25 Ağustos 2010 Çarşamba

"hayatın yorgunu, güneşin dargını"


Aslında her şeyin çıkış noktası dün akşamdı. Biz markoyla gelişmekte olan popülaritesi ve dünya kupası programı üzerinden konuşurken; fery "ay kendimi röportajın ortasında hissettim" dedi. Ben de ee aslında neden yapmıyoruz ki bir röportaj dedim. Yaklaşan dünya kupası, markonun popülerliği, benim kendisine olan sevgim derken, blog röportajlarıma marko ile başlamak birden pek ideal bir zaman gibi gözüktü gözüme. Yorgunluktan, açlıktan öldüğüm bu günde bir çırpıda soruları yazıp kendisine gönderdim. O da sağolsun hemencecik cevaplarına karizmatik ( ve bir zamanlar benim çektiğim) fotoğrafını da ekleyip göndermiş.

Kendisi Tv'de, radyoda, bloglarda fikriyatlarını paylaşsa da, söylemeden geçemeyeceğim bu röportaj başka yerde yok.

......

-->
Dakika bir gol bir sorusu ile başlıyorum, Basketbol mu futbol mu?
Marko- Öncelikle hayatımın ilk röportajı, heyecan verici :) “Basketbol mu futbol mu?” zor bir soru, özellikle belli branşların benim hayatımda “paket” yeri var deyim yerindeyse, çok ayırma taraftarı değilim ki ayıramam da... Ama hani hayatıma giriş dönemi, aile ve çevre etkisi, günlük yaşamdaki yeri falan düşünüldüğünde futbol elbette bir adım önde; ata sporu bir yerde. Herkes anlar bu ülkede futboldan, herkes yorum yapar, herkes bilir, herkesin hayatındadır. Bugün 2 şeyin konuşulduğunu duyarsınız sabah işinize gittiğinizde; ya önceki gece oynanan futbol maçı ya da diziler. Ben de sporu ve hatta Fenerbahçe’yi futbolla sevdim, yalan yok. Ancak ikisinde de ortak keyif noktası benim için tribünde olabilmek, tribünü hissedebilmek; mevzu bahis güzel tribün olduğunda futbol-basketbol ayıramıyorum. Sorunun hedefinden farklı olacak ama şuraya bağlayayım, tribünde olmayı ekran başında olmaktan çok daha fazla seviyor ve futbol-basketboldan da bu doğrultuda keyif alıyorum. Salon sporlarındaki taraftar etkisi orayı daha bir lezzetli kılıyor elbette.
Türkiye sınırları çerçevesinde, futbol maçı izlemekten en zevk aldığın stat Saracçoğlu’dur diye düşündüğümden, soruyu basketbol odaklı sorucam, maç izlemekten en zevk aldığın basketbol salonu hangisi?
M- Futbol için Saraçoğlu diyebilirim ama deplasmanlar da çok keyifli, çok farklı havası oluyor. Basketbol için Ayhan Şahenk dışında her yer diyebilirim, orayı sevmiyorum ama basketbol maçları için İstanbul dışına nadir çıktığımı da eklemem gerek. Çok maç oluyor, her yere yetişemiyorum haliyle.
Yeni salonu bekliyorum, orası güzel olacak… Hani “en çok sevdiğim” kısmı için Abdi İpekçi diyelim, çok anımız var. Ha bir de Caferağa’yı da severim, orada da epey anı mevcut.
Ben şahsen basketbolda 3 jenerasyona tanık oldum gibi düşünüyorum, sen benden de daha geniş bir döneme hakimsindir. Şimdi o döneme baktığında, “ya aslında çok iyi olabilirdi, ama yazık oldu kendini harcadı dediğin oyuncular kimler?”
M- Mevzu bahis Türkiye olunca ortalık harcanan ya da kendini harcayan oyuncudan geçilmiyor malum. Altyapılardan gümbür gümbür gelip de yukarı çıkınca sınıf atlayan oyuncu sayısı az. Birkaç kuşak geriye gitmeye gerek yok, Hakan Demirel ve Cenk Akyol var mesela. Direkt bu oyuncular içindir demiyorum ama maalesef günümüzde çok değişken var bu oyuncuların gelişimini etkileyen. Bir kısmı çok duygusal, bir kısmı menejerlerin etki alanına çok erken giriyor, bazıları hedefleri çok yüksek koyup gelişimlerini önceliklendirmiyor ya da basamakları çok hızlı tırmanmaya çalışıyorlar falan. Bu yüzden yeteneklerinin üstüne koyabilen, hatta bunu kendilerinden beklendiğinden çok daha fazla bir şekilde verebilen Sinan Güler gibi, Evren Büker gibi oyuncuları takdir ediyorum. Keşke “yetenekli” denen her oyuncu bunun üstüne koyup “iyi oyuncu” olabilse; bizim memlekette bu oran çok düşük maalesef.
Bu soruyu chn’ın önerisi ile soruyorum; dünyadaki örnekleri ile kıyasladığımızda, Türkiye’deki tribünlerin felsefesinin farkının ne olduğunu düşünüyorsun? Tabi aslında önce türkiye’de tribünlerin bir felsefesi olduğunu düşünüyor musun, onu sormam lazım.
M- Bu çok zor soru, tek başına bir söyleşi konusu olur. Taraftar-seyirci ayrımından girip endüstriyelleşmeden çıkarız, mümkün mertebe bunlara girmeyip klişelerle geçeceğim cevabı.
İki temel sorun var: birincisi salona gelmemek, ikincisi de gelinse bile parkeye olumlu etki edememek. Fenerbahçe taraftarından örnek vereyim; Efes final serisinde salon dolu, sıradan gördükleri bir lig maçında bomboş, EL maçlarının çoğunda da aynı şekilde. Bu ayrım dışarıda bu kadar net değil, İspanya’da falan, takımların her lig maçının çok ciddi taraftar ortalamaları var. Haydi İspanya Avrupa’nın NBA’sı; Almanya’da, Fransa’da falan da durum böyle. Maalesef, özellikle İstanbul’daki kitle çok sorunlu; zor beğenir, çabuk kızar falan… Anadolu’ya gittiklerinde takımlar bayram ediyor, ilgi de atmosfer de değişiyor.
Bu ilk konuyla ilgiliydi, parkeye etki konusu da bir o kadar fena. Orada da kitle 2 şekilde farklılaşıyor; bir kısım “çök-çök” derdinde, tiyatro misali izliyor, bir kısmı da serbest atış esnasında oyuncunun gözünün içine baka baka el-kol yaparak tezahürat yapıyor, hesapta destek amacıyla. Oyunu taraftar da okumalı, sadece oyuncu değil. Hani “eksiklik” dersek ilk paragrafta bahsettiklerime çok girmeden en temel hatlarıyla sıkıntılar bunlar.
Ha bir de yeri gelmişken (aslında gelmedi ama buraya sıkıştırayım istedim), ben oturarak maç izlemeye alışkın değilim ama bu sene önceliğim analiz olacağından sanırım yavaş yavaş alışmam gerekecek. Çekirdek stoğu yapacağım, bendeki tribün felsefesi de değişecek anlayacağın:)
Peki kız arkadaşını alıp, her stada her salona gidip rahatça maç izleyeceğini düşünüyor musun?
M- Kız arkadaşımla aynı takımı destekliyor olursak evet, elbette düşünürüm. Kız arkadaşım benimle aynı renkleri desteklemediği sürece zaten “rahatça” maç izlemesi mümkün değil, pis bir fanatiğim malum :) Şaka bir yana, bu konunun da olduğundan daha kötü gösterildiğini düşünüyorum. Evet, tatsız olaylar yaşandı-yaşanıyor, tansiyon çoğu ülkeden daha fazla ve salondaki profil de çoğu zaman farklı olabiliyor ama “eşini-çocuğunu alıp maça gidemiyorsun” derecesinde olduğumuzu düşünmüyorum. Yalnız şu da var; derbi maçlarda karşılıklı taraftar alınmıyor; bu çözüm değil, aksine daha çok geriyor. Hem alınmıyor da ne oluyor? Yapmak isteyen rakip sporcuya da yapıyor. Çözüm o değil yani…
Dünya Şampiyonasına katılması gerektiğini düşündüğün ama şu an kadroda olmayan bir oyuncu var mı?
M- Ondan ziyade, farklı bir sezon-hatta sezonlar geçirip de bu turnuvaya gelmelerini isteyebileceğim bireyler var; yani turnuvaya, eldeki kadronun maksimum verim verebilecek versiyonuyla gelemiyoruz. Mesela Ömer Aşık, sezonu boş geçirerek geliyor. Sinan Güler, yıllardır hak ettiği süreleri alamadan burada. Tanjevic çok ciddi bir rahatsızlıkla boğuştu-boğuşuyor. Hidayet çok iyi bir sezon geçirmedi. Kerem Gönlüm, doping olayı yüzünden sezonu boş geçirip geliyor gibi… Bir de Engin Atsür var tabii, sakatlığı hem Ulusal Takım’ı hem de Fenerbahçe’yi epey olumsuz etkileyecek.
Basketboldaki ideal beşini sormam çok klişe mi olur?
M- Ben de “artık basketbolda ilk beş kavramı kalmadı” desem çok mu klişe cevap olur? Türkiye için mevcut kadroda Kerem-Ömer-Hidayet-Ersan-Ömer gibi olabilir; Hidayet-Ersan ikilisinin süreleri mümkün mertebe maksimum olmalı, diğerleri rakibe ve gidişata göre çok değişir-değişebilir.
Peki sen de benim gibi Avrupa şampiyonasından sonra Türk basketbolunun gerilediğini düşünüyor musun?
M- İlerlemediğini düşünüyorum, bu mantıkla ilerlemez de zaten. Biz şunu karıştırıyoruz hep; bir turnuvada 2. olmak, dünyanın ya da Avrupa’nın en iyi 2. takımı olman anlamına gelmiyor. Bizim için başarı tek kriter, öne arkaya çok fazla bakmıyoruz. Ne zaman oyuncun yaptığı işin bir iş olduğunu anlayacak, o disiplinle kendini geliştirmek için yırtınacak, yetenekli oyuncudan iyi oyuncuya adam verebilme yüzdemiz artacak; ne zaman insanlar salonlara gitmeyi, sporu hayatlarının parçası haline getirmeyi alışkanlık edinecek, o zaman ilerleyeceğiz. Şimdi bu turnuvada şampiyon olsak ne olacak? Evet, bu spor dallarının futbolun yanında, ilgi çekmek için başarıya ihtiyaçları olduğu gerçek ama tek kriter başarı olmamalı.
İşin edebiyat kısmını uzun tuttuktan sonra 2 kelime de teknik konularla ilgili edecek olursak; önceden uzun oyuncu konusunda sıkıntı yaşıyorduk, şimdi kısa çıkmıyor. Önceden Harun, Ufuk, İbrahim vs. vardı, şimdi “atıcı yok” diyoruz. Alttan oyuncu çıkaramıyoruz, çıkarabildiklerimizin de özellikleri geçmiştekilere göre farklılık gösterir oldu.
Türkiye’de bir basketbol gazetesi veya dergisinin düzenli bir şekilde varlığını gösterememesi hakkında ne düşünüyorsun?
M- E talep yok, normal; hem o işin emekçileri mağdur bu durumda hem de talep eden ancak azınlıkta kalan kesim. Burada sosyal medya anlam kazanıyor; farklı uzmanlık alanları, farklı takip alanları ile kendi içeriğini yaratan takipçiler, bilgi ihtiyacı konusunda önemli bir eksiği kapatıyor. Elbette gazete-dergi tadında değil ama özellikle blogların ciddi bir kazanım olduğunu düşünüyorum.
Peki yolculuğundan atmosferine, karşı takım taraftarına kadar en sevdiğim deplasman hangisi?
M- Efes Pilsen :) Basketbolda çok fazla deplasman yapmıyor, İstanbul dışına çıkmıyorum daha doğrusu. Futbolda benim deplasman mesaim, Vamos Bien üyesiyim ve beraber vakit geçirmeyi çok sevdiğim insanlarla birlikte hemen her deplasman yolculuğu keyifli oluyor. Ama 1-2 yer say desen İzmir derim, Eskişehir derim; Vamos’la her yer güzel derim…
Basketbolda altyapı anlamında gelişmelerden umutlu musun? Ben misal Efes Pilsen ve Tofaş’tan sonra az biraz Banvit’in bir şeyler yaptığını ama gelecek dönemler için bunların yeterli olmadığını düşünüyorum.
M- Yukarıda bahsettiğim mevzulardan ötürü “çok umutluyum, uçarız-kaçarız” diyemem, bekleyip görmek lazım. Saydığın kulüplerin altyapı çalışmaları önemli, Fenerbahçe de Ülker sonrası orada ciddi bir havuz buldu. Çıkmalı oyuncu, çıkan da mümkünse yerinde durmalı; gelişimini tamamlayıp bir yerlere gitmeli, biraz da gelişimi için emek verenlere bağlılık duymalı. Taş attım erken yuvadan uçan oyunculara…
Ha bir de, Efes eskisi kadar alttan gelen oyuncuların önünü açmıyor, tabii oyuncuların da kusura vardır ama kurulan kadrolarda uzunca süredir buna dikkat edilmediğini de düşünüyorum; Efes geleneğinden hem bu konuda, hem de yabancı tercihlerinde saptı.
Basketbol yorumculuğuna epey alıştın peki ama ileride şansın olsa, Kaan Kural’la basketbol tartışmak mı yoksa Rıdvan Dilmen’le maç analizi yapmak mı isterdin?
M- İkisi de güzel olurdu, gayet beğenirim ikisini de ama daha dur; şimdilik halen Cihan’la basketbol, Habip’le futbol tartışmakla yetinecek durumdayım :)
Sponsorluk konusunda ne düşünüyorsun? Efes Pilsen'siz bir basketbol ligi hakkında fikriyatların neler?
M- Sponsorluk için bir şey diyemiyorum, maalesef düzen hep “daha iyi maddi imkanı olan kazanır” şeklinde olduğu için herkes buna göre hareket ediyor. Bu konuda politik konuşup “güçlünün çok güçlü, zayıfın da çok zayıf olduğu ortamı sevmiyorum” diyebilirim. Böyle diyoruz ama bir yandan da “Fenerbahçe’nin başarılı olması için şu gelmeli” diyoruz, e o da parayla oluyor, e o da sponsorlukla oluyor falan… Can sıkıcı döngü… Ama hem ligde hem de Avrupa’da alttan oyuncu çıkarıp düşük bütçelerle iş yapan takımlara sempati duyduğumu belirtmem gerek.
Ergin Ataman döneminde Fenerbahçe-Efes ilişkileri çok bozuldu, bir Fenerbahçe taraftarı olarak ben de çok sevimli bakamıyorum Efes Pilsen’e (samimi itiraf). Yıllardır yaptıklarını yok sayacak, deyim yerindeyse kendilerine .ok atacak durumum yok ama o sempatiyi kaybettiler. Efes Pilsen’siz bir lig düşünme kısmına gelince; Efes’in kapatılma gerekçesine bir kere sonuna kadar karşıyım, tüm sosyal hayattan ellerini çekmeleri isteniyor, kabul edilebilir bir şey değil bu. Ancak dönüp dolaşıp aynı şeye geliyorum; “basketbolu sevdirme” misyonunu kendisine yüklemiş ve yıllarca gerçekten bu konuda önemli işler yapmış bir kulübün yakın dönemde yaptıklarını bu misyonla bağdaşlaştıramıyorum. Kendileri bunu ne kadar önemsiyor bilmiyorum ama önceden onlar için salona giden çoğu insan şimdi gayet sevimsiz bakıyor kendilerine…
Türkiye'de basketbolun gelişimine dair en önemli 3 şeyi say desem, bir de bunun tam tersin yap desem ne dersin?
M- Gelişim için
sporcular adına: eğitimli ve donanımlı olma (tam ifade edebildim mi anlatmak istediğimi bilemiyorum), taraftar için: basketbol kültürü, genel için: daha dengeli ve rekabetçi lig, süre alan gençler.
Tersi için:
aynen böyle devam edelim.
Bu konuda politik olabilirsin ama yine de soralım Turgay Demirel hakkındaki fikriyatların nelerdir?
M- Kendisini seven, on numara insan diyen, haydi onları da geçtim, adı geçtiğinde yüzü ekşimeyen kimseyi tanımadım desem? Çok politik olmadı herhalde?
Özel ve geyik sorular;
Basketbol oynamaya fırsat bulabiliyor musun?
M- Çok değil, istediğim ya da istemeyi istediğim kadar değil maalesef. Futbol da aynı şekilde, ondan da koptum. Ama “çalışsa yapar” tadında amatör bir sporcuyum, “2 maç yapsam ısınırım” diye avutuyorum kendimi, daha nereye kadar avutabileceğim bakalım…
Fenerbahçe ve sporu hayatından çıkartırsak, geriye ne kalır?
M- Eş-dost kalır, ailem kalır, işim kalır; müzik, sinema, gezip tozma, yiyip içme gibi diğer hobilerim kalır, kendim kalır ama tadı kalmaz hayatın. Şanslıyım çünkü etrafımda “yahu bu nasıl bir merak, nasıl bir bağlılık” diyen insan sayısı az, zor olurdu çünkü anlatmak.
Engin Atsür’ü sen de benim kadar beğeniyor musun?
M- Oyuncu olarak beğeniyorum, eğer onu soruyorsan. Tip olarak pek değil, yani ben mi Engin mi desen çok net ben :) İyi çocuk güzel çocuk, çok sevinmiştim transferine ama sakatlık haberi bizi üzdü; dilerim tez toparlar, bir daha sakatlık yakınından geçmez…
Peki ustat’da yazdığın yorumları gelecekte sen ünlü olunca yayınlamamdan korkuyor musun?
M- Yani soyunmadım bir şey yapmadım, elinde fotoğraf yok bir şey yok, elbette yayınlayabilirsin:)
Son söz; Teşekkür ederim, değişik oldu, arada beklerim yine; önceden yazardım biliyorsun, spor dışında da klavyem çalışır, beklerim:)
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Aslında markoya dair çok şey yazabilirdim ama an itibariyle kafam epeyce dolu olduğundan, olmadı bir röportaj değerlendirme yazısı yazabilirim. Şimdilik sadece kendisine bana ve sorularıma zaman ayırdığı için teşekkürlerimi sunuyor, sportif kariyerinde cümbür cemaat arkasında olduğumuzu da hatırlatmak istiyorum.
ps. başlık şarkısı (Zardanadam- Yeniden) Marko'yu tasvir etmekten ziyade, anlık hissiyatlarımı belirttiği için kopyalanmıştır.

2 yorum:

varol döken dedi ki...

net ben! helal olsun marko'ya:)

kendinizi bazı bazı aşıyorsunuz malumafatrus hanım, benden söylemesi...

Fery... dedi ki...

azıcık emeğim varsa ki fikri ben yerleştirmişim zihinlere (inception :) )çok mutlu olurum yahu...

Nasıl keyif aldım anlatamam bu röportajdan :) malumafatrus ve marko... Yahu siz Tuğba ve İlker'siniz ne furuşu ne markosu :))

İlker'in yeri çok ayrıdır bende ne yapsa iyi yapandır dünyayı yaksa haklıdır candır keyif aldığının hayatında bu kadar çok yer etmeye başlamasından o kadar mutlu oluyorum ki daha çok olsun her şey gün gelsin Kaan Kural'la basketbol da tartışsın Şeytan'la maç analizi de yapsın yakışır :))

hee bir de Engin Atsür de yakışıklıymış :) İlker kadar olmasa da :)

izninle varlığını unuttuğum blogumda link veriyorum :))