28 Şubat 2010 Pazar

"önümde binlerce olasılık cebimdeyse kısıtlı param var"


Yaşlandıkça yaşlandığımızı anlıyoruz…

28 yıllık hayatımın çok uzunca bir süresinde sakız çiğnedim. Normal bir insan evladı gibi değil daha çok bir bağımlı gibi sakız çiğnedim. Tüm sakız markaların yeni ürünlerini ilk deneyen ( yurt dışından kendisine hala sakız getirilen), ne olursa olsun yolunu falımla da ayırmayan, ev sınırları içinde insani boyutta sakız çiğnemeyen uzunca yıllar geçirdim.

Maçlarda çıkartmam için hakemlerden uyarı, bırakmak için annemden rüşvet aldım ama yine de yoluma devam ettim. Lisede kulağımda kulaklık ağzımda koca bir balon test çözerken çekilen fotoğrafımın iğrençliğine rağmen de sakız çiğnemeye devam ettim.

Ama işte sonra her fani hissiyat gibi sakız münasebetim de bitti. Çok gereksinim duymadıkça sakız çiğnemedim. Sakız almadığım market alışverişleri yaptım. Çantama sakız olmayan günler geçirdim. Evde canım sıkıldığında falımla terapiler uygulamadım kendime.

Şimdi fevkalde düzeyli bir ilişki yürütüyoruz kendisi ile. Bazı bazı nane ferahlığı için başvuruyorum kendisine o kadar. Ama bir süre sonra yoruluyor ve sıkılıyor atıyorum çöpe acilen. Benimle beraber dünya değişsin de istediğim için adabına uygun sakız çiğnemeyen herkesten de itiraf ediyorum nefret ediyorum.

Sakız çiğnediğim vakitlerde evde çok kötü sakız çiğnesem de başka insanların arasında sesli sakız çiğnememeye dikkat ederdim. Şimdi konuşması kolay tabi, belki ben de onlardan biriydim ama şimdi öyle olmadığım için, bugün üyesi olmadığım o güruhtan mümkün mertebede kaçıyorum. Bir gün birinin ağzını tutup da at onu dememek için kaçıyorum. Telefonda karşımda sakız çiğneyen birinin yüzüne telefon kapatmamak için kaçıyorum. Balon şişirenlerin yüzüne vurmamak için kaçıyorum.

Belki gün gelecek onlar da bu sevdadan vazgeçecekler. O zamana kadar ben kendilerine ne kadar kötü olabilir ki sorusunu bir sormalarını istiyorum. Cevabını bulamazlarsa kendilerine malumafatrus bağımlılık klubü olarak da seve seve yardımcı olabileceğimi belirtmek istiyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak bilimsel sorgu;

Sakız çiğnemek açlığı bastırır mı aksine açlığı arttırır mı?

ps. başlık şarkısı Rashit- Tüketiciyim

"tek istediğim biraz yalnız kalmak, silmek için tüm hafızamı"


İş bu yazıyı yine ve yeniden canımın içi Murphy’nin ruhuna ithaf ediyorum...

  • Sıfıra yakın komşuluk ilişkilerinizden ötürü yılda 3 veya 4 kez çalan kapınız çaldığı vakit, üstünüzdeki kıyafetlerin en cibiliyetsiz pijamalarınızın olması,
  • Spordan çıkıp duş sonrası saçınızla başınızla uğraşmadan eve gitmek istediğiniz her vakit, eski bir tanıdığa rastlamanız,
  • Sabah 7 seferine bile süslü püslü bindiğiniz deniz otobüsüne bir akşam gayet kendi halinizde gayet paspal bindiğinizde birçok tanıdıkla karşılaşmanız;

Kaderin eşek şakalarını sevdiğinin en güzel kanıtı olsa gerek.

...

Ve insanlar tam da bu sebeple histerik oluyor sayın okur. Her daim hazırlık olduğunuz sözlüye hiç çalışmadığınız vakit kaldırılmanız, her türlü karizmatik karşılaşmayı hayal ettiğiniz kızla/erkekle en saçma halinizde karşılaşmanız, cüzdanınızda hep çok nakitle gezerken, bir kere az parayla çıkıp taksiciye rezil olmanız, hep böyle yapıyorum bir kere de şöyle olsun diyerek kendinizi ikna ettiğiniz her seferde pişman olmanız, bildiğiniz yolan hiç şaşmamanız gerektiğini, hayatın pek de istisna kabul etmediğini size pek güzel öğretiyor.

Ve tahmin edeceğiniz üzere ben bu satırları pırasa saçlarım, aynada kendime bile küçük gözükmeme sebep olacak kadar makyajsız halimle eski sıra arkadaşımla karşılaştığım için yazıyorum. Böyle şekilci bir insana da böylesi müstahaktır diyor, audioslave- be yourself ile kızım sana söylüyorum gelinim sen anla hisiyatları ile satırlarımıza son veriyoruz.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Resmen beraber büyüdüğünüz insanla şimdi zorlama cümleler ile muhabbet etmeye çalışmak hayatın doğal sonucu mu, ben ve ilişkilerimin doğal sonu mu buna karar veremiyorum.

ps. Başlık şarkısı Rashit- Ölmek için çok genç

ps.2. Resmimiz bu sefer farklı bir adresten.

"hiç kimsenin dostu yoktur, herkes karşılık arar durur"


İnsanın istemediği ot dibinde bitiyor sayın okur. Hayatınızın kıyı ve köşesine denk gelmiş birini ısrarla karşınıza çıkartan kaderin ne yapmak istediğine dair hiçbir fikrim yok. Ama bu konuda gayet ısrarcı olduğunu, siz gözünüzü ne kadar kapamak isterseniz isteyin metropol veya küçük şehir dinlemeden bu kişilerle yolunuzu kesiştirdiğini biliyorum. Ve zaten bu yüzden de, görmekten gerçekten mutlu olduğunuz birine “ ne güzel sürpriz böyle “ diyorsunuz.

Uzun süredir aklıma olan bir konuydu bu tesadüfbozmaları. Kısmet hızlandırılmış tesadüfler zinciri sebebiyle Bandırma dönüşüme denk geldi.

Ben hayat güzergahının sınırları çok belli bir insanım. Beni sadece yazılarımdan tanıyor ve çok gezdiğimi düşünüyorsanız ortada bir anlatım bozukluğu olduğunu, onun da benden kaynaklandığını pekala iddia ederim. Sınırları belli yollarımda sıklıkla okuldan, eski işten ıvırdan zıvırdan tanıdığım insanları görürüm. Ama bu insanlar benim için o kadar manasızdır ki, ya görmezden gelir ya da sade bir tebessümle olay yerinden ayrılırım. Bazı bazı niye denk geldim ki bununla dediğim insanlarla da pek tabi tekrar tekrar karşılaşırım.

Bandırma seyahatlerinde de bayram dönemleri eski okul arkadaşlarımla karşılaşmaya alışığımdır. Ama bu kendi halindeki hafta sonunda bile, dershaneden gayet nefret ettiğim birini bilmem kaçıncı kez gördüğüm için “ bu işe artık bir dur demem” gerektiğine karar verdim. Eğer bu insanlar benim için manasız olduğu için zırt pırt karşıma çıkıyorlarsa, ben artık herkesi sevmeye başlıyorum sayın okur. Geçmişten gelen herkese kapım açık, tebessümüm hazır. Bu sebeple de her denk geldiğimle “ aaa canımmm ne güzel seni görmek” diyalogları kurup kaderin oyununa çomak sokacağım. Başka türlü bu tesadüf hevesinin kırılacağını düşünmüyorum ne yazık ki.

Bir de zamansız tesadüf halleri vardır ki, onu da başka bir yazı konusu yapmayı uzun yazı okumaktan en başta kendim sıkıldığım için tercih ediyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar:

  • Bilmem kaçıncı seferim ve hala ve hala IDO’da internet erişimine ulaşamamış bir insanım.
  • Bilmem kaçıncı seferim ama hala IDO’dan aynı azimle nefret edebiliyorum.
  • Bayram, seyran olmayan bu hafta sonunda gidiş ve dönüş seferlerimin bu kadar kalabalık olmasını insanların sıla özleminin arttığı ya da aslında bu hafta sonunun gizli bir bayram olduğu ama benim farkında olmadığım şeklinde düşünüyorum.
  • Ve hayır içimdeki "saç kestir" dürtüsüyle karışık depresyonuma rağmen saçımı da kestirmedim, bu sebepten de kendimle gurur duyuyorum.
ps. Başlık şarkısı Rashit- Her şeyin bir bedeli var
ps.2. Resim adresimiz de yerim yurdum kadar belli.

"vitrinde sergilenen vicdanlar fiyatları etiketleri var"



Hakan Günday mesaime verdiğim araya bu hafta sonu hızlandırılmış bir Azil programı ile geri döndüm. Zaman açısından bu kadar şansım olmasa bile sanırım bir çırpıda okumaya çalışırdım Azil’i. Asil’in geçirdiği/geçireceği evrime duyarsız kalmanız pek mümkün olmasa da kitapta yazılanları sindirmek, düşünmek, dünyaya da bir de Asil’in gözleri ile bakmak öyle iki günde olabilecek bir şey değil. Hatta bana göre çoğumuz için hiçbir zaman gerçekleşecek bir şey bile değil.

Nasıl Piç, Kinyas ve Kayra ekolünden bir kitapsa Azil de Ziyan ekolünden bir kitap. (Gerçi Azil kronolojik sırada Ziyan’dan önde yer alıyor ama Ziyan’ın sonunda Azil bir devam kitabı şeklinde refere ediliyor)

Ben “iyi ki okudum” diyorum ama derin düşünceler sahibesi olsaydım veyahut ergenlik bunalımında hayatın anlamını sorgulasaydım bu kitap bende nasıl etkiler yaratırdı, etkileri ne kadar şiddetli olurdu haliyle bunları tasavvur edemiyorum.

Kitabın arkasında yazanlarla yetinmeyen okurlar içine kendi çalıp çırptığım satırları her zamanki gibi el emeği göz nuru olarak da kopyalıyorum.

“Unutma ki zaman, gidecek yeri olmayanların evidir. Sadece zaman onları ileriye taşır. Zamana güven. Yaşarken asla varamayacağın yerlere seni sadece o götürür. Oku ve zamana bırak.”

“Her şeyi ve herkesi sorular yönetir… Hayata karanlıktan geldiğini bilmelisin. Anavatanın karanlıktır. Karanlığın kuralları yoktur. Karanlığın tarihi yoktur. “

“Kurallar, onların varlığını bilmeyenlere göre kader, diğerleri için pusuladır… Hiçbir şeyi seçmedikleri için boş vicdanlı sakinlerin mutlak mutlular olduğu bir ev.”

“Aynı zihinde yer alan karşıt düşünceler birbirini yok eder ve ışığa dönüşürler.”

“Herhangi bir düşünce, karşıtıyla karşılaşırsa özgün halinden eser kalmaz. Karşıtından mutlaka etkilenir ve değişir. Bu da yok olduğu anlamına gelir. Aynı zihindeki karşıt düşünce baskınsa çelişki denir…”

“Düşünceler mükemmel, ancak davranışlar kusurludur.”

“Zaman, var olan bütün etkenler ölçüsünde değişkendir.”

“Davranışa dönüşen düşünceler daima geçmişe aittir.”

“Düşünceler, duyguların çekim alanlarına girince bükülürler.”

“İyilik, bütün iletişim araçlarında reklamı yapılan, ancak özel sektöre ait hiçbir stokta bulunmadığı için satılamayan bir üründü.”

“Çünkü her ne kadar hiç kimse göründüğü gibi olmasa da, herkes göründüğü gibi olmaya çalışıyordu. Rahat gibi görünüyorsan rahat olmaya çalışıyorsundur. Görüntün, hayalindir. Nadiren gerçekleşir, ama en azından çabanın hangi yöne aktığı bellidir.”

“Sonunda Tanrı sıkıntıdan patlamıştır. Buna da bing bang denir.”

ps. Başlık şarkısı Rashit- Her şeyin bir bedeli var

26 Şubat 2010 Cuma

"özlediklerimi geri verin tekrar onlar özlenir"


malumafatruş spor salonunun bildirmeye devam ediyor;


  • Yıllar önce bir eşek şakasından mütevellit yeri öptüğüm birdirbir faaliyetine bugün spor kisvesi altında bir selam çaktım. Zaten bu yüzden yerlerde sürünüp maymun olmama rağmen hala 4 numaralı Ali'nin derslerine bayılıyorum.

  • Ocak'ta gelirler, Şubat’ta giderler dedik ama hala yeni üyelerin gelişi devam ediyor sayın okur. O salondan bakınca herkes ne kadar sağlıklı ulen diye düşünüyorsun, kendine bakıyorsun sağlık falan göremiyorsun tabi. Spor da bir yalanmış, gittim gördüm ama herşeye rağmen devam ediyor, kendimi dinç hissetmenin güzelliğini cebime atıyorum.

  • Kendimi dinç hissetsem de, 4 ayın sonunda hala bir adım kondisyon veya becerebilme yetisi edindiğimi de düşünmüyorum. Bunu da olası beceriksizliğime verip kanıksıyorum.

  • Bir şekilde alışacağımı sansam da spor salonundaki çıplaklık hallerine ise halen alışamıyorum. Hatta şöyle diyebilirim ki dün gördüğüm manzara sonrası lezbiyen olsam heteroseksülleği seçecek kadar kadın vücudundan nefret ediyorum.

  • Bu çektiğim çileyi de paraya dönüştürmek için iç çamaşırı firmalarına uygun bir ücrete danışmanlık verebileceğimi, her yaş ve meslek grubuna ait insanın iç çamaşırı tercihi hakkında artık uzman olduğumu da belirtmek istiyorum.

  • Kendilerini kas torbası yapmak için saçma sapan ağırlıklar kaldıran erkekler hala “insan değilsin oğlum sen, hayvansın” diye motive ediliyor. Bu motivasyon da salon, şehir ve kişi farketmeksizin değişmiyor, belirtmek istiyorum.

  • Oysa ki bana göre insan olmayan, rüzgarlı vakitte açarken zorlandığım kapıyı benden önce açıp arkasına bakmadan bırakan sonra da “pardon” diyen oluyor. Ama hayır kendisi öküz de değil, başka bir canlı türüdür.

  • Spordan sonra süslenmek artık normal gelmeye başladığından, salona inmeden önce süslenmek için vakit harcayanları harcıyorum ben ve salonların girişine karizmanızı da dolabınızda bırakın lütfen diye not asmak istiyorum.

  • Karizma demişken, spor salonundaki ultrakarizmatik (aslında bildiğiniz yakışıklı) yoga hocası yüzünden yoga geçmişimi unutup tekrar bir merhaba mı desem diye ciddi ciddi düşünüyorum.

  • En önemlisi de kişisel karar borsam da, 1 yıllık üyeliğim bitince yine devam eder miyim spora acaba sorusunu değerliyorum.

  • Eğer akşam mesaisi modelinden çıkar ve 3 gün gitmeyi vicdan azabı saymazsam olabilir, kafamı gözümü bir şekilde kırarsam da olamaz diye senaryolarımı geliştiriyor görüşümü şimdilik “elde tut” olarak yatırımcılara sunuyorum.

Ps. Uzun süredir spor yazmıyorum diye salonlardan kaytardığımı düşündüysen pek yanıldın bunu da kabul edersin artık sayın okur.

ps.2. resmimizin mahallesi belli.

ps.3. Başlık şarkısı Sıla- Özledim Onu

"dayanmak zormuş meğer sonu belli oyunlara"

malumafatruş ahlak masasından bildiriyor;



Deniz Seki'nin düz mantığıyla hareket edersek; kendisi evli bir erkekle ilişki yaşadığı için başına bunlar geldiğine göre; Tarkan da biseksüel olduğundan (Türk toplumunun meşhur ahlakı) mı başına bunlar geliyor?

Yoksa eski karizmasını kaybeden Tarkan'a böyle bir reklamı mı uygun gördüler? (Yine sormadan edemeyeceğim reklamın iyisi ve kötüsü olur mu?)

Deniz Seki bugün de Cuma namazına Eyüp Sultan'a gidip TArkan için dua eder mi?
Ayrıca bilmediğimden soruyorum yasalara göre uyuşturu içmek suç değil ama belli bir orandan fazlasını bulundurmak veya cümbür cemaat içmek mi suç?

Ve merak ediyorum, sırada ne var Sibel Can'ın fuhuştan gözaltına alınması mı?

ps. başlık şarkısı Yağmur- Teoman

25 Şubat 2010 Perşembe

"hani kahramanlar gibi sevecekken seni"









Ayçacağım vesilesiyle çocukluğuma dair bir süper kahramanım olmadığını idrak ettim. Benim küçüklüğüme dair kahramanım belki kurabiye canavarı olabilir ama ne Süpermenci ne de Batman'ciyim ben. Bir de çocukluktan eeyore'u ( bildiğimiz eşşek sıpası) seviyorum ama kendisinin kahramanlıkla uzaktan yakından alakası yok.

Peki şimdi ben "daha çok erkek çocuklarının süper kahramanları vardır" diye bir tez üretsem; kendisini çürütür müsünüz yoksa destekler misiniz?

...
"...Evet, zamanı istediğiniz gibi kullanabilirsiniz ama nasıl olsa her şeyi geri çevirmek mümkün diye çalakalem yaşadığımız, ilişkilerimizi üstün körü, anı kurtarmak için kurduğumuz, saçma sapan arkadaşlar edindiğimiz bir sanal hayatta bu kahramanların da rolü büyüktür.
Aslında hepimiz biliriz ki, sevdiğin için her şeyi yapmalısın, bununla da kalmayıp klişeleştirilmiş bir öğretiyle ‘herkesi sevmelisin’. Yani bütün insanlar için karşılıksız hizmet etmeli ve hep verici olmalısın. Ama genellikle korkularımız ve ruhsal beslenme alışkanlıklarımızın çarpıklığı yüzünden bu görevi hep bir kahramana devreder, çok daha kolay ama bir o kadar da öz saygıyı yiyip bitiren ve bütün yaşamın da bu öz saygısızlık yüzünden kendini cezalandırmayla içine eden şakşakçılığı seçeriz.
Zavallı kahramanlar da bu şakşakçılarla ömür tüketirler. (Bakınız Zagor ve Çiko, Don Kişot’la Sanço Panza, Tommiks’le Konyakçı, Teksas’la Rodi ve Süpermen’le bitmek tükenmez ağlak ilişkisi Lois Lane. Aslında Lois Lane Süpermen’in hayranı bu arada. Ama bizim Süpermen’i annesi inek sütüyle beslediği için iki güzel kelimeyle melül bakışa yok efendim dünyayı terine çevirmeler, yok efendim yarığı kapatmalar filan...)
...."

ps. başlık şarkısı Masal- Yaşar

24 Şubat 2010 Çarşamba

"yorulmadım düşünce tutmaktan"


Küçükken evde bulduğum ıvır zıvırı karıştırarak ( elma kabuğu, zeytinyağı, un, süt ıvır ıvır) harika bir karışım elde edeceğime inanırdım. ( kendini kahraman saymayan çocuk, çocuk değildir). Ateşe koyduğum süper karışımımı ise kendimi sokağa attığımdan mütevellit daha sonra annemin insafına ( çöpe) bırakırdım. Kurbağa kermitin Tv'de parmağıyla çizgi çizmesi ve bizim evin duvarındaki sarışın kıvırcık saçlı bebeğin benim küçüklük resmim olduğu dışında en uzun süre inandığım yanılsama bu oldu.

İşin aslı ben hala bu yanılsamaya inanıyorum. Şöyle ki bir gün düzensiz beslenmemden tesadüfü bir başarı edineceğim ve muhteşem iksir diye bunları piyasaya süreceğimi düşünüyorum.
İbrahim Saraçoğlu, Ahmet Maranki gibi adamların o verdikleri tariflerin hepsini deneyerek bulduğuna inanmamı kimse beklemiyor herhalde. Neymiş efendim 3 lahana yaprağını 2 dakika kaynar suda pişirip, sonra 3 dakika da maydonuzun sapı ile bekletiyormuşuz falan filan. Düşünün ben böyle bir karışım buldum, sonra da bunu ısrarla 1 hafta içiyorum, bir etki görmüyorum sonra lahana yaprağını 4 mü yapsam acaba diye düşünüyor ve iksiri güncelliyorum. Ne kadar sağlıklı olursa olsun bu denemelere ömür de denek de dayanmaz sayın okur.

Herkesin iksiri kendinde saklı ve bir gün o mucize ortaya çıkacak. Ben mesela bir süredir yeşil çay'ın insan üzerindeki etkilerini ölçümlüyorum. Günde 3 veya 4 kez içmekle beraber daha bir hayrını görmesem de birden saçlarım gürleşecek, gözlerim çok iyi görmeye başlayacak, süper dinç olacağım gibi inançlarım var. (bir vakitte nane çayı için aynı şeyi denedim, ondan umudu kestim)

Bu olmazsa içine saçma kokulu bir şey katar bir de öyle denerim ki, bu bitkisel tıpta ne kadar kötü kokarsa o kadar faydalıdır da bir teori var bildiğiniz üzere.

Şimdilik amatörüm ama pek yakında bu olaya burnumu pek güzel batırır, daha sonra da şahane bir aktar ismi olabilecek nickimle piyasaya girerim.

O yüzden artık muhteşem bir iksir bulduğumda adını ne koyacağımı düşünme vaktim...

Müsadenizle ben yan komşuya mucitcilik oynamaya gideceğim.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar:

  • Bal ve sirke bu alemde gördüğüm en faydalı iki cevher. İkisini de defansta, orta sahada hatta kalede oynat, hiç yüzünü kara çıkartmazlar. Ben bunu bilir, sirkeli hiçbir şey yiyemem o ayrı. Bal ile sirkenin muhteşem de bir karışımı var, ondan da meraklı okur için yazacağım detoks yazısında bilahere yazacağım için "azz sonra" ile veda ederim.
ps. Başlık şarkısı Sakin Eksik Şarkı ama ben başlıktaki düşünce kısmını fikriyat olarak algılayarak başlığa yazdım, siz de bir de o gözle bakın isterim.

"Sen bana ait ne varsa toplayıp attın yüreğinden"


İlkokulda kalın kalın defterlere yazı yazmaya bayılırdım. Daha doğrusu bu defterlerin sağ tarafına daha düzgün yazabildiğim için genelde sol tarafı karalar, sağ tarafı doldururdum. Defterin ortasına gelince de sıkılır, yeni defterle yeni heyecanlara yelken açardım.

Ve bu safsaflamalarımdam ötürü de gayet kötü bir el yazısına sahiptim. Annem olaya el koyduğundan okuldaki ilk iki sene akşamları defterlerimi annemle temize çekerek, kötü yoldan güzel bir U dönüşü yaptım. Kopyacılıkla yazımı anneminkine benzeterek, biraz irice de olsa güzel bir el yazısına nihayetinde kavuştum.

Ama fakat ve lakin bugün yine bu pis teknoloji yüzünden parmaklarım kalemden daha çok klavye gördüğünden, el yazım eski sarsak hallerini aldı gibi geliyor bana. Aslında şöyle oluyor, ne zaman özenip güzel bir şey yazmaya kalksam yazım saçma sapan bir hal alıyor. Misal kitap kapaklarına nereden aldığımı ve tarihini not düşmek istediğimde yazım direkt sapıtıyor.

Aslında itiraf ediyorum içimde bir yerlerdeki duran inek not alıp yazı yazmaya bayılıyor.

Yazımızın giriş ve gelişme bölümü buraya kadardı sayın okur.
(Buraya kadar ilginizi çekmeyen konu bu noktadan sonra sizi sarmaz, uyarmadı demeyin)

Yazılarımdan da az çok anlayacağınız üzere ben her türlü inanca bir şekilde sahip çıkarım. Bu sebeple de ( bu kalıbı da kullanmaktan çok sıkıldım artık) yazıdan da ciddi karakter tahlili de yapılabileceğini düşünüyorum
(yoksa o imzadan mı yapılıyordu ya?).

Ve bu işten anlayan zat-ı muhteremler, minik minik el yazısına sahip insanlara neden gıcık olduğumu da bir zahmet açıklasınlar istiyorum.

ps. Yazımı annemden çaldığım gibi, imzamı da babamdan kopyaladım ( soyadı ortaklığının dayanılmaz hafifliği) Böyle de genlerime bağlı bir insanımdır.

ps.2. başlık şarkısı Sen ve Ben- Yavuz Bingöl


"daha bunlar ne ki göreceklerin yanında, kalır ancak önsözüm"



Bir kariyer basamağı olarak; ünlü erkek zevceliği.

Aranan en birinci özellik; Presantable olmak.

Aranan diğer önemli özellik: 25 yaşın altında olmak.

Yapılması gerekenler; "Ben senin bildiğin kadınlardan değilim, çok farklıyım" imajını bir güzel cilalayıp, ünlümüze sunmak. Kız evi naz evi diyerek nikah defterine imzayı belirli engeller sonrasında atmak. Mutlu ve huzurlu aile yuvasının biricik mimarı, sosyetenin yeni gözbebeği olmak. Çocuk doğurmak, para bir köşede hazır olduğundan tüm konstrasyonu çocuğunun gelişimine ve kendi sınıf atlamasına adamak.

Ve en nihayetinde, sizlere ayrılan süre dolup da boşanma sözleşmesinin altına imza atma vakti gelince; cilayı çıkartıp gerçek yüzünüzü ünlümüze sunmak. Ben senin çocuğunun annesiyim, ama diğer çocuklarının annelerine benzemem diyerek; eski eş olmanın bedelini, onca yıl saçını süpürge etmenin bedelini bir güzel talep etmek.

Hayat müşterektir lafının suyunu çıkartarak, hiçliğin kariyerinde büyük bir adım atmak.
Not: İyi aile kızları tercih sebebidir.

ps.1. Sakın ola bu işte bir taraf olduğum ve o tarafın Mehmet Ali Erbil tarafı olduğu düşünülmesin. Eden bulurcu zihniyetim benimle beraber yola devam ediyor, ama adalet anlayışım da bu "zengin koca'yı sonuna kadar sömürme" halinde olan hemcinslerimden nefret ediyor.
ps.2. Başlık şarkısı Önsöz- Gülşen.

23 Şubat 2010 Salı

"getirtmiyor zaman bizi geri"


  • Ayakkabının topuğunun altındaki ne idüğü belirsiz şey düşünce çivi sesiyle yürümeye mahkum olmak, asap bozulası haller listemde kesinlikle ilk 5'te yer alır.
  • İş Bankası, Haluk Bilginer'in sesiyle güvenilir banka imajı vermekten sıkıldığı vakit, bizim mahalledeki şubesinin önünde itinayla uyuyan 3 köpeği pekala reklamlarında kullanabilir diye düşünüyorum.
  • Bizim mahallenin en göze çarpan ve kısmen şeffaf komşuları geçen hafta taşındı. Kendilerinin kış karanlığında yanar döner çam ağaçlarının ışıklarını görmekte tuhaf bir huzur bulduğumdan hiç tanımadığım bu ailenin gidişine de epeyce üzüldüm.
  • Bence tarih Seda Sayan'ı Nihat Doğan gibi bir adamı hayatımıza soktuğu için kesinlikle affetmemeli, oldu ki affetti ben tarihi affetmem söyleyeyim.
  • Bugün Eyvah Eyvah vesilesiyle iki röportajını izlediğim Demet Akbağ'ın botox'da ayarı epeyce kaçırdığını da görmüş oldum.
  • Nefise Karatay benim için aptal ama çok güzel kadın için çok ideal bir örnek. Demet Akbağ'a "çok doğru bir oyunculuk" sergilemişsiniz dediği vakit, benim bile başımdan kaynar sular döküldü ki, programın ekibi ne düşünmüştür artık tahmin edemiyorum.
ps. Başlık şarkısı Meyra- Burak Kut; Karar Bize Ait

"sana senden başka kimselerden hayır yok"


Mehmet Tez flowcarhtları seviyoruz diyor ( fazlasıyla mansur forutan/bizibozmaz üslubuyla).

Bense flowchartlardan ziyade ( üniversite yıllarımdan mütevellit pek sempatik gelmezdi bana) klişeleri sevdiğimden onun sayfasından aynen alıntılıyorum.

İşin fenası gözlerim iyi de olsa, onun nereden alıntıladığını pek anlayamıyorum. Telif hakkının günahı ortak olarak ikimizin boynuna olur artık.

ps. başlık şarkısı kurban- haberin yok

22 Şubat 2010 Pazartesi

"hatırladım dedin ki zaman kıymetli"



Benim için cep telefonu; yatılı okulda ankesörlü telefonunun önündeki bekleyişlerin son bulmasıdır, aynı zamanda o bekleyişleri eğlenceli kılan muhabbetlere denilen elvedadır. Kendi gözünüzden bakınca istediğiniz herhangi birine ulaşmak şahane de olsa, herkesin de size istediği vakit ulaşabiliyor olması açıkçası pek de şahane gelmiyor bana. Bir dönem uzun soluklu görüşmeler yapsam da sıklıkla vurguladığım gibi artık 1 dakikadan fazla süren tüm konuşmalarda ruhum altın golü arıyor.

Cep telefonu ile beraber bir kuple kalmış mertlik de bozuldu....


Ayrıca telefonunuz kapalıyken bile olup bitenler iki metrekarede hayatını sürdürmeye çalışan hayal gücünüze pek sempatik bir ev sahipliği yapmıyor. Telefonum çekmiyordu, ondan ulaşamadı herhalde iyimserliğine bile balta vuruyor canımızın içi Turkcell. ( Avea da mesela süper ispiyonlayıcı olarak, az önce ulaşamıyordunuz ama artık ulaşabilirsinizi haber veriyor)
E-maillerde ise mertlik "read receipt" ile bozuluyor. Çok şükür bu hizmetler şimdilik sadece outlook gibi iş maillerinde geçerli. Ama zaten işin fena kısmı da orada. Patron bir şey sorduğu vakit, o maili okuma hızınız çarpı cevap verme hızınız belirliyor bazı bazı performansınızın değerlendirmenizi.
Teşviki-i mesaimin yoğunlu sağolsun iletişimin her türlüsünde epeyce hızlıyımdır. Kısa yollarda sağolsun bu hızla beraber hataya da fazlasıyla meyilliyimdir. En büyük korkum çoğu fani gibi iş ortamında tüm şirkete atılan bir maile alakasız bir şekilde reply all yapmaktır. Reply all'u hadiseye karıştırmadan nispeten bu şekilde bir mailim olduğundan da paranoyam had safhadadır. İşin en fenası aynı isimle başlayan pek yakın arkadaşınızla dedikodu yapmak isterken alakasız bir iş arkadaşınıza mail atabilme ihtimalinizdir.( bunun için böyle hatalar yapanlara gülmeden önce bir gün sizin de aynı hayatı yapacağınızı düşünmenizi öneririm)

Benim bu ikili mailleşmelerdeki en büyük tedirginliğim ise, mailin to kısmına genelde kendisinden bahsettiğim kişiyi seçmemdir.( gossip girl'in dedikodusal bünyede yarattığı negatif sonuçlar) Çok şükür bugüne kadar hep direkten dönmekle birlikte, bir kere de golü kale çizgisinin içinden de recall sayesinde çıkartmışlığım var. Ama fakat lakin, risk benim için her daim sürüyor, çünkü beynimin ayarları bu konuda tamamen karman çorman oluyor. Bu sebeple önce mailin to kısmını belirleyip ardından içeriğe geçmeyi tercih ediyor, kendi kendimi düzene sokmaya çalışıyorum.

Çok şükür cep telefonunda böyle saçmalıklarım nüksetmiyor. Sadece bir gün serviste birine hem mesaj yazıp bir yandan da servis arkadaşlarımla konuşurken beyin dalgalarım yine karıştığından servis arkadaşlarımdan birine mesaj attım. (Gerçi bu meymeletsiz karma hadisesinden ötürü şimdi yazdığıma göre kesin başıma daha çok gelir bu hata ama neyse)

İş bu yazıyı da değerli şirketimizde, dahili numara üzerinden değil isim seçenekleri üzerinden arama yaptığımız ve ben de hep ısrarla bazı yönetim kurulu üyelerini aradığımdan yazıyorum. Çok şükür telefonları asistanlarına yönlendirilmiş durumda, çok şükür bazı noktalarda herkese soracak bir soru bulabiliyorum.


Tabi nereye kadar bu densizlikle karışık şaşkınlıkla buralarda var olabilirim, işte o kısmı bilemiyorum.

Resim için ps.1

Başlık şarkısı için ps.2. Badem- Sensiz Olamam

"bir şekilde bu aşkı içimde halledemiyorum"


2006 yılına girdiğimiz gece dinlemiştim ilk defa Festival'i. Tabi o zaman şarkının sadece "adı lazım değil baş harfi ben" kısmını hatırladığımdan şarkıyı da Baş Harfi Ben olarak düşünüyordum. Bir heves albüm çıkar hevesleri ile bekledim epeyce bir süre, ama bir türlü çıkmadı o albüm. Sonra sağolsun youtube bir konser kaydını da sundu bana, az buçuk onunla idare ettim. En nihayetinde Haziran ayında 15 günlük ısrarlı D&R ziyaretlerimin sonunda kavuştum bu şarkının da yer aldığı Kenan Doğulu albümüne. Bugün bile şarkıyı hangi şekil ve şartta da dinlersem dinleyeyim hayatımdaki en çok eğlendiğim yeni yıl eğlencesi olarak düşündüğüm 31 Aralık 2005 gecesi gelir aklıma, nostaljik olurum. Gidince anlıyorum her şeyini özlüyorum'u duyunca da ne olursa olsun bir hissiyatlı tospağa olurum.

İşte ben dün akşam yine bunun gibi bir şarkıya rastladım sayın okur... Bu yüzden de pek mutlu pek de heyecanlıyım. Ve Sakin'in albümü şu vakitte çıkacakmış haberlerini müjdeleyecek okurla da 40 yıllık hatır sözleşmesi imzalarım.

Şarkımızın kusburnu sayesine çalınıp çırpılan naçizane sözleri şöyle;

EKSİK ŞARKI

"çal felek,günüm senin
al geçir bildiğin gibi
bezdirmedi hayat beni
oysa yarı iletkenim biraz içim dışımda
sonra bir kalp buldum benimkini ona koydum
yorulmadım düşünce tutmaktan,ama sarılmadım
(canıma yettikçe)

bir şekilde bu aşkı içimde halledemiyorum
seninle başladım,elimden gelmiyor bitiremiyorum
sözlerim bitince,gözlerinde tütünce
bildiğimiz o dilde bülbüllere dönüyorum.

....

Şarkıyla tanışma sebebimiz bir değişik performans. Performansı izleme hallerimiz ise bir güzel Pazar akşamı hatırası. Performansla yollarımızı kesiştiren nokta burası; performansa dair fikriyatlarımızın yer aldığı nokta ise şurası , şarkının konser versiyonunun yer aldığı nokta ise orası.

Bu yazıdan Performans bahane Sakin şahane gibi bir ana fikrin çıkması kuvvetle muhtemel de olsa, performansı izleyenlerin ne demek istediğimi anlayacağını düşünüyorum. An itibariyle de şarkıyı sanırım 27. kez dinliyor, buna sebep olan herkese de teşekkürlerimi sunuyorum.

Ve artık sizden gelecek "albüm çıktı" müjdesini bekliyorum.

"oysa yarı iletkenim biraz içim dışımda"


Erkek fatma hallerim 1 yaş büyük bir ağabey ve kısmen sokaklarda geçen bir çocukluğun hediyesidir bana. Abimin peşinden futbol maçlarına gidip kaleci olduğum günleri, okul vaktinde askılı eteğimle atari salonuna gittiğim günler izledi. Sonra işte doğa, ergenlik, şekil ve şartlar mı demeli metamorfoz mu demeli bilmiyorum süslü bir hatun kişisiyle karşılaştım bir gün aynada.

Ama her şekil ve şartta erkeklerin mahallesi olan spora ilgi ve alakam her daim yüksekti ( bazı bazı abarttığım oldu sadece) Hiçbir gazetenin gelmediği bir okulda her Salı kantinciye rica minnet Fanatik Basket getirtmekten, bir gün Fanatik Basket ekibini okula getirtmeye kadar çeşitli faaliyetlere de heves edince hiçbir zaman “ya bak ben aslında bu işi senin kadar biliyorum”u anlatmak gibi bir derdim olmadı. ( bugün aslında bunu yapıyorum o ayrı)

Bu yüzden bu gösterişe giren (ofsaytı da bilirim, premier ligin fikstürünü de) hemcinslerime hep bir şüpheyle yaklaştım. Şahsen erkeksi olmak adına sürekli küfür edenleri de bu sebeple bir “acabaladım”( bu değerli kelimeyi googlamak’tan türettim) Mesela hala ben rakı kadehini gururla elinde tutan kaç kadın gerçekten bunu keyif aldığı için içiyor, kaç tanesi o iş masasında sert görünmek için alıyor tahmin edemiyorum. (sevmek zorunluluğu ile başlayan bir kanıksama hali) Bir kadının hem erkeklerin ilgi alanı olabileceği konulara merak salabileceğini hem de kek tarifi verebileceğini düşünüyorum, en azından benim tanıdığım örnekleri olduğundan ( hayır yine kendimden bahsetmiyorum, ben kek tarifimi annemden alıyorum) herkesi kendi gibi olmanın rahatlığına davet ediyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;


  • Fanatik Basket örneğini de hep veriyorum ama adamlar arşivlerinde olmayan bir sayıyı isteyen okur için benden gazete istediler, bu yüzden manasız manasız, yılda 2-3 kez böbürlenirim okur, lütfen kusura bakma.

  • Bu yazıyı yazma sebebim de Cumartesi akşamı izlediğim ufacık tefecik (dokunsan kırılır ki o hissi veren) Jehan Barbur’un performans sırasında rakı içmesini beynimdeki resme bir türlü oturtamamamdır.

  • Benden selam söyleyin; Ghetto’daki akustik Mor ve Ötesi konserini 50 TL yapan fayda/fiyat performansından habersiz organizatörlere/mekan sahiplerine.

edited by kusburnu.

ps. Başlık şarkısı da aslında başka bir yazı konusu. Siz şimdilik Sakin'in yeni şarkısı olduğunu bilin, çok güzel olduğunu bilin, dinleyenlerin çok şanslı ( evet o benim) olduğunu bilin.

ps.2. Resimlerin adresi otomatik pilota bağlandı.

21 Şubat 2010 Pazar

"şimdi tahammülsüzüm tecrübeyle sabit meseleler bunlar"


Hayatla derdi olan biri Ece Temelkuran. ( Ya da ben kendisinin yarattığı bu yansıtmayı doğru kabul ediyorum) Sadece kendi için değil, bu dünyadaki "diğer" için de bir şeyler yapmaya çalışan biri Ece Temelkuran.

Birçok yazısı ile bu niyetini başkalarına da bulaştıran ya da en azından "bir şeyler yapmak lazım ama ne" dedirten bir köşe yazarı.

Ama iyi bir köşe yazarı olmak hatta bazı bazı araştırmacı gazeteci olmak iyi bir yazar demek değildir. Güzel denemeler yazabilmek bir roman yazacağının garantisi değildir, şahsen ben bizzat bu kitapta bunu gördüm.

Yani çok şey anlatmak isteyen, farklı bir tarzı denemek isteyen Temelkuran belki okurlarında yüksekçe bir beklenti oluşturduğundan pek de başarılı olamamış. Açıkçası kitabın 1. kısmı "bir şeyler olacak ama ne?" haliyle gayet heyecanlı gidiyordu, ama 2. yarı benim için tam bir aşure halini aldı. (Tabi ben kitap bitecek diye epeyce hızlı okuyup, hikayenin ve Beyrut'un detaylarına inememiş de olabilirim.)

Gerek yoktu tabi ama bir başarı kriteri olarak değerlendirmek için söylüyorum, ben Beyrut'u Ece Temelkuran'ın sevdiği gibi sevemedim.

Kısacası ben altı çizilesi bir çok satırlar dolu bu kitabın içine pek giremedim. Bu sebeple de size ikinci kez kupleler demeti sunuyorum size kitaptan.

"Kadında zaman geçmez. sakın günün birinde iyileşmek için zamana güvenme."

"İnsanın bu kadar kıymetli olmasında, öyle sayılmasında bir yanlışlık vardı. İNsanı ezen bir şiddet. Hiç kimse olmama konforu yoktu. Herkes birbirinde ya da hayat içinde erimeyecek kadar katı haldeydi.

"Bütün bu hayat için, bu güvenlik ve güvence için neleri kurban ettiğimizi düşünüyorum. İkimizin...Benim kurban ettiklerimi...Düşünüyorum... Biri olmak için neleri veriyoruz... Bir hikayemiz yok ve olmaması için elimizden geleni yapıyoruz. Yerimizden hiç kıpırdamıyoruz ki her şey olması gerektiği gibi olabilsin"

ps. Ve yüzeyselliğimden olsa gerek nedenini/ niçininin anlasam da Muz Sesleri'nin de bir kitap ismi olarak da kötü bir tercih olduğunu belirtmek istiyorum.
ps.2 Başlık şarkısı Gülşen- İade

"yalan söyleme bana, gözlerin her şeyi anlatıyor"


Hangi şekil şartta olursa olsun insan önemsenmeyi istiyor üstadım.

Nasıl her insanın kendini akıllı sanması gayet olağan bir haliyet-i ruh ise önemsenmek isteği de o derece doğal bir dürtü benim nezdimde. ( Aynı satırları sanki daha önce yazdım gibi bir dejavu hali nüksetti şu an, kendimi tekrara düşüyor olabilirim kusura bakma sayın okur)

Dünyadaki her şeyin olduğu gibi bu hissiyatın da bir ideal noktası var. Pek tabi kulak memesi kıvamı kişi ve şartlara göre değişir. Bu sebeple bazı şımarık bünyelerin ( asla kendimden bahsetmiyorum) herkes tarafından önemsenme isteği komik hal ve olaylara vesile olur. En kaba tabirle şımarık diye adledeceğimiz bu insanlar poh poh perileri ile mutlu ve mesut bir dünyada hayatlarına devam ederken, önemsenmediklerini hissettikleri ortamda ya küstüm çiçeği gibi solar ya da ilgiyi görmek için daha da arsızlaşırlar.

Açıkçası bir Aslan burcu olarak önemsenme halinin nasıl bir veba olduğunu iliklerimde hissediyor ama aynı zamanda önemsenmeye de bayılıyorum. Az biraz maymun gözünü açtı halim de olduğum için, herkesin herkesi önemsemesinin mümkün olmadığını da kendime sürekli telkin ediyorum.

Bu sebeple de şahsen otomatik pilota alınmış " sen çok farklısın" türünden beyanatlara fevkalade gıcık oluyorum. Hatta bu artık öyle bir hal alıyor ki, bir yerden sonra tam bir yalancı çoban halini alıyor bu değerli sendrom bende.

Yani mağazalardaki "ayy size çok yakıştı" repliğine de, spordaki " yeni başlayanlara göre gayet iyisin", size iş yaptıracak insanların " en çabuk/iyi sen yaparsın" beyanatlarına da inanmaz; bu tür beyanatları dillerine pelesenk etmiş aklı evvelere de bir antipati sepeti hediye etmek isterim.

Kısacası yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeceğim diyenlerden ricam; yalanlar istemeyenleri de yalanları ile yüz göz etmemeleri ve güzel yalanlarını sadece taleple kamuoyuna sunmaları.

ps. Resimdeki mahallesin adresi.
ps.2. Başlık şarkısı Sermin- Jehan Barbur idi ama faraway'in yorumu ile daha ideal bir başlık bulununca revize edildi ve Athena- Yalan seçildi.

"go on, be a tiger"


Amerika'nın Tiger Woods'u varsa bizim de Tamer Karadağ'lımız var.

Onların hallerine bakıp IMKB'nin Tamer Karadağlı'nın uçkuruna bağlı olmadığına şükredelim.

ps. Eski şirketime en şahane hissiyatlarımla...