuyorum.

ps. başlık şarkısı Bırak Konuşsunlar- Nazan Öncel
ps.2. Blog resimleri teknik imkanlardan ötürü daha sonra eklenecektir.

20 Nisan 2010 Salı

"artık ben insana dost değilim"


  • Coğrafya dersleri görmeye başladığım zamandan beri volkanik dağ hadisesinden korkarım. Bu dağların eteklerindeki yerleşimlerin nasıl paranoyak olmadığını ise bir türlü anlayamam. Basit bir hayatım olduğu için, planlarımı külden ziyade lodosdan etkilenir.
  • Bu yüzden tuzu kuru bir bünye olarak; bu yaşananların teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin doğa karşısında her daim mağlup olacağını unutanlar için sağlam bir işareti olduğunu düşündüğümü belirtmek isterim.
  • Binnur Kaya'yı kim Türk Malı dizisinde oynamaya ikna etti, bunun sorumluları da gün gelir açıklanır diye umut ediyorum.
  • İş bankası gibi internet bankacılığı zulüm olan bir bankanın internet bankacılığı reklamlarına harcadığı parayı, mevcut sistemin geliştirilmesine harcamasının daha faydalı olduğunu düşünüyorum.
  • Tadelle'nin değişen paketi, tv reklamları ve artık daha bulunabilir olması beni mutlu ediyor. Batmasın, sevenleri tadelleyi sonuna kadar desteklesin istiyorum.
  • Pepsi'nin de Lays'in de kendi ürünleri yerine kontör promosyonunu reklam konusu yapmalarını anlamakta zorluk çekiyorum.
  • Hıncal Uluç'un Emek'in yıkılmasına karşı fikriyatlarına hiç şaşırmıyor ama fikriyatlarına yine ve yeniden kızıyorum. Ve itiraf ediyorum Oray Eğin'in konuya ilişkin yazısını da gayet beğeniyorum.
  • Bu dönemlerde taktığım magazin figürü Cengiz Semercioğlu'nun Yaşar Büyükanıt'ın bir maç uğruna göz yaşı dökmesini alaya aldığı yazıyı ise popülist ötesi buluyorum.
  • Tarihe not düşülecekse, bir de Nestle'nin yeni cornflakes'ını (bir cornflakes ne kadar beğenilebilirse) pek beğendiğimin de kayıtlara alınmasını rica ediyorum.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Aksilikler olmazsa yarın Kenanımın konserine (kaçıncı kez olduğunu artık bilmiyorum), Perşembe sabahın bir köründe de Bandırma'ya gideceğimden, zaten iki kupleye inen yazılarımı da bulamayabilirsiniz. Meraklara düşmeyiniz diye kendini bir şey sanan egom ve ben bilginize sunarız.
ps. başlık şarkısı Kurban- Misafir

"can emanet, ruh misafir"




Blogum kaliteli magazinin adresi yolunda ilerlemesin diye kendimi frenlediğimden bu değerli röportajı tüm gollük pasları ile değerlendirmiyorum. Ama yani bu lafı da yazmazsam olmazdı.


Huzurlarınız da şiir gibi insan İclal Aydın...


"Kimse bana ahlak, özel hayat mahremiyeti öğretmeye kalkmasın. Tecrübem ve uzun sürmüş suskunluğuma saklı sabrımla ezerim. şiir gibi bir yanıt mı oldu ne? Bu arada yarın kitabım çıkıyor..."


ps. başlık şarkısı Kurban- Misafir

18 Nisan 2010 Pazar

" sen yanımda olunca sanki hayat şahane"


Nasıl geçti habersiz o güzelim günlerim;

Cuma öğleninde güzel bir bahçede yenen vasat bir yemek,

İlk defa tavus kuşu görme, kendisini gelinlikli hindiye benzetme,

Bugün onun kuyruğunu kafasına taç yapanların, yarın neyi taç yapacağını düşünme,

Bahçedeki kuzuların daha sonra yemek olup olmayacağını sorgulama,

Erken başlayan bir Cumartesi gününün keyfi,

Açıldığı günden beri gitmeyi planladığım Lluvia'nın kapandığından bihaber olmak, kahvaltı planıyla ortada kalma,

5 dakikada çekilen araba yüzünden açbilaç Kasımpaşa'ya gitme,

Kasımpaşa'ya kadar gitmişken kahvaltı rotasını Santral İstanbul'a yönlendirme,

Havanın gel gitlerine rağmen keyifli bir kahvaltı yapma,

Nutella mı bu, sanki daha çok çokokrem tadında gibi saçma sapan şeylere takılma,

Bir üniversite ortamı için yaşlı olduğumuzu hissedip, iki arada üzülme,

Mehmet Ali Alabora, Elif Şafak, Mario Levi falan hepsi ne arıyordu acaba orada diye azıcık meraklanma,

Oralara kadar gitmişken bir kısa Koç Müzesi ziyareti yapma,

Başladığımız noktaya tilki misali geri dönme,

Amaçlı alışveriş yapma,

Akşama bir koşu Serseri Mayınlar'ı izleme,

Filmin sonunu herkesin farklı algılamasını filmin başarısı olarak görme,

Miskinlik ve hamaratlık dolu bir Pazar günüyle,

Galibiyet sevinci ile;

Uykuların belası öksürükle,

Buna inat yenen bol dondurma ile,

Ömrümüzün bir hafta sonu daha bitti gitti, bu hafta çalışma günleri az olacağından( tembelim, tembelsiniz, tembeller) benim için belki daha da kısalacağından Pazar depresyonu yok.

Bolca plan taslağı ve amaç var...

İyi niyet ve iyi dilekler var...

güzel bir hafta hissiyatlarımla...

ps. Başlık şarkısı "bize bir şey olmaz"; sözler Nazan Öncel ( bu aralar Ferhat Göçer de söylüyor)

15 Nisan 2010 Perşembe

"daha durmam boşluklarında ben unutuyorum"


  • Eve erken gelmek benim için bir lüks. Erken geldiğim evde hiçbir şey yapmadan oturmak ise tamamen bir hayal. Ama bugün uzun zamandır planlayıp da yapamadığım bazı işleri halletmiş olmanın huzuru içindeyim, bu yüzden de "vay anasını yine ne çabuk geçti yahu zaman" konusuna girmemeye dikkat edeceğim.
  • Denizbank'ı bir reklam için gerçekten Karayiplere (bir değil iki kez) gitmek gerektiğini ikna eden reklamcı benim gözümde gerçekten iyi reklamcıdır ve bu ikna kabiliyeti ile sırtı da yere gelmez.
  • Secret konusunda çok az bilgim olsa da, düşünme gücüme fevkalade inancım var. Misal 2 gün önce, spor sonrası güzel de bir rüzgar yerken; "bak koca kış geçti, hiç grip falan olmadım maşallah" diye kendi kendime aklımdan geçiriyordum ki; bir sonraki gün güzel bir boğaz ağrısı ile buluştum.
  • Eskiden de basketbol maçı izleyeceğim diye okuldan başım ağrıyor diye izin alırdım, sonra gerçekten başım ağrımaya başlardı. Yani doktorlar sebebini bilemedikleri hastalıklar için psikolojik derken, bir bildikleri var diye düşünüyorum.
  • Sedef Avcı, tv aleminde hep karşılaştırılan Kenan İmirzalıoğlu ve Kıvanç Tatlıtuğ'la da dizide oynama şansına sahip olmuş -yanılmıyorsam- tek kişi. Tabi manken gibi (gibisi değil bildiğin manken) kocası olduğu ve kendi kendilerine bir hayat sürdükleri için bu konular magazin eklerinin diline pek düşmüyor.
  • Onlar için varsa yoksa öpücükler. Misal dün Aşkı Memnu ekibini giydiren ( bir de manasız Ariel reklamında oynuyorlar) alışveriş danışmanları (bu mesleği de bilahere ele almalıyım) Saba Tümer'e katılmıştı. Kızlar konuyu binbir hevesle anlatıyorlar, Saba Tümer de araya konulan yastıkları da siz mi seçiyordunuz diye bir değil bir kaç kez sorarak şahane kahkahasını duymamız için kendine malzeme çıkartıyor.
  • Tabi asıl kahkaha meselesi bugün 5N1K'daydı. Gündemin en önemli konusunda; yarış atları cinsi belli olmayan bir cins atla cinsel münasebete girdiği için zarara uğradığını anlatan çiftlik sahibi Cüneyt Özdemir'i kahkahalara boğdu. Ama ben daha çok atların gözlerinin siyah şeritle kapatılmasına ve tecavüz demeyelim karşılıklı bir olay (bahar utansın) ama benim rızam olmadan beyanatlarına karşın nasıl bir tepki göstersem bilemedim.
  • Bu arada şizofrenim ve magazinci ruhum; Nefise Karatay ve Cüneyt Özdemir çiftinin ilişkilerine bir süre ara verdiklerini ama şu an kaldıkları yerden devam ettiklerini söylüyor. Kendime göre haklı gerekçelerim de var ama onları yazarsam bana deli diyebilirsiniz, o yüzden siz şimdilik bu dedikodu ile yetinin diyorum.
  • Ev işi denilen hadise bitmek bilmediğinden de asli görevlerimi yapmak üzere huzurlarınızdan ayrılıyorum.
ps. başlık şarkısı Emre Aydın- Hoşçakal

"bıraktım öyle kalsın, bizim gibi darmadağın"


Kimse benden;

Tüm erkeklerin neden kahküllü saça gıcık olduğunu,

Uno ekmeklerini kızartılmamış haliyle seven, tercih edenlerin olmasını,

Tuna Kiremitçi’nin Cumhuriyet’te yazmaya başlayacak olmasını,

Nişantaşı 7'den sonra neden ıssız bir memleket haline gelmesini,


Ntv’nin Aysun Kayacı sevdasını,

Aysun Kayacı’yı ısrarlı olarak adam edelim kampanyasını,

Yılmaz Özdil’in kendini liberal olarak tanımlamasını,

İclal Aydın’ın sürekli birilerine alınarak, birilerine laf yetiştirerek ömür tüketmesini,

Eleştirilme noktasını hala anlayamayıp bir de kendince hala ayar vermeye çalışmasını,

Yazarların ıvır zıvır sebebiyle yazı yazamama bahanelerini,

Murat Bardakçı’nın nev-i şahsına münhasırlığını,

anlamamı beklemesin. Zekama ara ara güvensem de empati yeteneğime bu aralar hiç güvenmiyorum.

ps. Başlık şarkısı Alıştım Susmaya

"ruhunu bana satanlar, gelip benden alsınlar"


Bu ülkede polisten nefret etmek yerine polise güvenmek için sadece bir sebep arıyorum. Çok değil sadece bir tane. Bulabilenlerin, bu elmas değerindeki gerekçeyi benimle de paylaşmalarını rica ediyorum.

YALVARDIM: Çocuk hiç müdahale etmiyordu. Çocuk yürümek istiyordu, hep önüne geçip müdahale ediyordu. Polis önce çocuğun ayağına ateş etti. Denk gelmedi. Yere ateş ettiğinde ben onun polis olduğunu bilmiyordum. ‘Ağabey, yapma yazık günahtır’ dedim. ‘Elinden kaza çıkacak, gerek yok’ dedim. Biz öyle dedikçe kendini havalara soktu. Bizi hiç dinlemiyordu. Ayaktayken yakasını tutmuştu. Silahın namlusuyla kafasına vurdu. Çocuk sırtüstü yere gitti. Polise çok yalvardık, yapma diye yalvardık. Çocuk zaten çelimsizdi. Bu sefer alnına ateş etti. Ayağa kaldırdı, bu sefer kafasına sıkınca çocuk yere düştü.
VURDU, 155’İ ARAYIN DEDİ: Tüm yaşananlar iki dakika içinde oldu. O çocuk pisi pisine vuruldu. Vurduktan sonra bize ‘155’i arayın gelsin’ dedi. Biz de kızdık. 155’i aradık. İki dakika içinde sivil ve diğer polis ekipleri geldi. Yerde bir bıçak vardı. Ama çocuktan düşüp düşmediğini görmedim. Diğer polisler, çocuğu vuran polisi apar topar ekip arabasına bindirerek götürdü. Çünkü buradaki halk vuran polisin üzerine yürümek istedi.
ps. başlık şarkısı Kurban- İfrit

14 Nisan 2010 Çarşamba

"iradeden yoksunlar, oyları bana atsınlar"


  • Biraz gecikmeli de olsa bugün zaman geçiştirmek vesilesi ile Vogue'u elime aldım ve o dergiyi 1 haftada okuyup en az 1 aylık yazı çıkartabileceğimi idrak ettim.
  • Serdar Erener'in Ergun Özen'le samimiyetine, hem kendisi ile iş yapıp hem de dost olmasına, Nil Karaibrahimgil'in bu sebeple Vogue'un Paris lansmanına eşlik etmesine gıcık oldum.
  • Deniz Akkaya'nın Efe Önbilgin için çok doğru DNA'ları olan bir adam demesine gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Ama çok eğlendim.
  • Sonra içimdeki ahlak bekçisi bana, çocuk sahibi olan çiftlerin (sevgililerin) evlenmesinden taraf ol dedi. Düşündüm mantıklı geldi. Sanırım bu fikrimde Ayça Şen'in Memo'nun babasıyla yaşadıklarının etkisi büyük ( medya şahıslarını kardeşi gibi sahiplenme hali). Yanlış hatırlamıyorsam, kendisi Ayça ile evlenmemiş ama daha sonra başka biri ile evlenmişti. Ben aslında bundan ziyade, hayatın belirsizliğinden korkuyorum. Yani şu an yazılı olmayan bir anlaşma var evet ama bu fani dünyada (hala hayat ödleğiyim) çiftlerden birinin başına bir şey gelmesi durumunda o anlaşmanın bir anlamı kalmayacağı sanırım ben belediyenin onayı da olsun bu çocuğun üstünde olsun isterdim.
  • Bununla birlikte, yıl 2010 olmuşken 3 haftalık evli ama 3 aylık hamile gibi haberler yapılmasını da esefle kınıyorum. Allah aşkına bize ne milletin yatak odasından. O aslında evlenmeye niyetli değildi ama işte çocuk olunca evlenmek zorunda kaldı imaları falan ne ayıp şeyler yahu. herkesin ahlah bekçisi olma hakkı pazarda bedava mı dağıtılıyor merak ediyorum.
  • Ido'ya gayri resmi bir savaş başlattım. 23 Nisan'da ek sefer koymazlarsa savaşımı resmi hale getirecek ve sefer planlamasını yapan geri zekalıların açıklanmasını talep edeceğim. ( bu yazıyı o kişilerden biri okursa, kıvırmayacağım üzerine de söz veriyorum)
  • Hangi takım en çok taraftara sahip anketlerinin bize veya spor klüplerine ne katacağını hala anlamış değilim. Aynı puana sahip takımların arasından şampiyonu belirlemek için taraftar sayısına bakmayacaksak, bunun sportif bir avantajı olacağını sanmıyorum. Kaldı ki, ben derbiler sonrasında keyifle dalga geçebileceğim çokça GS'li veBJK'lı olmasına hiç itiraz etmem.
  • Kanal D, sabahın köründe Bir Dilim Aşk'ı yayınlayarak günümü renklendiriyor.( siz diziye rastlamıyorsanız, benim şizofren olduğumu düşünmeden önce ne kadar erken kalktığımı hatırlayın) Yayın saatini azıcık erkene çekerlerse bu renklenme durumu gökkuşağına döner bunu da belirtmek istiyorum.
  • Yazmayı düşündüğüm diğer konular aklıma gelmeyince, not defterimi düzenli kullanmaya hala alışamadığımı idrak ediyor, bu ayıbı örtmek için uykulara dalıyorum.
ps. başlık şarkısı Kurban- İfrit

"senin hala aklın kaçık"

Değerli google,

Birbirimizi anlamakta zorlandığımızı itiraf etmem lazım. Banvit tavuk sorgusundan sonra bir de başıma, mutlu blogurl ve kötü blogurl ‘leri çıktı. Nasıl olduğunu şu an idrak edemesem de, analytics’e göre birileri sende mutlu blogurl://malumafatrus.blogspot.com ve kötü blogurl://malumafatrus.blogspot.com aramaları yapıp benim blogumu bulmuş.

Şimdi hangi aklı evvel veya evveller bu aramayı yapmış, neden yapmış bilemiyorum. Google aramalarında çok iyiyimdir böbürlenmeleri yapsam da url aramak gibi bir faaliyeti bilmiyormuşum, zaten öyle bir arama çeşidi var mı onu da bilemiyorum. Denedim öğrenemedim de, yani ben kendim saf temiz google’a bu şekilde bir şey yazınca saçma sapan şeyler buluyorum. Kusburnu gibi sabırlı olmadığım için de diğer sayfaları araştırmıyorum.

Arayana da o aramaya sonuç verene de ne yalnızca kötü ne de yalnızca mutlu bir blog olabileceğimi belirterek, eleştireye tahammülüm pek de yüksek olmadığını vurgulamak istiyorum. Ayrıca bir sıfat gerekecekse laylalom blogurl’yi kendime en yakışan sıfat olarak bulduğumu da bir görüş olarak sunmak istiyorum.

Bu yazıyı okuyup da bu sorguyu yapanlara da ayrıca selam ediyorum.

ps. başlık şarkısı Hande Yener- Biz Neden Ayrıldık?

13 Nisan 2010 Salı

"İçtiğim şaraptı hayalim"


Ben kitabı bitiremeden, Tehlikeli Oyunlar İstanbul civarında bitiş çizgisini görüyor.

Son gün 24 Nisan. İzlediniz izlediniz, izlemezseniz seyredenleri dinler kaçırdığınız için hayıflanırsınız, benden uyarması:)

...

"bir yaşantıyı tam bitirmeli. hiç bir iz kalmamalı ondan. yeni yaşantılar için. yeni yaşantılar için. bunu önceden bilseydim, yaşantı milyoneri olmuştum."

"nihayet insanlık da öldü. haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istemememişler ve uzun süre, 'yahu insanlık öldü mü' diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. bu nedenle gazetelerinde, 'insanlık öldü mü' ya da 'insanlık ölür mü' biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir. fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır; herkes insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir. bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da , yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. evet, insanlık artık aramızda yok. insanlıktan uzun süredir ümidini kesenler, ya da hayatlarında insanlığın hiç farkında olmayanlar bu haberi yadırgamamışlardır. fakat, insanlık aleminin bu büyük kaybı, bir çok yürekte derin yaralar açmış ve onları ürkütücü bir karanlığa sürüklemiştir.; o kadar ki bazıları artık insanlık olmadığına göre bir alemden de söz edilemeyeceğini ileri sürmeğe başlamışlardır.

bize göre, böyle geniş yorumlarda bulunmak için vakit henüz erkendir. insanlık artık aramızda dolaşmasa bile, hatırası gönüllerde her zaman yaşayacak ve çocuklarımız bizden, bir zamanlar insanlığın olduğunu, bizim gibi nefes alıp ıstırap çektiğini öğreneceklerdir. insanlığın güzel ve çekingen yüzünü ben de görür gibi oluyorum.zavallı insanlık kendini belli etmeden sokaklarda dolaşır ve insanlık için birşeyler yapmağa çalışanları sevgiyle izlerdi. bugün için insanlık ölmüşse de, onun ilkeleri akıllara durgunluk verecek bir canlılıkla aramızda yaşamağa devam edecektir. insanlıktan paylarını alamayanlar için o zaten bir ölüydü; onun bu kadar uzun yaşamasına şaşılıyordu. yıllarca önce küçük bir kasabada dünyaya gelen insanlık, dünya savaşlarından birinde, çok rutubetli bir siperde göğsünü üşütmüş ve aylarca hasta yatmıştı. bu olaydan sonra hastalığın izlerini bütün ömrünce ciğerlerinde taşıyan insanlık, önceki gece sabaha karşı nefes alamaz olmuş ve gösterilen bütün çabalara rağmen gün ağarırken doktorlar, insanlıktan ümitlerini kesmek zorunda kalmışlardır.doğru dürüst bir tahsil görmeyen ve kendi kendini yetiştiren insanlık hiç evlenmemişti. küçük yaşta öksüz kalan insanlığa doğru dürüst bi mirasta kalmamıştı; bu yüzden sıkıntılarla geçen hayatı boyunca insanlık, başkalarının yardımıyla geçinmeye çalışmıştı. insanlığın ölümüyle ülkemiz, boşluğu doldurulması mümkün olmayan bir değerini kaybetmiştir. gazetemiz, insanlığın yakınlarına başsağlığı ve sonsuz sabırlar diler.not: merhumun cenazesi, önce , uzun yıllar yaşamış olduğu hürriyet caddesinden geçirilecek ve ölümüne kadar içinde barındığı ümit apartmanı bodrum katında yapılacak kısa ve sade bir törenden sonra toprağa verilecektir."

ps. başlık şarkısı Ferhat Göçer- Zifiri

"Sensiz kötüyüm beterim, çıkmaz sokağın biriyim"


  • Beni spor hadisesinden bu güzel havalar soğutabilir. Nisan ayındayız ve daha bunun Mayıs'ı, Haziran'ı, Temmuz'u, Ağustos'u var. Hava aydınlıkken spora gitmek ciddi bir irade gerektirirken, sıcak yaz aylarında serinlemek yerine bir de terlemeyi şu an için pek rasyonel bulmadığımı itiraf etmem gerek.
  • Nedendir bilmem spor yapan insanların sigara içmeyeceğini varsayıyorum bu yüzden de spordan çıkar çıkmaz, sigaraya sarılmış insanlar görünce afallıyorum.
  • Bir de bu aralar Arto'yu göremiyorum ki, bünyemi en çok o etkiliyor.
  • Spor salonu terlemenin legal olduğu bir mecra olsa da birilerinin yakından geçerken burnumu tıkamak artık bende bir alışkanlık oldu. Aynı şekilde kendim terden sırılsıklam halde bir dersten çıktığım vakit, kimseyle yanyana gelmemek için de komik bir efor sarfediyorum.
  • Doğanın veya yapımın gereği, spor konusuna iyice dahil olup sağlıklı olmaya çalıştıkça iştahım da sağlıksız alanlara heves ediyor. Bu aralar bir patates kızartmasına bir de İtalyan Mutfağına her daim heves içindeyim. Gerçi ince dilim pizza yerine pide modeli kalın dilimli pizzayı sevsem de, makarna, ravioli ve pek tabi sufle aşkımla, " İtalyan mutfağı en sevdiğim mutfaktır" türünden saçma sapan beyanatlarda bulunma hakkını kendimde buluyorum.
  • 55 yaşın üstündeki kişilerin düzenli olarak spor salonuna gelmeleri için mantıklı bir gerekçeyi bu kadar sürede bulabilmiş değilim. Sadece yüzseler veya pilates derslerine girseler anlarım da prime time'da ağırlık çalışmak falan çok absürd geliyor bana. Bunu da onlara söyleyemediğimden buraya yazıyorum.
  • Bir mucize olsa ve yazı yazdıkça kalori harcayıp, kas yapsak tahmin edersiniz ki daha da çok yazarım.
Ne demiş büyük Türk düşünürleri, rüyalar gerçek olsa seni her gün görürdüm...

gıy gıy gıy...

ps. başlık şarkısı Zifiri- Ferhat Göçer

12 Nisan 2010 Pazartesi

"gözümün önünde büyüdün göremedim"


Değerli kader, bilirim bir kadın er ya da geç annesine benzeyecektir felsefesiyle hareket edersin. Ama beni bir dinlesen belki vazgeçebilir, bu kararını sorgulayabilirsin.

Based on a true story vol.3.

Pazar sabahı saat 11.00

Kimileri için gün yeni başlıyor, kimileri için daha başlamamış bile, benim içinse öğleye yakın.

Uzun zaman sonra Meyra'dayım. Kahvaltımın ortasındayım, fuhrerschein'ın telefonu çalıyor, o noktada kendi telefonuma bakmayı akıl ediyor ve sessizde kalan telefonumda 4 adet cevapsız aramayı görüyorum.

Yine yiyeceğim fırçayı korkusu ile annemi arıyorum ve kendisinin ağlamaklı sesi ile karşılaşıyorum. 4 cevapsız arama ve ağlayan anne sesinden ötürü sayısız senaryo yazıyorum. Ne olduğunu soruyorum, annem sadece ağlıyor, ben o arada kime bir şey oldu acaba korkusu ile annemin sakinleşmesini bekliyorum.

Ve sonra annem bir şey yok diyor. Nasıl bir şey yok diyorum? merak ettim sadece diyor.

Annem Pazar sabahı saat 10.30 ile 11.00 sularında beni arayıp bulamadığı için ( ben o saatte uyumazmışım) sayısız felaket senaryolarını yazıyor, kısa çaplı ortalığı ayağa kaldırıp, benim sessizde kalan telefonuma bakmam gerektiğini hatırlatıyor ve sonrada bana bir şey olmadığını öğrenmenin getirdiği rahatlık, sinir boşalmasına vesile olduğundan hüngür hüngür telefonu açıyor.

ve sen şimdi bana ileride ona benzeyeceksin diyorsun.

ben de sana gelecek nesilleri düşün bu kararını tekrar bir gözden geçir diyorum.

ps. başlık şarkısı Ferhat Göçer- Kızım

"zaten hem sevip hem nefret etmez misin?"


  • Aslanburcunun çok bilmiş gururuyla içli dışlı olsam da, bazı bazı rezil olmaktan ötürü epey eğlenen bir haliyeti ruhum var. Hafta sonu bir kez daha idrak ettim ki, hayatımı yazsam durum komedisi olur.
  • Gururum ve rezillik sevdam bünyemde dengeli bir ilişki yürüttüğü için, nasıl rezil oldum kısmına pek girmiyorum ama çok güldüm, çok güldürdüm yine bu hallerime onu da belirtmek istiyorum.
  • Hafta sonu sahil şeridine hiç inmediğim için tuhaf bir huzur içindeyim. Sanki ben inmeyince etrafta çok kalabalık olmuyor diye düşünüyorum, kendi izlemediğim dizinin çok izlenmediğini düşünmek gibi bir benmerkezcilik hali de diyebiliriz buna.
  • Akbank’ın “yorgunum dostum yorgunum” reklamını kendime göre buldum. Kolay kazanmıyorsunuz bari iyi değerLendirin sloganını da bir şekilde kulağıma küpe yapmayı hayal ediyorum.
  • Hande Yener, bence popüler müziğin Hülya Avşar’ı. Başına ne gelirse gelsin, hiçbir zaman kendini sorumlu tutmayıp, başka suçlular bulacak diye düşünüyorum. Demet Akalın’la barışmasını bile anlıyorum da Erol Köse’yle barışmasından ötürü gerçekten çok kötü durumda herhalde diye düşünüyor ve Handeye neler oluyor’u mevcut durumu için şahane bir albüm ismi olarak görüyorum.
  • Cengiz Semercioğlu’nu sevmiyorum. Hadsiz beyanatlarını da şuursuzluğunu da, araştırmaya hevesli olmamasını ve buna rağmen birçok fırsata sahip olmasını kıskanıyor da olabilirim.
  • Aslında ben PR faaliyeti adı altında sayısız imkanlar sunulan tüm gazetecilere de gıcık oluyor, bir uygun vakitte basın ve etik kavramlarını sorgulayalım istiyorum.
  • Akın Öngör, sadece “İnsan hak ettiğini değil müzakere ettiğini” alır beyanatıyla bile benim için saygı duyulacak bir insandır. Kitabını bu sebeple bir müsait zamanda (60 TL de verip) okuyup, büyük adam olmayı hayal ediyorum.
  • Yatılı okul fobisinden ötürü yemekhane sırası benim için çıldırtıcı olabiliyor. Bu yüzden gayet yüksek paralar verecekleri yemekler için sıra bekleyen insanlarla bir türlü empati kuramıyorum.
  • Bu yazıyı okuyan HTC kullanan birileri varsa ve benimle telefona dair fikriyatlarını paylaşırlarsa pek bahtiyar olacağımı da ayrıca belirtmek istiyorum.

ps. başlık şarkısı Kurban- Das Motiv

"ayağa kalktı bir hınçla"


Ne bu şimdi; gecikmiş 1 Nisan şakası mı?


Tüm iyi niyetimle, bir kelime hatası, gazeteci işgüzarlığı, espriyi anlamama halidir bu cümle diye düşünüyorum. Merve Sevi'nin kendi emeği olan filmin galasına bilumum!! sebepten gitmemesi hakkında da yeni aldığım kararlar yüzünden pek laf edemiyorum.

Ama bu beyanat doğruysa, Allah Şahan Gökbakar'ı yere, benim de dilime düşürmesin diyorum.

ps. başlık şarkısı Kurban- İfrit

11 Nisan 2010 Pazar

"Kaldığı yerde aynı hevesler"


Hafta sonları saatlerce gazete okuyan insanlardan değilim. Hafta içi Tv haberlerini ise sporda izliyebildiğim kadar izliyorum. Kısacası haberler içli dışlı değilim.

İnternet gazeteciliği olmasa dünyadan bihaber olmam kuvvetle muhtemel olurdu.
Ama ne yazık ki internet gazeteciliği var. Kendileri sayesinde ülkenin de dünyanın da geleceği hakkında endişe ve umutsuzluklarım gün geçtikçe artıyor. Tabi şimdi buradan; " dünya yıkılsaydı ama benim haberim olmasaydı" türünden bir tercihim olduğu fikri çıkabilir ki, buna da pek yalan diyemem ( en azından eskiden demezdim)

Sanırım ben yaşlılık ve hayatın gerçeği bunalımına girdim sayın okur ( ergenlik için geç, olgunluk için kısmen erken). Yani bir insanın gayet sıradan saydığı bir günde hayatının yönünün tamamen değişmesi, hatta hayatının son bulması kader/olasılık formülünün son zamanlarda dengeden iyice çıktığının bir kanıtı gibi geliyor bana. Bu kadar bilinmez ruhumu sarsıyor. Bir ailenin kimileri için bir akşam yemeği olan tutarlar yüzünden dağılması, nice hayaller kurduğunuz çocuğunuza 18 yıl bitkisel hayatta bakmak, aile içi şiddet, aile içi ensest, trafik katliamları falan hayatımızın normal seyrinin pamuk ipliğine bağlı olduğu gerçeğini daha sıklıkla yüzüme vuruyor.

Gazetelerde okuduğumuz, hep başkalarının başına gelir sandığımız şeylerin bir gün kendi gerçeğimiz olur endişesi ile biraz daha devam edersem ruh sağlığımın ruh sağlıksızlığıma dönüşmesi yakındır. Bu yüzden iyi düşünelim iyi olsun diye kendimi kandırma stratejisini yürürlüğe sokuyorum ve siz de ne demek istediğim gayet iyi anlıyorsanız size yol arkadaşlığı teklif ediyorum pek hissiyatlı okur...

ps. başlık şarkısı Bunları Boşver - ferhat göçer

"kapat bu defteri,sende kalsın"


Hafta içi 37 yaşındaki iş arkadaşımın gençlik ve çocukluk fotoğraflarıyla geçmişe yolculuk yaptık. Kendisinin gençliğine dair beyanatları bizim beynimizde pek canlanamadığı için eski fotoğraflarını getirmesini kısmen zorunlu kıldık:)

Ve gerçekten bizim tanıdığımız insan ile 15 yıl önceki insanın şekil şemal olarak bu kadar farklı olmasına da - olması gereken zaten buyken- epey şaşırdık.

ben de dertsiz başıma dert yaratmayı sevdiğimden, bu vesileyle yine derin düşüncelere daldım.

Şu an biz olan şeyi 10 yıl sonra tanıştığımız birine hep bir hayalmiş gibi anlatmak çok üzücü geliyor bana. Yaşamak, yaş almak dedikleri, hayat dedikleri böyle bir şey olsa da hayatımızın çeşitli evrelerinin geçiciliği tuhaf bir keder yarattı bende.

Yani ne yaşanırsa yaşansın galip gelen hep şimdiki zaman. 1 yıl önce başka bir şehirde yaşasanız da, 5 yıl önce bir dili sular seller gibi konuşsanız da, bunca yıl hep sarışın olsanız da farketmez, sizi siz yapan bugün oluyor ve geçmiş hep fotoğraflarla, anılarla ispatlanmak zorunda kalıyor.

Değişim iyi hoş güzel de, geçmişin geçersiz kalışı yaşlılık yolunda olan bünyemi fazlasıyla sarsıyor ve bu gerçek ne yazık ki her daim şimdiki zamanda kalıyor. İşte tam da bu yüzden içinde bulunduğumuz anın değerin gerçekten bilmek gerekiyor ki biz buna tıp!! dilinde Carpe Diem tedavisi olarak tüm hastalarımıza öneriyoruz (Gelinim sana söylüyorum, kızım sen anla veya tam tersi)


ps. başlık şarkısı Durduramazsın- Deniz Yılmaz

9 Nisan 2010 Cuma

"ne yapsam ne söylesem o geç kalmışlık hissi"


Arkamda yeterli desteği bulsam;

İnsanların doğum günlerinde izin yapmalarını sağlardım,

Bebek semtine, Bebek sakinlerinden daha çok sahip çıkar ve mahallenin hafta sonu istilasına bir çare bulurdum,

Sakız satışını ehliyete tabi yapardım,

Aşk-ı Memnu ve Yaprak Dökümü dizilerinin yayınlandığı vakit Tv kapatma eylemi yapardım,

Kendi beğendiği güzeli seçtiremeyen Hıncal Uluç’un dırdırlarını kulak ardı eder, kendisini jüri olarak seçmek isteyenleri kararlarından caydırırdım,

Tv programlarındaki telefonla bağlantlarına bir son verdirirdim,

Tarkan da olduğu gibi Rıdvan’ın durumunda da gözaltına alınan iş adamlarının isimlerini baş harfleri ile beyan eden medyayı gerekli tüm mecralara şikayet ederdim,

Bilimadamlarının yumurta, kahve ve çay hakkındaki fikriyatlarını sürekli değiştirmelerine engel olurdum,

Cuma’yı zaten kafadan 48 saat yapardım.

Oylarınızla en yakın seçimde başbayan bile olurdum.

ps. başlık şarkısı Son Defa- Emre Aydın

8 Nisan 2010 Perşembe

"arama sorma buna hiç gelemem"


Kıskanç Türk erkekleri için çalışan Turkcell'in bu hizmetle hayatımızdaki bir soru işaretini daha ortadan kaldırması pek yakındır kanımca...

Bundan sonra hangi şerefli Türk erkeğinin maceraları (elinin kiri) gün yüzüne çıkacak, merakla bekliyoruz...

ps. başlık şarkısı Bertuğ Cemil

"son defa yenilsem sana"


Aslan burcu olmaktan mı kendini bilmezlikten mi bilemem, iddialı konuşmalar yapıyorum bol bol. İddialı dediysek, Cem Uzanvari değil tabi beyanatlarım, kendi çapında iddialı, hatta bana göre iddialı bile değil, normal, olması gereken...

Ama işte herkesin vizyon, misyon stratejisi aynı kodlanmamış bünyeye... Mesela yıllar önce yatılı okul zamanı bir Pazar günü dışarıya çıkmıştık ve İstanbul’daki gelecek planlarımızı yapıyorduk, bir güzel de uçuyorduk ki, yakın arkadaşlarımdan biri “siz ne biçim hayal kuruyorsunuz ya, bunların gerçek olacağına inanıyor musunuz “diyerek bir hışımla bizi terketti. Bahsi geçen insan bildiğiniz yakın arkadaşım, ama işte olabilirlik ve hep daha fazlasını istemenin de yakın arkadaşlıkla pek alakası yok. Keza bunun aileyle de pek organik bir bağı yok. Tamamen kişisel görmüş geçirmişlik ve hadsizlikle şekilleniyor vizyonunuz.

Ben de bu farklı vizyonlardaki insanlarla bir araya gelip, oradan buradan konuştuğumda görüyorum ki birçoklarına göre kendisine fazlaca güvenen biriyim. Aslında ne aşırı bir yetenğim var ne de başarı potansiyelim. Geçmiş desen orta düzey. Ama şu şartlarda buna da şükür demeyi pek bilmediğimden, belki de burnum sürtülmediğinden bazı şeyler çok da zormuş gibi gelmiyor bana. Ya da bazı noktalara gelen insanların öyle çok da sıkıntılar çekmediğimi varsaydığımdan gözümde büyütmüyorum hadiseleri.

Etrafımda hep daha sağlamcı insanlar gördükçe de bu halim ve tavrımdan ürküyorum. Başıma bir şey gelecek ve o zaman herkes biz sana demiştik bak gördün mü diye dört yanımı saracak sanıyorum. Niye idealist olamadın sen diye ileride gelecek muhtemel bir soru için de şu an bu yazıyı yazıyorum.

Ben eskiden böyle değildim, mahalle baskına mağlup oldum evladım diyebilmek için.
ps. başlık şarkısı Son Defa- Emre Aydın

6 Nisan 2010 Salı

"hatırla ne kadar güzeldi inanmak bir kaç şeye"

desem size, okumaktan vazgeçeceğiniz ilk blog benimki olabilir mi?

Eğer öyle olacaksa, bu önerimi göz ardı edebilirsiniz. Hatta size şöyle bir öneri sunarım; siz blogumu okumaya devam edin, ben de sizin için okuduğum kitapları blog yazısı mahiyetinde bir güzel özetleyeyim:)


ps. başlık şarkısı- geniş zamanlar yok- emre aydın

"kalbinin derinliklerinde, karanlığın sancısı doğar"


Çok sık rüya görmekle beraber sabahında hatırladığım rüya pek olmaz.

Geçenlerde hatırlarsanız bir adet gördüm, gerçek olması için de pek dillendirmedim ve inanmazsınız rüya da gerçek oldu.

Dün akşam da böyle kanlı canlı 5 saatlik film kıvamında bir rüya gördüm. Ve rüyanın gerçek olma sorumluluğunu kaldıramayacağım için herkeslere rüyamı anlatmaya karar verdim.

Biliyorsunuz Cüneyt Özdemir'e pek ayılıp bayılmam. Twitter aşklarımız karşılıklı olarak söndüğünden artık kendisine asabiyetimi sergilediğim yazılar da yazmıyorum.
Rüyamda bu sevmeme hali mevcuttu ama Cüneyt Özdemir yoktu. Kendisi hakkı rahmetine kavuşmuştu. ve ben onun arkasından atıp tuttuğum, kendisini sevmediğim için tuhaf bir vicdan azabıyla boğuştum bütün gece.

Rüyama göre kendisi 40 yaşında, bir ilacın yan etkisi sebepli kalp krizi geçirerek vefat ediyor. Konuyla ilgili herkes bana haber veriyor veya yorumumu soruyor. ben cidden çok üzgünüm. Artık o olmadığı için kendisine dair iyi bir şey söyleyemeyeceğimi biliyor ve daha da üzülüyorum. Egom rüyamda daha ön plana çıktığından, benim kendisine dair antipatim de herkes tarafından biliniyormuş gibi, herkes vicdan azabımın üzerine bir parça toprak atıyor.

Rüyada ölüm görmek; canına can katmaktır klişesi olarak yorumlar ve bilinçaltımdan adamakıllı rüyalar görmeyi dilerim.

Benim bu rüyadan çıkardığım bilinçaltı, bilinçüstü mesajlar;

  • Şu fani dünyada birileri ile 1 günden fazla kötü olmanın sorumluluğunu alamam ben,
  • Bugünün barışmasını yarına hiç bırakamam,
  • Medya kanalıyla kimseyi yargılayamam, tanısam severim derim, arkasından atıp tutma derim,
  • Tanıyıp sevmediklerim için de o da insan kulu, niye sevmiyormuşsun bakalım der, kendimi hizaya getiririm,
  • Tam da bu rüya sebepli ne Rıdvan Dilmen ne Tanju Çolak hakkında laf etmem.
  • Bir gün herkesin emniyette kendine ayrılmış yeri göreceğinden korkarım ama "kadın dediğin erkeği vezir de eder" rezil de fikriyatımı paylaşmadan edemem.
ps. Fotoğrafın solunda yer alan kişi Serdar Akinan
ps.2. Başlık şarkısı Badem- Doğ Güneş