31 Mart 2010 Çarşamba

"her delinin bir sebebi var"

5. ayın kapısına dayanmışken, 4 ayın sonundan bugüne pek bir şey değişmese de buyurun size aylık spor tarihçem;
  • İstikrara bayıldığımdan; yeteneksizliğim de kondisyonsuzluğum da 5 aydır mevcut seviyelerinden bir gıdım ödün vermediler.
  • Üst üste iki ders yapıp pestilim çıktığında bile canım patates kızartmasına meylettiği için (yemiyorum o ayrı) 5 ayda da şu kadar kilo verdim gibi bir beyanatım olamıyor ne yazık ki.
  • Bunun yerine beni sürekli görmeyenlerin "ne kadar zayıfladın" şeklinde şahane iltifatları ile kendimi motive ediyorum.
  • Bu spor işi bildiğin sabır işi, bunu da gün geçtikçe daha iyi anlıyorum.
  • Ama incecik bir kızın sürekli ve yoğun tempoyla her gün spor salonuna gelmesini bir türlü anlayamıyor, üstüne üstlük her şeyi becerebilmesinden ötürü de kendisine gıcık oluyorum.
  • Aydınlık havada spor salonu kalabalıklığı bile gözünüze pek batmıyor ki bu yüzden bahar iki kere hoş geldi. ( sebebin saatlerin ileri alınması olduğunu vurgulayacak ukalalara selam ederim)
  • Bizim spor salonunun olmazsa olmazlarından biri de fred perry çanta ki bu sebeple gayet güzel modelleri olsa bile tüm markaya karşı antipati duyuyorum.
  • Atom karınca gibi hazırlanıyor gibi görünsem de, etrafımda yapılan çoğu telefon konuşmasına da kişisel hastalık sebebiyle dahil oluyor ve sportif kadınların iç çamaşırı tercihleriyle beraber, gönül haritalarını da çıkartma yolunda ilerliyorum.
  • Değerli ev arkadaşım da bir spor fatihi olma yoluna girdi ki, mevcut durumda etrafımda bu kadar sportif olmasını mahalle baskısı, spor modası veyahut algıda seçicilik olarak adlandırabiliriz.
  • Bu koca koca markaların işine karışmak istemem ama sportif kıyafetlerin yapılırken; spor yapan insan terler felsefesini göz ardı ettiklerini düşünüyorum.
  • Niş'se bu pazarın nişi de budur diyerek, spordan kaytardığım vakit bile spor yazdığım için beynime oksijen gitmediğinden iyice emin oluyorum.
ps. başlık şarkısı Sopa- Hande Yener

30 Mart 2010 Salı

"sakın geriye bakma sabah yalanlar kalacak"


  • Ricky Martin'in eşcinsel olduğunu açıklamasına şaşıran bu kadar insan varken, gün gelip Serdar Ortaç da eşcinsel olduğunu itiraf ederse bu ülke sarsılır ben bunu anladım.
  • Kanyon mesaisini bir gün bile aksatmayan Arto fesat olmasaydı kendisi ile kanka olabilirdim sanırım. Ben spora girerdim, o arada günün dedikodu özetini yapardı bana. Ama üzgünüm Arto, fesat insanlardan fersah fersah kaçarken seninle yol arkadaşı olamam.
  • Metrolar gecikmeli de olsa artık birleşti. Ben tek durak gittiğim için değişimi pek hissedememiş olmakla birlikte, metro beklerken diğer metrodan inen ve hura diye hücum eden insanların stresinden kurtulduğum için bahtiyarım.
  • Bugün bir yerlerde Çocuklar Duymasın'ın tekrar çekilmeye başlayacağını okudum. Bir yapımcının tamamen duygusal sebeplerden - isminin Birol Güven olmasını da hesaba katalım- aynı pilavı milyonuncu kez ısıtmasını anladım da, Türk izleyicisinin bu kadar kötü bir temcit pilavına bağımlı olmasını anlayamadım.
  • Ahmet Hakan'ı sevmesem de, Oktay Kaynarcı'nın kendisine ithafen yazdığı mektubun hadsizliğini görmezden gelemem.
  • Bir diğer sevmediğim Cüneyt Özdemir'in yeni saç modelinin de eskiye göre gayet iyi olduğunu, sadece kilosunu biraz daha ortaya çıkardığını düşünüyorum.
  • Kış vaktinde sigara içenler dışarıda, içmeyenlerse içeride konuşlanmıştı. Ama artık güzelleşen havalar sebebiyle, dışarıdaki masaları da sigara içenler ve içmeyenler diye ayırsak mı diyorum. Aksi durumda bizim için temiz hava , camların arkasındaki bir seraptan öteye geçmeyecek diye düşünüyorum.
  • Ben Perihan Mağden'in yerinde olsam TV'ye çıkar ama kendimi sonradan izlemem. Sonuçta o sesini bizim gibi duymuyor ( her fani gibi) ve bence kendisini bizim gözümüzle görmesine de hiç gerek yok.
ps. başlık şarkısı Kargo- Ayrı Ayrı

"takvimin üstünden Tanrı “yorgunsun” dedi.”


Kişisel tarihimin tekerrürlü serzeniş halleri;

Farkındaysanız uzun zamandır uçuk ve göz konularında serzenişlerde bulunmadım. Uçuk malumunuz dengesiz bir vücut tepkisi, ne zaman nereden geleceği belli olmuyor.Bu aralar birbirimizi aramıyor, sormuyor bunun eksikliğini de hissetmiyorum.

Göz kuruluğu da çektiğim onca sıkıntıdan sonra restasis sayesinde epeyce geçip gitmişti sağolsun. Ama işte beni çok özlediğinden geçen hafta çat kapı geri döndü. Aslında suç bende, asayiş berkamal diye göstermem gereken normal özeni hiç göstermedim. üstüne kitaptan ve pc.den de kopmayınca, yine ve yeniden acılarımla buluştum. Size bu acının tarifini yapmayı inanın çok isterdim. ne yazık ki böyle bir tasvir yetisinden yoksunum. Sadece şunu söyleyebilirim, gözümün içine krem sürebilirsem, belki rahatlarım diye hayal ediyorum.

Bu ileri saat uygulamasına da hala alışamadığımdan pestilin bir sonraki boyutundayım. Bahar gelmeden beni bir güzel çarptığından; gez göz arpaçıktan mütevellit hayattan iznimi rica ediyorum.

Bir yolunu yordamını, iksirini bulup en kısa sürede baharla kaynaşırım. Ama o zaman kadar benden ve yazılarımdan hayır beklemeyin.

Çünkü sizin de yakın zamanda olacağınız üzere ben an itibariyle bahar mağduruyum.

Ve çok ama çok yorgunum...

ps. başlık şarkısı Emre Aydın- Bu Yağmurlar


29 Mart 2010 Pazartesi

"tutunuyorum uçurum kenarına"


Bu Pazartesi hayatı gayet ciddiye almam vesile olan iki yazıdan birer kuple sunmak istiyorum. İkisi de malumunuz sevdiğim insanlar. İkisinin de hayatı bir anda değişti. Şu an onlar için bir şey yapamasam da İkisinin hayatı da bir şekilde yolunu bulur ve bu yol bu sefer acısız, kedersiz olur diye umut ediyorum.
...
YİĞİT KARAAHMET- GÜZEL BAŞLAYAN BİR GÜNDE, NASIL ÇETECİ OLDUM?


SİZLERLE AYNI SAAT DİLİMİNDE YAŞAMIYORUM
Günüm sabah 08:00'de sayım için uyanarak başlıyor. Sonra da biraz daha uyumaya çalışıyorum. Güzel havalar can sıkıcı oluyor ama avluda volta atıyorum. Bir şeyler okuyorum, inanılmaz sulu gözlü oldum. Loğusa sendromu geçiriyorum galiba. Sürekli birtakım şeylere ağlıyorum. Sonra akşam oluyor ve gün bitiyor. En çok aynı frekansta olduğum birkaç insanla sohbete ihtiyaç duyuyorum.
Arkadaşlarımı özledim. Diğer şeyler pek mühim değil. Halloluyor bir şekilde ama yalnızlık hissi çok zor. Mahkum olmak zor, farklı bir mahkum olmak daha da zor. Adaletsiz olan pek çok durum var. Sadece bu kadarını söyleyeyim...
Buradaki zaman dışarıdakinden farklı geçtiği için sizinkiyle aynı değil. Aynı saat dilimin de yaşamıyoruz. Benimki Metris sisteminde..."
....
Büyük resetlerdeyim sevgili günlük. Sabah kafamda bi sürü şey vardı, bilgisayar karşısına geçene kadar da bi sürü şey oldu ama şu anda ne yapacağımı tamamen unutmuş durumdayım.
Sabahtan doğumgünümdü. Bitişik mi yazılıyor yoksa doğum günü diye mi tercih ederim bilemiyorum. Yolda yürürken normalde bu sabah ne yaparım, pek de bi şey yapmam, hanım portakal suyu sıkar, kahvaltı yaparız diye düşünüyordum. Neyse baktım kimse yok, gittim küfür ede ede (Cepten gereksiz yere para çıkacak ya) Starbaks’tan portakal suyu aldım, dolaba attım, buzlukta biraz bekleyip soğuyunca da kardeşimle birlikte bardaklara paylaştırıp içtik. Güzel bi hediyeydi kendi kendime.



Dün gece de polis çevirdi Beşiktaş Migros’un orada. Taksinin içinde tipimi görünce birden taksiye el kol edip üzerimi komple aradılar. Kimlikten GBT’mi yaptılar, sonra çantamı aramaya başladılar. Çanta leş gibi. E polis de tipten bi kere huylanmış, at hırsızı gibi adamım, aradıkça arıyor. Çantanın içindeki baget kırıntılarını (20 yıldır davul çaldığımdan ve son altı yıldır bagetleri taşımak için temizlemeden aynı çantayı kullandığımdan) açıklamam biraz zaman aldı ama allahtan çantanın içinde kenarları paramparça olmuş bagetlerim de vardı. Sonrasında kulağımı sesten korumak için kullandığım Vasepak balmumuna sardılar. Onu da açıkladım.



Tabii ki sorumlu bir şekilde bir sonraki aşamaya, yani aracın oturduğum yerdeki döşemesinin ve koltuğunun kalkmasına geldi olay. Polisler tatmin olmamıştı, döşemeyi çıkardılar, fenerle döşemenin içine girdiler ve tahmin edin ne oldu? Polisin teki döşemenin altında bi şeyler buldu. İçgüdü bu demek olmalıydı. Polisin yanına gidip “Ya onlar ne?” dedim. Cevap “Tohum.” “Ne tohumu?” “Maruyana bitkisi”...



Gece yarısını geçip de doğum günüme girdiğim o dakikalarda polisin beni taşıyan taksinin içinde böylesine şaibeli bir madde bulması tabii ki harika oldu. Kafamı çevirip taksici beye (Kendisine bey diyorum ama ne konuşması ne de hali bey ya da insana yakındı, hatta iletişim kurarken insanlık tarihindeki eksik halkalar gibi bir dil kullanıyordu) “Ulan abi, gece gece yaktın beni!” diye isyan ettim. Polisler beni biraz daha tuttular, nereden gelip nereye gittiğimi filan sordular, sonra da “Buyrun, siz gidebilirsiniz” diyerek bıraktılar. Ben giderken arkamdan taksici “Abi ücreti vermedin” gibi bi şey dedi... Ben de gayriihtiyari taksiciye biraz para verip Fulya Opet’in önüne kadar yürüdüm.


Gece gece yeni yaş için iyi bir başlangıç oldu. Bu sene iyi gidiyoruz. O yüzden binerken taksinizi iyi seçin, çevirme mevirme olur, sizden bi şey olmasa bile bindiğiniz araba, iş dışında sakatlar holdinge çalışıyor olabilir. Aman dikkat.


ps. başlık şarkısı Bu Yağmurlar- Emre Aydın



"firar eder aklım başımdan uçar gider"

"Makbul ile makbul olmayanın izdivacı üstüne"


İnsanlar neye göre birbirlerine uygun ya da uygunsuz bulunuyor, bunun net bir cevabını vermek mümkün değil herhalde. Bir sürü şeyin toplamı olsa gerek: Birlikte iyi fotoğraf veriyorlarsa, aşağı yukarı benzer geçmişlerden, çevrelerden geliyorlarsa, imajları birbirine denkse, sınıfları, yaşları, gelirleri arasında çok büyük zıtlıklar yoksa laf çakan çıkmıyor.
Ama ortalamanın dışına taşan bir statü, yaş, hatta his farkı hemen celallendiriyor. ‘Yakıştı mı’cılar alıyor enstrümanı eline.
İnsanları kabaca ikiye ayırmak mümkün: Kabul görenler ve kabul görmeyenler.
Mesela doğru düzgün biri olmak, eli yüzü sağlam işler kotarmak ille de
kabul görmek anlamına gelmediği gibi, geçmişte çok sakil hallere
düşüp düşüp hâlâ inanılmaz biçimde temiz ve şık kalabilmiş, türlü çeşit rezalete rağmen her koşulda baş üstünde yeri hazır bulundurulanlar da var. Ama kabul görmeyenlerdenseniz geçmiş olsun; hiçbir yere, hiç kimseye kolay yakıştırılmayacağınız muhakkak...
Makbul olmayanlar, diğer makbul olmayanlarla takıldığında sorun yok. Ama ne zaman ki bir makbul olmayan, bir makbul olanla yan yana gelirse, vay vay vay, işte o zaman beraberinde tantana da geliyor.
Makbul, diğer makbullerin hakkı çünkü! Öbür kategoriden biri tutup da onu alırsa, bu en doğal haklarını, paylarını çalmış oluyor, onların elindeki listeyi bir eksiltiyor... Makbulü makbule kaptırmak da tatsız evet, ama öbürü yenilir yutulur iş değil.
Kaan Tangöze ile Seçkin Piriler’in evliliği bana biraz da bunları düşündürdü.
Duman’ın solisti Kaan Tangöze, Türkiye’deki en iyi erkek seslerinden. Boğuk, çatlak sesi insanın hakikaten içine işleyen, oturan, oturduğu yeri ince ince oyan biri... Baştan beri yoğun, derin duygularla, arızalarla bir arada düşünülen, manalar yüklenen biri... Ve de çok sevilen, meftun olunan biri...
Seçkin Piriler ise, bilemeyiz tabii içinde kopan lodosları, poyrazları, ama dışarıdan fazlaca güneşli görünüyor. Şekeri fazla kaçmış bir lolipop gibi duruyor. Mankenliğin birinci liginin epeyce uzağına düşüyor.
Birçoğu için anlaması, daha doğrusu kabullenmesi zor ilişkilerdendi. Aşırı güleç, aşırı coşkulu, aşırı demode gardıroplu gibi sıralanıyordu vasıfları, ama işin özeti pek de makbul bulunmayan bu kız, o fevkalade makbul oğlana layık değildi, denk değildi!
Çift geçen hafta kıyılan nikâhla bir adım öteye gidince, bu defa kimin kimle beraber olacağına karışamayacağımız, ama bir rock’çının düğününün de böyle olamayacağı tartışılmaya başlandı! Sahi tek ve asıl mesele bu mu? Gelinliğin modeli? Düğün yeri?
Galiba evvela şunu kabul etmemiz lazım. Ev hali, ‘çiftlik’ hali başka bir şey. Bazen bizim kafamıza göre ‘olmadık’ insanları mis gibi olduran bir şey.


...

Nur Çintay gibi ben de kafamıza bu kalıpları kim oturttu da tanımadığımız etmediğimiz insanları " o onla nasıl çıkar/evlenir?" diye hadsiz bir şekilde sorgulama hakkını kendimizde buluyoruz bilemiyorum.

Diyelim ki Seçkin Piriler, bildiğin aptal - ki buna inanmamız için birçok mazeret bulabiliriz- kim bize Kaan Tangöze'nin akıllı kadın sevdiğini söyledi. Kendisinin bugüne kadar bir dergiye; "şöyle kadınlara bayılırım", "dış güzellik benim için bir şey ifade etmez, ruh güzelliğine bakıyorum", "sarışın olsun istersen çuvaldan olsun" türünden bir beyanatı oldu mu olmadı. Aksi oldu mu, olmadı?

Kaan Tangöze'nin eşofmanla konsere çıkması, sevdiği kadın için damatlık giymesine engel olur mu? Olmaz.

Biz konuşuruz, onlar keyiflerine bakar. Biz onay versek de vermesek de onlar mutlu olabilir.

Bu yazıdan erkeklere çıkacak önemli fikriyat; Bir kadının evliliğe ikna edemeyeceği erkek yoktur, bu yüzden lütfen boşuna bir mücadele için kendinizi yormayın.

Bu yazıdan çıkartılmayacak anne hissiyatı; kızım olsa Kaan'la evlenmesini istemezdim o da ayrı. ( Benimki sağlık sebepli ama:) o mor gözlerin pek sağlıklı bir bünyeyi ifade etmediğini hepimiz tahmin ediyoruz herhalde)

ps. başlık şarkısı Olmadı Yar- Müslüm Gürses

28 Mart 2010 Pazar

"birden gelir kış fark etmezsin kalbinde siren sesleri"


Cuma günü, işe gitmeyip bir takım kişisel gelişim faaliyetlerine katıldığımdan ( ki kuşburnu bunu işten kaytarmak amacıyla yaptığımı iddia ediyor ki tamamen yalan) Şekerpınar yerine Nişantaşı'na gittim. Normal uyanma saatimden 1 saat sonra uyandım. Çayımı demledim, güzelce gazete keyfi yaptım ve bir güzel oyalandım.

Sokağa çıktım. Bir yerlere koşturan insanları gördüm. Daha erken kalksaydım spora gidebileceğimi düşündüm. Aslında şurada da kahvaltı edebilirdim diye içimden geçirdim. D&R'ın önünden geçerken, aradığım albümün gelip gelmediğine bakmak istedim. Kısacası hayata dair çok basit ama ne yazık ki bana çok uzak hallerin, bir çok insan için hala normal olduğunu gördüm.

Kendimi alıştırmaktan ziyade uyuşturduğumu, her gün şehirlerarası yol yapıyorum diye şehirde hayatın durmadığını -ne yazık ki- bu vesileyle hatırlamış oldum.

Kariyer planımı hop diye revize ettim. "Yürüme mesafesinde işim olsun, fırsatı imkanı daha az olsun dedim." ( imkanı aynı olup da evimin dibinde olanın başımın üstünde yeri var o ayrı) Ardından saatler ileri alındı, aydınlık havada yolda zaman geçirmek yerine neler yapabileceğimi düşündüm. Hava kararmadan yapılan sporun keyfine vardım; spora sabah gitsem, akşam bu koşturmacayı yaşamam belki diye düşündüm, -se ve -sa'lar ile kendime güzel bir dert paketi yarattım.

Bu iş sanıldığı kadar kolay değilmiş Yonca dedim, sonra isyan vaktime mola verip, tıpış tıpış işime gittim.

ps. Blog resimleri ve yazı içeriği arasında bir mana genelde zaten olmaz ama bugün hiç bir alaka yok; woody woodpecker'ı özlediğimden blogumu kendisi ile şenlendirmek istedim.

ps.2. başlık şarkısı Emre Aydın- Bu Yağmurlar

"başka sularda yüzüp durmuşuz başka kıyılara vurmuşuz"


-Konunun girişinin girişi-

çok uzun süre sakızla can yoldaşı oldum. Bugün antipati duyduğum çoğu insandan daha beter sakız çiğnediğim vakitlerim oldu. sonra bir zaman geldi, kendiliğinden ayrıldı yollarımız. Ve ben sakız çiğneyenlerden nefret ettikçe, zamanında bende mi böyle kötüydüm herhalde diye hayıflanıp durdum.

....

-Konunun girişi-

Birçoğunuzun bildiği, çoğunuzun da yazılardan anlayacağı üzere meraklı bir kimliğim var. Sürekli evde otursam, mahallenin meraklı komşusu bile olabilirim bir noktadan sonra. Olayı süslü püslü ifade etmek gerekirse, etrafımda olup bitenle ilgiliyim, oturduğum bir mekanda yanımda konuşulan her şeye de bu yüzden hakimim ( sabah yan masamızda oturan dana bacon ve bira ile kahvaltı eden adanalı kuyumcuya da bu sebeple derin!!! duygular besleyebiliyorum). Duymadığım sadece gözlemlediğim zamanlarda ise şizofrenimi ortaya çıkartır yine kendime de bir hikaye bulurum.

-Giriş gelişme arası-

Meraklı olmakla birlikte, bugüne kadar bilgiye gitmek için kendimi fazla yormadığımı düşünüyorum. sadece bilgiyi bana getirecek doğru insanlarla doğru zamanlarda konuşmak gibi bir strateji ilerlemişimdir. Kimsenin ağzını aramam ki pek beceremem de bunu. En sevdiğim dedikodu arkadaşım da bu anlamda google olabilir muhtemelen. Kıssadan hisse; "ayy ne olmuş, ne olmuşcu" bir model olmamaya çalıştım meraklılık kariyerimde. (Olduysam pek fena tabi)

-Sona doğru-

Ardından böyle olmanın çok antipatik olacağını yakın bir örnek üzerinde anladım. Hele ki iş alanında merak kavramın gayet de gizlenebilir olması gerektiğini bir kez daha gördüm. Brezilya dizisi gibi bir iş ortamında, gizli kapılar ardında olanları öğrenmenin de pek fayda getirmeyeceğini, her şeyi bilme isteğinin de insanı yoracağını idrak ettim.

-Bildiğin sonuç-

Bu yüzden de ne boyutta olursa olsun, meraklılık kariyerimden emekliliğimi istedim. Magazin kısmı hemen olmaz muhtemelen. Ama en azından iş hayatımda, kulaklığımı takınca gerçekten dünyadan soyutlanmayı öğrenmem lazım. Bünyemin hikayeler uyduran kısmının da düğmesi kapanabilirse, olur bu iş.

Sonrasında da ıvır zıvır her şey hakkında nutuk çekmeyi bırakırsam, kendi kendime gıcık olmama vesile olan listeden birkaç madde silebilirim sanırım.

Ama o arada listeme yenilerini edinmekten kendimi nasıl alıkoyacağımın bir cevabı yok. Kaldı ki şu an için dört dörtlük olmaya da hazır bir ruhum yok, bu sebeple ben ve ufak tefek kusurlarım bir süre daha beraber takılacağız.

Çevreye vereceğimiz rahatsızlıktan ötürü de bir gün toptan özür dileyeceğiz.

ps. başlık şarkısı eflatun- şarap

"balayına maldiv'deyiz, manşetler çok haklı"


Büyük mutluluklar büyük beklentilerle gelmez sayın okur.

Büyük beklentilerin sadece büyük hayal kırıklığı olur.

En büyük mutluluk beklemediğiniz kapının arkasındadır.

...

İtiraf ediyorum, filmin çekim haberlerini izlediğim vakit Eyvah Eyvah için ortalama bir film olur diye düşünmüştüm.

Ne vizyona girmesini bekledim dört gözle, ne de vizyona girdikten sonra bir an evvel izlemeyi. Zaten güneşi görünce sinemaya gitmeyi unuttum, yabancı veya türk filmi ayırmaksızın uzun zaman sinema salonlarından uzak kaldım.

Ben gitmesem de birçok kişi eyvah eyvah'a gitti ve herkes "çok komik ya" dedi. Gitmeyi düşünmediğim filme gitmeye karar verdim ve kulaktan kulağa yönteminin en etkili Pr methodu olduğu bir kez daha idrak ettim.

Buraya bir parantez açmak gerekirse. Ben bazı konular için çoğunluğun sesine kulak verme taraftarıyım. Yani eğer 10 kişi bir mekana gidip kötü diyorsa benim için orası kötüdür. Benim tanımadığım biri hakkında herkes ısrarla kötü diyorsa ve ben tanıdığım vakit onun iyi olduğunu düşünüyorsam, "bende bir yanlışlık var" herhalde diye düşünürüm. Anlayacağınız bazı noktalarda sürü psikolojisinin en sadık üyesi olurum, aksini ısrarla savunana da "git de boyunun ölçüsünü al" demek isterim.

Cuma akşamı haliyet-i ruhum eksiyi gösteriyordu. Kızacak dırdır yapacak epeyce mazeretim vardı. Bu hissiyatla izledim Eyyvah Eyvah'ı. Ama ben filmi çok beğendim. Siz bana "neden" deseniz; cevaplarım incir çekirdeğini bile dolduramaz. Ayrıca şimdi size, filmi izlerken gülmekten resmen ( bir tabir olarak değil) gözümden yaşlar aktığını, film bitti diye ciddi ciddi üzüldüğümü ve sinemadan çıktıktan sonra esprileri hatırlatıp saçma salak güldüğümü söylesem de bir şey ifade etmeyebilir. Bunu anlayabilirim. Muhtemelen ben de sizinle aynı hissiyatlarda olurdum.

Ve ben şu an filmi izledikten sonra da benimle aynı hissiyatta olmanız için, Eyyvah eyvah'a bir müsait vaktinizi ayırmanızı -naçizane- öneriyorum. ve filme dair fikriyatlarımız örtüşmezse, size "zevksiz" demeyeceğimin sözünü de şimdiden veriyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • yaz gelsin...ama yazın herkes aynı yere gitmesin...
  • Çarşamba günü 3 Maymun'u izlemiş biri olarak merak ediyorum; sürekli sessizliğin olduğu, fonun hep gri olduğu filmlerde eleştirmenlerin gördüğü ama bizim göremediğimiz başarı nedir?
  • Şekilciliğimden ötürü filmin afişi de daha güzel olabilirdi gibi geliyor bana.
  • Demek Akbağ'ın vücuduna bakıp, düzenli spor yapamıyorum beyanatına inanmamı kimse benden beklemesin.
ps. Başlık şarkısı Tatlı Tatlı- Demet Akbağ

25 Mart 2010 Perşembe

"aynadaki hatta sudaki aksim bile kayıp"


Eski okur, "ay şu şarkı çok şahane, ben bu aralar hep bu şarkıyı dinliyorum yazılarımın ne kadar azaldığının canlı tanığıdır. Unkapanı'nın durumunun ne kadar vahim olduğunu buradan bile anlayabilirsiniz bence.
(şizofreni boyutunda vol. 87 kendini müzik otoritesi sanma)

Yakın zamanda Sakin'in Eksik Şarkı'yla bir flörtüm olsa da yeni albümün çıkacağı haberini bir türlü alamadığımdan, ilişkimiz pek uzun süreli olamadı.

Bu sabah ise ilk dinleyişte başka bir aşka tutuldum. Aşk sersemliğimden olsa gerek akşam D&R 'a gidip albüme bakmayı unuttum ama inşallah yarın Eflatun ve ilk albümü Cennette Bir Akşamüstü ile tanışabilirim. Tanışamazsak da youtube üzerinden platonik aşkımıza devam ederim.

Ama içimden bir ses karşılaştığımız vakit, güzel şeyler olacağını söylüyor. En azından Şarap beni buna fazlasıyla inandırıyor. Dinleyin aksini düşünüyorsanız; rica ediyorum susma hakkınızı kullanın:)

Eflatun'a dair elimde fazla bilgi olmadığından ve nostaljik şarkı yazısı yaptığımdan şarkının sözlerini de ekliyorum.


gökyüzünü kaybetmiş bir kuş gibi üzgün yorgun ve de kırgınım hayata
iğne atsalar yere düşmez tenhalarım var kalbimde
aynadaki hatta sudaki aksim bile kayıp

biz seninle bir salkımın iki aşık hüzünüyken
başka şişelerde şarap olmuşuz başka hayatlarda haram olmuşuz.
biz seninle bir denizin iki aşık balığıyken
başka sularda yüzüp durmuşuz başka kıyılara vurmuşuz.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuç; size yazıya videoyu eklemeyi bilmediğimi söylemiş miydim ben?

söz konusu yazı; şarkı popüler olup misyonu tamamladıktan sonra blogdan (çünkü biliyorsunuz artık hissiyatlı şarkıların adresi space.im) space'e taşınır muhtemelen, bunun uyarısını da şimdiden yapayım.