24 Ekim 2010 Pazar

"razıyım her şeye severim sessizce"


28 yılın sonunda malumafatruş pençeler ve kedi tüyleri arasından sesleniyor…

Hep derler ya, 30’dan sonra hayata bakış açım değişti, ben artık başka ben oldum diye. Sanırım ben o sürece biraz erken girdim, ya da ısınma turlarını fazla ciddiye aldım sayın okur.
Ömrü hayatımın 26 yılını kendilerinden korkarak, son 1.5 senesini de tedirginlikli ılıman şekilde yaklaşarak getirdiğim kedilere ( halen yavrulara) artık hasta olduğumu alen ve beyan etme vaktim geldi de geçiyor bile.
Cuma akşamı olağan kakılmışlığımla elimde bolca market poşetiyle beraber eve ulaşmaya çalışırken (inanın bana o paketlerde bu pek kolay değildi) daha öncede rastlaştığım yavrudan bozma kedinin paketlerime karşı ilgili yaklaşımı doğrultusunda “aç bu yavrucak yahu” diyerek, ne yapsam acaba dertlerine düştüm. Kendisi paketlerin cazibesi ve oyunseverliğinden peşime takıldığından, kendisine beni eve kadar takip etmesi durumda süt vereceğimi belirttim. Poşetler oradayken ev vaadi onu pek sarmadığından, anlık bir çözüm yoluna gitmem gerekti. Elimdeki onca poşeti aklımdan hemen taradım ve dondurulmuş balığın derdine tek çare olabileceğini düşündüm. (malum acemilik) Kendisinin poşetlere duyduğu ilgi, benim yorgunluğum, poşetin açılmazlığı derken yoldan geçen bir hanımefendiden aldığım poşet açma yardımıyla kendisine balık servisimizi yaptım.


Tabi bu değerli minik, daha dünyanın gerçekleri ile tam karşılaşmadığından ve donmuş balığın çözüldüğü vakit onun için güzel bir yemek olacağını anlamadığından, iki koklamadan sonra memnuniyetsizlikle bana döndü. Ben de çaresizlikle, dur bari ben bir eve gideyim, olmadı süt getiririm sana dedim.
Eve girdikten sonra kendime gelmem biraz süre alsa da sonra süt kabımla beraber olay mahaline geri döndüm. Tabi bizimki ortalarda yoktu ama ben onun muhitinin oralara sütünü bıraktım.
Bahsettiğim yer evimizin hemen dibi olduğundan ve pisicik de mahallemizin şımarık kedisi halini aldığından Cuma günkü karşılaşmamızı Cumartesi ve Pazar karşılamaları da takip etti. Bu karşılaşmaların birinde, benim minik kediş mahallenin büyük kedisinin elinden zor kurtuldu. Daha sonra ben alemlere akmadan (başka bir yazı konusu) kendisini bir güzel sevdim, herkese aynı oyunları yapıp kendisiyle ilgilenilmesi için uğraşmasına üzüldüm falan filan.
Bugün de evden çıkarken temkinli çıktım ve evimizde hazırda kedi maması olmadığından, peynirlerimle kendisinin huzurlarına gittim. Güneşle beraber keyfi iyice yerinde olan minişle biraz zaman geçirmenin güzelliğiyle de yetinmeyip, bir de Nişantaşı’ndaki kedi bahçesine gidip minikleri uzaktan izleyince bendeki bu tanımlanamaz duruma teşhisimi koydum.
Sizin de anlayacağınız üzere bendeniz kedisever oldum sayın okur. Şimdilik bu konuda epey acemi olsam da, yakın zamanda çantasında kedi maması ile gezen biri haline dönüşmem çok yakın gibi gözüküyor. Hakkımızda hayırlısı diyor ve bundan sonra sırada “yapmam, olmam” dediğim neyi yapacağımın tedirginliğini yaşıyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Yeni kelime önerilerinizi beklediğimi belirtmeme gerek var mı?
  • Birinci fotoğraf bu yazıya konu olan pisiciğe ait ikinci foto ise daha öncede yazdığım kedi parkına ait. 
ps. başlık şarkısı Fatih Erdemci- Suçum Değil

2 yorum:

varol döken dedi ki...

her ne kadar burada kedilere edilecek lafları pençeleri dışarda bir şekilde bekleyenler olsa da, zamanında bir kedi hayatı kurtarmış, ömrü sonuna yetecek kadar da anneannesinin evinde onlara bakmış biri olarak savlarımın arkasında duracağım...

ben kedi sevmem arkadaş... yani gidip öyle ekstra sevmem, nefret de etmem... gel pisi pisi de demem, pist pist mendebur da... kedinin istediği de budur, fazlası insanın da kedinin de doğasına aykırıdır...

ben bunu bilir bunu miyavlarım...

malumafatrus dedi ki...

ben de kediye pisi pisi demeye pek alışık değilim, daha çok kendisiyle pişt yoluyla ve gel bakalım suretiyle iletişim kurmayı tercih ediyorum:)