18 Aralık 2010 Cumartesi

"kendinize has diliniz, şaşaalı sefilliğiniz"


Sıkıcı hayatımın başkasının gözünde en dikkat çeken kısmı işime her sabah işe hatrı sayılır bir yol yaparak gitmem. Bizler hadiseyi kanıksasak da, insanlar haliyle “len böyle saçma şey mi olur” bakışı ile yaklaşıyorlar konuya.  Ben de “ o kadar da üzülecek bir şey yok, erken dönebiliyorum bazen eve” diye teselli ediyorum onları. Bazen daha da inandırıcı olmak için “maslak trafiğindense, şehir dışına gitmeyi tercih ederim” yalanları atıyorum pek güzel. Anlayacağınız, yeni bir ortamda ilk muhabbet konum işimin lokasyonu oluyor.

İnsan daha yeni tanıştığı birine de “ben zaten ayıla bayıla gitmiyorum ki dostum” diyemediğinden, evet zor ama işte idare ediyoruz türünden laf gevelemeleri de devamında otomatik savunmam halini alıyor.

Geçtiğimiz haftanın 3 günü eğitilmek maksadıyla şehir içinde takıldım. Evimiz fazlasıyla merkezde olduğu ve hava da üstüne alınmasın ama fevkalade manasız olduğundan 5 dakikada gideceğim yere 15-20 dakika arasında taksi bekleyerek  gidebildiğim için de epeyce asabiyet yaparak gözünü sevdiğimin servisi dedim. İçim umutsuzlukla kurusa da hanımefendiliğimi korudum ve  iki gün üst üste benden sonra gelmesine rağmen benim önümde durarak hint kumaşı taksilere atlayan adama da şemsiyemle saldırmadım.

Ama yalanım yok, çıkışta da yürüyerek sadece Nişantaşı’na gitsem bile yağmurdan, şemsiyeyle yürüme derdinden, eve nasıl taksi bulucam sorunsalından ötürü içim tükendi.

Ve tam da bu hissiyatlarla dolu olduğum bir günün sonunda tesadüf bu ya İstanbul dışından gelen birine kısa süreliğine eşlik etmem gerekti. İstanbul, içinde yaşamayanlara bir öcü gibi gösterildiği ve ezeli düşmanım IDO seferlerini iptal ettiği için kendisi epey tedirgindi. Şuradan şuraya nasıl gideriz, bu nasıl olur, o olmazsa bu nasıl olur türünden bizim çok kanıksadığımız haller onun için büyük bir problem  halini aldığı için giderayak “nasıl katlanıyorsun bu şehre” sorusunu sormadan edemedi.

Açıkçası bu noktada ne diyeceğimi pek bilemiyorum. Yani en fazla kanıksanıyor ve her gün de çile çekilmiyor, o zamanda insan idare ediyor diyorum. Çünkü ben ne kadar tükensem de, İstanbul’da neden yaşıyorum sorusunu kendime sormaktan itinayla kaçıyorum.  Ve cevabını bilmediğim bir soru için de haliyle mantıklı bir açıklama yapamıyorum.  

Bu nedenle de kendi cevaplarımı bulmak için sizlerden; “neden İstanbul’dayız?”, “burada gerçekten mutlu muyuz?” , “bu şehri bunca zorluğuna rağmen güzel yapan neler?” suallerine cevap bekliyorum. 

ps. başlık şarkısı Büyük Kaçış- Melis Danişmend

6 yorum:

çakıltaş dedi ki...

:) aşk!
bunca kalabalığa trafiğe katlanabilmenin tek cevabı bu bence...herşey burda hareket sakinlik eğlence orjinalliklik rahatlık ve hepsi elimizin altında, gitmekte kolaydır mesela haftasonu kaçamakları, canımız isteyince kaybolabilirizde...ama mutlaka geri döneriz:)

sevgiler!

Aslısın dedi ki...

Şehrin canlılığı, sabaha karşı veya akşam karanlığı demeden yaşaması.

Yapmadığım ama yapabileceğim, gezebileceğim bir süreü yeri olması.

Keşfetmekle bitmemesi, hep daha fazlası olması; diğer rakibi illerden farklı olarak.
Yeter mi ki:)

malumafatrus dedi ki...

gitmesek de görmesek de sayısız güzellik ve imkanı mı gönlümüzü çalıyor böyle diyorsunuz...

varol döken dedi ki...

istanbul bize yalan söylüyor çünkü biz de yalanları seviyoruz... alternatifi olanın uzaktan uzağa seveceği bir şehir burası, gündelik yaşam için her zaman çok uzak... siz hiç istanbul'da ev alan ünlü diye bir şey duydunuz mu? hani meşhur boğaz falan, yok çok çılgın bilmemne... bunlara dışardan bizim gibi bakılmadığı bir gerçek... istanbul hala, avrupa'nın doğu ve batı arasındaki gizemli bir şehir olarak baktığı, asla avrupalı görmediği bir yer... egzotik destinasyonlara girmesi de, barcelona'nın 10'da 1'i turist alması da bundan...

içinde yaşamaya gelince, hayatında buradan başka şehir görmemiş, ne gidebilecek bir köyü, ne de başka bir alternatifi olan biri olarak, benim mecburiyetim oluyor kendisi... zaten şehir içinde mümkün olduğu kadar küçük ve yaşanabilir (trafiğe girmeden mesela) bir hayat kurmaya çalışmam da bundan sanırım... iş meselesi var bir de tabi, bu şehirde yaşadığım gibi rahat yaşayamam diye başka şehirlerde... ya da kibarlığı bırakalım, bildiğin tembellikten, popomun sıcağa ve rahata alışmasından...

burada gerçekten mutlu muyuz sorusunun cevabı ise şehirler değil, mutluluğun gerçek özneleridir her zaman...

Fery... dedi ki...

Alışkanlık, başka hiçbir şehirin sunamayacağı özgürlük, değerlendirmesen de istesen yapabileceğini bildiğin bir çok fırsat, yaşadıkça bağlarının burada oluşması ve kahrolası alışkanlık o bağlardan kurtulamamak vs.

varol döken dedi ki...

ya bırakın bunları ya, özgürlükmüş ne özgürlüğü... bohem bir özgürlük o... beyoğlu, kadıköy ve birkaç yer dışında kaç kişi özgür... şehir yarı açık cezaevi gibi, belirli yerlerde hep belirli insanlar... sürekli bir tedirginlik, bir akşam şöyle takılmak istesen hep kapılarda insan... bu şehrin kapıları hep kilitliydi unutmayın bunu, tarihten kalan bir mirastır bu...

bu şehirde turist olmaktan ötesi yalan, ben bunu bilir bunu yaşarım...