14 Mart 2010 Pazar

"doğruya yakın gerçeğe uzak"



Yemek...

Bu hafta sonumun özeti de ana fikri de bu oldu. Hatta bu işi o kadar sevdik ki, Vedat Milor'un favori turist modeli gastro turist olmaya bile heves ettik.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, artık bu Cuma kendime " her güzel şey bitiyorsa, hafta sonu geldiği için de bu kadar maymun olmaya gerek yok bence" diyebildim. Bunun içinde az beklenti ile nispeten çok şey yaptığım (en azından çok gezdiğim) bir hafta sonu oldu.

Cumartesi günkü faaliyetlerimizden güzel havada nereye gidersek gidelim koca bir kalabalık ile karşılacağımızı bir kez daha anladım. Yine de bayram veya düğün vakti değilken Eminönü taraflarının neden o kadar kalabalık olduğunu bir türlü idrak edemedim. Kalabalık münasebetiyle doğru düzgün gezme fırsatı bulamayınca da, Mısır Çarşısı'ndan bilumum lezzetli ve zararlı şeyleri alarak kendi muhitimize geri döndük.


İnsan yorgunluğumuzu ise bir güzel uyku ile gidermeye çalıştıktan sonra manasız yeme maratonumuza startı verdik( ondan önce olanlar normal insan halleriydi). Pazar günü kaldığımız yerden devam etmek için sabahın bir köründe Karaköy Namlı'ya koştuk. Bu saatte daha kalabalık akın etmemiştir diyorduk ki, ayakta sıra bekleyen insanları da gördüğümüzde erken kavramın fazlasıyla subjektif olduğunu hatırladık. Bu hafta sonu gezmeye hevesli olduğumuzdan Karaköy'de olmazsa Beylerbeyi'nde olur diyerek o tarafta tek bildiğimiz kahvaltıcı Aynalı Kahve'ye gittik.


Peki ama ne oldu?

Değerli Aynalı Kahve, bizim dışımızda 12-14 kişinin olduğu toplam 2 masa müşterisi olmasına rağmen, peynir, domates, ekmek kesme gibi faaliyetlerinden oluşan kahvaltısını sunmak için 20 dakika gibi bir süreye ihtiyacı olduğunu belirtti.

Neden bu kısmetsizlik diyerek oradan da acilen uzaklaştık ve kapağı hemen yanındaki İnciraltına attık. Bilenler bilir İnciraltı aslında bir meyhane. Ama kahvaltı da sunan bir meyhane. Biz de açlık ve alternatifsizlik sebebiyle acabalarla ısmarladık kahvaltımızı.

Ve sanırım 1.5 saatin sonunda Aynalı Kahve'den kısmen kovulmuş olmaktan dolayı fazlasıyla bahtiyar ve bir o kadar da toktuk. Bilinmezliğin getirdiği kabullenişten de olsa gerek, kahvaltımızı hem ruhumuzu hem de midemizi bir güzel doyurdu. Kızarmış ekmeğin yanında bir de simit olsaydı ve peynir çeşitleri azıcık daha zengin olsaydı bence şahane bir kahvaltı olurdu ki; şu durumda bile kendisinin gözümdeki kredisi gayet yüksek. Havalar güzelleşene kadar tekrar gidemem muhtemelen ama Anadolu yakası insanları değerli kusburnu, değerli fery için tavsiyemdir; bir hafta sonu inciraltında gidip bir günlük yemeği bir öğünde yesinler.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Hafta sonu da spora gidersem bu yeme halini bir düzene oturtabiliriz diye düşünmekteyim.
  • Yemek için sıra beklenen tek yer bence yemekhaneler olmalı. Kimse bildiğimiz veya bilmediğimiz kahvaltı için sıra beklememeli.
  • Bununla beraber insanlar fatura ödemek ( yani para vermek) için de sıra beklememeli, sadece para almak için sıra beklenilebilir bence.

Benden selam söyleyin;

Boru gibi sesimle okuduğum gazete haberleriyle başlarının etini yediğim yan masadaki büyük yaşlı (hayır orta yaşlı değiller, hayır yaşlı da değiller) çifte.

ps. başlık şarkısı Gripin- Müsait bir yer

7 yorum:

kusburnu dedi ki...

bir cumartesi için inciraltı not alındı efenim..

varol döken dedi ki...

ben cumartesi gecesi için aldım o notu tahmin edebileceğiniz gibi:)

varol döken dedi ki...

cumartesi karaköy namlı'ya gittim... çok açık söyleyeyim, 5 para etmez gözümde... yemekleri değil ama 1 salam dilimini 1 liraya satan ve bunu normal bir şeymiş gibi herkese yediren anlayışlara korkunç karşıyım... hele ki kahvaltını almak için sıra bekleyip sonra yetmeyince acaba yeniden sıraya mı girmem gerekir diye yaşanan gerginliğe, geciken çaylara ve hepsinden önemlisi bir gece önce içtiğimden fazla ödediğim hesaba da inanamadım...

namlı, limana inen ruslardan fazlasına hitap etmemelidir bence ama ne de olsa burası türkiye...

varol döken dedi ki...

namlı'dan önce kıyı şeridinde kahvaltı edebilecek bir yerler düşündüm... beşiktaş'tan ataköy'e kadar olan kısma gayet hakim olduğumdan gözümün önüne getirebildim, daha doğrusu getiremedim... gerçekten o şeritte bir tane düzgün yer yok... tam sahilin dibinde yani... potansiyelini bu kadar berbat kullanan başka bir şehir yoktur sanırım yeryüzünde... sonra şeridin çok hakim olmadığım beşiktaş'tan yeniköy'e kadar olan kısmını düşündüm... evet oralarda çok mekanlar vardı ama ya kazık ya başarısız ya kalabalıktı...

en sonunda kahvaltının gereksiz olduğunu düşündüm, bundan sonra sabahları da rakı sofrası kuracağım:)

malumafatrus dedi ki...

Varol; sahil şeridinin bu fukara hali benim içinde çok büyük bir yara. Bu yüzden İzz'i çok sevmiştim ben:( Bu yüzden mutluluğun garanti olduğu mekanlardan bir adım uzaklaşmam. Nasıl gayrimenkul piyasası iş bilmezler yüzünden gereksiz yere değerleniyorsa, manasız mekanlar da kahvaltıdan anlamayanlar yüzünden boş yere popüler oluyor.

AMa durun çok yakında İstanbul'un kahvaltı haritasını çıkartacağım ve o zaman tüm bu sıkıntılar ona erecek. sonra da kitabın gelirinden kendime boğazda şapşahane bir kahvaltılık mekan açacağım. Ama hayır, orjinal olacağım diye kahvaltıda caz olaylarına falan hiç girmeyeceğim.

kusburnu dedi ki...

kahvaltı menüsü için aklımda orijinal bir fikir var, uygun paraya söylerim sana fikrimi..

Fery... dedi ki...

İnciraltında dantelli bardaklarda rakı içtim kışın içeride yazında o müthiş bahçesinde ama hiç kahvaltı etmedim ki ben kahvaltı aşığı bir insanım, not alındı... ilk fırsatta :)