30 Kasım 2009 Pazartesi

"gelecekten geçmiş çıkarsa şimdiki zaman kalır"



""Seni anlıyorum" demek büyük bir yalandır. Kocaman bir yalan. Kimse kimseyi anlayamaz ve tanıyamaz dünyada... Var olan en sağlam zırh insan vücududur. İçindekileri en iyi saklayan odur. Koridorlarında birikenlerin kokusunu bile yaymaz dışarıya. Deliliğin kokusunu, anormalliğin kokusunu duyamazsın yanında gazete okuyan adamın, otobüs durağında. Sadece gördüklerin vardır. Beş duyunun algıladığı kadar anlarsın aileni, sevgilini çocuğunu. Dolayısıyla herhangi bir şeyi, birini anladığına, ama gerçekten anladığına emin olmak, sarıldığında arkasında ellerini kavuşturabilecek kadar o şeyi ya da kimseyi anlamak olağanüstü bir durumdur. Ve çok zaman isteyen söz konusu olağanüstü ilişki için olağanüstü bir insan olmak gerekir. "
......

"Yalnızlık kurşun geçirmez. Dostluk, aşk, aile geçirmez. Hiçbir şey geçirmez. Dışarıdan sokmadığı gibi içeriden de çıkartmaz. Cerahat yapar. Antibiyotiğini de kendinde besler. yeter ki nerede olduğu bulunsun... Ruhun nerede olduğunu düşünürüm bazen. Vücudumun neresinde? Sonra karar veririm. Ruhum, bedenimin bittiği yere kadar..."

....

"Denge insanoğlunun icat ettiği en vahşi kavramdır. İp cambazının kendini en iyi hissettiği an, kendini ağa bıraktığı andır oysa. Sırat köprüsünden, beslenmeye kadar denge her yerdedir. Dünyanın en sağlam alarm sistemi. Bütün dengesizlere karşı. En ufak harekete, yanlışa duyarlı...Oysa hayatlarının belli dönemlerinin her saniyesini aşka verebilenlerse gerçekten yaşarlar. Sadece sevgilileri ve kendileri. Başka hiçbir şeyle ilgilenmezler. Yüzde yüz aşk. Dengesizlik, gerçek duygusunun ve gerçeğin tek kapısıdır. Dengeyle hiçbir yere varılmaz. Ancak düşmeyi bilenler köprüden, karşıya yüzülerek de geçilebileceğini öğrenir. Belki cennete, belki ipin gerildiği karşı tarafa varılır dengenin sonucunda, kabul ediyorum. Ama düşmemek için verilmiş mücadelelerin acısı ve tedirginliğiyle..."

Başlık dahil tüm satırlar Hakan Günday'ın ilk romanı olan Kinyas ve Kayra'dan. bendeniz kişisel bir ritüel olarak son kitabını okuyup sevdiğimden, şimdi eski kitapları ile ara kapatmaya başladım. İlk roman için bence epey sert, okunması bazen çok yorucu ve kesinlikle başarılı bir eser. En azından yarısına kadar fikriyatım böyle. Bir süre daha Hakan Günday'dan devam edeceğiz. Azil'i bulamasam da bulduğum tüm kitaplarını sıralı sırasız okuyacağım. Arada ruhumun nefes alması gerektiğinde başvuracağım bir lay lay lom ( aşk romanı mealinde) kitap önerisine de fazlasıyla açığım.

"Dolayısıyla bilemiyorum, dolayısıyla çözemiyorum."



1000. kez yapılmış Gülben-Hülya kıyaslamasına 1001. baskı; (Guvenek ile girdiğimiz hangisi daha içten sorgulamasının oluşturduğu fikriyat ve Cüneyt Özdemir’den çaldığım üslup ile)

  • Erken yaşta çok şeye sahip olduğundan pek de hırslı olmayan bir H. Avşar’a karşın her daim hırslı olan bir Gülben Ergen.
  • Geçmişte yaşanan bir Tanju Çolak ilişkisine karşın, geçmişte yaşanan bir Erol Evcil birlikteliği,
  • Arsız ve şımarık bir Hülya Avşar’a karşın şımarıklığını doğru zamanlarda sergileyen bir Gülben Ergen.
  • İki kötü sese karşın, doğru Sezen Aksu şarkılarını seçen ve en önemlisi Kanıma Dokunuyor gibi bir şarkıyı söyleyen Gülben Ergen;
  • İyi bir H.Avşar oyunculuğuna karşın Dadı mimiklerinde kalan bir G. Ergen oyunculuğu,
  • Çok çalışkan bir G.Ergen’e karşın, karşısındaki konuk için araştırma yapmakla meşgul olmayan bir H. Avşar,
  • Ailesini iyi yönetemeyen bir H. Avşar’a karşın, aile figürlerinin pek ortalarda olmayan bir G.Ergen,
  • Beraber çalışmak istediklerine her daim değer veren, ilişkilerini koruyan G.Ergen’e karşın, o olmasa da yaparım egosu ile hareket eden H.Avşar.
  • Sınıf atlamak için evlenen H.Avşar’a karşın hakkındaki skandalı unutturmak için evlenen G.Ergen.
  • Basına kızdığı zaman geri zekalısınız diyebilecek kadar rahat bir H.Avşar’a karşın, ilişkileri her daim sıcak tutan ve politik bir G.Ergen.
  • Yaşlandığı göz altlarından iyice belli olan güzel kadın H. Avşar’a karşın güzel yüzlü G.Ergen,
  • Kendine olan fazla güveninden ötürü gelişim adına pek adım atmayan H.Avşar’a karşın, hep daha iyisini yapmaya uğraşan G.Ergen.
  • Hep büyük bir aile olmayı istese de boşanmış ve kızının başka bir anneden kardeş sahibi olduğu H. Avşar’a karşın, 3 çocuklu mutlu aile tablosuna sahip bir Gülben Ergen,
  • Yaşadığı acıları yaptığı hataları kahkaları ile geçiştirmeye çalışan ama sonra kabul eden H.Avşar’a karşın, hata yapmamak için tüm adımlarını planlayan G.Ergen.
  • Ve bence ne yaparsa yapsın yapmacıklığını gizleyemeyen G.Ergen’e karşın, kendisine dair bilgileri istediği düzeyde bizlere sunan H.Avşar.
Ve pek sevmediğim H. Avşar’a karşın hiç sevmediğim G.Ergen.
 
ps. Bir de Gülben Ergen peynir yemiyor ki, kendisini işte bu sebeple hiç anlayamıyorum..
ps.2. Başlık şarkısı Arka Sokaklar- Gülben Ergen

"Alışır bağımlı oluruz acıyı aşk zannederiz"




Bayram tatili dolayısıyla bünyemdeki aşırı televizyon yüklemesinin sonuçları;

  • Memoli devrinden sonraki Mehmet Ali Alabora’yı çok severim. Saçma sapan filmlerde oynasa bile benim için kendine has bir duruşu vardır kendisinin. Bu alemle pek yüzgöz olmak istemez, ama kimseleri de kırmaz falandır benim kafamdaki imajı ile. Bu sebeple de kendisinin düğün görüntülerini görünce pek sevindim. Sevincim evlenmesine değil tabi ki, nikahında da düğününde de gözlerinin içinin gülmesi ve eşinin de çok tatlı ve mutlu gözükmesi. Kendisinin tren garındaki nikah töreni de, Yerebatan Sarnıç’ındaki düğünü de pek güzel gözüküyordu kameraların arkasından. Çifte sonsuz mutluluklar dilerken, nikah ve düğünlerini de kendime rol modeli olarak aldığımı itiraf ederim.
  • Magazin programlarının birinde Asmalımescit’te yemek yiyen Nuray Mert, Rasim Kütahyalı ve Helin Avşar’ı gördüm ki, program magazin programı olduğundan Nuray Mert’in adı bile geçmedi ama ben H.Avşar karşısındaki N.Mert’i bir türlü anlamlandıramadım.
  • Cem Yılmaz konusunda ihtisas yapmadım, psikoloji diplomam da yok ama magazincilerin sorduğu sorulara verdiği cevaplarda sinirini nasıl kontrol etmeye çalıştığını çok net hissedebiliyorum. Yani aslında içinden o an, ne diyorsun yavrucum sen demek geliyor ama işte artık bu işleri öğrendiğinden yine de bir şeyler geveliyor ve bu yüzden de keyfi iyi değilse magazin ile hiç yüz göz olmuyor.

  • Geniş magazin bilgimde en tanıdığım ve bir o kadar nefret ettiğim magazin muhabiri Show Tv’deki Seyhan’dır. Bence görüp görülecek en antipatik magazincidir ama çoğu magazin figürü kendisi ile Seyhancım şeklinde kanka olmaya bayılır. Bugüne kadar kendisine rest çeken tek figür olarak da Hülya Avşar’ı ayrıca tebrik etmek isterim.
  • Nurgül Yeşilçay benim için tanımlanamayan bir kadın. Bazen çok güzel ve seksi iken bazen de süper basit ve çirkin bir hal alıyor. Çok tarzı olmasa da Cem Özer dışında bir menajeri olsa ve kendisini doğru yönlendirse sanki çok daha kaliteli işler yapabilir diye düşünmekteyim.
  • Hep söylerim, Hülya Koçyiğit benim için eski ekol aktrisler arasında en sevip beğendiğim kişidir. Hala kendisini de pek çok severim. Gayet güzel bir kadın, gayet güzel torunları var ama kızı nedense bu genlerden pek payını almamış gibi. Kendisinin çocukluk filmlerini hatırlayınca, yaptığım asıl çıkarım ise bir insan küçükken güzelse, büyüdüğünde çirkin oluyor veyahut kural tam tersi için geçerli oluyor.
  • Bayram sohbetlerinde izlediğim Demet Kutluay- Güzide Duran (Aksoy) ikilisi beni yine çok eğlendirdi. Onları izleyince anne olmak dışında bir hedefi (pilates, iğrenç şişmanlar, vejeteryanlık) olduğu için Ebru Şallı bile daha farklı gözüktü gözüme. Ve röportajdan çıkardığım sonuç Güzide Duran’ın evlilik ile hayatında tertemiz bir sayfa açtığını düşünmesi ve geçmişi de daha çok bir gençlik hatası olarak nitelendirmesi oldu.

Bu yazıdan çıkartılmayacak notlar;

  • Bence dövme yaptırmak için ince ve güzel kaslı vücut sahibi olmak şart olmalı. Çünkü aksi durumda dövmenin tüm karizması yerle bir oluyor.
  • Benim için göğüs üzerine yapılan gül dövmesi avamlığın en belirgin özelliğidir. Bunu da bilahere belirtmek istedim.
  • Vedat Milor bugüne kadar saçlarını boyatıyordu da ben mi anlamıyordum bilmiyorum ama bu sefer ayar biraz kaçtığından koyu saçları ile boya kendini çok fazla belli ediyor.
  • Cnbc-e bayram vesilesiyle yaptığı telafi programları ile biraz kantarın ucunu kaçırıyor gibi. Pazartesi günü sabah 7.00’den akşam 19.00’a kadar Merlin yayınlayacaklarmış. Merlin’i merak etmeyenleri bütün gün kanaldan uzak tutma tercihlerine saygı gösteriyorum da, diziyi izlemek isteyenlere tatil falan dinlemem sabahın köründe uyanmanız lazım demelerini anlayamıyorum.
  • Ayhan Sicimoğlu çok ilginç bir insan yahu ve ben kendisini bu sebeple 5 dk.dan fazla izleyemiyorum
ps. Başlık şarkısı Gidersen- Mustafa Ceceli

23 Kasım 2009 Pazartesi

"söz veremem hayat bozar, bizi belki bir gün ayrı yazar"



  • Alışveriş merkezleri ile ilişkim üniversite dönemimde had safhadaydı. Pazarları Capitol veya ailecek Tepe’ye illa gider, Boyner’i illa zengin ederdik. Hafta içi ise sahil şeridinde yapılacak bir şey yoksa Tepe’ye gider klan ahalisi ile takılırdık. Bir de herkesin doğumgünü için topluca hediye bakmalarımız falanımız filanımız AVM’lerde geçirilen ciddi bir zaman demekti benim için.
  • Sonra biraz zamanın biraz da fuhrerschein’ın da etkisi ile uzak durdum AVM’lerden. Aslında şöyle demek daha doğru; alışveriş dışında sosyal bir faaliyet olarak AVM’lere gitmedim. (Kanyon hariç ama Kanyon da AVM değil bence) Gitmek zorunda kaldığım vakitlerde genelde hafta sonları olduğu için kalabalıktan tükendim ve bittim. Güneşli vakitlerde gittiğimde bile kalabalık olmasına – eski beni unutarak- fevkalade şaşırdım.
  • Evime en yakın alışveriş merkezi Cevahir , Profilo, Astoria ve City’s. Hepsini de alışveriş babında manasız bulurum. İlla alışveriş merkezine gideceksem bu sebeple Metrocity’ye giderim. Ahım şahım olduğundan değil, alışkanlığım olduğundandır. Ve mecburiyetten işim Cevahir’e düştüğü vakit, ayaklarım geri geri gider. Mine Kırıkkanatvari bir yorum olacak ama benim için Olivium’dan farksızdır Cevahir ve çok ama çok kalabalıktır. Dün de bir çizme saklama kabı alacağım diye düştüğüm bu cehennemde bu sorgulamaları tekrar yaptım; geçmişi unuttuğumdan ( veyahut artık ben eski ben olmadığımdan) insanların çoğunun güneşli ve güzel bir havada alışveriş amacından yoksun bir şekilde kendilerini bu binalara hapsetmesi bana pek tuhaf gelse de kalabalıktan şikayet eden biri olarak onlar oralara giderse sokaklar da bizim olur diye sevindim.
  • Geçenlerde de İstinyePark’a yağmurlu bir Pazar günü gitme gafletinde bulunduğumdan söyleyebilirim ki aslında kaybetmeye baştan mahkum olan alışveriş merkezleri dışında geri kalanların birbirinden pek farkları yok aslında. Pek uygulayamadığım alışverişsiz ve kredi kartsız günler kararımı bayramdan sonra daha sıkı tutmak için bundan sonra bu güzide mekanlardan epey uzak durmak gayesindeyim, Allah da beni utandırmaz inşallah diyorum. Aslında işi Allah’a bırakmadan maaşımı gün bazında hesaplamayı ( 30 iş günü diye düşününce çok kolay oldu aslında hemen hesapladım ) ve aldığım her şeyi ona bölerek kaç sabahın köründe uyanıp, akşam trafiğinde kafayı yemek tehlikesi yaşamak zorunda kalacağımı düşünmek istiyorum. Bu da işe yaramazsa tüm paramı bu alışveriş şuursuzluğumu çözmesi için bir uzmana harcamayı düşünüyorum ama o zaman da bir seans parasıyla neler alacağımı düşüneceğimden doktora dakika 1 gol bir gıcık olabilirim gibi geliyor bana. (Yine de hafta sonu nihayetinde gri çizme bulduğumu belirtmekten büyük mutluluk duyarım)

  • Dün akşam itibariyle guvenek ile twitter’da girdiğimiz Gülben Ergen- Hülya Avşar kıyaslaması bende Cüneyt Özdemir misali madde madde bir karşılaştırma yazısı yazma gereksinimi uyandırdı. Şimdilik zamanım olmadığı için bu ufak notu düşüyorum ki, hiç olmadı bayramda fırsattan istifade magazine derin bir bakış atarım.

  • Bayram demişken, sevgili meteorolojiye seslenmek isterim. Havalar sigara içenleri sevdiğinden midir bilinmez hala sonbahar kıvamında, yağmur kar kış yok. Buna itiraz edecek de değilim ama böyle günlük güneşlik giderken bayramda bozarsa ilgili mercilere feci arıza çıkartırım şimdiden uyarıyım. (agresifliğimi gidiş dönüş seferimin de feribot yerine deniz otobüsü olmasının bünyemde yarattığı psikolojiye veriniz)

  • Ayşe Özyılmazel lütfen ama lütfen artık Okan Bayülgen hakkında yazmasın. Herşey hakkında yazsın ama bu konuya da değinmeyiversin. Belki o, niye yazmayacakmışım , gazeteciyim!!! ben diyordur ama eski sevgilisi (ondan ayrıldıktan sonra başkası ile evlenen ve ilk defa çocuk sahibi olan sevgilisi) hakkında sürekli suçlayıcı yazılar yazmak halk arasında “kuyruk acısı” mealinde değerlendirilir, ne olursa olsun böyle de değerlendirilmeye devam edecektir.

  • İclal Aydın bence sosyoloji tezlerine konu olması gereken bir insan. (Yoksa psikoloji mi olmalıydı?) Kendisi Onur Baştürk’le de çok iyi anlaşmakta, Cengiz Semercioğlu ile de. Ama aynı zamanda Oray Eğin, Yiğit Karaahmet ve Ahmet Hakan tayfası ile de iyidir ve pek tabi ki İzzet Çapa ile de kankadır. Efendim Cüneyt Özdemir ve Tuna Kiremitçi dışında kendisi ile bir dönem kötü olmuş herkesi bir şekilde affeder İclal Aydın. Ve herkesin nitelendirdiği gibi yapmacık değilse, mutlaka bir araştırma konusu olmalıdır.

  • Bu hafta doğum gününü kutlayacağımız, iki önceki yazımda bahsi geçen değerli ev arkadaşım blogumun adresini ezbere bilmiyor, adresi favorilerine eklemiyor ve genelde benim bloguma google veyahut ferinin blogu üzerinden giriyor ki; bunu da yazımızın dram kısmı olarak size sunarak hüzün şelalerine doğru yol alırım.
edited by kusburnu.
ps.1. başlık şarkısı Mustafa Ceceli- Söz Veremem.

20 Kasım 2009 Cuma

"Vaatlerle zehirlendim,mestettim kendimi bazen"


Hayatta en iyi anlaştığım insan bir yay burcu.

Bu yay burcuna sahip uzun ve güzel insan ile tanışıklığımız başladığında; Aslan burcunun en iyi anlaştığı burçların Koç ve Yay olduğunu daha bilmiyordum. Öğrenince dedim, bu çocuklar bir şeyi biliyor da söylüyorlar, öyle kafadan atmıyorlar:)

Nasıl bir isim ile tanıdığınız kişi ile bağlantı kurarsınız, sonra bütün Ayşe’ler size tanıdığınız Ayşe’yi anımsatır, benim için de Yay burçları öyledir; eski bir tanıdık dışında yay insanlarını hepsini kafadan süper bulurum. Değerli yay burcu ev (-hayat) arkidişimin doğum günün Kasım’da olmasından ötürü de Kasım ayında doğanların çoğu Yay burcu sanarım (dım). Yanılıyormuşum bu sene idrak ettim.

İşin kötüsü benim için burç aleminde uzak durulası ibareli akreplerin ayı imiş bu Kasım ayı ondan daha da üzüldüm. Sinsi insan sevmem. Hırsından gözü kör olan insan sevmem. En önemlisi yakın çevremde akrep burcu insanı yoktur, bu yüzden de akreplere karşı hep önyargılıyımdır.

Onun için Cuma günü dileklerim;

Kasım ayının artık Yay burcu insanları ile anılması;

Cuma günlerinin 48 saate çıkartılması ( gerekirse Salı gününü bunun için feda edebiliriz);

Gözlerimin bir şekilde açık kalabilmesi;

Koca kafama uygun, çok kullanışlı bir bereyle rastlaşmak;

Ziyan’ı bu hafta sonu itibariyle nihayete erdirebilmek;

Bolca kitap alışverişi yapmak;

Bayramlık niyetine gri bir çizme bulabilmek;

Değerli arkidişimin yepyeni yaşında sağlık, mutluluk ve az biraz şuur sahibi olması;

Zerrin Özer’in “bana hep bana” şarkısının da şahsıma uyarlanması, bir yandan dinlenip bir yandan da yapılacaklar listemi, yapılanlar listesine çevirebilmek.

ps. Başlık şarkısı Negatif- ESP

ps.2. Resmimiz ise bir tık uzakta.

19 Kasım 2009 Perşembe

"gel bir daha acıt canımı istediğin kadar"


Vicdanımı aldım aynanın karşısına;

Eziklikten kurtulma mücadelem çerçevesinde yavaş yavaş kötü ve uyuz bir insan olmaya başladım ki, yaptıklarımın kötü bir şey olmadığını düşündüğüm vakitte sanırım ezikliğimi tamamen terk etmiş olacağın. Hatta ve hatta böyle bazı mekanlarda hayretle ve utançla izlediğim agresif insanlara bile dönüşebilirim, kendimde o potansiyeli görüyorum.

Çünkü gün geçtikçe “iyilikten maraz doğduğunu” daha net idrak ediyorum ve gün geçtikçe yaşlandığımdan olsa gerek işini layıkıyla yapmayan herkese gıcık oluyorum.

Aslında taksici milletini şikayet edeceğim bir mecra olsa diğer insanlarla vakit bile kaybetmem ama şimdilik orası koskoca kör bir vaha olduğundan, ayaklı şikayet kutusu gibi insanlara dır dır yapıyorum.

Bu kötü bir şey mi ? Sanırım evet.

Peki bundan rahatsızlık duyuyor muyum? So so

Ama yani, etrafta işini layıkıyla yapmayan sayısız insan yüzünden kendi asabiyetimin bozulmasına da bir son vermem gerek. Parasıyla aldığım hizmette kendimi enayi gibi hissetmeye ve mağdur olmaya ise artık tahammülüm yok. (iki dakika manavın önünde bekleyebilir misiniz soruma “ yalnız benim servis saatim geldi” cevabı veren hain taksici sana ultra gıcık oluyorum) Tabi bununla beraber ucu bana dokunmayan ama şirket çıkarı !!! (neyse o) için de faydalı olduğunu düşündüğüm bazı yorumlarım da oluyor tabi, ki bunu da acemiliğime veya içimdeki mahalle muhtarı kılıklı ruha veriyorum. Onları da yavaş yavaş törpülerim inşallah, törpülemezsem de banka sıralarında her şeyi koordine etmeye çalışan, millete fikir vermeye çalışan emekli teyze olur çıkarım herhalde.
Kabul etmek istemesem de bu bir dönüşüm, adı da bence yaşlılık dönüşümü. Hani uysuz ihtiyarlar vardır ya, gençken nasıl biridir tasavvur edemezsiniz, işte ben de tam öyle biri olacağım. Bu alanda da iddialıyım. Asgari düzeyde iyilik ile bundan sonra hayatımı idame ettirebilirim sanıyorum.

Geçirdiğim değişimi tarihi not edip sonra bana hatırlatsın diye de bu yazıyı yazıyorum. Zaten kadere kendimi haklı çıkartmak gibi bir ihtiyacım olmasa neden bu kadar çok konuşayım ama değil mi?


edited by kusburnu.

ps. Başlık şarkısı Sertab Erener- Acıt Canımı

"yemesi zor ama ben işimi bilirim"

Bu şaka gibi hadiseye, Ayça'dan şaka gibi bir yazı gelmiş. gerçi arada derin satır altı mesajları da var (anlayana tabi). Zaten Rasim Kütahyalı okumazdım, sadece TV'de denk gelirdim kendisine, bu resimler ve röportajdan sonra kimse kendisine o şansı da vermesin, çıkamasın TV'lere diye umut ediyor, Helin Avşar'ın muhtemeşem kariyerini izlemeye koyuluyorum. Tabi bir de konuya ilişkin AYşe Özyılmazel'in bir yazısını okudum ona da ayrı bir yorum bilahere yapmazsam çatlarım.

Helin Avşar Kaan Sezyum'la da görüşsün- AYÇA ŞEN

Kıyamet alametlerini artık sizlere söylemekten elimde tüy bitti değerli kurt adam ve kadın okur.

Helin Avşar röportajını bilmem söylememe gerek var mı. O gazetenin istediği kendinden bahsettirme durumunun gazına gelmek ne derece doğrudur, bahsetmemek ne derece, bunu oturup bir düşünmeli derim.

Helin Avşar’ın Taraf gazetesi agresif yazarı Rasim Kütahyalı ile yaptığı röportajdan sonra ilk tepkimiz “Ne bu randevuevi gazeteciliği” demek oldu.

Ama bu ahlakçılığı yaparken bir yanım da içimden yaşlandığımı, tutucu tutumlar sergilemeye başladığımın sinyallerini veriyordu.


Derken, aslında Helin Avşar ve yanındaki Rasim Ozan Kütahyalı’nın ucuz fotoğraflarla ucuz pozlar vermesinin içimizdeki ucuzlukları aslında dışarı vurduğu, eğer bu görüntüler bize kadar geldiyse, delilik aleminde, içimizdeki ucuzluğu bize yansıttığı için bu kadar agresifleştiğimiz gibi bir utanç yaşar gibi oldum ama neyse ki egom hemen devreye girdi ve “Olur mu len, sen aslan gibisin, bu toplara asla girmezsin, ucuz pornoculuklarla işin olmaz” filan diye ucuz kıyaslamalar yaptı, ki yargılama zaten direktman kıyasla ilgili bir şey olmalı, di mi. Ama içimdeki ‘o’ ses de duyulması kaçınılmaz bir yükseklikte “Kaçamazsın, bütün o kaçtığın yollara çığ düştü” diyordu.Sonra Helin Avşar’ın bu tek boyutlu duran ‘şekil’ hayatında karşımıza çıkan, içimizdekilerin şekil haline kızdığımız, dolayısıyla aslında şekilden bir arpa boyu uzaklaşamadığımızı kuşe kağıda tamamı renkli röportajı bendenize uzun zamandır ucuz pornografiyi zaten yaptığım, çirkin kıskançlıklarla, insan gibi korkmadan, gard almadan, maskelere bürünmeden hissettiklerini yaşayamamakla zaten Helin Avşar’ın bir küçük kardeşi gibi olduğumu söylüyordu. Ya da Rasim Bilmem kimin.

Utanmak bir şeyi halletmek için yeterli olmuyor. Özür dilemek bir derece. Özür dilerken aslında kendini savunuyor olmak daha da beteri.

Alt yazıların “Aslında yaptığımdan pişman değilim, bakma, anlatıyorum ama dert bende, derman da bende. Öyleyse sen ne arıyorsun bu yerde” gibi son derece aşağılık hareketler ahlaksızlığın taa dibi.

Gurur denen ahlaksızlık, gurursuzluktan çok daha sefil.

Basın alemi yeni bir döneme girmiş besbelli. Bu dönemeçten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ayşe Arman fotoğrafları başörtülü gibi mutaassıp kalırken Helin Avşar’ın seçkinciliğe şuursuzca karşı çıkması, bunu bilerek veya bilmeyere kelebeklerin kanat vuruşlarındaki gibi bir fırtınayla içlerimize kadar girecek, artık fantezilerimiz eskisi gibi olmayacak, Amerikan sapığı filmleri eskisinden daha bi sapıklaşacak, vs.

Ama bir şey diyeyim mi, bence çok daha iyi oldu bu durum; sanki bir çıtanın üstündeymiş gibi duran bir artislikle her tür pisliğin ve güç nasılsa o duruşun bulaştığı ve buna rağmen saygın rolekslerinin kollarında saygınlıklarını artırmaya devam ettiği sağyın basınımızda, herkesin okuma yazma bildiği, bir de herkesin ziyadesiyle fikir sahibi olduğunu düşünürsek, basın aleminin böylesi görüntülerle barsaklarını ortaya çıkarması foseptik biliminde çığır açacak, inşaatların altyapıları çok daha sağlam, metropoller çok daha konforlu olacak, herkes istediğini yapacak, mahalle baskısı bu şekilde hafifletilecektir. Buna mukabil erotik değerlerimiz biraz yamsulacak ama isteyen kendi üretkenliğini ve yaratıcılığını ortaya koyacaktır.Sayın Kaan Sezyum size sesleniyorum: Konuya hâkim olduğunuza güveniyor, fotoğraflara kendinizi monte etmenizi salık veriyoruz. Mersi.

ps. Başlıktaki Özgün şarkısının da Helin Avşar tarafından söylendiğini varsaymanızı rica ediyorum.

18 Kasım 2009 Çarşamba

"bugün dünden uzak kalma telaşında"


"Umut dediğin, Olimpiyat meşalesi değil ki! Elbet sönerç Korma, sönmez, dense de kül olur, gider."

Satırlar hala bitiremediğim için bir yandan üzüldüğüm, bir yandan da böylesine güzel bir şeyi hemen tüketmedim diye sevindiğim şahane kitap Ziyan'dan.

Sanırım sonundaya kitabın tamamının buraya kopyalamak zorunda kalacağım ya da çevremdeki herkese bu kitabı okutacağım.

O kişi sen niye olmayasın değil mi okur?

ps.iki dünya resmimiz burada.

ps.2. Başlık şarkısı Özgün- İki Eli Boş Kaderim

"bir de üstüne sen yine mutlusun ya"


O kadar uğraştım, o kadar uğraştım ki.

Bir ara tüm template'i değiştirmeyi bile düşündüm, sınırdan döndüm.

Arada bilgisayar 100 milyon kere kitlendi, pes etmedim.

Ve sonuçta bloguma iki kuple değişiklik serpiştirmiş oldum.

Bu değişiklik fikriyatında yola çıkış noktam; eskisi gibi Burhan Doğançay'ın bir resmini template'e yerleştirmekti. (Son günlerde de tanımayan da kendisini tanımıştır muhtemelen)

Ama/fakat ve lakin bir türlü o resim formatla uyuşmadı. Hep bir eksik oldu, hep saçma sapan bir hal aldı. Ben de resmi büyütmeyi beceremediğimden yeni maceralara daldım çıktım daldım çıktım. Az çokkuşburnu bilir envai çeşit resim denedim. Daldan dala atladım, resimler buldum, resimler denedim. Olmadı da olmadı. En son çare fuhrerschein'a danıştım, bulduğumuz 746. resmi birazcık büyütmesini istedim ve en nihayetinde bu noktaya geldim.

Resmimizin kaynağı kısmi olarak burası, oradan sanatçıların kendi sitelerine atladığımdan ama hangi site olduğunu idrak edemeyecek kadar çok siteye aynı anda bakmaya çalıştığımdan ve az biraz acelem olduğundan şimdilik resmimizin asıl sahibine teşekkürümüzü sunamadığımız için utanç duyuyoruz.

İnsanlık için küçük benim için bu dev adımın herkeşlere hayırlı uğurlu olmasını diler, bu işleri az biraz öğrenmeyi kendime görev edinirim.

ps. Başlık şarkısı Direniyorum Yokluğuna

"İyi dedim keyfi yerinde, yeni bir aşk bulmuş diyemedim"


Sanırım bu aldatılma hadisesinde tek doğru yok.

Konuşsan bir türlü, konuşmasan ayrı.

Kendine güvensen bir türlü rezil oluyorsun, güvenmesen ayrı türlü.

Efendim magazin alemi haberlerini okuyanlar Zafer Ergin'in oyuncu eşinin yaptığı açıklamalara denk gelmiştir. Konuşmanın her satırı ayrı bit tutarsızlık içeriyor. Şimdi ben bu haberi okuyunca Binnaz Ergin'e üzülsem mi acısam mı gülsem mi inanın bilemedim.

Öncelikle 23 yıllık evlilik söz konusu ki, muhtemelen de bu hadise Zafer Bey'in ne ilk vukuatı ne de son vukuatı olacaktır. (Kaldı ki bundan önce de maşallah Zafer Bey 3 kere daha evlenmiştir.)

Muhtemelen yılların deneyimi ile o da sessiz kalıp, kocasının kendisine dönmesine aşina olduğu için böyle bir tavır takınmaktadır. Bırakın 23 yıllık evliliği, 2 yıllık evlilikte bile kimse aman terk et git de demez zira, sabret diye öğüt verir kadınlar kadınlara.

Buraya kadar anlamasam da saygı duyarım ama;
"Kocam eve zamanında gelir, dışarıda kalmaz. Bana yansıtmadan bir şey yapıyorsa bunu kendisi bilir. Ancak bir kadın da kendini bu konumda görmek istiyorsa bir şey diyemem. Ben evliliğimden çok memnunum. Bütün çevremiz Zafer’in bana düşkünlüğünü bilir. " laflarına bir türlü kılıf üretemem.

Demek ki Binnaz Hanım için aldatmak denilen hadise, gece yatıya gidince oluyor bu bir. Kendisi de klasik kadın savunmasını benimsemiş ve erkektir yapar ama asıl kadın kötüdür ki metres olur demiş bu da iki, en önemlisi de karşı taraftaki cazip rakibi ile aşık atmaya kalkmış bu da üç.

Tabi işin aslını bilemeyiz. Belki kadın adama kök söktürüyor ama taktik olarak böyle beyanatlar veriyor. Ama aksi söz konusu ise ve bu yazılanlar kendisinin gerçek fikri ise, Zafer Bey ona döndüğünde hala kendisine de saygısı olacaksa erkeklere Arzu Balkan'dan sonra Binnaz Ergin'i de ideal kadın listesinde ilk ona yazmalarını öneririm.

Yine de Allah büyük konuşturmasın diye ihtiyatlılık payı bırakır, Allah'ım sen böyle rezilliklerden koru diye dilek ağacıma notumu düşer, magazin aleminden gerçek aleme geri dönerim.

Bu yazıyla Nazire Şenlendirici'ye literatürümüze kattığı kıskanç eş tanımından ötürü de ayrıca teşekkür ederim.

edited by kusburnu.

ps.1. Başlık şarkısı Özgün- Biz Ayrıldık

17 Kasım 2009 Salı

"kalbime değil ömrüme yazılan"


Sporcu malumafatruş süründüğü bir yerden bildiriyor;

Bir hevesle başladığım sp
ortif faaliyetlerimin 6. dersini tamamlamış, ruhu ve kalan takati ile "ne umduk yoksa papazı mı bulduk?"değerlendirmesine hoş geldin sayın okur.

İnsan belirli bir çevreden çıkmadıkça tüm dünyayı etrafı gibi görmeye başlıyormuş, bunu yeni maceram sebebiyle bir kez daha idrak edip, Cihangir eşrafına da hak verdim. Mesela o spor salonuna bakınca sanıyorsunuz ki, çalışanların hepsi sportif, D&R'a bakınca sanıyorsunuz ki herkes deli gibi kitap okuyor.Yoksa yok böyle bir gerçek çevremden biliyorum:))

Yani efendim spora başladıktan bir süre sonra spor yapmazsam olmaz türünden bir mahalle baskısı oluşuyor ki ben daha o tehlikeli sulara girmedim çok şükür.

Bu zamana kadar 4 derse girdim, hepsine de tekrar girebilirim. Hatta bir derse 3 kere bile girdim. Ama bugünkü ders kadar zorlandığım bir ders hiç olmadı. Enerji yakmak denilen hadisenin alasını yaptığınız bu dersin ana fikri denge. Bu sebeple denge sahibi değilseniz derse girmeden önce 2 kere düşünmenizi salık veriyorum. Kötüyü unutan hafızam haftaya kadar bu acıları sıfırlasa da bendeniz bu sayede haftaya olacak derse cahil cesaretim ile girmeye tekrar heves ederim.

Sürünme moduna iyice geçen vücudum yakın zamanda cycling dersine de girerse boyumun ölçüsünü almak için önümde hiç bir engel kalmayacak.

Tüm seçeneklerimi gördükten sonra ölmez sağ kalırsam yoluma kısmetse pilates ile devam etmeyi hayal ediyorum ( düşünün kanım bir derste o kadar ısındı). Ama o zamana kadar biraz daha rezalet yaşamak gibi bir kariyer hedefim var ki, bu sayede hem yağlarımdan hem de gururumdan kurtulur kuş gibi hafiflerim diye ummaktayım.

Ama bu hamlık sürecini atlatamazsam, iki kuple faydasını vücudumda görmezsem mızıkçılık yaparım onu da şimdiden belirtmek isterim. Evet biraz tez canlıyım ama bu kadar yorgunluğa bir kuple ödül de şart sanki.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Soyunma odasındaki kılık kıyafet hallerini ise çok istememe rağmen adım röntgenciye çıkmasın diye değinmiyorum, sadece şunu belirtmem lazım, insanlar şeffaflığı seviyor üstadım.
  • Ve spor yapan insanlar sanırım bolca da geziyor üstadım. Yani soyunma odasındaki saç baş makyaj hallerinden anladığım herkes sokağa giderken sanırım bir tek ben eve gidiyorum. Annem duymasın ama saçlarımı bile kurutmadan toplayıp çıkan bana karşın millet bırakın fönü maşa falan yapıyor. Bünyem sadece kendimin asosyal olduğunu kabul etmek istemediğinden, bu hemcinslerimin bir kısmının spordan çıktıktan sonra evlerine gittiklerini ama çıkış kısmında avm'nin en popüler vakti olduğu için şık görünmek uğruna saç başla bu kadar uğraştıklarını; bir kısmının ise bir sonraki gün saçları ile uğraşmamak için duştan çıkar çıkmaz saçlarını şekil ve şemale soktuklarını varsayıyorum. Muhtemelen ben de ıslak saçlarım ve pancar yanaklarım ile bir gün istemediğim biri ile karşılaşınca varsayımdan ziyade gerçek gözlemler edinirim.
Bugün hayattan çıkardığım ders; dersin adı ne kadar anlaşılmazsa o kadar zorlanırsın, haberin olsun.

ps. Başlık şarkısı Özgün- Mühür

16 Kasım 2009 Pazartesi

"Bir akşamın kalbinde bıraktım seni"


Malumafatruş usta iftiharla sunar;

Efendim az çok bahsi geçtiği üzere yemek konusunda az biraz seçici az biraz takıntılıyımdır. Yani şöyle oluyor ki genelde normal insanların yediği çeşidin % 30u ile idare ederim ve genelde insanların yemediği %10'luk kesimden de favoriler ile hayatıma renk katarım. Bilgi'nin deyimiyle bu çeşitlerde öyle nokta atışı yaparım ki, çok şükür düzensiz beslenmemi pek güzel kamufle ederim. Ayva tutkum, çok eskilerden gelen nar tutkum gibi bir de renginden de ötürü gönül bağım olan kırmızı lahana (aslında bildiğimiz mor) bu bağlamda örnek gösterebileceğim değerli yoldaşlarımdır (bu kelimeye gıcık olmama rağmen bile bile kullanıyorum.) Ve bugün bu yazıyı yazma sebebim, kırmızı lahanaya olan aşkımı yazıya dökmektir.

Bendeniz bir anne alışkanlığı olarak karışık salataya pek sıcak bakmam. Salata denilen şey benim için marul üstüne taze soğan, marul üstüne salatalık, çoban salatası , havuç salatası veyahut kırmızı lahana salatasıdır. Öyle tabiri caizse alamuk olmuş salatalara elim pek gitmez. Kaldı ki takdir edileceği üzere en güzel salatayı da annem yapar:))

Ve evet bu çingene pembesine sahip olan lahanamız bence azıcık emek gerektirse de müthiş bir salatadır. Sirke ile kesinlikle ovulmamalıdır, ince ince kıyılmalı ve tuzla bir güzel ovulmalı, yerken de kıyafetlerde kalıcı hasar bırakmamak için özenle yenmelidir. En önemlisi de katur kutur yenmelidir, bu yüzden dışarıda değil de evde yenmesi önerilir. Yoksa sessiz yenmeye çalışılan bir kırmızı lahana bünyede gerektiği mutluluğu yaratmaz.

Anlayacağınız bu haftaki menümün salatası belli, yanına çorbayı da otomatik pilota bağladım mı, akşama ne yiyeceğim derdimi çözdüm demektir. Geriye spordan önce saat 16.00 civarı yenilebilecek Mavi Yeşil alternatifi sağlıklı bir besin bulmak kaldı ki, ne yazık ki onun için daha niş bir ürün bulabilmiş değilim.

edited by kusburnu.

ps. Başlık şarkısı Asfalt Dünya- Bir akşamın kalbi

15 Kasım 2009 Pazar

"sensizlik benle yaşlanmış en büyük acım"


Hafta sonundan serpme haller;
  • Cuma akşamı bir maceraya atılarak trafiğin en yoğun olduğu vakit kısmi şehir dışı yollarına düştük. Bu vesileyle Gebze semalarında çalışmanın Maslak dolaylarında çalışmaktan çok daha avantajlı olduğunu idrak ettim. Ben gazetelerde konu edildiğine rastlamadım ama Cuma akşamı Tem'de de Maslak yolunda da anormal bir trafik vardı. Biz şanslıydık ve aksi yönde ilerledik ama gerçekten ters yönde gidemeyenler için de fevkalade üzüldüm.
  • Şehir dışı semalarında da pazar hevesimden caymadığım için sosyetik mahalle pazarını gidip, hurmasına kadar saçma sapan alışveriş yaptık. Bu vesileyle de marka bağımlılığının ne hale geldiğini gördüm. Saç tokasının bile dior'u hermes'i channel'i var ve işin daha kötüsü parlak olmayan normal bir toka bulma şansınız yok denecek kadar az.
  • Bu taklitçi ayakkabı ve tekstil sektörü ne yazık ki gri ayakkabı ve gri çorap konusunda mevcut sezonu fazlasıyla zayıf bir şekilde geçirmekte. Tabi bunda tüm odak noktasının UGG'larda olmasının da payı var. İlk kimin ayağında görüldü bu botlar, hangi aklı evvel girdi bu şaşkın kızların kanına bir moda yazarı bunun da açıklamasını yaparsa pek bahtiyar olacağım.
  • Star Tv geç de olsa Kül ve Ateş'i izleyebileceğim bir vakitte yayınlamaya başladı sağolsun. Gerçi bir dizi bu kadar gün değiştirdikten sonra da hayreder mi emin değilim ama , ben manasız Pazar akşamlarıma Serhat Turumluer ve güzel insan Başak Köklükaya ile anlam katmaya çalışacağım.
  • Nefes Vatan Sağolsun'da en eğlendiğim sahnelerden biri tüm karakolun topluca Hayat Kadını türküsünü söylemesiydi. Filmden çıkınca bulamamıştım ama bu hafta sonu bu değerli eseri keşfettim. Açıkçası filmdeki gibi eğlenceli olmasa da sözleri itibariyle ciddi bir efsane Tezcan Yıldız'ın bu türküsü.
  • Türküyü ararken Kubat'ın da Ricky Martin usulü bir cd kapağına denk geldim ki, müzik dünyasının taklitçi ruhuna üzülmeden edemedim.
  • Başka bir film konumuz olan 2012 kıyametine ise yeteri kadar eğilemedim. Zaten yapım gereği iki dakikada felaket senaryosu yazabilirken, 2 sene sonra dünyanın sonu gelecek haberleri ile psikolojimi daha fazla sarsmaya gerek duymuyorum. Ayrıca felaket senaryolarıyla Ay'da su bulundu haberlerinin de üst üste gelmesini pek tesadüf olarak görmüyorum. Kesin bu ay konusunda birilerinin rantı vardır, bizi de dünyanın sonu geliyor ama Ay'da size şöyle böyle hayat sunuyoruz diye yakında kandırmaya başlarlar, uyarmadı demeyin.
  • Nehir Erdoğan, oyunculuğunu hangi dizi veyahut filmke kanıtladı acaba? Oyunculuğu hiçbir şey ifade etmeyen bu kızı da hayatımıza pohpohladığı için Hıncal Uluç'a da ayrı bir teşekkür sunmadan edemeyeceğim.
  • An itibariyle Cüneyt Özdemir de Oray Eğin de gripmiş. ( ben twitter'ın yalancısıyım) Mevcut grip hastalarının %90'u domuz gribi varsayımından yola çıkarsak, domuz gribi medyaya sıçradı türünden bir başlık görmemiz pek yakındır. Cüneyt Özdemir'in favori konusu İclal Aydın, iyi insanlığını gösterir de Cüneyt Özdemir'i ziyaret ederse aralarındaki kan davası da yapmacık olarak sona erer diye düşünmekteyim.
  • Acun Ilıcalı, bu ülkede halkın ne ister sorusuna cevap bulduğu için bugüne kadar çok para kazanmış, bugüne kadar da çok para kanacak bir tv adamıdır. Ama bence ne kadar para kazanırsa kazansın hödük ve donuk olarak da kalmaya devam edecektir.
  • İnsan milletinin her türlü çeşidi varken Pazar akşamını seven bünyeler de mutlaka vardır. Eğer o bünyelerden bu yazıyı okuyan birileri varsa, çok reca edeceğim bana haklı gerekçelerini de yorum niyetine yazsınlar. Belki bu vesileyle kendi başıma bulamadığım anlama denk gelir ve Pazar gecelerime iki kuple iç huzuru katarım.

Manasız bir Pazar gecesine karşın, güzel bir hafta bizim olsun inşallah maşallah der.

Sübhaneke dinimiz amin ile satırlarıma son veririm.

ps. Başlık şarkısı Özgün- Mühür



"hüzünlerden bozma mutluluklar yaşıyorum"


Pek muhterem okura kamuoyu bilgilendirmesi;

Bugün anladım ki kaderden kaçılmıyor sayın okur;

Ayriyetten korkunun da ecele faydası yokmuş, bunu da idrak etmiş oldum.

Bir Pazar günü klasiği olarak kahvaltı için ex- aşkımız Susam'a koştuk. Cihangirlilerin vücut saati ile bizimki pek aynı olmadığı için sokaklar da mekanlar da gayet boştu. Biz gözü dönmüş açlar olarak kahvaltımızı beklerken, gele gele Ece Temelkuran gelmesin mi bomboş mekana. Tabi bizim aç ördekler, geleni idrak edemedikleri gibi kendisinin Domuz gribi olduğunu da bilmediklerinden bilgilendirmeyi yapmak bana düştü. O an herkesin suratındaki "acaba" ifadesini fotoğraflayabilseydim zaten yazı yazmama hiç gerek kalmazdı, çünkü o ifadeler her şeyi gayet güzel anlatıyordu.

Açıkçası Ece Temelkuran'ın domuz gribi olduğu vakti biliyordum da, iyileşip iyileşmediği kısmını takip etmemiştim. ( nankör okur) Ama hastayken evine kimseyi almadığına göre sokaklara çıktığına göre herhalde iyileşmiştir diye düşündüm. Yine de içimi bir korku sardı haliyle. Ama kendisinin hemen karşısında bir doktor olması azıcık içime su serpti.

Sonra sadece "domuz gribi geçirmiş birinin risk haritasındaki yerini" sorgulamak kaldı bize. Neyse ki sonra kahvaltımız geldi de derdimizi unuttuk. Ardından da Ece Hanım, Pazar sabahı bir toplantıya katılmak için mekandan ayrıldı, bize de bir kuple paranoyayı hatıra bıraktı.

Şaka bir yana, anlayacağınız insan insana böyle bir şekilde düşman ediliyormuş sayın okur. Ben bir Ece Temelkuransever olarak domuz gribinden mütevellit kendisi ile aynı çatı altında olmaya ürküyorsam, insanlar kim bilir neler yaşıyorlardır. Bu sebeple, ben de bugün virüsü kaptıysam, bilgiyi evden kovup anneciğimi çağırıp hastalığı öyle yenmeyi düşünüyorum. Virüs değil de sokaklarda dolaşıp, o "acaba" bakışları ile karşı karşıya kalmak çökertir beni. Görüldüğü üzere artık hastalıktan ölmeyeceğimi, yaşayabileceğimi de inanıyorum, siz de inanın ama yine de bol vitamin alın diyorum.

Şimdi bir nar suyu olsaydı da içseydim diye hayıflanarak yeşil çay ile kendimi kandırmaya gidiyor, herkese en çok da akıldan çatlaklara acil şifa diliyorum.

Bu yazının ana fikri; açlık tüm kötülüklerin anasıdır, diğer tüm virüslerin elbet bir çaresi vardır.

ps. Başlık şarkısı Emre Aydın - Bu Kez Anladım

13 Kasım 2009 Cuma

"içimdeki sen, karşıma bi gelsen"


Haftamın en'leri;


  • En sakar zamanım; elimi kızgın yağla yaktığım günden sonra kafamı buzluk kapağına dann diye çarptığım vakit,
  • Aptal olduğumu hissettiğim en derin vakit; İkinci kez şampuan diye saç kremi aldığımı idrak ettiğim an,
  • Ebru Şallı'nın dilinden anlamaya en yaklaştığım vakit; Hayatımda girdiğim ilk Pilates dersi ( Yoga skandalım gibi olmadı bereket),
  • En favori yemeğim, her akşam aynı saatte aynı sayıda yediğim köftelerim ( haftaya neye takılsam bilemiyorum),
  • Geç kalmışlığıma en hayıflandığım zaman; Hakan Günday'ı okuduğum her an,
  • En büyük korkum; pek tabi ki grip olma paranoyam,
  • En kızdığım kurum; IDO,
  • En gereksiz jest; Bozuk parası olmadığı için eksik para alan taksiciye bir gün sonra durak arkadaşı ile parasını geri göndermek,
  • En duygulandığım vakit; kusburnu'nun ve mr. pekcan'ın sözlükte hakkımda yazdığı yazıları okuduğum vakit,
  • En trajikomik an'ım; anlatmaya değmez,
  • En çok dinlediğim şarkı; Olmadı Yar'ın konser versiyonu,
  • Kendimi en komik hissettiğim an; Fighter dersindeki ritimsizliğimde "kelebek gibi uçar arı gibi sokarım" repliklerini hatırladığım vakit,
  • İnsanları en çok sorguladığım vakti; spor soyunma odasındaki hatunları her gördüğüm an ( devamını yazamıyorum, teşhircilik olmasın)
  • En çok içtiğim şey; tabi ki ıhlamur,
  • Şirketimden beni yıktığı an!!!, twitter'ı yasaklaması,
  • En güldüğüm yazı; İclal Aydın'ın çok başarılı olduğu için bir mobbing kurbanı olduğunu ima ettiği yazı,
  • En ürktüğüm vakit; şirkette başlatacağımız projeyi duyuracağımız günün bugün, yani 13. Cuma olduğunu idrak ettiğim andır.
ps. Başlık şarkısı Yerden Yüksek- Maskara
ps.2. Resim ise uzun süredir ihmal ettiğim Burhan Doğançay serisinden.

12 Kasım 2009 Perşembe

"ilahi bir aşktır bu şakayla karışmasın"


İletişimin telefonda olanına her türlü gıcık olsam da( 2 dk’dan fazla konuşmalar kadar sıkıldığım pek bir şey yok, hatta genelde konuşmak zor geldiği için msj.ı tercih ediyor, şehir dışında değilsem msj.la da pek münasebet kurmuyorum)

Gelin görün ki, maillerimi 1 gün kontrol etmezsem kendimi fevkalade eksik hissediyorum. Yani iletişimin sözeline değil de sanalına daha çok meylim var gibi. Bir de bol mail atmayı sevmek gibi bir meylim var. ( bol yazı yazmak gibi de bir derdimiz var ki orası gayet aşikar zaten)

Buraya kadar çok farklı bir şey yok zaten, benim gibi bir çok insan olduğuna dair haklı gerekçelerim var. Benim asıl derdim mail tertip hastalığım. Aslında tıpta buna mail silme hastalığı da denilebilir.

Hastalığımızın kaynağı sınırları gayet belli olan mail kotalarımız tabii ki. Hayatta en nefret ettiğim ve görmeyi gurur meselesi sandığım şey mail box’unuz doldu uyarısıdır. Gerçi yakın zamanda arşivinde bir sınırı olduğunu ve bu sınırı aşınca tehlike çanlarının çalabileceğini gördüm ama yine de kendime göre süper şahane bir arşiv uygulamam vardır. Bu arşiv uygulaması o kadar şahanedir ki, bir aradığımı genelde kolay kolay bulamam.

Eski yöneticimden kalan bir alışkanlıkla da mailleri günü gününe dosyalarım. Hatta o maille işim bittiğinde sınıflandırmasını yaparım. Ortada bir mail, yapılması gereken bir iş, hatırlanması gereken konudur benim için, bu sebeple de inbox’da kalan az mail bünyedeki bol iş huzurunu işaret eder bana. Mail hızıyla telefon hızının yarıştığı günlerde maillerimi dosyalamamak da bir sonraki güne kalan bulaşıklar kadar can sıkıcı olabilir benim için. Bu kısmı biraz manasız olsa da iş anlamında bu nizamın sizler için pek de sıradışı olmadığını düşünmekteyim.

Benim sıradışı halim gmail (başka maili tanımam) kısmında vuku buluyor. Çünkü ben gmailimi de günlük olarak temizledikçe huzur buluyorum. Aslında %80’de mailleri okudukça siliyorum. Benim için gmail, müzik fotoğraf ve dekontları sakladığım bir mecra. Onun dışında bir mailin uzun süre saklama sebebi olmaz. (gerçi buna rağmen %65’lık bir hacim kullanıyorum ama o kadar müziğe normal) Öyle ki bazı bazı gerekli şeyleri de bulamam. Tekrar tekrar isterim, kendimden utanırım. Saçmalık farkındayım ama o mailler silinince bünyem daha rahat. Silmezsem ölmem tabi, sadece bakıp bakıp silmem gerekir bunları diye düşünürüm.

Benim hadisede komik bulduğum kısım ise çekmecelerimin bu düzen hastalığı halimi yalancı çıkartacak kadar dağınık olmaları. Eskiden aylık periyotlarda düzenlediğim iş masalarım, artık hiç umrumda değil. Çekmeceyi açıyor, kendime yuh diyor aman neyse boşverle yola devam edip unutup gidiyorum. Ev çekmecelerimin ise hali içler acısı. Her Bandırma seferinde bir valiz eşyayı bavul ticareti usulüyle anneme götürsem de, Dikilitaş sırtlarındaki küçük malikanemize sığmıyor ve sığamıyorum.

Kocaman bir evim olsa da eşya derdim olacağını öngördüğümden kendimi Türk olmayan doktorlara emanet ediyorum, Türklerden neden hazetmediğimi de ayrı bir yazı konusu yapmayı düşünüyorum.

Bu yazıda bahsi geçen konu dışında ayrı bir çıkarımım da yok bu sebeple yazının ana fikrini iyi özümsemenizi öneriyorum.

edited by kusburnu.

ps. Başlık şarkısı Duman- Senin Gibi

11 Kasım 2009 Çarşamba

"derdim sana derman olsun"


Sağolsun içsel hissiyatlarımız gün içinde dalgalı bir borsa gibi bir inip bir çıkıyor. En sadık duygumuz bile ne yazık ki sabahtan akşama kadar sabit bir çizgi seyrinde ilerleyemiyor.

Peki bu iyi bir şey mi?

Bazen evet, bazen hayır.

Mesela sabah 10.00 da kanınızın beyninize sıçrayıp, elleriniz titrerken saat 12.00'deki yemekte bambaşka konularla olan biteni flu bir şekilde hatırlayabiliyor, " ya ne de kızmışım görüyor musun?" diye de halinize gülebiliyorsunuz.

Aslında bu hissiyat seyrekleşmesi genelde kötü hatıralarınız için geçerli oluyor. Vücudun kendini korumak için oluşturduğu bir sistem vesilesiyle olsa gerek, kötü olanı bugüne indirgediğinizde hisli kablel vukunuz azalırken ( bu kelime manası sorgulanmadan kulağa hoş geldi diye kullanılmıştır, demek istediğimi pek ifade edemediğin farkındayım) mutluluk vesileleriniz bugün de aynı kıvamını kanınızda koruyabiliyor niyeyse.

Anlayacağınız bir fincan kahve tatlı ise 40 yıl hatırı vardır ama acı ise hatıralar hayal olur.

Nankörlük yapmak istemem ama bence mutluluk da bugüne indirgenmeli sanki. Yani Murathan Mungan'ın önce 50 Parça daha sonrasında Kadınlar Kentlerde söylediği gibi; geçmiş bugüne aynı eşitlikte gelmiyor. Sizin gözünüzün bebeği olan hatıralar benim için aynı önemi ihtiva etmiyor mesela. Sonra siz benim bu halimi kayıtsızlık olarak nitelendirebiliyor, kırılıyor ve küsüyorsunuz.

Oysaki hayat her insanda başka hızlarla ilerliyor. Bugün yan yana gelmemiz geçmişte aynı mesafeleri katettiğimiz gibi bir yanılgıya düşürmesin sizi. Benim hayatımın en eğlenceli vakitlerini, siz bugün "ne boş günlerdi" diye hatırlayabilirsiniz.

Ama ayakkabı da öyle olmuyor mesela. Canınızı acıtan, gününüzü mahveden bir ayakkabıyı 2 hafta sonra "o kadar da acı çekmemiştim" sanki diye tekrar deneyebiliyorsunuz. Ya da giymekten hoşlanmadığınız bir kazağı tekrar tüm iyi niyetinizle giymeye yelteniyorsunuz. Nefret ettiğiniz, midenizi bulandıran bir ilacı bir gün sonra tekrar içebilecekmişsiniz gibi düşünüyorsunuz.

İşin özü bünyemiz/ hafızamız bize bir oyun oynuyor.

benden uyarması.

Sonra neme lazım bıkkınlıklar, gereksiz çifte kavrulmuş hayat kırıkları sahibi olursunuz.

Bunlara hiç ama hiç gerek yok. Dünü de bugün filtresinden geçirmeden düşünmemeyi öğrenirseniz, inanın bana çok daha mutlu olursunuz.

gerçi ben genelde bu modelle çok kızdığım asabi asabi şeyler söylemek istediğim hadiselere bir "boşverrrr" çekiyorum ve sonra kendimi enayi gibi hissediyor ve buna fevkalade bozulabiliyorum ama olsun.
Bir psikolojik doktor tavsiyesi olarak size önerim; mutlulukta da kızgınlıkta da 10'a kadar sayıp, ondan sonra hissettiklerinizi bilinçaltınıza atmanız. Gün gelip hatırladığınızda da o zamanın şekil ve şartlarını bugünün pencerinden değerlendirmeye çalışmanız.

Kıssadan hisse bu gecenin masalı Carpe Diem karşıtı. Yarınki beyanatlarım aksi yönde olabilir, şimdiden uyarıyım, bu huzurla da bir güzel rüyalara dalıyorum.

ps. Başlık şarkısı Duman- Haberin yok ölüyorum

Ps.2. Resmimiz konuyla alaka sahibi olmamakla beraber, gurbet ellerden.