31 Ocak 2010 Pazar

"üç yumurtayı kırdım önce, portakal dilimlemem ince ince"


Kırk yılda bir görüştüğüm hamaratlığım havuçlu kek hasretimden olsa gerek bugün gelip kapımı çaldı. Annemin bir yere yazmadığı, sorulduğunda da pek hatırlayamadığı tarifi kısmen özel tüyoları ile beraber alıp, kendime mutfakta nezih bir ortam hazırladım.

Başlığın aksine 4 yumurta kırdım. Ama birinci tüyo olarak yumurtanın sarısını ve beyazını ayrı ayrı çırptım. Pek tabi ki, kekin tadını bozduğuna inandığım limon veya portakal kabuğu rendelemedim, hatta annem tarçına güvenerek vanilyaya gerek yok dediği için vanilya bile koymadım. ( vanilyanın veya portakal dilimlerinin amacı yumurta kokusunu örtbas etmek)

Göz kararım olmadığı için her şeyi ölçü ile yaptım. Değerli karışımım boza kıvamına gelince bir zamanlar İclal Aydın'ından duyduğum ( hissiyatlı bir yazıda yazmıştı ama bunu) bir methotla, kabı yağladıktan sonra buzlukta 5 dakika beklettim. Isındığını umduğum fırına binbir umutla kekimi koydum, ilk 20 dk fırını açmamak için başka meşguliyetlere daldım. Kek dediğin 45 dakika pişer umuduyla 30. dakikadan sonra sık sık fırının karşısına geçsem de, fırınımızın antikalığından ötürü 1.15 dakika kadar bekledim. %70'i pişen bir kekin piştiğini içine sokulan bıçak veya tahta çubuk yardımıyla anlamak pek mümkün olmadığı için artık pişmiştir umuduyla fırını kapattım. Ve kabı ters çevirip, çıkması için üzerine ıslak havlu koymayı planlarkenbir anda şapşahane kıvamında karşımda duran kekimle karşılaştım.

Görüntü dışında, tadında da bir yamuk olmayınca
(benim dışımda da birileri yedi ve teyit etti) bahtiyar oldum ve kişisel gelişim planlarıma yemek maddesini de ekledim. Bu sebeple hayata dair C planımı annemden hamaratçılık dersi alıp, bizim dağ başındaki şirketin hemen karşısında kahve, kek börek satmak olarak revize ettim. ( kendi işim için de buraya gelmek pek rasyonel değil ama ilk gördüğüm niş alan burası)
...
ps. Bir de pilav yapmayı öğrensem esnaf lokantası açmaya bile heves edebilirim sanırım ben.
kusburnuna not; hala yemek istemediğine emin misin?

"kırık kalbim, yaşam zor istikametim sana doğru "


Bol yazı, az uyku sebepli bağımlılık yaratan servis uyuklamalarından ötürü kitap okuma zamanı bulamayınca, D&R'a da gitmez olmuştum. Kitap eklerine de bakmaz olunca, yeni çıkanlar rafında hem İnci Aral'ın hem de Yiğit Okur'un kitabını görünce epeyce şaşırdım. Arsızca kitap alma günümde olduğum için de ne zaman okurum sorusunu sormadan alacaklarımın yanına bu iki güzel kitabı da ekledim.

Hatta İnci Aral'ın kitabı ( hakkında hiçbir şey okumasam da) beni o kadar heyecanlandırdı ki, pek yapmadığım bir şekilde şu an okuduğum kitaba ara verip, ona başlamaya karar verdim. Bu heves sayesinde uyku olaylarını da biraz düzene sokmak gibi umutlar edindim.

Kitabın adı Sadakat. Yeşil, Mor ve Safran Sarı'dan sonra bu kitabın da rengi Kırmızı. İsim kardeşliğinden ve pazar hissiyatlılığından mütevellit, Murathan Mungan'ın sadakat şiirini de kopyalayıp, güzel kitaplar ve şahane haftalar dileklerimi serpiştiriyorum.( ki hafta sonu da bir çırpıda bitti gitti depresyonumuz az biraz hafiflesin)

bütün kapılar kapanacak bir gün
bütün kapılar kapanacak
bize nemli ve karanlık bodrumlar kalacak
bütün pencerelerin ışığı söndüğünde
sokaklardan umudu keseceğiz
karanlıklardan, rastlantılardan
sessizce döneceğiz kendi köşemize
bütün gürültüler dinecek bir gün
ne sözler, ne yeminler, ne yalanlar kalacak
zorlama kahkahalar, gösterişçi gözyaşları
herkes gidecek bir gün
herkes gidecek
başka bedenlerde aradığımız hikayeler tükendiğinde
baş başa kalacağız
karşılıklı oturduğumuz masayı aydınlatan
ölgün ışığın altında
hayretle bakacağız
birbirimize ihanet ede ede
nasıl bir sadakat büyüttüğümüzü

Bu yazıdan çıkmayacak sonuç;

  • D&R'larda Chuck Palahniuk satılmıyormuş. ( ama bir dönem satılıyordu sanki) D&R'ın alfabetik sıralama olayını çözdüğümü düşündüğümden Kanyon'da bulamayınca sormaya utanmıştım ama sağolsun Nişantaşı D&R'daki görevliye sordum ve boşuna D&R'larda aramayın cevabımı aldım.
  • Bu arada bir başka kayıp Azil'i de buldum. Anlayacağınız bol heves üzeri yeteri kadar kitabım var, tek eksiğim icraat.
ps. Başlık şarkısı Eğ Başını Eğeceksen- Cenk Taner

"sorular sorunların peşinde huzursuzum"



Hafta içi işte bildiğiniz ekmek peynir kahvaltısı yapıyorum. Bizim katta bulunan birkaç ayrıcalıklı isim ise bu bildiğimiz peynir ekmek kahvaltısındaki ekmeği bir güzel kızartıyor. Bu kızartma kokusu burnumuzun dibine kadar geldiğinden, hiç niyetim yokken, keşke kızarmış ekmek de olsaydı kahvaltımda diyorum. İş aleminde kahvaltının hızlısı ve sadece doyurmak amaçlı olanı makbul olduğu için, hafta sonu bari kızarmış ekmekli kahvaltı yapayım diyorum; taze ekmek ve simitin heyecanına kapılıp her seferinde de bunu unutuyorum.

Ama bu hafta sonu nihayetinde böyle olmadı. Çünkü nihayetinde Nişantaşı'nda gönlüme ve mideme göre bir kahvaltı edebildim.

Çok büyük bir beklentimiz olmamasına rağmen Cumartesi kahvaltı için Zamane Kahvesi'ne gittik ve bundan dolayı da hiç pişman olmadık. 4 kişilik grubumuzda bu güzel kahvaltıdan ötürü en çok mutlu olan ben olsam da diğer üçlünün de kahvaltıya gayet geçerli bir not verdiğini belirtmem gerek. Cafe İzz'den ötürü dilim yandığı için, şimdilik daha fazla övgü sunmayıp ( bunlar da bozulacaktır gerçeğini kabul ettim ne yazık ki) kahvaltının geneli hakkında fikir vereceğim.



Yazının başındaki girişten anladığınız kadarıyla, kahvaltıda kızarmış köy ekmeği geliyor ki, biz buna kızarmış ekmek desek daha doğru olur. Bununla beraber normal sıcak ekmek, poğaça ile simit de var. Poğaça bildiğimiz yağlı pastane poğaçası olduğundan Meyra'nın ve Cafe İzz'in şahane poğaçalarına benzemiyor tabi.

Peynir de bildiğimiz peynir, çok çeşit veya artacak kadar abartı şekilde bir sunum yok.

Tatlı olarak küçücük minicik kavanozlarda nutella, kayısı reçeli, bal ve kaymak veriyorlar ki, kayısı reçeli dışında gayet iyi oy alıyor bu tercih de bizden.

Ve en can alıcı kısım çay da limit yok. ( böyle yerlerin bozulma emareleri ilk olarak çaydan para almaya başlamaları ile belli olur)

Sizinle ilgilenen garson da ilgili ve özenliyse dırdır ve vırvır etmek için hiçbir sebebiniz kalmıyor.

benim öyle oldu. Menünün diğer detaylarını vermiyorum, merak edenler bir gün gidip test etsin der, şimdiden afiyet olsun dileklerimi sunarım.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Cumartesi hava ne kadar şahaneydi bilmem siz de farkedebildiniz ( ve tadını çıkartabildiniz) mi sayın okur?

  • Hava bu kadar güzel olunca kar sebepli eve hapsolan herkesler de kendini sokağa atmıştı tabi, ama inanmazsınız ilk defa buna asabiyet yapmadım. Yani insan sevmezliğimde de kısmi de olsa bir anlayışı var.
ps. Başlık şarkısı Tutukluyum Şehirde- Taner Öngür

30 Ocak 2010 Cumartesi

"öfkeli dünyada senin için yaşıyorum"



Kırk yılda bir okuyabildiğim ve bununla da kalmayıp sevdiğim bir Orhan Pamuk romanından ötürü hevesle beklediğim Masumiyet Müzesi'nin açılma hadisesi bu yazıdan anladığım kadarıyla arap saçına döndü. Kitaba ilişkin yazılarımda söylediğim gibi, kitaptan 6 ay sonra açılmadığı için zaten yeteri kadar etkili olamayacak müzenin açılması ama yine de bir şekilde o müzenin bence hayat bulması gerekiyor. Gelin görün ki Orhan Pamuk, Kemal'den de daha özenli bir şekilde bu müzeye alaka ve itina gösterdiğinden olsa gerek işin içinden bir türlü çıkamıyor.

Benim asıl anlamadığım, hala müze için sermaye aramak niye? Yani Bu kitabın parası ile zaten o müzenin masrafları çıkmamış mıdır? Ya da nobel ödülünden azıcık kırpsak, bu parayla içine sinen bir müze açamaz mı sayın Pamuk?



Sen bir kitap için bu kadar araştırma yap, bu kadar ürün al falan ama bir türlü müzeyi açama. Bu ne vahim bir çelişki.

galiba kandırıldık sayın okur.

ve bu da sanırım iki ana karakterin sürekli birbirini kandırdığı bir öykü için beklenen bir sondu.

ps. Başlık şarkısı Hatırına Sustum- Nazan Öncel


"tesellisi çok zor sözün"


  • Bir gemi suda nasıl yüzebiliyor anlayamıyorsam, bir deniz otobüsü nasıl kaza yapabiliyor bunu da anlamıyorum. Benim bindiğim deniz otobüsünün kaza yapma ihtimalinin annemi nasıl manyak edeceğini ise hiç tasavvur edemiyorum. Uçak kazalarındaki gibi bizde de deniz otobüsü kazalarının sorumlusu tespit edilsin, ben de o kazayı yapan kaptanın seferi ile seyahat etmeme seçeneğimi kullanabileyim istiyorum.
  • Varoşlarda ( metropolde olması normalmiş gibi) aldatma olaylarına hiç şaşırmam diye düşündükçe, 3 ayda bir çıkan yeni bir haberle ağzım açık kalabiliyor. Yine tekrarlamakta fayda görüyorum, hayat bu çocuk konusunda çok adaletsiz. Bir kadının karnındaki çocuğun kimden olduğunu bilmemesi, büyüyünce kime benzeyecek acaba diye düşünmesi büyük bir ironi iken, farklı babalardan olan ikiz çocuklara sahip olması ayrı bir trajedi. Ne yaparsanız yapan anne ve babanız siz doğmadan aslında kaderinizi şekillendiriyor. Aynı süreyi annelerinin karnında geçiren, aynı anda hayata atılan iki kardeşin birbirine baktıkça böyle bir trajediyi hatırlaması ne kadar vahim. Anneyi, babayı sevgiliyi düşünmem ama o çocukların geleceği için gerçekten endişeleniyor ve onların yerine annelerine küfrediyorum.
  • Dünyanın ikinci erkek hamilesi içinse midemi fazlaca bulandırdığından pek bir şey diyemiyorum.
  • İsmail Yk'nın Facebook şarkısını geçenlerde Kral Tv'de izleme şansına sahip olmuş biri olarak söyleyebilirim ki, bu ülkede hala iyi müzik yapmaya çalışanlar iyimserlik konusunda polyanna'ya rakip olmalılar.
  • Her şey insanlık için kabullenmesini iyice sindirdiğimiz günlerdeyiz sanırım. Büyük annelerin televizyonda kısmi çıplak kızları gördüğü vakit, dünyanın çivisi çıkmış tepkisine vermeye çok yakınım.
Ve bu sebepten teknoloji çağından fevkalade muzdaribim.

ps. Resmimiz Zahit Büyük İşleyen'den.

ps.2. Başlık şarkısı Sezen Aksu- Farkındayım

ps.3. Şu an izlediğim programda Esra Ceyda kardeşler ve Yıldo var ( disco kralı) varın siz düşünün haliyet-i ruhumu

29 Ocak 2010 Cuma

"bir macera yaşamak dediğin küçük zamanlar harmanı"


Bazı yiyecekler ( içecekler); ya herkes yerken yenilmeli (içilmeli) ya da hiç yemeye tenezzül edilmemeli.

Aksi takdirde;

Sinemada siz yemezken yenilen patlamış mısır;

Siz sakıza veda etmişken kulağınızın dibinde çiğnenen
(ve sivrisinek vızırtısı etkisi yaratan) sakız;

Etrafınızdaki herkes çakırkeyifken içmediğiniz alkol;

Siz yememişken yenen sarımsak;

Dumanına maruz kaldığınız sigara;

Asabiyet seviyeninizi epey dalgalandırabilir.

Uyarmadı demeyin,

toplumsal huzur ve mutluluk için birlik ve beraberlik içinde hareket edin.

ps. Başlık şarkısı Sezen Aksu- Farkındayım

ps.2. Resim Zahit Büyük İşleyen ki kendisini daha öncede kullanmış olmam lazım.

"sen gözlerime bakıyor gibi ben kaçırıyor gibi"



Bir dizi karakteri hem bu kadar şapşal hem de bu kadar sevimli olsun,

Bir dizi cnbc-e 'de ( e2 varken) bir gün arayla hem alt yazılı hem de Türkçe seslendirmeli yayınlansın,

İngiliz aksağınının tüm karizmasına rağmen, Türkçe seslendirme de aynı başarı korunsun,

Ve bir karakter ne kadar sevilesi ise onu seslendiren de o kadar sevilesi olsun.

Olacak iş değil...




ps. Başlık şarkısı Bülent Ortaçgil- Hiçbir Zaman

"erguvani gözlerinde kış uykusu kalkmıyorsun"


Değerli blog,


Eğer Cuma günlerinin 48 saat olmasını sağlarsan;


Söz 1 ay, kar yağsın da işe gidemeyim gibi seviyesiz yazılar yazmıyacağım,


Hatta öğrencilerin varsa, neden çalışanların Şubat tatili yok demeyeceğim,


Ayda bir gün her çalışanın ek izin hakkı olmalı ve şehri sakinken yaşamalı diye de ısrar etmeyeceğim,


Cumartesi sabahın köründe uyanıp, sonra uykum var demeyeceğim,

Ve 20 gün izin hakkı olan bir işe sahip olmalıyım hayallerine de dalmayacağım,


Bu kadar fedakarlığa senin yapacağın ne ki bir düşünsene???
ps. Başlık şarkısı Varol Döken


"kazandığını sanma, kayıplarına bak biraz"


  • 1 haftalık yazı etiketlemesi pilot sürecinin ilk tepkisi dün geldi. Peki ne oldu ilk tepkimiz , “manasız”. Oraya manasızı koyup da tıklanmamasını beklemek çocukluk olur ama ilk tepkinin manasız olması çok derinden sarstı beni. Sonra düşündüm tepki verilmemesi mi daha kötü tepkinin kötü olması mı karar veremedim. Eleştiriye de çok açık olduğumdan, tepki etiketlerini kaldırmak için Pazar gününe kadar beklemeye karar verdim.

  • Aç karnına çay içmek mideyi nasıl fena ediyorsa, yeşil çay içmek de aynı etkiyi gösteriyormuş, bugün test ettim. Bitki çayının zararı yok yalanlarına ben kandım, siz de kanmayın ama yine de tok karnına yeşil çay içmeyi deneyin. Bir süre sonra güzel bir alışkanlık oluyor.

  • Okumuşsunuzdur Fatih Aksoy, Ağca’yı bir yarışma programına çıkarmayı düşündüğünü ama ekibinin bu teklifini beyan etti geçen günlerde. Kendisinin savunması bir katilin 30 yıl yattıktan sonra artık cezasını çektiği ve normal hayata dönebileceği yönünde oldu. Şahsen bir insana ne olursa olsun ikinci bir şans verilmesinden yanayım. Ama yani bir can almanın bedelinin de 30 yıl veya 50 yıl hapis yatmakla da ortadan kalkacağını düşünmüyorum. Kaldı ki ben kendisinin ağzından pişmanım lafını da duymadım. Hani bir anlık cinnetle yaptım, pişmanım falan filan diyen katili bu şekilde savunursun ama hala psikopat olan, bir tane kameranın bile çekmemesi gereken bir zavallıyı ekrana çıkartma, bundan para kazanma hırsı çok zavallıca geliyor bana.Tabi asıl bu insanı merak edip, izleyecek olanların da zavallığını ayrıca tartışmalıyız.

  • Para biriktirmek için bence kış ayı ideal bir mevsim. En azından benim gibi arabasızlar için. Kat kat giyinip, alışveriş merkezine giden bir bünye için o lahane halden sıyrılıp kıyafet denemek kadar işkence edici bir şey yok. Ama bazıları tek başına da olsa, valizden hallice bir spor çantası kocaman şemsiyesine rağmen alışveriş edebilir, onu da test edip onayladım.

  • Aslında ben tek başına alışverişe mağazaların yanıltıcı aynaları yüzünden şiddetle karşıyım. Mağaza görevlilerinin bugüne kadar aslında bu da kalçanızı daha büyük gösterdi, belinize de pek oturmadı, bence almayın dediğine de tanık olmadığım için alışverişlerde yalnızlar buluşsun istiyorum. Ben mesela cidden yalnız ve kararsız gördüğüm insanlara yardımcı olabilirim ama azıcık hadsiz yorum yapacağımdan da hoş karşılanmayabilirim. Gerçi şu da var, geçen gün karşımdaki soyunma kabini boş mu dolu mu diye düşünen kadına, orası boş dedim diye bana pantolonunun ( ki ben de karşı kabinde idim) 38 bedeni var mı diye sorması iyi niyetin yanlış anlaşılacağının da bir kanıtı ama yine de denemekte fayda var diye düşünmekteyim. (Peki ben daha önce rekabet kurulu bu mağazaların aynalarına da el atsın diye fikriyatımı ortalara saçmış mıydım?)

  • Bir de ben dar yollarda rahat rahat ve yavaş yavaş yürüyenlere savaş açabilirim, onun da uyarsını şimdiden vereyim.

    Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • J.D Salinger ve Çavdar Tarlası Çocukları, benim için hediye eden kişi ve hediye ettiği zamandan ötürü çok özel ve anlamlıdır. Çok klişe bir tepki olarak yakın zamanda tekrar alacağım elime kitabı, JD Salinger’in bize neler bıraktığını tuhaf bir buruklukla okumak için.

  • Ve yazının resmi de dünün bir başka kaybı Ömer Uluç’tan. Manasız bir laf biliyorum ama ikisinin de ruhu şad olsun.

ps. Başlık şarkısı bana biraz umut ver- Bülent Ortaçgil

28 Ocak 2010 Perşembe

"hep aynı öyküyü yeniden anlatmaktansa"


Bakmayın aşk doktorluğu yaptığıma asıl işim ekonomi danışmanlığım. 14 Şubat'lar için her yıl planladığım ve hala faaliyete geçiremediğim planımı bu sene de halka açıyorum ki, bari aklı evvel yatırımcılar elini çabuk tutsun, çiçek sektöründe biri de benim sayemde voleyi vursun.

İlk olarak bu hafta sonu, Bauhaus, Koçtaş, Metro ıvır zıvır türünden büyük marketlere gidip, beyaz mor ve mevcutta başka hangi renklerinden varsa 50 adet orkide alınacak.

Bunlar bir güzel balkonu camekanlı (veya kış bahçeli) olan bir evde saklanacak. Daha sonra 14 Şubat günü panelvan türünden bir araç kiralanıp, plazaların önüne kamp kurulacak ve öğlen arasında ve akşam iş çıkışında 20 TL'ye aldığınız orkideler 100 TL baz fiyatla satılacak. Elinizde çiçek kalırsa da akşama Nişantaşı, Etiler gibi semtlerde gezersiniz. Kurye konusunda yardım edecek birileri vara, bu işi internet vasıtası ile de yapabilirsiniz tabi. İnternet sitesinin adı "www.gulubirgunsenihergun.com" olursa da o gün google'da yapılan tüm çiçek aramalarında da siteniz hop diye bulunur.

Gönüllerin ve ceplerin dostu olarak bundan sonra yapabileceğim şey 14 Şubat'ın kutlanması ortadan kaldırmak olur ki, bunun için az biraz daha kamuoyu desteğine ihtiyacım olduğundan onu da seneye ele alalım artık ölmez sağ kalırsak diyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuç;

  • Benim gibi alışveriş delisi bir insan hala Ikea'ya gitmedi ve daha bir kez bile İsveç köftesi yemedi, hayat da böyle en beklenenin olmaması gibi bir şey sanki değerli okur.
  • Bir de 14 Şubat'ta yıl dönümü kutlayanlar var ki, onları istisna alanında ayrı değerlendirmek gerekir.
ps. Başlık şarkısı Bülent Ortaçgil- sana geldim

"cebinde yeni bir şey var mı diye kalktım sana geldim"



Ivır zıvır konularda önerilerde bulunan haliyet-i ruhum fareli köyün hayalcisinin teklifi ve telif hakkıyla bundan sonra bu blogda kadınlar hakkında ince tüyolar başlığında ayrı bir yazı başlığı açmaya karar verdi.

Ve gelen şubat ayı münasebetiyle bal gibi konuyu da hemen buldu.


Yılbaşında paralarını yeteri kadar tüketmeyen bünyeler için değerli pazarlamacıların 14 Şubat'ı kutlayın, kutlatın kampanyaları başlatması pek yakındır. Bendeniz de yeni edindiğim misyon gereği 14 Şubat'a karşı olup, kutlamasam da erkekleri kadın dırdırından , kadınları da manasız romantizm beklentilerinden kurtarmak için bu hadiseye baş koydum.

  • Öncelikle şunu belirtmeliyim, en iyi sevgililer günü hediyesi tartışmasız arabadır:) (Bu fikriyatımda otomotiv firmasında çalışmamın uzaktan yakından alakası takdir edersiniz ki yoktur.)
  • Yüzük falan almak, bu günde evlilik teklifi etmek sadece Altınbaş ve türevlerini zengin eder,sakın ola bu oyunlara gelmeyin.



  • Eş kontenjanından olan sevgiliye çiçek gönderecekseniz, bunu iş yerine göndermeyin. Akşam aynı evde buluşacağınız kişinin işine çiçek göndermek, gereksiz bir gösteriştir. Ayrıca çiçeğin makbulü erkeğin gönderdiği değil, elinde taşıyarak getirdiğidir.
  • Modern romantikler için kırmızı gül artık üretim dışında kalmıştır, bugün için gül stoğu yapanlara kanıp, bir tomurcuğa saçma sapan paralar bayılmayın.
  • Evliyseniz ama metresiniz de varsa, riski ortadan kaldırmak için ikisine de aynı hediyeyi alın, aynı notla çiçek gönderin.
  • İhtiyacı olsa bile 14 Şubat hediyesi olarak ütüydü, ıvırdı zıvırdı şeyler almayın. Adı Amour olan parfüm alıp da, günün anlam ve önemine anlam katmaya çalışmayın.
  • Ve en önemlisi 14 Şubat'ı kutlama gereksinimi duymayan kız arkadaşlar ( eşler) edinin.


ps. Kuşlu böcekli ilk resmimizin burası iken, ikinci resmin adresi ise burası.
ps.2. Başlık şarkısı Sana geldim- Bülent Ortaçgil


"uzak durup beni biraz anlar mısın?"


  • İnsanlar umutla ve simitle yaşarlarmış. Babam boşuna hayal kuruyorsun yavrum demek yerine genelde bu kalıbı kullanır.
  • Çekirdekli simite olan hissiyatlarım ve belki yarın işe gitmem diye her gece daha geç uyumamdan anladığım kadarıyla ben insan statüsünde nitelendirilmek için tüm niteliklere sahibim. Bunun için de umut bulamadığım vakit simitle hayatımı idame ettirebilirim. Umutlarımı ayakta tutmak içinse (işe gitmeme hayali için mesela) ne yazık ki fazla merkezi bir yerde oturuyor ve işe servisle gidiyorum. (Tekel işçilerinin dertleri çözülsün, servis şirketlerinin servis şöförlerini nasıl sömürdüğünü anlatan bir yazı dizisi yapmayı planlıyorum. ) Yani işe gitmeme hayalimi gerçeğe dönüştürmek için ya şehir dışında yüksek bir yerlere taşınmalı ( Bebek yokuşlarında bir evi şimdilik öteliyorum) ya da servis kullanmayan bir işe girmeliyim. Zaten sizce de iş değiştirme vaktim gelmedi mi sayın okur?
  • Bu mevsimde hala domates yediğim ( cherryi bile olsa) )için bağımlıların halini gayet iyi anlar hale geldim. Benim gibi domates salatalık bağımlıları kışın cornflakes’le idare edip, güzel kahvaltıları sanırım yaza saklamalılar. Feri gibi sütsevmezler de tost yesinler ve biz şekilde domatesten kaçalım diyorum. Ya da Uğur Dündar ve ailesi nereden, ne şekilde domates yiyor, bu bilgi kamuoyu ile paylaşılsın istiyorum.
  • Rüya alemi uykunun en büyük belalısı. Şükürler olsun bir ara hiç rüya görmeyip sağlıklı uyku uyuyabiliyorum. Sonrasında ise arkası yarın şeklinde bir uykuda 3-4 chapter olarak ilerliyor rüyalarım. Ve sabah uyandığımda elime ne kalıyor hiçbir şey. Anlayacağınız geleceği rüyalarınızda göremiyorsanız, rüya dediğimiz hadise 20’lik diş gibi bir şey. Gereksiz ama var.
  • Bunu benden önce sayısız insan söylemiş olabilir ama tekrarlamakta fayda görüyorum, sıkıntı olmadan başarı olmaz. Sıkıntısız başarının adı olsa olsa şans olur. Aksini iddia etmek yerine, benim yerime sıkıntısız bir başarı kazanıp, Basın Ekspres sokak, posta kodu 34175’e göndermenizi rica ederim.


En şahane hissiyatlarımla...

ps. Başlık şarkısı Yoluma Çıkma- Jehan Barbur

ps. 2. Resim google- anonim.

27 Ocak 2010 Çarşamba

"Kırılmış bir oyuncak gibi renkler"


Nur Çintay'ın yazılarını uzun süredir başlık yordamıyla takip ediyor, pek de fazla bir şey kaybetmediğimi düşünüyorum. Ejder Kapanı vesilesi ile eski yazılara da bir göz atarken, burçlar dışında insanları kategorize ettiği yazısını gördüm ve çeşitlik olsun diye hemen yazıyı çaldım.

Ufak ufak da olsa ezik karakter halimden kurtuluyor, hakkımı savunuyor gibiyim. Yakında ben de bu yazıda bahsi geçen yırtık tayfadan biri olabilirim, o yüzden hiçbirine burun kıvırmıyorum. sadece bir kuple fikriyatımı not düşüyorum.

İşte gıpta ettiğim insan çeşitleri:

* Bizim kafamız lime lime edilse yüzümüzü kızartıp da “Hooop noluyoruz” diyemeyeceğimiz durumlarda fütursuzca had bildirenler. Ofiste “Biraz az güler misiniz arkadaşım, burada iş yapılıyor” diyenler, evde volume yükseldiğinde kalorifere vuranlar! Bunlara lafı gediğine koyan deniyor. (iş aleminde böyle olabiliyorum ama normal hayatta katetmem gereken epey yol var)

* Kafe masasında, pasta tabakları ve kahve fincanları arasında çocuğunun altını değiştirenler. Bunlara becerikli deniyor. ( Umarım ileride restoranlarda çocuk emziren biri olmam, en çok buna laf ediyorum çünkü)

* Böyle çocuk bezi değiştirdikten, tuvaletten çıktıktan, toz toprakla haşır neşir olduktan, çöpleri boşalttıktan, tavuk kanadı yedikten sonra filan elini yıkamayı aklına bile getirmeyenler. Bunlara rahat deniyor.

* Yemek yaparken elini suya nadiren değdiren, salata yapraklarının birkaç su damlacığıyla temasını kâfi gören, beyaz peyniri, balığı, şeffaf kutu içinde satılan zerzevatı sudan bile geçirmeye gerek duymayanlar. Bunlara eli çabuk deniyor. ( benim olduğum evde balık pişmez, beyaz peyniri de hiç yıkamıyorum valla ama marul yıkarken türlü zehirlenme hikayeleri düşünür, histerik olurum; ıspanak, semizotu alanlarına ise hiç girmem)

* Her şeye bulaşıp, hepsini yarım yamalak yapıp, hiçbirinin sonunu getirmeyenler.
Bunlara çok yönlü deniyor.

* Bir an duraksamadan arabayı senin yerine park edebilenler. Hane başına dört araba düşürebildiklerinde, hepsini de illa ki daracık otoparka sığıştırma hakkını kendinde
görenler. Bunlara kentli deniyor. ( yok öyle dertlerim pek şükür)

* Çizgili AVM otoparklarında iki şeridin ortasına yerleşip çift yer kaplayıp, sonra sen laf/surat ettiğinde bir de haddini bildirenler. Bunlara hazırcevap deniyor. ( arabada sağ ön koltukta oturunca epey agresif olabiliyorum, o yüzden bildirilecek bir had varsa, ön safhalarda olabilirim)

* Emniyet şeridinden, yandan, oradan buradan gazlayıp, sıkışınca hemen önünden kuyruğa kaynayanlar. Bunlara akıllı deniyor. ( bizim servis şoförü işte tam da bu kategoriye giriyor)

* Alt tarafı bir KGS/OGS edinmeyip köprüde ehi ehi diye cümle âlemden ricacı olurken trafiği kilitleyenler. Bunlara komik deniyor.

* Market kasasında market arabasıyla işi bitince onu öyle yolun üstünde, ağzımıza girer vaziyette bırakanlar. Ama elleri kolları çok dolu tabii, anlayışla karşılamak gerek. Bunlara yoğun deniyor.

* Her türlü haysiyetsizliği, terbiyesizliği, kabalığı yapıp sonra masada tuz isterken
“Ayy çok özür dilerim, o kadar zahmet olacak ki, ama mümkünse yani, gerçekten çok mahcubum ama tuzu rica edebilir miyim”cilik oynayanlar. Bunlara zarif deniyor. ( bu kategoriye taksi sırasına kaynayanlar da girsin lütfen)

* Dolaşıma 40 türlü yalan, iftira sürdükten sonra gün gelip bunları o yapmamış gibi davranabilenler. Bunlara kin tutmaz deniyor.

* Bir de her sabah erkenden kalkıp, dahası uyanır uyanmaz da sisteme dahil olanlar. Bunlara benim kitapta mucize deniyor. Karşısında gıptadan kıskançlığa kaydığım grup da bu olsa gerek.( erken kalkmaksa beni listeye yazın, sisteme dahil olmaksa bir kere daha yazın)

ps. Başlık şarkısı Jehan Barbur- Yoluma Çıkma

ps.2. Resimleri aynı adresten almaktan usanmadığım gibi adresi yazmaktan da usanmıyorum.

"Sonsuz bir tekrar bu seninle tüm yenidenlikler"


Sokaklar kış şartları sebebiyle resmen terkedilmiş,

Hava meteorolojiyi yalancı çıkartmayacak kadar istikrarlı,

Balıkçılar her şekilde dolu,

Arnavutköy'un ruhu sakin,

Kar bu sefer dingin ve romantik,

Balık işte bildiğiniz balık; ne eksik ne fazla,

Sufle her daim şahane,

Ondan ötesi bal müebbet muhabbet ve spordan kaçmanın dayanılmaz hafifliği.

Ps. Dizimin ruhsal menüsküsü sebebiyle spor kariyerim büyük tehlikede. Menüsküs olmasa bile iç yan bağlarım kesin koptu. Belki de sadece aşındı. Sanırım kafamın algılamadığını vücudum bana anlatmak istedi. ( bırak bu işi) Peki o zaman nasıl bir meşgale ile kendim meşgul edeceğim, günde kaç yazı yazacağım on mu sorarım sana sayın okur?

p.2. Başlık şarkısı Jehan Barbur- Her görüşte yeniden aşk

"zamansız olan her şeyin büyülü korkusu"



  • Kadınların hep üşümesine laf eden erkek güruhu, sorarım size biz üşümesek sizin o ceketini veren centilmen ayakları ne olurdu acaba? Bir kadına ne çok üşüyorsun demeden önce bunu bir düşünün, kendi ekmeğinize taş koymayın lütfen.

  • Tamam ayılarınki gibi olmasın ama bizde 1 ay falan kış uykusuna yatsak diyorum. Gerekli görülürse 1 ay boyunca uyumanın da faydalarını madde madde sıralırım, utanırsınız.

  • Her şeyin modası olduğu gibi, hayvan beslemenin de modası var. Misal ben ve yaşıtımın ergenliğe geçiş dönemlerinde kuş beslemek modaydı. Bana da dayım almıştı bir muhabbet kuşu. Hediyenin anlam ve öneminden ötürü, dayımın ismini verdim, sonra ananem kızdı cicican olarak ismini revize ettim. Bununla beraber üniversite çağında ( depresyonun dibinde olduğumdan) küçük iki balık alıp, adlarını da Shakira ve chopın koymak niyetim vardı, depresyon çabuk bitmese de balık niyeti hemen gitti çok şükür.

  • Gözlemlerimde şunu farkettim ki, maydonoz da bu ülkeyi ikiye bölebilir. Maydonozu biri idareten yemiyor üstadım. Ya çok seviliyor bu meret ya da az. Bense pek tabi ki, sevmeyen kesimdenim (ama suyu ile münasebetimiz arttı hatırlarsınız) ve aa maydonoz sevmiyor musun inanmıyorum tepkisine, “aa maydonoz mu seviyorsun inanmıyorum” tepkisi vermek istiyorum.

  • Söz yemekten açılmışken, havuçlu kek seven ve İstanbul’da yaşayan bünyelerin bir şekilde Elifli Pastanesine ( Kabataş) uğraması gerektiği hatırlatmak isterim. Şehirdışına sürülmemden ötürü uzun zamandır o güzel tattan muzdariptim, ama ev arkadaşların en romantiği geçenlerde oraya işi düşünce bir kuple havuçlu keki kapıp, fani günlerimden birini pudra şekeri kıvamına getirdi, siz de kendiniz için bu güzellikle ( kekle) tanışın isterim.

  • Bu arada ben Melis Alphan’ı da sevdiğime karar verdim. Aksini hissedene kadar kayıtlara geçmesini rica ederim.

ps. Başlık şarkısı Sakın Şaşırma- Bülent Ortaçgil

ps.2. Resmin adresi birçok kez tekerrür edecek.

"özenle seçilmiş sözcükler, yüzlerce aday arasından"


Şuursuz gençlik yıllarımda saçlarımı iki defa kısacık kestirmemden ötürü saç kestirme konusunda milim hesabı yaparım. Yaklaşık 2.5 yıl önce kansızlıktan ötürü biçare kalan saçlarıma can ve kan olsun diye orta boyutlarda saçımı kestirmeye az biraz mecbur kaldım. Pek tabi ki kendimi Tutku’nun ellerine bıraktım. ( hayır kendisi travesti değil, hatta gay bile değil) inanmazsınız benim bile sevdiğim bir model oldu, kendisini uzunca bir süre de kullandım.

Eski saçlarım da böyle bazılarının ( evet ben de öyle tanımlıyorum) köylü güzeli diye tabir ettiği belime gelen boyutta falan değildi, omuzlarımın biraz daha altındaydı. Ve hayır siyah saçlarımın üzerine sarı renkli balyaj falan da yoktu saçımda ( hatta boya falan hiçbir şey de yoktu). Ama o dönem biri saçlarımı o kadar beğendi ki,övmek için eski saçların avamdı zaten dedi. Bazı kişilerin böyle bir tarzları olduğunu (överken yermek) kabul ettiğim için nasıl bir avamlık pardon demedim, güldüm geçtim.

Bu hadise de Ayşe Arman’ın bugünkü yazısını
(Ayşe Özyılmazel koruyup kollaması) okurken geldi aklıma. Başlık kısmındaki avam mı fatal mı daha kötü düşünemedim. Femme fatal yazsalar itiraz etmezdi sayın Arman herhalde diye düşünüp, suçluyu avam olarak belirledim. İşin fenası şimdi de saçlarım uzun olduğu için avam mı oldum acaba diye de derin bir korkuya düştüm.


Bu AyşeÖzyılmazel’i el birliği ile savunalım kampanyasını kesinlikle takdir ediyorum. Basında birlik beraberlik özlediğimiz hareketler. Ama yani

“Radikal Cumartesi’de yayınlandı, ben Medyatava’da okudum, “Avam-fatal” diye bir yazı...”
diyerek okumuyorum ki Radikal’i imasında bulunmak. (Radikal’in hafta sonu ekleri Pazartesi’den itibaren internette yayınlandığı için, Dubai’den okuyamamış da olabilir başka bir bakış açısı ile)


"Yazıyı da okudum, haklı tespitleri de var ama pardon yani, bu onun haklı olduğunu göstermiyor... "

bu cümle ne demek Allah aşkına? Bazı noktalarda haklı olması, yazının genel fikrinin de haklı olması demek değildir olabilir mi anlatılmak istenen?


"Acaba o yazıyı kaleme alana, “Vaayyy ne güzel geçirmişsin Ayşe Özyılmazel’e!” filan mi diyorlar? Bunun için mi her şey?
Referans grubundan bir “Aferin” almak için mi?
Yazık, çok yazık."


Birilerine geçirerek aferim almak kısmımı yazık, referans grubundan Aferin almak için kısmı mı yazık onu anlamadım.

Ama bana göre yazık olan bu yazı eleştirilirken, yazının sahibi olan Begüm Soydemir’in isminin hiç geçmemesidir.


Avamlıksa da avamlık benim için budur.

ps. Başlık şarkısı Şarkılarım Senindir- Bülent Ortaçgil
ps.2. Resmimize ulaşmak için bu ana yola girip, sonra buzlanma yapmayan ara yollara girmenizi öneriyorum.

26 Ocak 2010 Salı

"say yerinde, gün olur devran döner"




Yazının ana fikri; Annemin üşümek konusunda yaptığı telkinlerini genelde püskürtsem de bugün anlıyorum ki o telkinler içimde bir yere işlemiş. Tam da bu sebepten manevi annelikle herkesi öyle çıkma üşürsün, böyle mi geldin donmadın diye herkesi taciz edecek bir bünyeye sahibim. Ama inanın bana annemi tanısanız hak verirdiniz.

Yazının giriş kısmı; Koca kafalılıktan mütevellit bere, şapka hadisesileri ile uzun süre yüz göz olmadım. Sonra meralciğim sağolsun benim kafamda güzel olan bir bere kreasyonunu yaptı, atkılar falan filan derken, kendim için hatırı sayılır bir atkı, bere eldiven kreasyonuna sahip oldum.

Genelde eldivenleri taksi veya servislerde düşürdüm.
Çok soğuk olmadıkça kalın kalın atkılarımı kullanmaktan kaçtım.
Şapka da saç ve yağmur durumuna göre takılsa da, hala şapkasız çıkmam abi moduna giremedim. ( mazeret olarak koca bir kafam var) En sık kullandığım kulaklığım oldu sanırım.

Bu sebeple havalar aşırı soğuduğunda atkıları eldivenleri binbir şevkle kullanmaya başladım. Annanemin yaptığı muhteşem ötesi kardan adamlı atkımı da şu yaşımda da hala kullanmaya bayılıyorum mesela.

Evet kabul ediyorum, ben olayın biraz velvele kısmını seviyorum ama yine de hava 5 derecenin altına düştüğünde atkı, bere falan filan kullanımalı diye çok güçlü bir inancım var. İşte tam da bu sebeple Pazartesi gördüğüm atkısız beresiz eldivensiz dolaşan insanlara "artist misin" diye sormak istedim. Belki bu kişilerden bazıları bir dönem Sibirya’da yaşamıştır ve soğuğa alışmışlardır, bunu kabul edebilirim ama geri kalanları anlamam beklenmesin. Ama onlar anneme 1 hafta tabi olsunlar, neden bu kadar takıldığımı gayet iyi anlarlar.

Bu arada eşşek kadar olduğumuz, atkıyla ağzımızı burnumuzu kapatıp yollara düşme ihtimalimiz çok soğuk günler dışında mümkün olmadığından kulaklıklar gibi burunluklar üretilsin, kırmızı burun hadisesinden de bu sayede kurtulalım istiyorum. Sanırım bu da yazının sonuç kısmı oluyor.
ps. Başlık şarkısı Her Aşk Acıyla Biter- Yonca Lodi
ps. Resimin adresini daha öncede kullandım, bu sebeplearamaya üşeniyor ve bugünlük telif hakkını kendisine veremiyorum.

"karmakarışıklığımdan çöz beni"


Depreyona girmek üzere olan bir bünye için acil yetenek aranıyor.

söz konusu yetenek her alanda olabilir. Özellikle sportif alanda olursa çok makbule geçer.

İlanın alt metni;

İnsan yapamadığı bir şeyi daha iyi yapabilmek için aynı eziyete kaç kere maruz kalır? Ben sporda bu sorunun cevabını bulamadan aynı eziyetle yüz göz oluyorum. Derse girdikçe daha gelişir, yapabilirsin dedikleri şey uğruna tüm yüzsüzlüğümle derslere giriyorum ama hala ve hala bir arpa boyu ilerlemiş değilim. (Galiba bunun başka bir doğru yolu var ve ben bunu göremiyor, aynadaki halime üzülüyor ve üzülüyorum.)

Derdim şimdilik spor olsa da, başka güzel bir yetenek sayesinde spor sorgulamalarıma derhal son verebilirim.

( bknz. yetenek, ne olursan ol gel)

Bu çağrıma bir cevap bulamazsam da, yenilgiyi kabul edip benim gibi yeteneksizler ile bir çatı altında terapi amaçlı seanslar düzenlenmek gayesindeyim.

ps. resim bu adreste var ama kendisinin konuyla uzaktan yakından bir alakası yok.

ps.2. Başlık şarkısı Kimseye Anlatmadım- Bülent Ortaçgil