31 Aralık 2010 Cuma

"ardımda çok şey bırakmadım, kalanları da almadım"


3 gündür 2010 için bir değerlendirme yazmak için uğraşıyorum mamafih ne yeni yıl heyecanı ne de 2010’a karşın güzel hissiyatlarım olduğundan bir türlü başladığım cümlelerin sonunu getiremiyorum.


2010’da benim için 3 major değişiklik oldu ki, hepsi de pozitif yönde. Negatif yönde major bir şey yaşamasam da yine de güzel hatırlamamaya niyetliyim 2010’u. (twiter meali; daha da olsam girmem kendisine)


Bence yeni yıl güzel ama yılbaşı hali herkes için çok gereksiz bir hale bürünüyor. Alışverişi, yemeği, gidileceği, yenileceği derken insan bir sürü tantanın içinde buluyor kendini. Evde misafir ağırlamaktan yorulanlar, kendilerini dışarı atmak istiyor, dışarıda her yer adı yılbaşı diye fahiş fiyatlar istiyor, kalabalıklar göz korkutuyor çoğu yere gitmek aklın ucundan bile geçirilemiyor. Ben yeni yılda evde girersem uyuyakalırım korkusundan ötürü kendimi ev dışına atmaya çalışıyorum genelde. Bu senede böyle olacak ama gideceğimiz yerin Şişhane’de olması (Taksim değil, Asmalımescit değil, sadece Şişhane) beni hiç germemişken, diğer katılımcılarımızın “ay nasıl gidicez, şöyle mi yapıcaz böyle mi olsa” laflarından biraz ürkmüş moddayım. Ama her şeyden öte anneme orada olacağımı söyleme faslından ürküyorum.

Geçen sene yaşadığım sufle krizi bu senede tekrarlamasın diye iş çıkışı bir sufleciye gidip ruhumu ve gözümü doyurmam şart. Aslına bir de uyusam, bu akşam malumafatrus kaçta “uykum geldi” demeye başlayacak iddialarının muhatabı olmazdım ama bakalım zaman/ plan dengesini nasıl ayarlıyacağım.

Bu arada şirketimizin dört bir yanı partilerle dolmuş durumda. Yan bugün çalışan 10 kişiye karşı yiyen içen ve dolaşan bir kitleden ibaretiz. Ama yine de 31 Aralık günü tatil olmuyor bize. Bu nedenle bugünü tatil yapan şirketleri gönül gözümle seviyorum.

Rüyalarda olduğu gibi yeni yıla dair planlarımı da fazla dillendirmezsem gerçekleşme ihtimali daha yüksek olur sanıyor ve herkese sağlık ve huzurdan sonra güzel bir kader diliyorum.

Ne mutlu içinde yaşama sevinci taşıyan herkese....

ps. başlık şarkısı Denize Doğru- Ortaçgil

28 Aralık 2010 Salı

"ben, ancak ben tüm virgülleri ararken"



"Başlangıçta her şey biraz daha kolay olacak gibi gelmişti. Olmaması için bir neden yoktu, çünkü birbirlerini her şeyden çok istiyorlardı. Sevginin en dayanıklı çeşidiydi bu, her ikisi için de; istek.

Aylardır birlikteydiler. Birbirlerini tanıncaya kadar başkalarını da yeterince tanımışlardı. Her yeni beraberliğin yeni bir şans değil, azalan şans olduğunu düşünmeye başlamışlardı. İnsan her beraberlikten biraz daha yorgun çıkıyordu. Yeni bir başlangıç her seferinde biraz daha zor oluyordu.

Şimdi uzun bir süre doyasıya yaşamış, ama hala doyulmamış bir beraberlik vardı. Önemsenmemeye çalışıldıkça önemi artmıştı. Kendi haline bırakıldıkça etkisi büyümüştü. Farkında olmadan başka her şeyi daha az düşünür, daha az dert eder olmuşlardı; unutmak da daha kolaydı şimdi, gülmek de.
Hayatının ilk kez oluyordu bu, ve vazgeçilir şey değildi."


"Bir kadın aşkını saklayamaz. Saklamak istemez. Bir kadın için aşk sadece yaşamak için değil, konuşulmak içindir de. Eğer bir kadın aşkını kimseye anlatmıyorsa yakın arkadaşı yok demektir. Kadınlar birbirlerini hata yapma ve aşık olma ve bunları baştan sona anlatma yetenekleri yüzünden severler. Bir erkeği aklına koyan ve onu elde etmeye çalışan bir kadın yakın arkadaşları arasında heyecan yaratır. Oturulur, konuşulur, tecrübeler paylaşılır, etkisi kanıtlanmış yöntemler önerilir; gelişmeler yakından takip edilir ışıldayan gözlerle. Her aşk bir grup kadının ortak başarısı ve ortak hikayesidir."

….

"Kadınlar zaten böyle konularda genellikle tek sesli bir biçimde haklı olurlar.  Devam etmek onlar için önemlidir. Devam etmek onlar için önemlidir. Devam etmek istemezler ama devam etmeye teşvik ederler, arkadaş arkadaşı, anne kızı. Vazgeçmek, bir kadının bir başka kadında takdir edeceği en son niteliktir."


Kalpten Parçalar- Hamdi Koç

ps. başlık şarkısı Bülent Ortaçgil- Sen- Ben

"renkler müşkül durumda ressamlar şaşkın"


Malumafatrus arsız kız çocuğu kimliğiyle bildiriyor;


Kılık kıyafet konusu ile kafayı bozmuş bir bünye olarak geçen seneden beri büyük bir “ara palto” arayışındayım. Modacıları bilmem ama benim için ara palto, siyah gibi genel kullanım dışında kalan gri veya kahverengi gibi sadece kendine özgü renklerle uyumlu olan dışında kalan fonksiyonel bir model.
Aslında vakti zamanında gayet geniş seçeneklerim varken böyle bir arayışım yoktu. Ama sonra yeni almak için eskiyi vermek şart mantığının gazına gelerek kendilerini bıraktığımdan, apaçık ortada kaldım. Markaların ara palto konusunda bu kadar beceriksiz olduğunu bilseydim elimdekinin değerini daha iyi bilirdim diyeceğim ama asıl hadisenin elinde olmayanın cazibesi olduğunu bal gibi biliyorum. Bu noktada da alana kadar ara palto hevesi ile yanıp tutuşacağımı ama sonra yeni bir sportif palto da gerekecek diyeceğim.
Ara palto seçenekleriyle gönlüme gayet hitap edeceğini düşündüğüm İpekyol’a girersem, cüzdanı da orada bırakmaktan korktuğum için kendisi ile buluşmamı ötelemeye çalışıyorum. Ama diğer mağazalardan eli boş döndükçe sevenlerin arasına girmeyin uleyn diyerek denize düşüp takside sarılmam da kişisel tarihim için pek şaşırtıcı olmaz herhalde.
Modayı pek takip etmesem da, Türk modasının pek vizyoner olmadığını düşünmekteyim. Biz buna kısaca taklitçi zihniyet diye de çamur atabiliriz sanırım.  Yani misal, bendeniz geçen sene her yerde gri çizme aradım ama karşıma çıkan sadece 2-3 model de kahverengi kıvamında gri oldu. Bu çaresizlik içinde bulduğum içime sinen gri çizmeye de saçma bir para vererek moda olmayanı istemenin bedelini ödedim. Ama bu sene bakıyorum, her yerde bir gri çizme bir gri bot.
Gri spor ayakkabı kısmına ise vakti zamanında yeteri kadar kelime harcadığımdan  hiç girmiyorum.
Anlayacağınız modamızın tek tip hallerinden fevkalade muzdaribim. Herkesin aynileşmesi ticari açıdan maliyetler düşünüldüğünde çok mantıklı gelse de, bazı ruhlar haute couture doğar ve üniformalara bürünemez.
O nedenle farklı olan, farklılaştıran benim gözümde kazanır. Tabi ben kılık kıyafete bu kadar para yatırırdıkça pek kazanmaz, daha çok kaybederim ama onu da başka bir yazıda dert edelim artık.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Modadan anlamaz biri olarak ben chanel no 505 oje neden ve nasıl meşhur oldu. İlk kim bu modeli sürdü de vay çok şahane dedi, merak ediyorum.
  • Saçları siyaha yakın olup da kahverengi giymekten mutlu olan insanlar var mıdır acaba? Ben şahsen hiçbir zaman kahverengiyi kendimle örtüştüremediğimden, kırk yılda bir siyahın değerini daha iyi anlayabileyim diye giyerim kendilerini. 
ps. başlık şarkısı Sen-Ben ve Bülent Ortaçgil

27 Aralık 2010 Pazartesi

"hoşgeldin değil, hoşçakal acıtır"


"Galiba insanın hayatına doğumunda yerleşen ve hep yerleşik kalan bir şeyler var; şans gibi, doğal karizma ya da eziklik gibi, yüksek olanı zorlama içgüdüsü ya da azla yetinme, ilk bulduğuyla idare etme alışkanlığı gibi, cesaret ya da korkaklık gibi. Belki Şöyle demeliyim; Hayat nasıl başlarsa öyle gidiyor."

Hamdi Koç- Rüyalarıma Giren Kadın

ps. başlık şarkısı Bülent Ortaçgil- Acıtır

26 Aralık 2010 Pazar

"hayat sürgit değil, sonu başından belli"



Hafta sonu trafiksel anlamında cinnetsel vakitler geçirdim. Hafta içi bu hallere alışık olsam da hafta sonu bu keşmekeş ruhumu da enerjimi de tüketti.
Sonra dedim ki trafik karşısında sürekli olarak isyan ediyoruz ama benim bu hadiseye bir çözümüm var mı, yani şöyle değil de böyle olsa rahat yüzü görürüz sanki diyebiliyor muyum. Açıkçası kesin bir çözümüm olsa, kariyerimi çok farklı alanlarda yönlendirir, politik açılımlar yapardım. Bu noktaya henüz gelemediğimden, bana göre ne olmamalı en azından onu söyleyebilirim.
Mesela bu eski saçma sapan otobüslerden hiçbiri artık olmamalı.  
Şehrin içine trafiği kitleyecek kocaman avm’ler ve rezidanslar yapılmamalı.
3. köprü denilen şey kesinlikle yapılmamalı.  3. Köprüyü savunanlara trafik sadece yol demek değildir, bu arabalar nerede barındırılacak bir çözümün var mı diye sorulmalı.
Kabul etmek istemesem de artık İstanbul içine araba satışı da durmalı.
Daracık sokakları ile meşhur semtlerde sokaklara park yasağı koyularak, her mahalle için katlı otopark yapılmalı.
Toplu taşımanın her türlüsü İETT vizyonundan elinden alınarak, geliştirilmeli,
Tüm trafik polislerinin görev alanları netleşmeli, ışık gibi çalıştığı için trafiği felç eden polislere bir dur denilmeli,
Arabasını tek kişi kullananlar “gerçekten tek yol bu mu” sorusunu bir kez daha kendilerine sorsunlar.
Dolmuş taksi kavramını hayatımıza daha çok sokmalı.
Ve bizlerin ruh sağlığı için özel şirketler taksicilik uygulamasına bir el atmalı…

ps. başlık şarkısı Ayrıntılar- Bülent Ortaçgil

24 Aralık 2010 Cuma

"gittim, çünkü eskittim kentin sokaklarını"



  • Bunun resmi açıklamasını yapmadım ama spor hayatıma geçici bir süre ara verdim. Aslında üyeliğim bitti ama üyeliğin sonlarına doğru ben kaytarmalara başlamıştım. Bir süre daha elimde olan veya olmayan sebeplerden kaytarmaya da devam edeceğim.
  • Daha öncede yazdığım gibi, hayatıma gizliden verilen “olağan haline dönmesin” komutundan ötürü, evde TV karşısında aypop yedikten sonra sızma huzuruna bu aralar pek varamıyorum, hatta hiç Aypop bile yiyemiyorum.
  • Aslında bu aralar en çok uykum gelmesin, yarına yapılacak bir şeylerim olmasın, güzel şarkılar eşliğimde keyifli bir kitap okuyabileyim istiyorum. Ama bütün şekil şartlar oluşsa da, benim uykumun gelmeme ihtimali pek olmuyor ne yazık ki. Çünkü ne zaman boş bir vaktim olsa, otomatik olarak uyku gelip oturuyor böğrüme. Bu noktada benim bunca içtiğim kahve, kanımdaki demirleri çalan çaylar ne işe yarar merak ediyorum.
  • Kanal D, sabahın köründe yine ve yeniden Fırtına’yı yayınlamaya başladığından, evden çıkmadan önce cnbc-e’nin güne başlarken programını izliyor; benim bile evde olduğum vakitte TV karşısına çıkmak zorunda kalan kişiler için üzülüyorum. Ayrıca ekonomiyle ilgilenen kaç kişi sabah 6.00’da bu programı izlemek ister veya o saatte uyanık olur merak ediyorum.
  • Aynı şeyi, evimizin pek yakınında hayli pahalı fiyatları olan rezidanslar’ın ışıklarını o saatte yanık görünce düşünüyorum. Çünkü ben o kadar pahalı bir evde oturan kişinin benim gibi bir fani olmasını ve sabahın en bi köründe uyanık olmasını pek anlamlandıramıyorum.   
    ( Tabi bu kişiler sabahlayıp öyle uyuyan kişilerse, bunu o kadar dert etmeme gerek kalmaz) 
  • Pek muhterem aşure ayından ötürü, herkesin aşure yapıp yemesine fevkalade uzakta kalıyorum. Çünkü aşure gibi karışık bir tatlıyı takdir edersiniz ki sevmiyorum. Ama halen etrafımda aşure yapıp birbirine ikram eden insanların varlığı, “nerede o eski komşuluk halleri” yarama merhem oluyor. 
  • Yeni yılda kendime koyduğum en büyük KPI, kredi kartı ekstremdeki göreceli düşüş. Göreceli diyorum çünkü taksit belasından hiçbir zaman o tutarların sıfıra inemeyeceğini biliyorum. Bu nedenle bir dönem başarabildiğimi tekrarlayıp kredi kartımı güvendiğim ellere teslim edebilirsem ancak hayallerime ulaşabileceğimi düşünüyorum.
  • Dünyanın en saçma insanı olduğumdan, bu aralar tost mevzubahis olduğu her an, “tostumu yedim bekliyorum” cümlesi geliyor aklıma. Çağla Şıkel’in güzide dilimize kattığı bu kalıp, o zaman neden bu kadar fırtınalar koparmıştı açıkçası pek de anlamlandıramıyorum. Yani tostun genel yenme saati düşünüldüğünde, kahvaltımı ettim gel de çalışalım demenin daha pratik yoludur gibi geliyor bu msj bana. Yine de böyle saçma şeylere neden kafa yoruyorum gerçekten anlayamıyorum.  
  • Mesleksel gerekliliklerimden ötürü eşantiyon, hediye promosyon gibi şeyler kabul edemediğimden ( geldiği de yok o ayrı) bir sonraki işim için en büyük kriterlerimden biri de bu oluyor. Yani bizim büyük patronlara gelen gideni gördükçe kıskançta bir şey olduğumdan bu hissiyatlara kapılıyorum.
  • Daha önce de sormuşumdur muhtemelen ama yine de tekrarlamak istedim; sizce herkes dozunda kıskanç olmalı mıdır, kıskançlık bir özgüven eksikliği mi güven eksikliği midir? Kıskanç dendiğinde aklınıza kötü bir şey mi gelir illa ki? Sevgilisinin kendisini kıskanmasını isteyen kadınlar normal midir? Bu sorulardan daha ne gibi komplo teorileri türetilir.
ps. başlık şarkısı Denize Doğru- Bülent Ortaçgil

22 Aralık 2010 Çarşamba

"ne olur dön geri sevindirme elleri"

  • İnsan sanal olmayan bir dünyadan gerçek duygular besleyebilir mi? Yani aslında el sıkışmadığınız, yüzünü fotoğraflar sayesinde bildiğiniz ve kendini anlattığı kadar tanıdığınız birini sevmek veya sevmemek ne kadar gerçekçidir. Yalanım yok ben blog ve twitsel alemlerden tanıdığım bazı kişilere gıcık oluyorum. Sonra diyorum ki, yapma dostum bu önyargının da önyargısıdır, kapılma iki üç kelama; ama sonrada hissiyat dediğin şey illa fiziksel etkileşimle olacak değil ya, yazıyor çiziyor görüyor düşünüyorsun kızmak, sinir olmak da hakkındır bence diyorum. Ben böyle yazı yazınca sanki hep kendi kendime konuşan düşünen bir insan imajı çiziyorum ki, külliyen yalan bu intibayı da ortadan kaldırmak isterim.
  • An itibariyle kusburnu’nun bana hediye ettiği Hamdi Koç’un yeni kitabı Rüyalarıma Giren Kadın’ı; Redd’in konserine gidebilme ihtimalim ( o da kusburnu sayesinde olacak ya neyse) ve Bülent Ortaçgil’in yeni albüm çıkartması 2010’un giderayak bana yaptığı jestler olsa da, kararım karar kendisini hiçte iyi hatırlamaya niyetli değilim.
  • Hamdi Koç’un yeni kitabının çıktığını öğrenme hızım ile kendisinin kitabını alabilme hızım ne yazık ki aynı olmadı. Kendisinin kitabı Doğan Kitap’tan çıksa da D&R’larda kitabına bir türlü rastlaşamadım. Keza ben yeni bir albüm çıktığında da hemen D&R’larda bulamam. Bu noktada büyük olmak hızını yavaşlatıyor D&R’ın gibi bir hissiyat oluştu bende.
  • 5 Yılda büyük olma yolunda çok ciddi adımlar atan Kahve Dünyası da ucuz olacağım diye kocaman kocaman kafeleri azıcık insanlarla idare etmeye çalıştığından, müşteri memnuniyetinden kaybedecek diye bir görüşüm var ki, bunu antetli bir kağıda yazınca danışmanlık görüşü diye sunabilir üzerine de para alabilirsiniz.
  • Genelde emekliliğe yakın bir faaliyet olsa da, bendeniz mevcut şirketimden ayrılıp kendilerine danışmanlık hizmeti vermek istiyorum. Aslında şu anda da benzer bir iş yapsam da, dış kuvvet olunca işin daha keyifli olacağını nedense düşünüyorum.
  • Bir burç delisi olarak Susan Miller’ı yok sayan bünyem kendisinin 21 Aralık safsatasına pek itina göstermese de “mahalle baskısından” ötürü hep bir acaba ile yaşadı dünü. İşte tam da bu yüzden “her şeyi biliyormuş” denilen falcılardan ürküyorum ben. Her şeyi bilme referansı ile konuşan birinin dediklerinin hoşuma gitmeme ihtimali, söyleyeceği güzel şeylerin bünyemde yaratacağı etkiden daha önemli olduğundan bilinmezi yaşamayı genelde tercih ediyorum.
  • Bu yazının başındaki yazma şekil ve şartlarım değiştiği ve an itibariyle feri ile nry’ın evinin mis gibi kokan mutfağından seslendiğim için satırlarıma son vererek; yemek öncesi marko ile blog dünyasını değerlendirerek spor camiasına dair bilgi açlığımı kapatmaya çalışacağım.
ps. başlık şarkısı Enbe Orkestrası & Eksik

19 Aralık 2010 Pazar

"gece olduğunda umutlar kaldı, karanlıkta yanımda"




  • Siz yeni yıl kutlasanız da kutlamasanız da eğer kurumsal bir firmada çalışıyorsanız yeni yıl sosyalleşmenize öyle ya da böyle girerseniz. Yeni yıl kutlamaları şirketinizin iş yapısına göre çeşitlenip renklense de benim gibi asosyal bir bünye için fazla kalabalık bir hal aldığından en nihayetinde sıkıcıdır.
  • Hadiseyi benim için daha da sıkıcı hale getiren nokta ise “ne giyeceğiz” derdidir. Bizim gibi merkezden kopuklar için bu tip organizasyonlar iş çıkışı gerçekleştiğinden, işe giderken yaptığınız kıyafet seçiminde fonksiyonalite baş rolü oynar. Tabi bu dert erkekleri hiç ilgilendirmezken, kadınların ise belirli bir kısımını meşgul eder.
  • Erkeklerin bir kıyafet derdi olmazken ne hikmetse erkeklere hediye arayan kadınların kocaman bir “ne alabilirim ki” derdi olur. Ve hediye aradığınız erkek 0-1 ay yaş segmentindeyse, kızlara alınacak o kadar hediye varken erkeklere sadece şu kadarcık mı model var diyebir kıskançlık da baş gösterebilir.
  • Halen var mıdır bilmiyorum ama eskiden okullarda yeni yıl vakitlerinde hediye kuraları çekilir, kura sonucu olarak en alakasız olduğunuz kişiye hediye almak zorunda kalır ve bir de fiyat aralığı derdinden muzdarip olduğunuzdan “ne almalı” derdi kronikleşirdi. Tabi o zamanlar ergen cinliği olduğundan, o kuralar başkası ile değiştirilir veya hediye alacağınız kişinin tercihi hakkında gizliden bilgi sahibi olmaya çalışırdınız.
  • Ben o vakitlerde de alışverişe mazeret aradığımdan hem aileme hem de anane ve dedeme hem de arkadaşlarıma yılbaşı hediyesi alırdım. Ama genelde bu hediyeleri Aralık’ın başında alır ve hiçbir zamanda son güne kadar bekleyemezdim. Halen aldığım bir hediyeyi vermek için çok beklediğimi söyleyemem.  Ama o zamanlar mütevazi harçlığımla hem yılbaşı hem de bayramlarda o kadar hediye alabildiğime göre halen paramın bereketi olduğunu söyleyemem.  Ya da olaya iktisadi bir bakış açısıyla yaklaşır ve o vakitlerde enflasyonun olmadığını ve paranın gayet değerli olduğunu iddia edebilirim.
  • Bizim gibi fanilerin kanına yeni yıl ruhunun girmesine vesile olan yeni yıl süslemeleri  bana göre bu işin en keyifli yanı. Ama işi güzel yapan da bu süslemelerin ömrünün 1 Ocak itibari ile son bulması. Yani hayatımızda 365 gün bu süsler olsa ( mesela köprü gibi) kırmızılar ve parıltılar bu kadar hoşumuza gitmezdi diye düşünüyor yine denereye takacağımı bilemediğim bir sürü yılbaşı süsü almak istiyorum.
  • Daldan dala yazısı yapacaktım ama yeni yıl haliyeti yazısı olduğundan akıl kırıntılarımı bir başka yazıya saklıyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Eskiden yeni yıl programlarına o kadar para harcayan tv kanallarının şimdi bu işi "oldu bitti'ye" getirme nedenleri nedir, Türk halkı cümleten yılbaşını sokakta mı kutlumaya başladı merak ediyorum.
  • Konudan bağımsız ama güncelliğini yitirmiş billboard veyahut reklamların hemen değiştirilmemesine ultra sinir oluyor, deadline’ı olan reklamların billboardlarda kullanılmamasını öneriyorum. 
  • Meraklı blog sahibesi olarak da el emeği göz nuru yeni yıl kartı gönderecek okurcuların ses vermesini rica ediyorum. 
ps. başlık şarkısı Maskott- Nadas

18 Aralık 2010 Cumartesi

"kendinize has diliniz, şaşaalı sefilliğiniz"


Sıkıcı hayatımın başkasının gözünde en dikkat çeken kısmı işime her sabah işe hatrı sayılır bir yol yaparak gitmem. Bizler hadiseyi kanıksasak da, insanlar haliyle “len böyle saçma şey mi olur” bakışı ile yaklaşıyorlar konuya.  Ben de “ o kadar da üzülecek bir şey yok, erken dönebiliyorum bazen eve” diye teselli ediyorum onları. Bazen daha da inandırıcı olmak için “maslak trafiğindense, şehir dışına gitmeyi tercih ederim” yalanları atıyorum pek güzel. Anlayacağınız, yeni bir ortamda ilk muhabbet konum işimin lokasyonu oluyor.

İnsan daha yeni tanıştığı birine de “ben zaten ayıla bayıla gitmiyorum ki dostum” diyemediğinden, evet zor ama işte idare ediyoruz türünden laf gevelemeleri de devamında otomatik savunmam halini alıyor.

Geçtiğimiz haftanın 3 günü eğitilmek maksadıyla şehir içinde takıldım. Evimiz fazlasıyla merkezde olduğu ve hava da üstüne alınmasın ama fevkalade manasız olduğundan 5 dakikada gideceğim yere 15-20 dakika arasında taksi bekleyerek  gidebildiğim için de epeyce asabiyet yaparak gözünü sevdiğimin servisi dedim. İçim umutsuzlukla kurusa da hanımefendiliğimi korudum ve  iki gün üst üste benden sonra gelmesine rağmen benim önümde durarak hint kumaşı taksilere atlayan adama da şemsiyemle saldırmadım.

Ama yalanım yok, çıkışta da yürüyerek sadece Nişantaşı’na gitsem bile yağmurdan, şemsiyeyle yürüme derdinden, eve nasıl taksi bulucam sorunsalından ötürü içim tükendi.

Ve tam da bu hissiyatlarla dolu olduğum bir günün sonunda tesadüf bu ya İstanbul dışından gelen birine kısa süreliğine eşlik etmem gerekti. İstanbul, içinde yaşamayanlara bir öcü gibi gösterildiği ve ezeli düşmanım IDO seferlerini iptal ettiği için kendisi epey tedirgindi. Şuradan şuraya nasıl gideriz, bu nasıl olur, o olmazsa bu nasıl olur türünden bizim çok kanıksadığımız haller onun için büyük bir problem  halini aldığı için giderayak “nasıl katlanıyorsun bu şehre” sorusunu sormadan edemedi.

Açıkçası bu noktada ne diyeceğimi pek bilemiyorum. Yani en fazla kanıksanıyor ve her gün de çile çekilmiyor, o zamanda insan idare ediyor diyorum. Çünkü ben ne kadar tükensem de, İstanbul’da neden yaşıyorum sorusunu kendime sormaktan itinayla kaçıyorum.  Ve cevabını bilmediğim bir soru için de haliyle mantıklı bir açıklama yapamıyorum.  

Bu nedenle de kendi cevaplarımı bulmak için sizlerden; “neden İstanbul’dayız?”, “burada gerçekten mutlu muyuz?” , “bu şehri bunca zorluğuna rağmen güzel yapan neler?” suallerine cevap bekliyorum. 

ps. başlık şarkısı Büyük Kaçış- Melis Danişmend

" her şeye tapıyorsunuz, bayılıyorsunuz da"







“Teknolojiye olan bağımlılığının köklerini içinde etraflıca aramasını söylemişti. E-posta ve cep bilgisayarı, cep telefonu ve sesli mesaj ölümüne tüketimin son uzantılarıydı.İnsanın kendine dair düşünceleri engellenemez bir biçimde ulaşılabilir kılmaktaydılar. Beni arayan kim, bana mesaj çeken kim, beni isteyen kim-ben, ben, ben.
Ego her yürüyüşte, her gezintide ön planda, güzel manzaraların ve ufuk çizgisinin önceliğini çoktan ele geçirmiş, derin düşünce şifresini çoktan karman çorman etmiş. Dünyanın bir gün tüm bu dijital afra tafrayı alaşağı edip kendine yeniden değer vereceği, egonun yeniden gökyüzüne, kuşa, ağaca döneceği umudunu kişi artık çoktan yitirmiş.



Bağımlılığın son noktasından yazıyorum bu satırlar. Ama gün gelir internet, telefon olmadan 2 gün geçirip de hala sağlıklı olabilirsem, ben de yazıda geçen umutlara sahip olmayı, o umutların gerçeğe dönüştüğüne tanık olmayı canı gönülden istiyorum. 

ps. başlık şarkısı Büyük Kaçış- Melis Danişmend

16 Aralık 2010 Perşembe

"ben sana nereden tutuldum?"



Genel kabul görmüş dünyada, başkaları için bir şey istemek kendiniz için bir şey istemekten çok daha kolaydır.  Çoğu insan da övgü de keza aynı şekilde işler. Kendinizi “ ne şahane yaptım” bak diye tebrik edemez, ama benim arkadaşım şunu da pek güzel yapar diye bolca söylenebilirsiniz.

Benim minik prens Ege Bey’le ilişkim de aynı bu çerçevede ilerliyor. Sürekli kendi çocuğundan bahsetmeyi ayıp sanan ben, çocuk benim olmayınca iki kelimede bir kendisinden bahsetmekten hiç çekinmiyorum.
Çünkü ben herkesten öte kendimi şaşırtan bir şekilde sevgi pıtırcığı olup çıktım sayın okur. Hatta şöyle ki birkaç yazı önce, son 1 aydır güzel bir haber almadım demiştim ya,  o cümleyi son 1 aydır Ege’den başka bir güzel şey yok hayatımda diye güncelleyebilirim.
Reel hayatta da sürekli kendisinden bahsettiğim için bari blogda çenemi tutayım dedim ama bildiğiniz üzere aldığım kararların uygulamasını pek uzun vadeye yayamıyorum.

Ege’ye karşı sevgimi gören herkes otomatik cevap olarak “ kimbilir kendi çocuğunu ne kadar seversin” dese de ben yeğenin zaten yeteri kadar sevildiğini düşünüyorum. En nihayetinde kendi çocuğunuzda sahip olduğunuz sorumluluğa karşın yeğeniniz ağlayınca anne ve babasına teslim edilebildiğinden  ballı lokma tatlısı kıvamını alıyor.
İşin zorluklarını da gözlemleme fırsatı bulunca, bir minik kurbağa size epey bir vizyon misyon ve strateji kazandırıyor. Ben mesela Ege sayesinde 32 günlükken yani o meşhur 40 gün barajını bile aşmamışken (fıtık) ameliyat olmasının olağan kabul edilebileceğini içim gitse de öğrendim.  Ve her şeyden önemlisi çocuk sahibi olmanın karşılığında huzurunu terk etmenin de bir ön şart olduğunu öğrendim.

Bir de her şeyden öte nazardan korkmak gerektiğini öğrendim. Ama buna rağmen bloga kendisinin fotosunu koymaktan kendimi alıkoyamadım. Pek muhterem okurum yazının sonunda “çirkin ama yine de tüh tüh maşallah” derse, bu riski de bertaraf edebiliriz diye düşünüyor, satırlarıma son verirken içime kaçan ebeveyn ruhundan da kurtulmayı umut ediyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Bence çocuk sahibi olmak için evlenenlerin (ki var benim böyle niyetleri olan tanıdıklarım) eş tercihinde çocuk doktorları tercih sebebi olmalı. Gerçi kendisi meslek hastalığına tutulup umursamaz olup çıkarsa, tüm planlar ters tepebilir bunu da bu opsiyonun risk hesaplamasında lütfen göz önünde bulundurunuz.
ps. başlık şarkısı Boş Yere- Sıla

14 Aralık 2010 Salı

"çok özel bir tarafın yoktu ne çok havalı ne çok havadar"




Bir minik kuşun twitleme gözlemleri;


Son dönemdeki en büyük bağımlılığımın twitter olduğu aşikar. Aslında son zamanlarda eski aktifliğimi kaybetsem de yine de ne olmuş ne bitmiş diye ortamları solumaktayım. Can sıkıntısından patlayıp da daldan dala hiç takip etmediğim insanların twitlerini okuduğum da ise “ne acayip insanlar var yahu” diyerekten olay mahalinden biran evvel kaçmaktayım.

Benim en takıldığım ve güldüğüm tipler, ünlülere en yakın dostu gibi cevaplar yazan ve öğüt verenler. Bir tebrikler, bir övgüler, "boşver sen bunlara hiç takılma" tesellileri falan gerçekten "hangi dünyadansın sen dostum?" sorusunu sorma hissiyatı oluşturuyor bende. Ama özellikle kendi ergenliğimi düşününce ve benim zamanımda böyle şeyler olsaydı ne manyak olurdum ben de diye empati kurunca bu hallere çok da laf edemiyorum.

Sosyal medya sıcaklığı ile insanların gerçek hayatta birbirlerini tanımazken, sempatik bir çerçevede iletişim kurmasına karşı değilim ama amacı ünlülere hakaret yağdırmak olan 18-25 yaş arası çevreyi de pek anlamıyorum. Kimse kusura bakmasın bu noktada Demet Akalın’la da aynı fikriyata varıyor, sokakta görse yanına gidip konuşma cesareti gösteremeyecek insanların sanallığın ardında sahip oldukları saldırganlığa gülüyor ve kısaca bütün bu insanlar için ezik diyorum. Yani bir tartışmadaki fikriyat üzerine fikriyat belirtmeye elbette itirazım yok ama sadece “sen ne biçim insansın be” demek için bu platformu kullananlara evde yaptırdıkları bir dart’a nefret ettikleri ünlülerin fotoğraflarını yapıştırmalarını öneriyorum.

Ünlüler topuna girmeyen agresif twitçilerin bazıları ise kendi ünlülüklerinin sarhoşluğunu yaşıyorlar. Bugün kaç twitim retweet edildi, peki kaç kişi rt etti, ne kadar tepki aldı gibilerinden istatistiki bilgileri sıklıkla takip ederek günlerini geçirmekte. Bu meşguliyeti de anlamsız bulanlar ise, diğer popüler ünsüz twitçileri takip ederek bazen alttan alta bazen de direkt bir şekilde kendileriyle laf yarışına girmekteler.
Yani benim anladığım kadarıyla bazı yakalarda twitter bambaşka bir şekilde yaşanıyor. Galiba herkes kafasına göre takılıyor ve herkes de kendi dünyasını bir şekilde bulup, orada keyfine bakıyor. Bana da bu kadar gözlemciliğin sonu olarak yazı konusu çıkıyor.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Kendisine yazılan güzel twitleri retweet edenler de, bir konuya ilişkin ardarda retweetler yapanların da bana pek sıkıcı geldiğini itiraf etmeliyim.
  • Twitter’da dedikodunun şahı nasıl yapılır pek güzel gösteren Oray Eğin ve Yiğit Karaahmet’in karşılıklı konuşmaları beni pek eğlendirirken, nedendir bilinmez bu ikilinin bir yılda pek az yan yana geldiğini düşünmekteyim. 
ps. başlık şarkısı kettle ve melis danişmend

12 Aralık 2010 Pazar

"sabredecek yaşayacaksın; azmedeceksin, hazmedeceksin"


Hem bu blogda hem de hayatımda sıkça tekrarladığım bir takıntım var; çift rakamlı yılların bana pek iyi gelmediğini düşünürüm. 2010 gelmeden, bu kanım yıkılsın diye ve bir de 10 rakamına sempatimden ötürü pek sempatik bir yazı yazmıştım kendisine ama fakat beni resmen hayalkırıklığına uğrattı kendisi bunu itiraf etmeliyim.
Daha öncede yazdım, ya da yazdığımı sanıyorum sadece aklımdan geçirdim ama bu sene aslında güzel kategorisinde değerlendirebileceğim birkaç şey geldi başıma. Ama işte son bir ayda 2010 benim üstüme üstüme gelmeye başladı. Daha doğrusu son 1 ayda güzel bir haber duymaz oldum. Elimde karamsar olmak için çok sağlam bir tablo var ve an itibariyle tek dileğim bu yaşananların sadece 2010’un kaprislerinden ibaret olması. Aksi takdirde ben 2011’e depresyonla girerim haberiniz olsun sayın okur.
Başımıza kötü şeylerin sıklıkla denk gelmesi, bünyede bir bağışıklık yaratsa da secret türevli hadiselerden ötürü 
başımıza gelecekleri rayına oturtmak için iyi şeyler düşünmek de şart. Bu noktada şükran duygularımla beraber iyimserliğimi karıştırmak boynumun borcu oluyor.
Gelin görün ki,  iyimserlik genelde bir hafta sonu faaliyeti olarak sınırlı kalıyor benim hayatımda. Ama işte yeni yıl da tam da böyle bir zamanda imdadına yetişiyor insanın.
Belki bu sene değişir diyerek, “şimdi karanlık ama gün aydınlanabilir” diyerek kendimizi kandırabiliyoruz. Ve bu nedenle de yeni yıla haddinden fazla anlam yüklemeye bayılıyoruz.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Ya yıl sonu itibariyle beni bırakmayan yoğunluk blog aleminde takip ettiğim sayılı blog yazarcısını da vurdu ya da onlar da yıl sonu bezginliğinden yazacak bir şey bulamıyorlar. Bazen yazma takatim olmadığından sadece bir şeyler okumak istediğimde okunacak yeni bir blog yazısı bulamamak şu aralar en büyük derdim diyebilirim. 
ps. başlık şarkısı Cam- Sıla

11 Aralık 2010 Cumartesi

"Unutmamak nihai ağrı kesici anladım"



İktisadın temel felsefelerini sindirmiş bir bünyem olduğundan, bol olana hiçbir zaman rağbet göstermem. 1 aylığına bir yere gitsem, son gün orayı sevmeye başlarım; birine olan sevgim yanımdan gideceğini öğrendiğim vakit katlanır; her gün bulabileceğim bir yiyeceği canım hiç yemek istemezken, kendisi tükendiği an “ aşermeye” başlar; saçlarımda bir değişiklik yaptığımda eski halinin çok güzel olduğunu düşünür hayıflanırım.
Açıkçası benim gibi çoğu kişinin de hayatlarını kendileri için zorlaştırmak gayesiyle bu şekilde olduğunu düşünüyorum.  Sonra hem kendim hem de benim gibiler için üzülüyorum.
Ben misal bu aralar pek yerimde durmadığımdan bu hissiyatı İstanbul için yaşıyorum bol bol. Hafta içi işin de etkisiyle kış asosyali (eskiden pek bir sosyaldim sen bilmezsin blog) halini aldığımdan hafta sonu da burada olmadığımdan “şimdi İstanbul’da olsam şurada olurdum, bunu yapardım” diye düşünüyor ama fakat ve lakin İstanbul’da olduğumda ise bildiğiniz ottan farksız oluyor, bildiğim sokaklarda yüzüncü kez volta atıyorum. Şehrin hakkını vermek noktasında ufacık bir adım bile atmıyorum. Eskiden gitmekten zevk aldığım yerlere nostaljik ziyaretlerde bile bulunmuyorum. Ama ne zaman şehir sınırlarını terk ediyorum, “dönünce şunu da yapıcam, bunu da yapıcam” planlarım başlıyor.
Ve aynı paralellikte bir de “ahh birazcık zamanım olsa” heveslerinde geziniyorum. İş, trafik, rutin hayati faaliyetler derken, bir akşam eve erkenden geleceğim ve şunları bunları yapacağım,  bunları yazıp, şunu okumaya başlayacağım dediğim vakit ya uyuyakalıyor ya da uykuda kalmayı tercih ediyorum.
Anlayacağınız bende olmayanı özlemeyi, bende olanı görmemeyi çok güzel başarıyorum.
Sahip olduklarımızın farkına kaybedince varmanın insanlık için bir kod bozukluğu olduğunu varsayıyorum. Ama bu varsayımım benim bu derde çare bulmama ne yazık ki vesile olamıyor. İnsan bir düğmeye basılınca bir anda değer kıymet bilir olamıyor ne yazık ki.
Ama olsa iyi olmaz mıydı be sayın okur? Hayat daha kolaylaşmaz mıydı bizler için? Ya da hayat Windows gibi bize uyarı verse, şimdi farkına varmıyorsun ama ileride çok özlersin haberin olsa dese pişmanlıktan biraz da olsa sıyrılmaz mıydık?
Ve bu noktada benim görevim İsviçreli bilim adamlarını göreve çağırmak değil de nedir sorarım size?
Ne diyelim; Kızım İsviçre sana söylüyorum oğlum Tübitak lütfen sen anla…

ps. başlık şarkısı Sıla- Boşver

8 Aralık 2010 Çarşamba

"günler durgun hayat aynı kan kırmızı "


  • Eve gelen temizlikçi maceralarımız bir Dilber ( bknz. Mansur Forutan) fenomeni yaratmasa da bizim için hayatımızın bir döneminde hayli yer işgal eden bir unsur oldu. Bu cümlede de epeyce bir oldu ama şu an onu revize edecek mecal bende pek kalmadı. Efendim kişiliğimin Sibel Arna’ya öykünen kısmı, bu temizliğe gelen hanımlardan pek muzdarip. Öncelikle kim gelirse gelsin evde en çok işimin olduğu gün kesinlikle temizliğin olduğu gün. Yani eve düzenli gelip giden ve evi çeviren kadın figürü benim için kesinlikle bir fenomen. Daha biz ayrı konulan ütülenecekleri karıştırmama noktasına erişemedik. Bir de her temizlikçinin kendine göre favori bir işi var ve anladığım kadarıyla cam silmek çoğu için favori. Camı da muhtemelen halı takip ediyor. Detaylarda boğulmaktan ziyade büyük alanlarda yer almayı seviyor çoğu. Ama cam silme meraklarının yarısını o camlarda asılı bulunan perdeleri yıkamak için kullanmıyorlar. Ve en önemlisi sizin “zaten kendi düşünür” dediğiniz hiçbir işi siz söylemeden yapmıyorlar. Aksi halde ütülenir diye temizlikten önce yıkanıp askıya asılan çamaşırları katlamaması veya ütülememesi başka türlü açıklanamaz.
  • Kendi yazdıklarımdan ders çıkartmayı bilseydim, karşındakinden kendin gibi olmasını beklemek mutsuzluğun en büyük koşuludur lafımı hayatımın her noktasında uygular daha rahat ederdim  ama işte ne yaparsınız ki yazmak ile uygulamak arasında epey bir standart sapmam oluyor.
  • Aptallık dediğimiz hadise sadece insanın kendini ilgilendirseydi aptal olmak bu kadar büyük bir sorun olmazdı sanırım. Yani başkasının dikkatsizliği gibi başkasının aptallığı da beni etkilediği vakit o aptallıkta söz sahibi olmalıyım bence.
  • İş ahlakım gereği, akşamları evde çalışırken işimi iş bilgisayarımda yapıp blogsal ve twitsel faaliyetlerimi ise kendi netbooğum üzerinden gerçekleştirmekteyim. Sanırım bunun nedeni iş bilgisayarının gözümde hafif öcü modunda olması. İş bilgisayarında yapılan iş keyifli olmayacağına göre, keyfi kendi bilgisayarımda bulmayı deniyorum ama bir masada iki bilgisayar, yenilip içilenler ve bendeniz pek komik bir hal alıyoruz.
  • Ben yazı yazmayı geciktirdikçe, hayatımızdaki protesto ve dayak konuları giderek artıyor ve ben konuya nereden dahil olacağımı bilemiyorum. Ama mesela Beşiktaş Bursaspor maçında kafası yarılan ve dikiş atılan kadın taraftarın ben bundan sonraki her maçta da orada olacağım demesine bir türlü anlam veremiyor; heyecanı bu kadar seviyorsa Bursa’ya gidip teksas’ın ortasında maç izlemesini öneriyorum.
  • Öğrencilerin 2 gıdımlık tepkisinin bile hükümette böyle bir asabiyet yaratması hükümetin diktatörlük yolunda daha büyük adımlar atacağının göstergesi bence. Üniversiteye yumurta nasıl girer diye sorgulayan birilerinin üniversiteler hakkında nasıl bir vizyonu olabilir bunu da gerçekten merak ediyorum.
  • Hangi hükümet olursa olsun en nefret ettiğim meslek kategorisinin vazgeçilmezi olan polislerin “ölçüsüz güç” uygulamasından vazgeçmeyeceğini düşünüyorum. Zaten dövme hadisenin ölçülüsü nasıl olur bunu da anlayamıyorum.


    5 Aralık 2010 Pazar

    "acısa da öldürmez, cehenneme döndürmez"

    • Hayata karşı pek derin hissiyatlarımın olmadığı vakitlerdeyim. Canım sıkkın ve sanırım bu sefer bunun haklı gerekçeleri de var.
    • Ama bunun dışında da kendime başka dertler bulabiliyorum çok şükür. Mesela bugün ( ki benim için tatilin tek günü sayılacaktı) göz ağrısının önce baş ağrısına sonra mide bulantısına dönüşmesi ile son buldu.
    • Doktorlara pek güvenim olmadığından ötürü, milyonuncu kez gidip “dostum benim gözüm şu kadar yılın sonunda hala çok kötü, Allah sizi de ameliyatınızı da nasıl biliyorsa öyle yapsın” demekle uğraşmak istemiyorum.
    • İnşaat sektörünün gelişmesi dedikleri şey Necati Şaşmaz’ın romantik bir erkek figürü olarak reklamlarda oynaması ise, bence bu işin içinde olanların oturup tekrar “biz ne yapıyoruz” sorusunu sormaları lazım.
    • Bu her ev reklamında ünlü oynatalım hevesinden ötürü bir beş yıl sonra insanlar evlerini tarif ederken, Emel Sayın’ın reklamında oynadığı ev, Necati Şaşmaz’ın reklamında oynadığı evin yanındaki apartman gibi tanımlar kullanacaklar.
    • Aralık ayı, iş takviminden mütevellit acayip yoğun bir süreç olacak, bu yüzden de 30 değil 60 gün olsa sanırım itiraz etmem. Ve işsel nedenlerden benim gibi Aralık ayından pek hazzetmeyen pek çok insan da bulabilirim.
    • Yeni yıl hadiselerine girmemeye çalışsam da, en güzel süslemelerin Nişantaşı’nda yapıldığını iddia edebilirim. Yani aslında çok fazla süslemeli yer görmüş değilim ama Nişantaşı’nın içimdeki kokoş tarafın zevkine gayet hitap ettiğini belirtmeliyim.
    • Dün akşam üstümde gayet ince olduğunu düşündüğüm kıyafetlerle pişerken, “nasıl bozucakmış bu hava söyleyin bana “ diye isyanlardaydım. Ama bu sabah sorumun cevabını pekala aldım ve inanın bana çok mutlu oldum. Bu satırların sahibi olmama epey şaşırsam da, soğuğun nihayetinde gelip çattığına ve bir palto giyebileceğime gerçekten mutluyum.
    Daha sağlıklı bir haliyeti ruhta yazılmak üzere;  coming soon;
    • Beşiktaş- Bursaspor maçında yaşananlar,
    • Başbakan’ı protesto etmeyi aklından geçiren bir faninin başına gelebilecekler,
    • Gece alemlerine hep yabancı kalan bünyem.
    ps. başlık şarkısı Sıla- Acısa da Öldürmez

    30 Kasım 2010 Salı

    "siz yeter ki rahat edin ben kan kusup "kola içtim" derim"


    • Bu ülkedeki birçok kurum gibi sağlık kurumuna da inancım yok. Özel hastaneler bir şans faktörü gibi görülse de, bana oradaki ticarethane anlayışı daha da antipatik geliyor. Sigorta karşıladığı için cebimizden para çıkmasa da yarım saatlik muayenehane hatrı sayılır paralar kazanan ama ağzından kerpetenle laf alınan doktorlara da takdir edersiniz ki sempati duymuyorum. Özellikle günümüzdeki bilgi çağından, herkesin her şey hakkında fikir sahibi olduğu bir dönemde, karşısındakini küçük görmeyi “ o kadar okumanın” bünyede yarattığı yan etkiye veriyorum. Bu nedenle de hipokrat yeminin günümüz koşullarında baştan yazılması gerektiğini düşünüyorum.

    • Ve ayrıca bizim mahallede bolca ambulans sesi duymamıza vesile olan Acıbadem Fulya’nın şehrin göbeğinde hastane açtık reklamlarına da “benzin istasyonunun da hemen dibi olur kendisi” notunu düşmek istiyorum. Bu ülkede çevre planlaması denilince insanın aklına ne geliyor gerçekten merak ediyorum.

    • Bir de ben küçükken annemler işi olmayanlar için kaldırım mühendisi tanımını kullanırdı ama ben saf salak olduğumdan, bunu gerçekten bir meslek sanırdım. Bu yüzdendir ki bana çevre mühendisi dendiğiz vakit aklıma kaldırım mühendisliği geliyor, bunu da itiraf etmeliyim.

    • Vizyonu bu kadar sınırlı bir ülkede tarihe sahip çıkmak çoğu insan için sadece“ermeni katliamına” karşı durmak gibi geliyor bana. Bu yüzden de yıkamazsak yakarız mantığı ile göz göre göre ihmal edilen Haydarpaşa’nın kaderinin birçok tarihi esere örnek olmasından korkuyorum. Ve ayrıca bu sahip olduklarını koruyamam durumunun mevcut hükümetle değil, tüm belediyelerle ilgili olduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde Süzer Plaza denilen bir bina bu şehrin her yanından gözümüze sokulmazdı herhalde.

    • Eski ekollere bayıldığımdan Brownie’nin ilk paketlerini tercih ederim bu nedenle de yeni ürünleri intense ile tanışmaya pek heves etmemiştim. Ama geçen Cuma, trafik bu başımıza ne gelir belli olmaz diye can havliyle çantama intense’i atıp yollara çıktım. Bir buçuk Gilmore Girls bölümü bitirdiğim yolda, karnımın gurultularını engelleyebilmek için yılana sarılmak zorunda kaldım ve şuursuzca intense’i yedim. O anda kendisini de uzunca bir süre yemeyeceğimi anladım. İçimin bayılması bir yana, o yol boyunca beni yakıp kavuran susuzluk hissiyatının tarifini yapamam sayın okur. Bu nedenle koca bir galon su yanınızda yoksa sakın ama sakın yemeyin o naneyi, hele ki artık sürekli trafikten kusmak istiyorsanız yeme fikriyatını hiç aklınızdan geçirmeyin derim ben.

    • İnsanın otomotiv sektöründe çalışıp, trafiğe isyan etmesi ironik oluyor biliyorum ama cidden artık yağmurda araba kullanmayı bilmeyenler sokağa çıkmasın istiyorum. Eğer kış bir daha gelmemek üzere bu şehri terkettiyse zaten yağmur da yağmasın istiyorum. Otomotiv sektöründe çalışıp, otomobilden ısrarla hiç anlamıyor oluşumu da kişisel bir kariyer başarısı olarak görüyorum.

    ps. başlık şarkısı Büyük Kaçış- Melis Danişmend