18 Mart 2010 Perşembe

"gecikmiş bir sevdaydım, kalbinin sol yanıydım"


...

"Şimdi tabii sanat ve sanatçı meselesi boyumu aşan metrajda konular ama bu dokunulmazlık da sinirimi bozuyor. Sanatın kimlerin elinde olduğunu, kimlere sanatçı dendiğini az buçuk gördüğümden beri (‘her şarkıcıya sanatçı deniyor’dan biraz daha fazla)
her hakkının mahfuz olduğu balonunu patlatma cüretini de izin verirseniz bendeniz de göstereyim. Sapla saman epeydir birbirine karıştı malum.

Bir aralar da sanatçının duruşu diye bir şeyler geveleniyordu, neyse ki Kenan Evren bu konuya son noktayı koymuştu sanatçının ‘sas duruşu’ adlı ibret verici yaşamında.

Bir de, sanatçının duruş posizyonlarından ziyade, ilk sergilenme zamanlarındaki piyar çalışmaları esas hüzünlü olanı.

Şimdiye kadar bir şey üretip de bunun tanıtımlarında içi sıkılmayan, ‘Ben ne yapıyorum abi ya’ demeyen bir sanatçıya rastlamadım. Röportajlar, ilanlar, göz önünde olma ve bütün bunları çok istiyor olmak ile hiç istemiyor olmak arasında gidip gelen çelişki. Bu çelişki de okkalı nevrozu beraberinde getirebiliyor.

Uzun vadede bu pişmanlığın sanatçının üretimine katkıda bulunduğu, bu pişmanlıktan sonra geçirdiği nekahat döneminde temizlendiği, temiz bir sayfa açtığı da bazı bulgular arasında. Yalnız en fenası, bu popüler kirlenmeyi alışkanlık edinip bazı çok önemli insani değerleri (ki bu değerler onların üretim hammaddeleridir zahir) kaybettiklerine de feci şekilde şahit olunmuşluğu vardır.

Velhasıl kelam, Leonardo Di Kapriyo muydu, onun ‘Son Yemek’ adlı kablosu muydu, kablosuz interneti miydi, her şey birbirine girdi, popüler olma ile yazarlık, resim ile Seda Sayan’lık artık iyice harmanlandılar. Belki bu iyi bir şey ancak fazla karıştırmak da hem mideyi hem de rengi bozar değerli sanatsever.

Bundan kelle değerli sanatperver okur, kehanetlerle sanatı fallaştırma çalışmalarına lütfen pabuç bırakmayalım, şizofreni ihtiyacımızı mesela rüyalarımızla, kahve falları ya da işte o Matriks’teki izdüşümlerle filan giderelim. Hem belki o zaman kıyamet de ertelenebilir."


Çok şükür ben bu aralar şizofreni ihtiyacımı rüyalarla gideriyorum. Her akşam 90 dakikalık Tv filmi seyrediyorum sanki. Ama işte bu beyaz ekran nankör bir şey olduğundan sabaha kalmıyor tüm rüyayı da unutuyorum.

Gerçi dünkü rüyamı az çok hatırlıyorum ama kısmen güzel bir rüya olduğundan ve "güzel rüyayı kimseye anlatma gerçek olsun; kötü rüyayı herkese anlat, olacağı varsa da olmasın" hüsnü kuruntusundan mütevellit ipucu veremiyorum.

Kehanetim 3 vakte kadar gerçekleşmezse de bir sonraki etapta hayatın anlamını kahve fincanlarında aramayı düşünüyorum.

ps.Başlık şarkısı Şeytanın Gözyaşı dizisinin tekrar bulup dinleyemediğim şarkısı

5 yorum:

varol döken dedi ki...

sanat reklamı yapabilir miyiz?

varol döken dedi ki...

her yazdığımız yayınlandığına göre bunu evet olarak algılıyorum...

varol döken dedi ki...

http://www.haberkapadokya.com/yazdir/haber/30658-Gel-vatandaş-gel-İstanbul-2010a-gel-.html

halkın arasına inmek böyle bir şey miydi? hani reklamcı halkından uzaktı... yaaa işte öyle yerleyeksan ederim önyargılarınızı...

malumafatrus dedi ki...

önemli olan o pazarda gezen benim gibilerin izlediği şeyi anlaması.

Tabi bir de aynı pazarlarda korsan kitap satılması iyi bir şey midir kötü bir şey bunu tartışalım istiyorum:)

malumafatrus dedi ki...

Ayrıca kehanet 3 vakti bile beklemeden oldu, bunu da pek sevindirik hallerde belirtmek istiyorum.