1 Kasım 2010 Pazartesi

"kaybedecek daha neyimiz var"

Geçtiğimiz hafta Oktay Ekşi meşhur satırlarını yazmadan önce yaşadığım bir hadiseyle, kelimelerin keşkesi olmadığını bir kez daha idrak ettim.  Ayrıca zamansız edilen kelimelerin bazen fırtına etkisine sahip olduğunu da gördüm.

Bunu benim gibi bir anlatma özürlünün söylemesi çok ironik biliyorum ama herkes anlattığı kadar değil, anlaşıldığı kadar başarılı bu hayatta. Bu yüzden de bazı zamanlarda tüm kelimelerin iki kere düşünülmesi şart halini arıyor. Bulunduğunuz konum, yaptığınız iş, konuşmanın ehemmiyeti derken bu düşünme işlemi daha da bir anlam kazanıyor.

 Ve bazen ne kadar düşünceli olursanız olun basiret bağlanması dediğimi tanımlanamayan bir hal vuku buluyor ve ağzınızdan çıkan amacından çok ama çok farklı yerlere sapıyor.

Bu nedendir ki, bunca yıllık gazeteci Oktay Ekşi’nin özellikle de Basın Konseyi başkanı sıfatıyla öyle bir cümlenin altına imza atması küçük bir kusur olarak görülemiyor. İşin hükümet baskısı, “ben bu anlayışla savaşırım, icabına da bakıcaz” kısımlarına hiç girmiyorum, çünkü o noktada akıl, mantık ve ahlak çoktan tükenmiş halde olduğu için karşımızdaki resim epey bedbin bir hissiyata kapılmanıza neden oluyor. 

Gelmek istediğim netice, önem verdiğiniz emek harcadığınız kişiler ve işler “bir anlık hatayı” “ aslında öyle demek istememiştim”’i pek kaldırmıyor. Belki de bu yüzden söz gümüşse sukut altın diye bir cümle var. 

Ve belki de bu yüzden insanlar olgunlaştıkça daha az konuşur oluyorlar.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • An itibariyle Tv’de izlediğim Emre Kongar önerisi; İyi bir şey söyleyecekseniz yazın, kötü şeyi kağıda döküp, arkanızda iz bırakmayın.
  • Perihan Mağden dışına köşesini kendi isteğiyle bırakan bir gazetecilerle karşılaşmıyor oluşumdan ötürü bazı kişilerce  köşe yazarlığının namütenahi bir görev olarak algılandığını da düşünmüyor değilim.
ps. başlık şarkısı Nefes Bile Almadan- Redd

Hiç yorum yok: