4 Mart 2010 Perşembe

"yüreğin bende kalırsa yaşayamam"


Aslında bu yazı olmasaydı, konuya ilişkin bir şeyler yazamazdım. Ölümün geldiği anda tüm kelimelerin anlamanı yitirdiğini düşünürüm çünkü. Söylenecek her şeyin ne kadar boş olduğunu bile bile, 2 dakika sonra hayatıma kaldığı yerden devam edeceğimin bilinci ile yazmak ayıp gelir bana. ..

Sezyum’u, Ayça’yı veya Nursel’i tanımasanız da, aşağıdaki yazının büyük koşturmacalarınızın etrafında size hatırlatması gerekenler var...

Bense yine bu
yazarın kalemi ile sadece fotoğraflarla tanıdığım bir genç bir kadın ve “bu kadar neşe dolu birinin başına böyle şeyler hiç gelmez” diye düşündüğüm kocasının anısı için kopyalıyorum bu yazıyı...

ve sabır dilemekten de başsağlığı dilemekten de nefret ediyorum...

Güneş hayatı sevenlere parlar


Güneş açar, kelebekler uçuşmaya başlar, yalaka bir sokak köpeği kulaklarını kıstırarak ve dost olduğunun altını çizerek kırıta kırıta yanınıza sokulur sabah yürüyüşünde, o da bilir ki köpekler ısırır ve insanlar bundan korkar, elinden geldiğince ısırmayacağının müjdesini verir kendi dilinde. Çünkü cesareti de yoktur zaten.

Ama insanlar ısırır. Cüret eder ve ısırır. Sırf kendi dişleri kaşındığı için.Siz gidersiniz iyi dostlarınızla kuduz aşısı olurmuş gibi olursunuz ama ısıranlar ısıra ısıra gezerler kendi işaretledikleri yerlerde; öfkeniz kabarmak istemiyorsa güler geçersiniz ya da bugün olduğu gibi bir arkadaşınızın çok sevdiği insanı kaybettiği haberi gelir, yine her şeyin ne kadar anlamsız olduğuyla burun buruna gelir, bu kez gülüp geçmezsiniz bile. Gülüp geçmek de anlamsızlaşmıştır çünkü.

Bugün baharın ilk güneşli günü. Ama gelen haberlerle insanın tadı tuzu kaçıyor ve galiba yaşlanmak demek bütün gelen kötü haberlere, dandik insanların o bilindik ve şaşırtmayan dandikliklerine, ezberlediklerinizin tepe üstü düşüşüne rağmen istifini bozmadan ‘hayat işte’ deyip sıranın gelmesini beklemek demek.

Amaaan. Çok sıkıcı. Hayat yani, çok sıkıcı. Bazen harbiden çok dandik. Hayır, özentiler, dandik bilinçliler, küçük burjuva ahlaklı hayatı pisleticiler, öcü gölgeleri olmasa da çok sıkıcı.

Al işte, gencecik arkadaşımız, zart diye gidiveriyor. Şimdi, bu kadar belirsizken, bu kadar kaypakken her şey, ölüm korkusuyla etrafa kendine olan öfkesini ve nefretini bulaştırmak için ellerindeki bütün zekâ, çevre, vesairesiyle koşturan ve bunu zevk ve bildiğin adi bir iş edinen ufak ruhlular için hayatı onlar gibi ufaltmaya, onlar için çaba sarfetmeye ne gerek var.İşte, gençler patır patır gidiyor. Aşıklar yalnız kalıyor. Ellerinde tutunacakları tek yumuşak yastıkları, o samimiyeti birlikte yaşadıkları, kucak kucağa oturup kedilerini sevdikleri sıcak akşamları.
Sevgisiz, saygısız ve aşırı etiketçi insanlara kızamayışımın sebebim bu: Sevme yeteneksizlikleri. Bu da art niyeti, kesintisiz harislik ve yıkıcılığı beraberinde getiriyor.
Oysa bir baksalar ya, hayat cücük kadar; hayatlarını boş işlere adayacaklarına yapıcı, sağlık ve güzellik saçıcı olmak onlara da iyi gelecek.

İşte o zaman bahar baharlaşacak, her şey hakkıyla varolacak.

Ama tabii netice itibatıyla bana ne. İnsan ne yaparsa kendine yapıyor, her koyun kendi bacağından asılıyor, biz istesek de, istemesek de.

Güzel insanın son yolculuğu da güneşli ve kelebekli bir günde oldu; ruhu şad olsun.
AYÇA ŞEN

ps. Başlık şarkısı sen ağlama...

2 yorum:

Fery... dedi ki...

Ölüm tek gerçek... Anane, babane, dede kayıplarıydı önce yaşanan sonra anne, babalar oldu... büyüdükçe yaşayacağımız acılara adım atıyoruz bir bir... beklenenler dışında bir de aniler var ki benim hayatımın en sarsıcı örneği bir gün bir motor kazasında 26 yaşında 4 aylık evliyken kaybettiğim arkadaşımdı... Zaman durmuştu sanki, sanki biri yalan söylüyordu... Gerçekmiş... 4 yıl oldu :(

varol döken dedi ki...

ölüm de hayata dahil...