2 Haziran 2010 Çarşamba

"eksiltiyorum ruhumu her fırçada"


Bu aralar kafaya takmalık meslek grubu olarak kendime gazetecileri seçtim.
Bu fitili ateşleyen, Kanat Atkaya’nın Ezgi Başaran’a evlenme teklif etmesi oldu. Yani aslında Ertuğrul Özkök hazretleri twitter’da duyurana kadar böyle bir ilişkiden bir halk insanı olarak haberdar olmamaya kızdım ben. Bundan daha önceki Mirgün Cabas- Evrim Sumer ilişkisinin de aynı şekilde sessiz sakin bir seyirde ilerlemesi bana şunu gösterdi ki, bu gazeteci ve magazin alemi kendi içinde olan bitene ilkeli, başkasına olana pek meraklı.

Hatta o kadar ilkeliler ki, eğer bu medya figürü ünlü biri ile beraberse o zaman da hemen meraklı olurlar ( bknz. Ayşe Özyılmazel, İclal Aydın aşkları) Yani anlayacağınız adalet duyguları pek gelişmiş. Sorsanız biz bir magazin figürü değiliz derler, ama başkalarının magazin figürü olmasına da itiraz etmezler. Tabi aynı ilkeli tavırları Can Dündar susamurunda öpüşürken ortadan kalkar, Güneri Civaoğlu’nun çapkınlıkları söz konusu olunca unutulur bu da ayrı.

Bu değerli basın insanlarına gıcık olduğum diğer nokta ise, kendilerine hediye yağması bir yana tüm organizasyonlardan da bedava yararlanmalarıdır. Hatta organizasmasını gazetecilerin oluşturduğu medyatava gibi bir site hiç davetiye olmayacak biletle girecek herkes denilen bir organizasyonda son dakika davetiye bulunabildiğini, böyle zamanlarda bu yüzden organizatörleri sonuna kadar zorlayabileceklerini yazabiliyor. Gerçekten gidip o konseri yazacak adama lafım yok ama alakasız bir politika yazarının, hop diye son dakikada bilet bulmasına, sonra da otomatikman entel olmasına gıcığım. Yani o fırsatların hepsi bana da sunulmadıkça, ilkesizliğin kapı gibi arkasındayım.
Şaka bir yana, ama bu insanların gerçekten kalemlerinin bu sebeple satılık olduğunu düşünüyorum. Ya da kalemlerini değil de kendilerini promosyon adı altında sattıklarını düşünüyorum. İşin daha da kötüsü, işlerini de hiç güzel yaptıklarını sanmıyorum.

Misal bizim büyük patronlardan biriyle yapılan yurt dışı seyahati sonrası, bir röportajda patronun ismi yanlış yazılmış. Yani röportajcı zatı muhterem, bir google’a bile danışmamış kendisi ile röportaj yapmadan önce, ya da yazıyı yaptıktan sonra şüpheye düşüp acaba mı bile dememiş. Şahsen büyük insan olunca böyle küçük şeylere takılmıyordur insan ama ben bugünkü aklımla patron olsam, direkt çizerdim bu gazetecinin ismini ve kendisini bundan sonraki bütün organizasyonlardan da mahrum ederdim.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Anladığım kadarıyla Türk medyası Tuna Kiremitçi ekmek parası kazansın diye seferber oldu ki biz buna mağdur edebiyatı da diyebiliriz. Bir insan nasıl bir kariyer planı ile Cumhuriyet sonrasında da Kelebek’te yazar anlamış değilim. Ama Kelebek’in, Günaydın’In Ayşesi varsa bizim de Tunamız var stratejisini beğendim. Hem belki gün gelir, o da yavaş yavaş büyük gazeteye kapağı atar. Yok orası da olmazsa, son durak Haberturk var ki, kendisini orada da pek yakında görürsek ben şahsen hiç şaşırmayacağım.
ps. başlık şarkısı Birsen Tezer-Çal Kapımı
ps.2. bu yazıyı yayınlamama vesile olan kusburnuna teşekkürlerimle...

Hiç yorum yok: