3 Şubat 2010 Çarşamba

"ne söyleyeyim, adalet senin tanrı seçmişken"


İnci Aral’ı sevmemin en büyük sebebi rahat okunulabilirliğidir. Benden kırk yılda bir kitap okumak isteyen kişilere ( özellikle kadınlara) bu sebeple de ilk önerdiğim kişidir, her algı düzeyinde okunulabilir bir yazadır bence İnci Aral. Hikayeden ziyade dili çeker beni. Anı kitabı olan Unutmak’da bile altını çizdiğim sayısız satırı vardır.

En çok sevdiğim kitabı Mor ( ki ilk okuduğum kitabıdır) ve Ölü Erkek Kuşlar’dır. Kitaplarını okuyalı çok oldu ama yanılmıyorsam İnci Aral romanlarında tek eşlilik diye bir şey yoktur. Genelde aşkı içinde her şeyi göze alan savaşan kadın kahramanları vardır İnci Aral’ın ve genelde de hayata karşı tek başına ayakta durma müdalelerine tanık oluruz bir şekilde.

Bu anlamda Sadakat çok da farklı bir kitap değil bence. Ama yine de karakterlerinden en nefret ettiğim kitabı oldu kendisinin, bu sebeple de müsadenizle önce İnci Aral’ın röportajını kopyalayıp, daha sonra da kitaba dair epeyce spoiler yazacağım. Okumak isteyenlerin röportaj sonrasında kendilerine dur demesini öneririm.

...

Romanınızın hemen başlarında, eski tesadüfi buluşmaların artık olmayışını, günümüzdeki karmaşanın doğru insanı bulmayı güçleştirdiğini hatırlatıyorsunuz. Sosyal ağlar aracılığıyla herkesin kendini açmaya hiç olmadığı kadar meraklı olduğu bir çağda, ‘romantik tesadüfler’ yaşamak, ‘doğru insana’ rastlamak imkânsız mı?


‘Doğru insan’ tanımı roman kahramanı Azra’ya ait. Bu, bir özlem. Başlangıçta her aşk insana doğru, karşılaşmaysa mucize gibi görünür ama o yakınlık sınanıp doğrulanmak zorundadır. Ötekini zamanla keşfeder, çözersiniz. Uzaklık, aşkı büyütür. Günümüzün olağanüstü iletişim olanakları ve kendini dışarı açma eğilimleri aşkın süresini kısalttı. Saatler süren telefon konuşmaları, gerekli gereksiz mesajlaşmalar, geceler boyu yazışmalar, kısacası bu derece dökülüp saçılmak, sabırsızlık ve tensel yakınlıkla ilgili çeşitli sakınımların gevşemiş oluşu; aşkın gereksindiği merak, gizem, özlem ve belirsizliği ortadan kaldırdı. Büyü çok çabuk bozuluyor, aşırı yakınlık aşkı aşındırıyor ve duygusal nasırlaşmaya neden oluyor. Romantizm güzeldir ama neredeyse gülünçleşti.

Bir yandan da ilerleyen sayfalarda görüyoruz ki yeni ilişki biçimlerinde önceden olmayan başka bir şey var. Tıpkı Ferda ile Azra’nın yaptığı gibi insanlar pat diye, yeni tanıştığı kişiye ‘İlişkin var mı?’ gibi sorular sorulabiliyor...


Bu rahatlık kötü bir şey değil. Ama içtenliğe gelince iş değişiyor. Sanıyorum çok fazla yalan, gösteriş ve oyun var ortada. Teknoloji yardım ediyor, olmadığı biri gibi görünmek eskisinden daha kolay artık. Bir de sanki herkes aldanmak da oyuna dahilmiş gibi yaşıyor. Olmazsa başkası olur, kimse biricik değil nasıl olsa...


Başlarda Azra’yla empati kurabildim. Ama Ferda’yla olan ilişkisi ilerledikçe itici bulmaya başladım Azra’yı. Ferda’yı geleceği için bir tür güvence olarak görüyor. Azra’yı daha güçlü bir kadın olarak çizmek geçti mi hiç aklınızdan?


İtici bulduğunuz Azra’ya benzeyen çok fazla kadın biliyorum. Bu tip kadınlara ben de yakın değilim aslında. Bugüne kadar yazdığım kadın kahramanların çoğu, dik başlı, direnen, kendi başına var olmaya çalışan onurlu, çekip gitmekten korkmayan, hatta okuru kışkırtan kadınlar oldu. Bir okurum bana, ‘Sizin yüzünüzden kaç kadının boşandığını biliyor musunuz?’ diye çıkışmıştı. Bu kez kafamı fazlasıyla meşgul ettiği için Azra tipinde bir kadını yazmak ve yazarken onu anlamak istedim. Azra’nın güvence ihtiyacı sonsuz sadakat. Ferda’ysa bu arzunun en aykırı nesnesi. Zaten arzu nesnelerimizi seçerken zora yöneliriz ve sonunda ilişkimiz kaçınılmaz olarak bir aşk-nefret ilişkisine dönüşür. Azra’nın giderek kontrolünü kaybettiğini, kırılan onuru nedeniyle inatçı bir çılgınlık içine düştüğünü unutmayalım. Roman bittiğinde onu daha iyi tanıdım ve ondaki duyguların az çok her kadında bulunduğunu sezdim. Ayrıca kabul edelim ki erkekler, bu arada Ferda da hiç masum değil.


....
Değerli Azra ( gıyabında İnci Aral), kişisel hedeflerim arasında bu kitap sayesinde Azra gibi bir kadın olmama maddesini eklettiğiniz için ikinize de teşekkür ederim. Evliyken aldatılma sonra evliliğe devam etme, devam etmek zorunda kalmak olaylarına falan hiç lafım olmaz, bilmediğim mecralardır, anlamayacağım şartlardır, yaşamadan konuşmak kolay ve bir bakımda da saygısızlıktır.
Ama yani bir insan kız kardeşi ile yatakta bastığı ( ondan öte daha öncede ilişkilerini uzunca bir süre hissettiği) bir adamı affetmese bile hangi şekil şartta tekrar evine alır. Nasıl yüzüne bakar. Ne tür bir hastalıkla, yine de onun hayatında olmasını ister, onu affetmeyi diler?

Kitabın sonuna gelmedim ama fikrimin değişeceğini de sanmıyorum. Daha da ipucu vermemek adına fazla derinlere girmiyorum ama kısaca şunu söyleyelim, benim için hikayenin ana fikri “Baldız baldan tatlıdır” bu derecede yüzeysel yaklaştım kitaba ama kusura bakmasın ne Azra, ne Ferda ne de Aliye daha fazlasını hakeder.


ps. Resim adresimiz ikinci kapı komşusundan.
ps.2. Başlık şarkısı Sakin- Dönsün

4 yorum:

farawaysoclose dedi ki...

" pat diye, yeni tanıştığı kişiye ‘İlişkin var mı?’ gibi sorular sormak" fikrine bayıldım.

bir noktadan/yaştan sonra yeni tanıştığın biri ile o "ilk tanışma" diyalogu o kadar sıkıcı ve yorucu oluyor ki.. kimmiş neysin neyin nesiymiş, işi ne yaşı ne anası kim danası kim... of bütün bunları tek seferde öğrenmeye çalış, anlattıkları ilginçmiş gibi kafa sallarken bunları unutmamaya çalış, 2.buluşmaya değer mi anlamaya çalış, ha bu arada kendi özgeçmişini de anlat!

hani çooookkk uzun süredir birbirini tanıyan insanlar, hiç akıllarında yokken aniden sevgili olurlar, evlenirler ya, işte sırf bu yeni bir insanla tanışmanın yoruculuğundan yıldıkları için sanırım.

yine böyle tanışma cümleleri kurarken karşı taraf, sıtkım sıyrılıp laf lafı açıyor numarası çekip rahat rahat laflamaya çalışmıştım ki karşı tarafın "sohbetin ortasından girmiş gibi yaptın" uyarısı (!) ile kendime gelmiştim!

artık kimseyle tanışmıyorum, tanıdıklarımla kısa cümleler kuruyorum.

malumafatrus dedi ki...

Bu derdi en iyi anlatan şarkılardan biridir bence Nasıl Zor Şimdiyle Hande Yener.

bence belli bir noktada insanlar hedeflerini alenen beyan etmenin rahatlığını yaşıyorlar. Yani kendini karşındakine beğendirme hali, karşındakine de "uff ama yani ne salaklık bu şimdi"diyememe sıkıntısı her şekilde bir dert ama o da muhtemelen biraz kişilik biraz da yaşla aşılan bir baraj.

Murathan Mungan'ın Eldivenler'ini okudun mu (sanki okumuş olabilirsin diye bir fikrim var ama) bilmiyorum ama ben orada arkadaşlarının tanıştırdığı ve gayet de mutlu olan, beklentileri de asgari düzeyde olan çiftin mutluluk hikayesini severim, okumadıysan şiddetle okumanı öneririm.

Bununla beraber, arkadaşlar bir süre sonra neden sevgili olurlar konusunu da bilahere derin derin tartışmak gerek diye düşünürüm.

Fery... dedi ki...

Zaten arzu nesnelerimizi seçerken zora yöneliriz ve sonunda ilişkimiz kaçınılmaz olarak bir aşk-nefret ilişkisine dönüşür.

yazıdan aklımda kalan budur çok da doğrudur...

Arkadaşken sevgili olmak, olmaya çalışmak... Yok, olmaz, başkası için olursa da benim için olmaz... Kör bile bir kere düştüğü kuyuya ikinci kez düşmez...

Demek ki ötesi var körlüğün...

Geç de olsa alınmış dersler vardır :)

malumafatrus dedi ki...

sen bunları yazıyorsan körlükten eser kalmamış diye düşünüyor, sevindirik oluyorum:)