31 Aralık 2009 Perşembe

"düşünüyorum ne kadar yer etmiş olabilir"


2009’daki edebiyat ve müzik karnem;

Bir Orhan Pamuk kitabını yıllar sonra ansiklopedi gibi olmasına rağmen başladım ve bitirebildim, (itiraf ediyorum sevdim de)

Hamdi Koç ile gecikmeli bir tanışma yaşadım, arayı kapatmak için hızlandırılmış bir program aldım,
Hakan Günday ön yargımı yıkmak için Ziyan’ı okudum, pek bahtiyar oldum, sonra eskilerden ortaya bir karışık yaptım sanırım bu sebeple de kendisine dair karışık hissiyatlar edindim.


Tatilde şuursuzlukla aldığım hissiyatlı kız romanlarından birini okudum ve çok da sevdim, ama sonra yazarın romantik kategoride satılan kitaplarının önünden geçip almaktan hep son anda caydım.

Aşk’ı okumasam da tasavvuflu kitaplardan bir kuple çaldım ( Ahmet Ümit; Bab-ı Esrar; İhsan Oktay Anar Suskunlar) ama devamını getiremedim.

Ayça Şen’in kitabını da hevesle aldım ama Saatçi Bayrı’nın onda birini bile maalesef bulamadım.

New York Times’da bir numara diye pazarlanan kitapları da okudum , çok şükür hiçbirinden de pişman olmadım.

Sıfır diye 11 Eylül’den bahseden bir kitap aldım. İnatla bitirmiş olmama rağmen yılın en manasız kitabı olarak kendisini aday gösterebilirim.

Kürk Mantolu Madonna’yı da utanıyorum ama daha bu sene okudum, çok etkilendim mi utanmadan söylüyorum hayır etkilenmedim.

Harlan Coben’i bolca okusam da eski dost wilbur smith’i de bir türlü ( iğrenç kitap kapaklarından ) okuyamadım.

Yiğit Okur ve Marc Levy’yi de bolca okudum ama en en güzel kitaplarını daha önceden okuduğum için bu seneye damgamı vuran kitapları olmadı.

Kenanımın Bora Uzer etkili albümü çıktı, en sevdiğmi şarkı Etme ve Aşkolik oldu, çok dinledim, Etme’yi bugün olsa yine dinlerdim.

Yılın en güzel iki keşfi Jehan Barbur ve Jülide Özçelik oldu, seneye de dinlenilir kendileri gibi geldi bana.

Koca yıl bir sürü Sakin konserine gitmeye niyet ettim, gerçekleştirebilme yüzdem ne yazık ki yüzde sıfırda kaldı.

Sanırım yaz konseri olarak sadece bir konsere gittim.

Travis tekrar gelip konser versin diye bekledim gelmediler, albüm çıkarsalar da olurdu onu da yapmadılar.

Ayça’nın albümü de bu sene çıktı, (onun da konserine gittim hakkım yenmesin) Kalpsizsini başta olmak üzere de birçok şarkıyı bağrıma bastım.

Chris Martin Fix You’yu Gwenth Paltrow’a babasını kaybettiği vakit yazmış, bunu öğrenince şarkıyı daha da hissiyatlı dinledim. ( son durumda Chris abimin başkaları ile öpüşme hadisesi ne oldu, boşanacaklar mı, boşanmasınlar)

Şevval Sam Güldünya şarkılarında Kibritçi Kız’ı söyledi, ona da kendi güzelliğine de öldüm bittim.





Son vakitte Candan Erçetin albümü çıktı, ilk dinlenildiğinde “bu ne ya” dense de, sonradan sevildi, Özür dilerim’i de kendim dışımda herkesi bıktıracak kadar çok dinlenildi.


ps. Başlık şarkısı Şebnem Ferah- İstiklal Caddesi Kadar

30 Aralık 2009 Çarşamba

"aklın başına çıkıp geldiğinde ağlayacaksın ağla bensizliğine"


30 Aralık itibariyle kafa ve ruh bilançom;


2009'dan ne öğrendim;
  • Yolların gitmekle tükenmediğini;
  • O yollarda mışıl mışıl uyumanın da güzel bir şey olduğunu;
  • Yapmam etmem denilenleri pekala da yapmak zorunda kalındığını;
  • Alışkanlığın hayatı katlanılabilir kıldığını,
  • Patlıcanı bu kadar zaman yemeyerek eşeklik ettiğimi;
  • Ön yargıların yavaş yavaş yıkıldığını ama yerine yenilerinin inşa edildiğini;
  • Restasis'in kuru göz derdine devam olabileceğini;
  • Kedilere de sempati duyabileceğimi;

2009'da beceremeyip 2010'da alttan almaya karar verdiklerim;
  • Sabırlı olmak;
  • Paranın kıymetini bilmek;
  • Az uyku ile hayatı idame ettirebilmek;
  • Sağlıklı beslenmek;
Tam olarak çözümleyemediğim konular;
  • Spora salonuna gitmeye nasıl karar verdiğim;
  • 1 yıl anlatılan twitter'ı iplemeyip, sonra birden twit-addict haline gelişim;
  • Trafiğe daha ne kadar dayanabileceğim.
ps. Başlık şarkısı Kolpa- Sayende

29 Aralık 2009 Salı

"öldürdün beni sezar yaşatmadın, nefes almadım"


Haliyet-i ruhumun hesap cetveli;


Uykusuzluk %44;


Yorgunluk % 64


Bezginlik % %87


Yılbaşı alışveriş hali % 0 ( devamının da böyle gelmesini umut ediyoruz)


Açlık hali %60


Mutluluk verici yemeğe hasret yüzdesi % 87


Asabiyet hali % 72 (red line)


Kafein beni kendime getirir inancı %83


Bitse de gitsek hali % 91


Mutsuzluk seviyesi; ortanın hayli üstünde


Herkes salak bir ben akıllıyım herhalde hissiyatı %53


Ertuğrul Özkök’ün gidişine şaşırma seviyem %24


Niye Enis Berberoğlu’nu seçtiler ki sorusunun cevabı yok


31 Aralık yarım gün tatil olsun ısrarım maksimum ...


ps. Başlık şarkısı Sentetik Sezar- Sakin

27 Aralık 2009 Pazar

"gönül gözüm kapalı bilerek sana yazılıyorum"

Eğer o elinde içtiği şey; güzel insan Kelly Rutherford'un 20 yaşındaki çekiciliğini korumakla kalmayıp, 40 yaşında bambaşka bir büyüleyicilikte karşımıza çıkmasına etkense; çim suyu falan anlamam hiç çekinmeden ben o sıvıdan içerim söyleyeyim.(gerekirse bunun için Ender Saraç'ın tariflerine bile tahammül edebilirim). Yok bu genetik falan derseniz, hayallere karşı gösterdiğiniz acımasız realistlikten ötürü de, sizi yılın "Erol Taş'tan kalp" ödülüne layık görürüm.





Hayat Ağacını ve çocukluğumu hatırlattığı için tuhaf bir sempati duyduğum eskinin Sam'i, bugünün Lily'sinin neden çocuğu gibi gözüken bu adamla evlendiğini anlayamamakla beraber, son dedikodular boşandığını veyahut boşanacağını söylediği için de sizin bu manasızlığa prim vermeyip, kendisinin güzelliğinin keyfini sürmenizi öneririm.

ps. Bir sonraki güzel insan köşemizin konusunun da Natalia İmbruglia olacağını gururla sunarım.

ps.2 Başlık şarkısı Sİbel Tüzün- Kaçın Kurası

ps.3. Bu yazının çanta reklamı yapmak gibi de bir amacı yoktur, fotoğraflardan öyle bir imaj oluşabilir diye !! belirtmek isterim.

26 Aralık 2009 Cumartesi

"hani geçmeyecek gibi gelir günler"


Alıntının alıntısının alıntısı; Efendim aşağıdaki yazı ilk olarak Aralık 2005'de ustat'da yer aldı. O zamanda yazının yazılma sebebi Nur Çintay'ın "Huzur Bulmanın ve Ruhunuzu Doyurmanın 100 Yolu" adlı kitaptan alıntı yaptığı bir köşe yazısıydı.

Bugünse 5 yıl sonra utanmadan aynı yazıyı kopyalamış denmesin diye; yazının kitaptan alıntı maddelerini aynen kopyalıyor ama eski yazıdan farklı olarak bu sefer maddeleri birilerine ithaf etmeden, kendi açılımımı yapıyorum. Ve mümkünse, bu yazıdan yola çıkarak sizin de "olsa güzel olur sanki" maddelerinizi vizyonumu genişletme amacıyla benimle paylaşmanızı rica ediyorum.

....

Korktuğunuz şeyleri yapın

(Aklıma hiçbir korkum gelmedi ki, şunu yapayım, bunu yapayım diyebileyim. Ben yıl bitmeden önce korkularımı bulup, sonra da aralarından yapılsa tehlike yaratmayacak!! 3 madde bulayım, belki yeni yılda da kendilerini gerçekleştiririm)

Bilme ihtiyacınızı azaltın

( Kusura bakma blogcuğum, bunu şimdilik yapmaya niyetim yok. Aksine 2010'da öğrenmem gereken çok ama çok şey var. Merak etmeyin dil bilgisi de önceliklerim arasında)

Sahip olduğunuz şeylere olan bağınızdan kurtulun

( Prensiben kısa süreli bağımlılıklar yaşayıp, sonra sıkılma taraftarıyım zaten, bu sebeple ek bir geliştirme yapmasan kabul görür mü acaba?)

Sabırlı olun

( Bunu yapabilmeyi o kadar çok istiyorum ki blogcuğum, sabırlı ol diyeceğine nasıl sabırlı olunur onu anlatsan daha bahtiyar olurum.)

Başkılarını yargılamaktan vazgeçin

(Bambaşka biri ol diyorsun yani? sanki biraz zor be blog)

Hayatınızdaki problemleri bir armağan olarak görün

( Bu problemler kısa süreli olacaksa itirazım yok ama uzun süreli problem de armağan da istemem haberin olsun.

Tek başınıza olmaktan keyif almayı öğrenin

( Her zaman sevdim, benim bu maddenin aksine yeni yılda insanlarla zaman geçirmekten keyif almayı öğrenmem gerek sanırım)

Deliler gibi yazın

( sence ben şuan ne yapıyorum?)

Sizi desteklemeyen ilişkileri gözden geçirin

(gözden geçiriyorum, bak beni destekleyin diye göz dağı da veriyorum ama ne yazık ki pek işe yaramıyor)

İhtiyaç duyarsınız yardım isteyin

(kaplumbağa hızında da olsam, deniyorum inan bana)

Başkalarının size neler öğretebileceğini öğrenmeye çalışın

( çalışmaya çalışırım desem:( )

Şükran duyun

( uzun süredir büyük bir isyanım olmadığını göz önünde bulundurursak bu maddede gelecek vaedettiğimi düşünüyorum. Asıl bana etrafımda şükran duygusundan yoksun olanlara nasıl yardımcı olabileceğimi öğretirsen pek makbule geçer, haberin olsun)

Sadelik yaratın , yoksunluk değil

( geçen 5 yılda fazlasıyla sadeleştim inan bana; artık sadelikle de yoksunlukla da işim olmaz sanki)

Yaratıcılığınızla bağ kurun

( olsa hemen o bağı kurardım da, daha bünyemde kendisine dair bir ipucu bulamadım)

Çocukluk inançlarınızı gözden geçirin

(süper kahraman olmak gibi mi mesela?)

Hayır demenin bedelini inceleyin

( hayır demeyi öğrenmenin de yolu buradan geçiyorsa, ben sınava bu sorudan başlamalıyım)

Çok sevin

pek tabi ki layık olanları, yoksa herkes iyi insan türünden İclal Aydınlığın ( o da artık çekti kılıçları ya neyse) lüzumu yok.

Hayatınızın sorumluluğunu üstlenin

(herkes üstlenirse, benim omuzlarımda bir hafifleme de olur belki)

Hayatınızı basitleştirin

( Basit ama çok planlı olsa; bir itirazın olur muydu acaba?)


Aslında bakmayın bu kadar yeni yıl geyiği yaptığıma, çok büyük bir beklentim yok 2010'dan ve sonrasında geleceklerden de. İnsani bir refleksle bazı kararlar için nasıl Pazartesi bekleniyorsa, bazı yenilikler için de yeni yıl bekleniyor işte.. Dediğim gibi aslında herkes kendi miladını, yeni yılını yaratsın ona göre de planlarını gerçekleştirmeye koyulsun.

Tabi hayatı da bir proje gibi görmek konusunda da abartıya kaçmayıp, bazı kaçış vakitlerinde "su yolunu bulur herhalde" diyerek plan programı rafa kaldırıp, sahip olduklarının ve anın keyfine varsın.

ps. Başlık şarkısı Candan Erçetin- Unutursun

ps.2. Resim adresimiz ise ülke sınırlarından.

ps.3. O zaman söylememişim ama Ruhu Doyurmanın 100 Yolu diye kitap adı olur mu yahu?

"ipleri dolaşmış uçurtmalar misali"


Bilindiği (veya bu yazıyla öğrenildiği) üzere şu yaşıma kadar Elif Şafak'ın hiçbir kitabını okumamış bir insanım. Bunun bir kısmı kişisel geç kalmışlık, bir kısmı da güzel ön yargılarımdan mütevellittir. İleride okuduğumda keşke daha önce okusaydım diyebilir miyim,- kendimi tanıyorsam- muhtemelen derim ama müsadenizle bugün muhalefetsel ruhumla ben, Elif Şafak ve yazarlık kariyeri hakkında iki kuple laf edeceğiz.

Öncelikle şunun da altını çizmekte fayda görüyorum; bir kitabını bile okumadığım yazarın hakkında atıp tutmayı abesle iştigal buluyorum. Ama işte bir yazar marketing kanallarının çoğunu kullanıp kitabı dışında da hayatımıza girerse, ben de hakkında konuşma hadsizliğini kendimde pekala buluyorum.
Gazetecilerin köşe yazılarını toplayıp kitap yapmalarını bile daha sindirememiş bünyem; kitaptan kitap yapmayı takdir edersiniz ki hiç anlayamadı. Yani Elif Şafak'ın amacı benim gibi kitaplarını okumamış olanlara kitapları hakkında önbilgi verip, ona göre istediğimiz kitabı almamızı sağlamaksa, kendisinin çok fena günahını alıyorum özür diliyorum. Hayır amacı Aşk'ın getirdiği popüleriteyi yitirmeden paradan para kazanmaksa ben kendisi ile buluşmamı biraz daha ötelemeyi tercih ediyorum.
Gerçi bir yazar Teoman'a şarkı sözü (ki sevdim şarkıyı itiraf edeyim) yazar, Nil Karaibrahimgil'in klibinde oynar, Sinan Çetin'le aile dostu olursa hangi ara gündemden düşer, bunu da merak ediyorum.
Anlayacağınız benim daha okumam gereken çok kitap var ve bir süre daha bu kitapların arasına Elif Şafak serisini eklemeyeceğim.

Ne diyelim ön yargının gözü kör olsun.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Ön yargı da ayrı yazılıyormuş, bugünün karı da bunu öğrenmem oldu.
  • Şekilci haliyet-i ruhumdan ötürü Elif Şafak'ı en çok da yüzünün önüne önüne gelen o uzun saçlarından ötürü antipatik buluyorum.
  • Bu yazının çıkış noktası da Elif Şafak'ın son kitabı Kağıt Helva'dır.
ps. Başlık şarkısı Teoman- Uçurtmalar ve evet sözlerini yazan da Elif Şafak.

25 Aralık 2009 Cuma

"belli etmeyiz ama iki korkağız, biz aslında"


Sorumluluk;
Kişinin kendi davranışlarını veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi, sorum, mesuliyet.

Efendim bugün dertsiz başımıza dert edilenelim köşesinin konuğu sorumluluk.

Bugün (yazı geç yayınladığından aslında dün) yine enayi gibi işim olmayan sayısız konuyu sırtıma kambur olarak yüklediğimden, bu gereksiz özelliğimin kaynağına inmek, mümkünse de çözüm üretip, kendisinden kurtulmak benim için en büyük gaye oldu.

Kendimi irdeleme faslına geçmeden önce müsadenizle çuvaldızı başkasına batırmak ve işini sahiplenmeyen, sorumluluğun bilincine varmayan/ varamayanları da dövmek ve dövmek istiyorum.

Sonrasında da güzel dayak yeme faslı bana geliyor. Herkesin derdini dert edinerek bu hayat geçmez ben kendime de söyleyeyim.

Bu aşırı sorumluluk hadisesi sanki genetikle ilgili değildir diye düşünmekteyim. Yani bir ailenin iki çocuğu da farklı farklı oluyorsa yetiştirme tarzıyla da pek alakalı olmadığından, hepsinden birazcık çalarak insan karakteriyle etkileşiyor olması gerektir diye bilimsel olmayan bir tez üretiyorum. Ama ben çocuğum olsa ona sorumluluk dersi nasıl verilir bilmem misal. Annemle babam bana ne yaptılar da bu gereksiz sorumluluğu edindim onu da hatırlayamıyorum.

Ama insanların işini kendime dert edip çözmeye kalkmayı, bunun için de başka işinin sorumluluğunu idrak edememişlerin peşinden koşmayı, tepesinde boza pişirmeyi hiç ama hiç sevmiyorum. Kısacası dürterek çalışan insanlardan gerçekten nefret ediyorum. Zaman yönetimi ve önceliklendirme yetenekleri olmayanları da takdir edersiniz ki anlayabilmem pek mümkün olamıyor.

Peki sonrasında ne mi oluyor? gereksiz üzüntü, gereksiz yorgunluk, gereksiz asabiyet. Ne için sorusunun ise cevabı pekala yok.

Şimdi yazarken idrak ettim; annem "önce yapılacakları bitir sonra keyif sürersin" derdi hep bana. İşte hep bu ince işlemelerle yaktı benim başımı. Şimdi aşırı sorumluluk halininin oluşturduğu herkesin işini yapmak gayretiyle sonsuz!! kariyer yeteneklerimi ve gençliğimi tüketiyorum. Gün itibariyle de bu irdelemeyi yapıp, içimi döktüğümden iki kuplelik tatilime resmen giriyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Hafta içi 6'da kalkan kaç şuursuz Cumartesi sabahları 8.00'de kendiliğinden uyandığı için mutlu olur ki?
  • Değerli Boyner; gecenin 4.00'ünde msj gönderdiğin için uzunca bir süre seni boykot edip alışveriş etmeyeceğim, neden gelmiyor bu kız diye düşünme, suçu kendinde ara.
  • Ve Boyner'in aristokrat abisi Beymen; senden alışveriş yapmadım, yapmak gayesinde de değilim, sırf bir vakit advantage kart aldım diye bana zırt pırt msj gönderme; o kadar para kazanıyorsun doğru düzgün bir CRM çalışması yaptır.
ps. başlık şarkısı Candan Erçetin- Nedense Sustum
Ps.2 Konuyla alakasız resmimizin adresi.

24 Aralık 2009 Perşembe

"takılır mıyız yolunda, şekli gizli taşlara?"


Başka Dilde Aşk'a neden gitmeliyim ki diyen okura cevabımdır;
  • Filmde her gördüğümde "Nasıl Evde Kaldım"ı hatırlatan ve yüzümde tatlı bir tebessüm oluşturan Lale Mansur oynuyor ki, bu başlı başına bir neden olabilir de ondan;
  • Film çok mesaj kaygılı da değil, köpük gibi de değil, tam kıvamında da ondan;
  • Konu münasebetiyle, kendinize "sen olsan ne yapardın?" sorusunu soruyor, bir iç hesaplaşma yapıyorsunuz da ondan;
  • Kamuran ultra karizmatik bir karakter de ondan;
  • Call center insanlarına karşı daha bir anlayışlı olmanız gerektiğini idrak ediyorsunuz da ondan;
  • Saadet Aksoy oyunculuğu sanki Nurgül Yeşilçay etkisinde gibi geldi bana, haklı mıyım haksız mıyım bunu netleştirmemiz gerek de ondan;
  • İsteseler gayet arabeskleştirilecek bir konuda gayet kıvamı tutturmuşlar ve damar yapmamışlar da ondan; (bir ara olayı güvercine bağlayacaklar diyeçok korktum)
  • Vizyonda gönül hadisesi filmi bu aralar pek yok da ondan;
  • -Bu mazeretler aklınıza yatmadıysa- Saadet Işıl Aksoy güzel, Mert Fırat da yakışıklı bir çocuk da ondan.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Nasıl Evde Kaldım için özel bir nostalji yazısı yazmalıyım.
  • Şimdi desem ki, siz Zeynep'in yerinde olsaydınız ne yapardınız, yok ben yapamazdım, aşk bu hiç belli olmaz şeklinde cevaplar vereceksiniz. Ama bu hadiseler başa gelmeden belli olmaz, ondan bu ankete şimdilik girmiyorum.
  • Ve filmden bir kupleyi utanmadan copy pasteliyorum. ( buyurun türkçe katliamını buradan yakınız)
"sana büyük bir sır söyleyeceğim korkuyorum senden
korkuyorum yanın sıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri
el kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden
sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları
ölmek daha kolaydır sevmekten
bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
sevgilim..."

Louis Aragon

ps. Başlık şarkısı Ayıp Olmaz mı- Mor ve Ötesi

"sen benim göz bebeğim çok sevdiğim her şeyim olabilirsin"


Bilen bilir, bilmeyenlere hatırlatmak da fayda görüyorum; forward mail okumam ve forward mail göndermemeye fazlasıyla itina ederim. Bu sebeple bazı şeylerden çok geç haberdar olabiliyorum ama buna itirazım yok. Sağolsun arkidişlerim de bu haliyetimi bildiğinden beni bu hadiselere pek karıştırmazlar.

Ama yani tutarsızın Allah'ı olduğumdan, normalde mailime gelince fw diye okumayacağım bir yazıyı blog yazısı olarak görünce okuyabilir, üstüne yorum da yazabilirim. ( bknz. http://azicikben.blogspot.com/2009/12/gunun-maili.html) Bununla da kalmaz klan mail grubuna geldi diye beyin testi bile yaparım. Bu giriş olsun diye yazılan giriş kısmından da anlaşılacağı üzere bir test yaptım, kendisini çürütmek maksadıyla sonuçlarını da afişe etmek isterim.

Notlarını sonuçların yanına yazıyorum ki, güzel sonuçlara itirazım olmadığı, negatif sonuçlara yamuk yaptığım daha net anlaşılsın.


SOL BEYİN

Siz ağırlıklı olarak, sol beyninizi kullanıyorsunuz. Sizin gibi sol beynini kullanan insanlar genellikle, konuşma kabiliyeti (sadece konuşmayı bile gerçekleştiremiyorum ki, bir de konuşma kabiliyeti sahibi olmak bana hayal be sevgili anket), detaya inme, mantıklı ve analitik düşünme gerektiren durumlarda zorluk çekmezler.


Farkında olsanız da olmasanız da, hitap tarzınız ve düşüncelerinizi ifade ediş biçiminizle insanları etki altına alma kapasiteniz çok yüksek. (Burada bu kadar düşüncemi ifade ettim, etki altında kalanınız oldu mu acaba?) Yazar veya şair olmayı (en son ilkokul 2'de 23 Nisan için yazdığım şiiri düşünürsek, şairlik biraz zor gibi ama, gizli bir yazarlık yeteneğim varsa acilen kendisini keşfetmeyi çok isterim), güzel ve akıcı konuşmayı gerektiren özellikler, sol beyinle ilgilidir.

Bunun yanı sıra dil öğrenmeye de büyük bir yatkınlığınız var.(tamamen iftira. Kağıt üzerinde Almanca, İnglizce ve Türkçe konuşuyor sayılsam da 3 dilden bir dil çıkaramayacak kadar yeteneksizim)

Sol beynini ağırlıklı kullanan biri olarak, karşılaştığınız olayları belli bir mantığa oturtarak değerlendiriyorsunuz. Niyetten ziyade sonuca odaklı bir yapıya sahipsiniz. ( 1. çinko, evet kesinlikle sonuç odaklı çalışan bir beynim var) Bir işi bitirmeden diğerine atlamak size göre değil. Programlanmış günlük işlerden zevk alıyorsunuz ve genelde plan, program yapıp, bu sıraya göre hareket etmeyi tercih ediyorsunuz. (2. çinko; ancak 2 hafta sonrasını bile planlayınca rahat eden bir piskolojik rahatsızlığım var) Bu da, yöntemli ve verimli bir çalışma tarzınız olduğu anlamına geliyor.

Matematikte başarılı olma şansınız da çok yüksek. Rakamlar, sayılar arası ilişkiler, diziler, işlemler ve soyut düşünceden sol beyin sorumludur. Özellikle cebirsel işlem, denklem ve problem çözmede gayet iyi olduğunuz söylenebilir. (tombala)

Kendinizi rahat ifade edebildiğiniz için insanlarla iletişime geçmekte zorlanmıyorsunuz. Genelde yanlış anlaşılma gibi bir korkunuz yok; çünkü doğru kelimeleri bulmak (doğru kelimeleri buluyorsam, neden patavatsız oluyorum ben?), sol beyin için kolay bir iştir. İnsanları dinlerken de, aynı zamanda detaylara odaklandığınız için, mantıklı sonuçlara varabiliyorsunuz. Sol beyin gerçekleri olduğu gibi ele aldığından, girdiğiniz yeni ortamlara kolaylıkla uyum sağlayabiliyorsunuz.( Uyum ve ben; kuru iftira vol.2; kamuoyunu boşu boşuna kandırmayalım lütfen) Sizin için püf nokta, ortamın kurallarını bilmek ve ona göre hareket etmek. Eğer bir kural yoksa, kendi kurallarınızı koyacak kadar da güven sahibisiniz.

Fakat, sol beyni baskın kişilerin, genel olarak ilişkilerde zorlandığı bir kısım vardır; empati kurmak... Bununla ilgili en meşhur örnek, yol tarifidir. Örneğin; siz karşınızdaki kişiye yol tarif ederken, metresi metresine doğru bir tarif verebilirsiniz ancak, bütün yönleri kendinize göre tarif edersiniz. "Sağa gideceksin" dediğinizde, bu sağ taraf, sizin sağınızdır. Sol beyin, ben merkezci özellikler taşır.( evet yol tarif edemediğim bir gerçek ama bunun sebebi sağımla solumu karıştırmak değil)

İlişkilerdeki diğer bir eksi yön ise, insanlar hakkında karar verirken, kar-zarar analizi yapmaktan kendinizi alıkoyamamanız.(meslek icabi desek biz buna?) Aslında bu durum sol beynin, aklı ve mantığı duygulardan önce tutmasından kaynaklanmaktadır. Örneğin, bir iş yerinde patron sizsiniz ve çalışanlarınızdan birine bir proje verdiniz. Fakat bu proje, o kişinin bütün çalışmalarına rağmen, sizin istemediğiniz biçimde sonuçlandı. Bu durumda, o kişinin iyi niyet çabalarını ve emeğini bir kenera koyarak, o insanı gereğinden fazla cezalandırmanız, ya da acımasızca eleştirmeniz olasıdır. Çünkü sizin için, işlerin geldiği nokta önemlidir. Sol beyin, detaycı ve analitik düşünme sayesinde, size ayrıntılı işlerde büyük başarı sağlar. Fakat bazen ayrıntılara fazla girmek, büyük resmi görmenizi engelleyebilir. Buna dikkat etmeli ve dengeyi sağlamalısınız. (Bir insan sonuç odaklı ise detaylarda boğulmaz takdir edersin ki dear anket)

Konu kitaplar olduğunda, "roman" pek tercih ettiğiniz bir tür değil, ya da ilk tercihiniz değil. (anketi çöpe attıran sonuç; hayatımda okuduğum felsefe kitabı 10'u geçmez muhtemelen ve ben bol bol roman okurum sayın anket) Genelde düşünsel ve felsefi bazlı kitaplar, akademik değeri olan, araştırma ürünü yazılar ilgi alanınıza giriyor. Romanda ise gerçek yaşamdan esinlenerek yazılmış eserlerden daha çok hoşlanıyorsunuz. Örneğin, biyografiler, tarihi romanlar, birebir hayatın içinden insanların anlatıldığı hikayeler gibi. Aynı şey sinema için de geçerli. Kurgusu yüksek, fantastik filmler pek ilgi alanınıza girmiyor. (bak burası doğru, sinemada fantastik hadise falan hiç merakımı cezbetmez)

Bu karalama kampanyama rağmen hala testi çözmek isteyenler de, buyrun buradan yaksın, benim gibiler de sağ sol diye ayrımcılık yapmayıp, en azından beyinsiz çıkmadı diye hallerine şükretsin.

ps. Başlık şarkısı Candan Erçetin- Özür Dilerim.

"ben senin özlediğin vazgeçemediğin tek aşkın olabilirim"


Allah’ın hakkı 3’tür metaforunun dayandığı gerekçeler bugün açıklansın istiyorum;

Vavien ve Avatar’dan fırsat bulup insanlar Başka Dil’de Aşk’a da gitsin istiyorum;

Alışveriş merkezlerinde yıldız uygulamasına geçilsin ve Profilo -1 yıldız alsın istiyorum;

Sıkış tıkış sinema salonu yapan tüm aklı evveler 15 saat economy sınıfında amerikaya seyahat etsin ve yerinden kalkamasın istiyorum;

Beni gören herkes “ya sen spora mı gidiyorsun, zayıfladın mı ne oldu falan?” desin istiyorum;

Hafta sonu Malt konserine ben gidebileyim ama başkaları pek gelemesin istiyorum;

Genel Müdür olduğumda bana gelen tüm eşantiyoncuları çalışanlarıma dağıtacağımdan, tez elden genel müdür olayım ya da bana da bilumum yıl başı hediyesi gelsin istiyorum;

Bugün sadece Candan Erçetin- Özür Dilerim dinleyim istiyorum;

İş telefonumun hiç çalmasın istiyorum;

Dağınık ve düzensiz insanları çocukca azarlayabilmek de serbest olsun istiyorum;

Sufle yemenin bünyede yarattığı mutluluğu hiçbir kalori endişesi gölgeleyemesin istiyorum;
Kimseler Ninni diye şarkı yapmasın istiyorum;

31 Aralık neden yarım gün tatil olmuyor, açıklasın istiyorum;

Herkesin kendi yılbaşı günü olsun, yani herkes kendince bir günü belirlesin ve benim miladım geldi, bugün kafadan izinliyim desin istiyorum.
ps. Başlık şarkısı Özür Dilerim- Candan Erçetin

23 Aralık 2009 Çarşamba

"ve efsane geri döner"


İlgili fotoğraf bir erkeğin ne kadar yakışıklı olursa olsun uzun saçlıyken çirkin olabileceğinin en doğru kanıtıdır. (ama yazının güzelliğine gölge düşmesin diye uzun saçlı foto yazıya iliştirilmemiştir.)

Hep söyledim, bu güzel örnekle de söylemek de fayda görüyorum;
Sayın Baylar, hevesinizi almak için bir dönem saçınızı uzatın ama lütfen bunu - en azından beğenilmek gibi bir amacınız varsa- kalıcı hale getirmeyin.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Ne kadar yakışıklı olursa olsun; ben "bunun farkındayım yahu" tavrından ötürü yılın yakışıklı ama antipatik ödülüne Kıvanç Bey'i layık görüyoruz.
  • Böyle küçük şehirlerin berber salonlarının camlarında Brad Pitt ve Beckham fotoğraflarının olması size de çok komik gelmez mi?
  • Bir de Ihlamur'da beşiktaş pazarının hemen çaprazında bir güzellik salonu vardı ve camında kocaman çirkininden bir Bülent Ersoy fotosu vardı ki, bu yanlış pazarlama taktiğinden ötürü de geçen haftalarda kapandı. (Neyi iddia ediyorsun yani, Bülent Ersoy'u bile güzelleştirebileceğini mi? Pardon ama bu iddiaya sahip birine Tanrı mısın? der, güler geçerler adama.)

22 Aralık 2009 Salı

"ben senin yüzündeki çizgi ya da dünündeki anı"


-Vejeteryan okurların okumaması dileğimle-

31 Aralık'ı yılın geri kalan 364 gününden farklı bir şekilde kutlamayı istememin sebebi çocukluğuma dayanır. Benim için minik bir fare iken bir kasabada lojman hayatı sürmenin avantajları saymakla bitmez. Çocukluğumu çok detaylı bir şekilde hatırlamasam da ( kendi kendime terapi gibi oldu bu) geçmişi genel olarak güzel diye nitelendirmemin en büyük sebebi de lojmanın o koca bahçesinde geçen uzun ve şuursuz saatlerim olabilir.

O dönemler yılbaşı yemekleri bizim evde ve upuzun bir masa etrafında yenilirdi (Ferzan Özpetek filmleri misali). Anneciğim iş anlamında yıl sonu en yoğun döneminde olmasına rağmen yemeklerini birkaç gün önceden yapar, mutlaka kabak tatlısını da hazırlardı. Menünün en önemli yemeği pek tabi ki hindi olurdu. İşin yazıya bahis olan kısmı ise, o hindinin en erken 1 hafta önceden alınıp bahçede beslenmesiydi.

Serde çocukluk olduğundan hindiyle 1 hafta süresince kanka olan ben zavallı hayvancağızın kesilişini falan tabi ki görmezdim ama dünkü kankamı hapur hupur yemeye de hiç itiraz etmezdim. şimdi düşünüyorum da ne vicdansız bir şeymiş bu çocukluk yahu? İnsanda azıcık travma oluşur değil mi? Yok valla ben hemen unutuyordum o kısa dostluğu, giriyordum "yeni yıl yeni yıl herkese kutlu olsun" moduna.



Şu vakit bu yazıyı da yıllar sonra travmam oluştu demek amaçlı değil, güzel ve kocaman bir evim olsun yeni yılda her sene küçük bir gruba yemekler düzenleyeceğim ama hindi servis etmeyeceğim demek için yazıyorum. Hindi etini de çok uzun zamandır yemediğimi bu yazı vesilesiyle idrak ettiğimden, herhalde tadını sevmiyorum diye düşünüyorum.

Yazının gizli ana fikri ise, yılbaşı için bir plan yapmaktan an itibariyle vazgeçmiş olmamdır. Çocukluğumu güzel hatırlamaya devam etmek güzel ama çocukluğumu kazık kadar olmuş halime taşımak konusunda ısrarcı olmaya hiç gerek yok.

Bu sebeple 2009'a elveda, hindilerin ruhuna el fatiha.
(kendimden iğrendim resmen)

Bu yazıdan çıkartılmayacak itiraflar;

Eski zaman yemeklerindeki en büyük eğlencemiz de kendi kolalarımız yerine bilinçli bir yanlışlıkla büyüklerin içtiği votkalı kolaları içmekti. ve o zamanki votka tadı ile şu an içtiğim votkaların arasındaki bir koca ömür tadı var ki, bu iyi mi kötü mü karar veremiyorum.

ps. Başlık şarkısı Yonca Lodi- Emanet