31 Ekim 2009 Cumartesi

"bazen böyle olur, bazen de o günkü gibi"


Sen o kadar hafızana övgüler et;

Lüzumlu lüzumsuz herşeyleri hatırla;

ıvır zıvırı kafana not et;

ama blogunun seneyi devriyesini unut.

Hak mı, reva mı şimdi bu bana?

Değil ama olmuş bir kere; geç kalmış olsam da müsadenizle bu bir yılın değerlendirmesini yapmak gayesindeyim.

Efendim Temmuz 2005'de myspace ile başladığım kişisel hissiyatları sanallaştırma faaliyetim uzun süre direnmeme rağmen , geçen sene 20 Ekim'de blog alemine yatay geçiş yaptı. Ben bloga geçtikten çok kısa bir süre sonra blogspot kapatılınca " kalsaydım yerimde" desem de, sonra kısa sürede alıştım buralara da. Kulaktan kulağa gibi, blogdan bloga geçtim, yeni hayatlar tanıdım, açıkcası bundan da fevkalade bahtiyar oldum.

Tek derdim arada üstat'ı ihmal ettiğim ve bu ortamlara çok çabuk alıştığım için vicdan azabı çekmem. O da değişimin bir parçası. İnşallah 2. seneye kalmadan buralardan da başka bir adrese geçiş yapar ve sonrada hep orada kalırım. O zamana kadar buradan alakalı alakasız herşey hakkında şakımaya (592 yazı) devam.

E ne diyelim, ne mutlu writing to reach you diyene:)

ps. Doğum günü'nün ayrı yazılmasını hala kabul edemediğimi de itiraf etmeliyim.

ps.2. Başlık şarkısı Zardanadam- Beni Affet

"kış geliyor bağıra çağıra sevmem ki"


Hava durumu, iptal IDO seferleri, otobüsle İst.e dönecek olmak üzerine yeteri kadar dırdır ettiğim için daha fazla uzatıp, isyan durumuna geçmeyeceğim. Cihan Ceylan sağolsun "yine o adam" ile halime tercüman olmakla kalmıyor, derdimi de bir güzel unuttuyor.

Açıkçası havanın böyle zıvanadan çıkmasına, karayollarına, trafiğe mahkum olmama rağmen içimdeki Heidi ruhu, ara mevsim geçti ya buna da şükür diyor. Tabi eminim yarın öbür gün "ay ben yanlış yaptım, keşke sonbahar olsaydı da, soğuk kar çamur baymasaydı içimizi" diye dönüp dediklerimi inkar etmem muhtemeldir ama yine de herkeşlerin ( ş bilinçli olarak tercih edilmiştir) içi havadan haberlerden erken kararan havadan baymışken; bir iyimserlik listesi yapıp kendimi kandırmayı tercih ediyorum;

Kış geldi ya;
  • Ben artık siyah boğazlı kazak giyebileceğim için heyecanlı;
  • Hava soğuk olur diye tedbirli olarak sokağa çıkıp, birden ortaya çıkan güneşle pişmekten kurtulduğum için bahtiyar;
  • Artık çizme giyebildiğim ve Yüksek!!! topukları sebebiyle beni tüketen ayakkabılarımdan ( sanki çizmelerim topuksuzmuş gibi) kurtulduğum için huzurlu;
  • Atkı, eldivenlerimi de kutularından çıkaracağım için hevesli;
  • Sinemaya gidebileceğim için iyimser,
  • Çizme sebebiyle zırt pırt kaçan ince çoraplardan kurtulduğum için rahat,
  • Alışveriş merkezlerinden uzak duracağım için karlı,
  • Ve sevdiğim YAY insanlarının doğumgünü Kasım geldiği ( Ekim de bittiği ) için de mutluyum.

Uyarıyorum yarın ki hava& yol koşullarına göre de fevkalade karamsar olabilirim. Şimdilik iyimserlik listemizin kabarması dileğiyle satırlarımı noktalıyor, kötü hava koşulları ile boğuşan herkese sabır diliyorum.

ps. Başlık şarkısı Mor ve Ötesi- Kış Geliyor

30 Ekim 2009 Cuma

"hayatın ruhuna sinen saman tadından bıkkın"




Uzun zamandır ihmal ettiğim Piyale Madra karikatürleri üzerinden hayat tahlilini bu tatil fırsatı ile yapmak istedim. İki karikatür de genel yaklaşım olabilir ama onunla beraber beni resmediyor sanki.

Tabi şu da var; 1 no'lu karikatür benimle beraber bir çok hatunun da derdidir muhtemelen diye kendimi kandırıyorum.

iki nolu ise en büyük derdim. Bazı bazı ( belki de her daim) hiçbir şeyi beğenmiyor, sürekli kritize ediyorum ve evet sonra kendime "kimse mükemmel değil" telkininde bulunuyorum. Ama sen bile kısmını kaç kere kendime hatırlatıyorum, " aa öyle mi ben nereyi yanlış yapıyorum aslında" diyerek kaç kere şapkamı önüme alıyorum orası meçhul:)


Bu vesileyle tekrarlamak gereksinimi duyuyorum; hayatı en güzel resmeden dönem karikatüristleri benim için Piyale Madra ve Umut Sarıkaya'dır. (Cihan Ceylan ve Uğur Gürsoy'un yeri ise apayrı)

ps. www.piyalemadra.com
ps.2. Başlık şarkısı Zardanadam& Küçük Şirin Bir Cuma Akşamı

"hepsi hepsi hayat nasıl olsa "


"Türkiye'de özgür insanın durumu salgın hastalık karşısında sağlam insanın durumuna benzer, her an bir hastane odasında uyanabilir"

Günümüz haliyeti ruhuna çok uyan bu satırlar nihayet bitirebildiğim Tahsin Yücel romanı Gökdelen'e ait. 2073 yılında geçen roman aslında bugün yaşadıklarımıza ayna tutuyor. Zaten Yücel de bu gelecek tasavvurunu bugünden esinlenerek yazdığını vurguluyor. Bence çok başarılı bir yergi kitabı. Tabi şu var, Yalan gibi bir kitap beklentisiyle yola çıkarsanız bu kitabı eksik bulabilirsiniz. Bence beklentinizi kitabın kapağında bıraktığınız vakit gayet de seveceğiniz bir kitap Gökdelen.

Ama benim konum şu an bir kitap eleştirisi değil, zaten haşa T.Yücel'i kiritize etmek haddim olmaz.

Algıda seçicilikten olsa gerek, özgürlük- salgın hastalık benzetmesi hemen aklıma domuz gribini getirdi. Üstüne bir de bu haftaki Uykusuz'un muhteşem kapağını gördüm, içimdeki virütik korku had safhaya ulaştı. Uğur Gürsoy'un ellerine sağlık içinde bulunduğumuz hali de muhteşem olarak resmetmiş.

Deli dana, Kuş gribi, domuz gribi' nden sonra sıradaki şansız hayvan hangisi olacak? Bu sefer kimler korkularımız üzerinden para kazanacak? Psikolojik savaş gibi her bir şeylerden korkutularak yaşamak ömrümüzden kaç yılı alıp götürecek? ve bu korkuların oluşturduğu şüpheler insan ilişkileri üzerinde nasıl etkiler yaratacak?

Hep beraber yaşayıp göreceğiz, ama itiraf etmeliyim bazı bazı gelecek adına karamsarlığım epeyce artıyor. Yine kitaptan bir kupleyle satırlarımı noktalıyorum ki, karamsar yazımızın da sonu karamsar olsun. ( bu havaya hayat güzel, anlamlı, şahane tepkisi verecek bir Heidi olgunluğuna henüz erişemedim. )

"Bir Fransız Gelecek uzun sürer diye bir kitap yazmıştı bir zamanlar, ama artık geleceğin de geleceği yok"

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Kitabın en sevdiğim cümlesi de "Benim görevim eleştirmek, eleştiri olduğu sürece umut da var demektir" oldu. Blogumun bir parolası olacaksa sanırım en uygun cümle budur.
  • Bir de bir zamanlarımın favori sloganı "eleştirmek için değil değiştirmek için" sloganı vardı ki sloganın ve Tog'un amaçları merak edenleri için bu adrese davet ederim. Uygun bir zamanda eski Tog maceralarımı da satırlara dökerim.
ps. Başlık şarkısı Zardanadam

29 Ekim 2009 Perşembe

"ve sen hiç bir şey yokmuş gibi koşuyorsun boşluğa"



  • Sinan Tuzcu'ma herşey yakıştığından yeni dizisindeki kısmı kötü ve çapkın adam karakterini de çok sevdim ben. Yalnız tekrarlamakta fayda görüyorum, Sinan Tuzcu Uğur Polat'ın oğlu olacak adam değil. kendisi geçen zamana meydan okuyamadığı için artık Emre Kınay gibi aile babası rolleri bile alacak durumda hatta. Ama bu benim kendisine dair hayranlıklarımı azaltır mı, tabi ki hayır:)
  • Hayranı olduğumuz bir başka güzel insan Mirgün Cabas da sağolsun dün akşam merakımızı gideren açıklamayı yaptı. Kendisi evli değilmiş ama evli sayılırmış. bu cevabını da fevkalade tebrik ettim tabi ben. Merakımızı gideren soruyu ise Hakkı Devrim binbir kibarlıkla sorduğundan gerçekten meraklı halimden çok utandım.
  • İşin ilginç yanı ise gece haberleri ile hayatımıza giren ve hatırı sayılır fanları olan Mirgün Cabas'ın da Banu Güven'in de eş/ sevgililerinin müzikle iştigal eden insanlar olmaları.
  • Magazin alemi, bu zamanlardaki favorilerinden biri olan Saba Tümer'e bir ilişki yaşatmadan huzura eremeyecek. Bu takıntılarında öyle bir noktaya geldiler ki "bir kızım olsa sana verirdim" dediği Arda'yla bile beraber olduğunu yazdılar. Eğer ateş olmayan yerden duman çıkmaz hadisesinden konuya yaklaşıp, konuda gerçeklik payı olabilir diye düşünürsem de; "yok artık demek" ten başka bir seçeneğim kalmaz.
  • Bu dedikodular üzerine Saba Tümer'in beyanatları da nereden bakılırsa bakılsın komik geldi bana. Sanırım futbol dünyası Tanju'nun Hülya'sından sonra bir günah keçisi bulamadığı için böyle saçma teoriler üretilebiliyor.


  • Şahan Gökbakar'ı antipatik bulmam kendisinin zekasına saygı duymama engel değil. Son yaptığı röportaj bu işte başarılı olmak için kiminle nasıl anlaşması gerektiğini gayet iyi gösteriyor. Neymiş efendim "içkiyi efendi gibi içmeyen suçlu"ymuş. Ne diyelim Allah doğru yoldan saptırmasın bu kıymet ve değer bilen sanatçımız:)
  • Vedat Milor'la tadı damağımda da ne mutlu ki artık başlıyormuş. Ayrıca ne mutlu ki kendisi Meymira şarapları ile buluşmasını da nihayetinde yazdı. Yazının sonundaki not da ağırlıklı olarak sunset'e (güncel edit;Ulus29'a) yoksa şaraplara lafı yok, siz de deneyin zaten farkı anlarsınız diyerek reklam kuşağımıza da nokta koyarım.
Ev tatilinin en fena yanı da bu işte sayın okur, medyanın göbeğine düşüyor, konusuz bünyenize konu yaratıyorsunuz. Ve bu madde madde yazılardan mütevellit eski yazı formatımdan çok koptum, bu sebeple tatil bahanesiyle de eski yazılardan kopyalayabilirim, yeni yazıymış gibi okuyup sonunda "ben bu yazıyı aslında bu tarihte yazmıştım" notu gördüğünüzde lütfen şaşırmayınız.(kusburnu lafım yine sana:))

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Meraklı halime bakmayın, ben de aslında "ne zaman evleneceksin" sorusunu hadsiz bulan bir insanımdır, kendime sorulmasından hoşlanmadığım gibi başkasına da sormam.
  • Bir filmin aşırı tuttuğunu anlamak için kriterim anne ve babamdır. Onlar bile bir filmi görmek için heves ediyorlarsa, o film artık hedefe ulaşmıştır diyebiliriz.
  • Bir Bandırma seyahatinin olmazsa olmazı dönüş zamanı havanın bozacağı haberidir. Kişisel tarihimin bu tekerrürünü benimsememi de kimse istemesin benden.
  • Twitter aleminde başta olmak üzere kendinden 3. şahıs olarak bahseden insanlara gerçekten çok gülüyorum. Bunların bir başka versiyonları röportajlarda olur ve aptal soru sorucular; nasıl biridir malumafatrus diye 3. bir kişiden bahsedermiş gibi konuşmayı tercih ederler. İnsanlar kendilerini çok önemli mi hissetmek istiyor yoksa sadece kendilerine uzaktan bakmayı mı tercih ediyorlar bu konuda da sosyal bilimcilerin bir görüş bildirmelerini isteyeceğim.
  • Sinan Tuzcu ve Simon Baker hakkında yazmanı en sevdiğim yanı blog fotoğrafını hiç düşünmeden seçecek olmam. Çünkü bazen yazı yazmak değil ama yazı başlığı ve resmi bulmak çok zor olabiliyor.
ps. Başlık şarkısı Zardanadam ve Tamamböceği


"günler dünler geçer bugünler, yarını yoktur."



Dünden kalan salaklıklarım;

  • Genelde işte süt kahvaltısı yaptığımdan bizim kafeteryadan alışveriş etmem. Edeceğim vakit bozuk paramı servisten inmeden hazırladığımdan para üstü dertleriyle uğraşmam. Ama dün cebimdeki 50 TL'yi bozduramadığımdan, hazırlıksız girdim kafeteryaya, ve servis geyiklerine devam ettiğimden de kahvaltımı aldıktan sonra bir de üstüne geri para almam gerektiğini sorgulamadım.Sportif bir şirketimiz olduğundan asansör sahibi değiliz. Aslında asansör kullanılacak bir binamız da yok. Bu yüzden kahvaltıma başlamadan önce para üstünün aklıma gelmesi iyi mi kötü mü o an pek emin olamadım, 3. katı inerek salak olduğumu da kabul ederek ben paramın üstünü almamışım sanırım diyerek yemeğime koştum. Bu şapşallığımı da kahvaltısını alırken ekmeği unutan p.'ye çok söylenmeme ve düşük kan şekerime dayandırmayı da tercih ettim.
  • Ama aslında dün üstümde bir şapşallık varmış, ikinci vukuatımda bunu mazeretsiz kabul ettim. Spor salonuna 1 yıllık söz verdikten sonra karaborsayda düşmüş taksicilerden birini yakalayıp evime geçtim ve genelde eve girdiğim yaptığım ilk işi yaparak anahtarımı ve montumun cebindeki her şeyi odama bıraktım. Eve de elimdeki bir telefonla girdiğimden diğer telefonu aramaya koyuldum. İlk iş salonda çantama baktım, çantamda genelde bir şey bulmam mümkün olmadığından bulamadım, montumun cebine yöneldim orada da bulamadığımdan çantama geri döndüm. Zaten yorgun olan bünyemi yormamak için çantamı koltuğa boşalttım ve pek tabi ki bulamadım.orada aklıma ilk gelen önerme; montun cebinin sağlam olmamasından ötürü takside düşürme ihtimalimdi. Bir yandan kaybettiysem iki telefonlu halime de elveda derim diyordum bir yandan da orada çıkarmadım ama bir arayım spor salonuna sorayım diye düşünüyordum. Utanmadan aradım da, utanmadan kendimi de tanıttım, insanların iki kata bakmalarını hayır cevabını alacağımı bilerek bekledim. ve sonra beynimde çakan kıvılcımla odama gidip cebimden çıkarttıklarıma bir göz attım ve pek tabi ki telefonumu orada buldum.

Başkalarını bilmem ama ben böyle salaklıklar yaptığımda hemen biriyle paylaşmak isterim, bu sebeple hemen fuhrerscheine olayın manasızlığını anlatıp rahatladım ama cümle alem ( herkes beni okuyor şizofrenisi) de bu yazıların sahibin zekasından şüphe etsin diye blog tarihime de not düşmek istedim.

Bugün bu hızla giderse, kredi kartımı da unutur çıkarım biletimi da alamam fobisini hemen bünyemde ürettiğim için birkaç cüzdan kontrolü ile çıktım evimden, çok şükür sonra başka anormal salaklık da yapmadan günü bitirdim.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Geçenlerde izlediğim The Big Bang Theory'in bir bölümünde Sheldon ki kendisi dizideki favorimdir Penny'ye e-mail adresini verdiği ama kendisinin ona fw mail atarak güvenine ihanet ettiğini söyledi ve bunun için uyarı verdi. İşte o zaman Sheldon'ı neden sevdiğimi bir kez daha anladım:)
  • Aslına benim her mail adresim bu kadar kıymetli değildir. Mesela 2 tane mail adresimi sırf reklam bilmem mailleri geleceğini bildiğim yerlere yazmak için kullanır, haftalık olarak kontrol ederim. Oraya sayısız spam gelmesini de mantıkla karşılarım. Ama gmailden bile özenli davrandığım bir mail adresimin saçma sapan maillerle dolmasını bir türlü anlayamam. Kim mail adresimi o saçma spamcilere sattıysa beter olsun demek istiyorum.

Kusburnu'ndan talep; kusburnu denilince aklıma sen ve kuşburnu çayı geliyor haliyle. Ama benim eski müdürüm (senin de çok sevdiğim) hep kusburnu içtiğinden, bir sonraki adımda kusburnu bana onu çağrıştırıyor. Bu sebeple blogunun nickini değiştirmeni rica ediyorum, o da karabatakk olsa mesela psikolojikman daha rahatlayabilirim:))

kusburnu'na not; bizim şirketi bilmeyen birileri için kafeterya falan yazarak yaptığım şirket tarifi hayal dünyamın biraz etkisinde kaldı, bozuntuya vermezsen sevinirim:)

ps. Başlık şarkısı Zardanadam

"o zaman birazcık anlamsız konuşmam gerek"


isim konusuna takıntımız devam ediyor.


Öncelikle şunu belirtelim, isim hadisesi benim neznimde karaktere etki ettiği için takıntı olabilecek kadar önemli bir hadisedir.


Her aile aynı önemi gösterir mi bu konuya, tabi ki hayır. Misal benim ismimi komşunun kızlarından birinin önerisi imiş, ama yani bir isim konuluyorsa onun bir özelliği bir manası mutlaka olmalıdır ( tabi mümkünse bu anlam yeter, imdat türünde olmasın)

Anlam derinliğinde yorulan kafası karışan ailelerin en büyük yardımcıları özel günler. Dini ve resmi olmak üzere bir çok günde doğan çocuğun ismi otomatik olarak tayin ediliyor. Tabi bu durumda dini ve resmi günlerden seçilen isimlerin şöyle bir ayırımı oluyor; kandil günlerini isim olarak alan insanların doğum günlerini tahmin etme ihtimaliniz yokken, resmi bayram ismine sahip olanlar doğum günlerini şıp diye uydurabiliyorsunuz.


Bu size bir şey katıyor mu peki? aslında hayır, sadece eğer siz de resmi bayram ismine sahipseniz, kendinizle ortak doğum gününe sahip insanları şıp diye buluyorsunuz.

Benim asıl merak ettiğim,

ismi zafer olan ama 30 Ağustos'da doğmayan;


ismi Cumhur olan ama 29 Ekim'de doğmayan;


ismi Kadir olan ama Kadir gecesinde doğmayan;


İsmi Berat olan ama Berat gecesinde doğmayan;

kaç insan var ve bu çocuklara bu isimler ne amaçla verildi İsviçreli bilim adamları boş durmasın bunu da araştırsın bir zahmet istiyorum. ( zafer'i konu dışında tutabiliriz) Bana araştırma usulleri hakkında bilgi verirlerse, ben de işin bir ucundan tutarım zaten, onlar sonra domuz gribinden sonra başımıza gelecek gribe çare üretirler belki.

ps. günün anlam ve önemine uygun yazı da böyle yazılır yalnız, bunu da kendime yalakalık olarak belirtmek isterim.

ps. Başlık şarkısı Mor ve Ötesi- Doğru Yanlış

28 Ekim 2009 Çarşamba

"yedi tepeli şehrin kadını ne bahar ne yazları seninle giyindim"


  • Tatile ne kadar yakınsan işin o kadar yoğun oluyor. Bu teorimi bir süredir test ediyordum bugün artık emin oldum. Gerekirse tümevarım veyahut tümdenvarım şeklinde tezimi de ispat edebilirim.
  • Bir başka teorim de yağmur vakti araçların(taksiler hariç) amip bölünmesi usulüyle çoğaldığı yönünde. Ama bu teorimi ispatlayacak trafik verilerine sahip değilim, bu sebeple bu konuda ispatla uğraşmam ama aklınızı karıştırıp "acaba mı?" sorusunu sordurmakla yetinirim.
  • Takdir edersiniz ki, yağmurlu bir günde taksiciye asabiyet yapmadan bir İstanbul günü geçmez. Ben de bugünkü seferlerimden birinde nazlı taksicilerle mecburen muhatap oldum. Ama yine de Metrocity önünde beklerken nereye gideceğimi sorup beni almayan taksiciye küfretmiyorum, günahını almıyım pek kibardı kendisi, kusura bakma bile dedi. (Yine de sabahları ve lüzumsuz vakitlerde duran taksicilere bugün gitme yağmurda gel demeyi gerçekten çok istiyorum.)
  • Bu arada vatana millete hayırlı olsun, spora yazıldım. Bundan sonra "ay nereye gitsem falan filan derdinden" ziyade spor alemindeki millete gıcık olma yazıları yazacağım. İnşallah arada da spor yapar, bir faydasını görürüm.
  • Tabi şu da var bugün spora yazılmak vesilesiyle gittiğimde koca bir insan yığını gördüm. Kendimi yarım gün ya ondan herke gelmiştir diye teselli ettim. Ama yok yalan bir teselli ise bu, benim spor hadisesi bünyemde ki insan antipatisini de arttıracaktır, onu da ileride yazacağım yazılar için şimdiden okurcuya uyarı olara sunarım.
  • Tabi bu kalabalıkta takip ettiğim bloglardan birinin sahibesini de gördüm. gerçekten çok ilginç bir hadise bu olay, yani aslında hayatının çoğunu bildiğiniz birini görüyorsunuz ama aslında asli olarak tanışmıyorsunuz bile. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi karar veremedim tabi. Ben misal sırf bu yüzden uzun süre blogumda fotom olmasın istedim. Şimdi de koyduğum foto eski zamanlarımdan kaldığı için tanınmam ihtimaliyle de gönlüm nispeten rahat.
  • Her kullandığım vakit aynı şey dikkatimi çekiyor, nerde olursam olayım kredi kartı şifresini girerken görevli insanlar kafalarını dikkat çekici şekilde çeviriyorlar ve ben de gayri ihtiyari yahu rahat ol, görürsen değiştiririz demek istiyorum ama demiyorum. Ok şifreme dik dik bakılmasını istemem ama bu kadar da büyük "bakmıyorum ben" ispatına gerek yok.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Ido'ya en son feribotlarda internet bağlandı gözüküyor ama çalışmıyor bunun ayarları hakkında bir guide yayınlayın dedim, uçtuğumu düşündüklerinden olsa gerek cevap bile vermediler, kırdılar kalbimi.
  • Hazır Ido günü, bir başka isyanım da olsun diye; bugüne aldığını sandığı bilet dün tarihli çıkan, bu sebeple de bugünkü sefere bilet bulmak için yardım rica eden kırmızı süveterli hırkalı amcaya yardım etmeyen baş memur beyefendiye Allah'ından bulsun demek istiyorum.
  • Arabalı feribotla deniz otobüsünün en büyük farkı İstanbul'dan çıkarken yakınlarından geçtiğiniz tankerle kıyaslama yaptığınız da anlıyorsunuz. Yani efendim büyüklüğünüz sizden ziyade içinde bulunduğunuz ulaşım aracına göre değişiyor. (Bir nevi "Benim babam senin babanı döver" durumu)
  • Son bildiğim taksi de mahalleden çıktı diye muhabbete daldım, evin adresini de apartmana kadar verdim. Amacım eve duraktan taksi çağırdığım da tarif kolaylığından faydalanmaktı ama yani böyle boşboğazlılığı da en azından taksicilere karşı yapmazdım ben. Ama bugünkü aptallıklarımdan sonra bu da çok şaşılası değildi.
  • Bir sonraki yazımda bugün yaptığım şapşallıkları, doğumgünü- isim korelasyonunu ve mümkünde bir de rüyamda gördüklerimi yazmayı not düşüyor, ev dedikodusuna geçiş yapıyorum.
ps. Resim adresi için bknz.

ps.2. Başlık şarkısı Ümit Sayın- Hicran

27 Ekim 2009 Salı

"dolu mu bardak boş mu bardak?"


"İnanmak, inanmamak bunlar çoktan kapanmış bir dönemin kavramları: artık hiç kimse hiçbir şeye inanmıyor. Olaylara işine geldiği açıdan bakıyor, ama, aynı zamanda, mantık açısından baktığını sanıyor, böyle olunca da en uzlaşmaz tutumları kaynaştırmakta bir sakınca görmüyor"

2073 yılına geçen bir öykü olsa da bugüne dair çok güzel tespitler barındıran ve bir "Tahsin Yücel ritüeli" olarak hala bitiremediğim ( normalde 4 günde bitiririm bir kitabı) Gökdelen'den bir kuple satır. Tamamını bitirdiğim vakit diğer hissiyatlarımı da ayrıca beyan ederim. Siz yine de o zamana kadar Tahsin Yücel'İn Yalan'ını okumadıysanız bu tatili fırsat bilip bir şans verin derim ben.

ps. Başlık şarkısı Yerden Yüksek- Neyimser


"söyle şimdi kim mutlu, insanlar birer birer yitip giderken "


Burçlara önem verdiğim için doğumgünlerine az biraz önem gösteririm.

Eskiden- gençken- ilk kutlayan ben olayım mealinde de heveslerim vardı ama artık onlardan geçtim. Sağlık, huzurlu mutlu yaşlar diliyorum sevdiklerim için. Kendi doğumgünümde koca bir şenlik olmamasını da bu sebeple kabullendim. Sanırım benimle yola devam eden arkadaş sayım az, her geçen doğumgünümde bunun anlıyorum. O gün üzülüyor, sonra yola eskisi gibi devam ediyorum falan filan.

Doğumgünü hassasiyetim iştede devam ediyor. Bizim şirket sağolsun, her gün kimlerin doğumgünü olduğunu intranet sayfamızda beyan ediyor. Ben de sabahın köründe ilk iş merakla bakıyorum o gün kimlerin doğduğuna. Eğer samimiyetim varsa arıyorum, samimiyet derecem ortaysa mail atıyorum, bazılarıyla az çok muhabbetim bile olmuyor ama onlarla da karşılaştığımıda naziklikten kırılarak doğumgününü kutluyorum falan. Misal bazıları da arkadaşlarımla iyi olduğundan onlara haber veriyorum.

Amacım insanlar doğumgünlerinde doğumgünü olduklarını unuttukları vakit küçük bir jest yapmak. Gerçi şunu itiraf etmem lazım bu jestten anlayan pek kişiyle karşılaşmadım. İşin daha komik yani, bu bilginin intranette yayınlanmasına karşın, "aa nereden duydun?" sorusu ile de bol bol muhatap oldum. Tabi benim asli görevimin bu olduğunu bilmediği için insanlar kendilerine özel bir tebrik olarak da algılıyorlar bu hallerimi. Çok takılmadan happi börtdey demeye devam ediyorum. Bazıları ise çok normalmiş gibi teşekkür edip yollarına devam ediyorlar.


Hiç birini anlamıyorum. Tek fikriyatım var insaniyet ölmüş. Bazıları doğumgünlerinde bile umutsuz, bazıları ise duyarsız.

Bu yazıyı da benim doğumgünümde ( ki Ağustos'dan bahsediyoruz) iş aleminden kutlayan kişinin sayısının bir elin parmaklarını geçmediği için yazmıyorum. Tümevarım yöntemiyle genel gözlem amacımız. Hatta belki insaniyet ölmedi yaşıyor adında bir dernek kurarız, emekliliğimizde gidecek yer olsun diye orda takılırız, önünden geçen herkese selam eder, mahallenin danışma merkezi oluruz.

Hem belki bir gün insanlık gerçekten kazanır.

Yazının yazıdan çıkartılmayan ana fikir; bu yazıyı okuyan ve doğum günü olan zat-ı muheteremlerin doğum günü kutlu olsun.

ps. Doğum günü de ayrı yazılıyormuş. Artık bir kelimenin bitiş mi ayrı mı yazıldığı şüphesine düştüğümde ilk tercihm ayrı yazılmasından yana olacak, istatistikler

ps. 2. Başlık şarkısı yine Mor ve Ötesi Yeşilllik


"Cibiliyetsiz İnsanlar"




AYÇA ŞEN

ps. Beni tanıyan insanlar başlıktaki cibiliyetsiz sıfatını ne kadar sevdiğimi bilirler, sırf bu yüzden bile Ayça Şen'i sevip, okuyup kollamaya devam edeceğim.

26 Ekim 2009 Pazartesi

"değiştirmek istediysen insanlar neden inanmadı? "



Parmağımda kalan son dermanla yine sana yazıyorum ey okur.
Keşke spor yapmak da yazmak gibi sadece insanın beynini yorsaydı,
Keşke nerede spor yapacağına karar vermek sporun en büyük derdi olsaydı,

Keşke ben yoga deneyiminde sonra gireceğim dersi az biraz tartıp öyle seçseydim,

Keşke vücudumu nadasa bırakmasaydım,

keşke ve keşke ve keşke...

Kararsızlığımın son deminde aklıma en çok yatan mekana deneme sürüşüne gittim. iki kuplelik kardio faaliyetinden sonra sırf bir derse girmiş olayım diye, sırf mekana ısınma turum olsun diye fighter dersine girdim. Dakika bir gol bir, dedim yine yanlış seçim. Ama yine pes etmedim. Sonuna kadar kaldım da. Gururumu stüdyoda bıraksam da, bacaklarımdaki derman uçup gitse de 45 dakikalık dersi nihayete erdirebildim.

Sportif faaliyetlerimden arda kalan zamanda, ortamdaki insan faktörüne de alışmaya çalıştım. Kısa zaman gözlemime bakarak söyleyebilirim ki, alışmaktan ziyade göz ardı etmek daha rahat olacak.

Bugün de kısmetse bir başka serüvene yelken açacağım ( evet itiraf ediyorum yazıya dün başladım bugün devam ediyorum) sonrasında da zaten kendime gelebilmek için nispeten uzun bir tatile çıkacağım. ( Cumhuriyet'i seviyoruz)

Ama bu Yoga tecrübem gibi yıkıcı olmadı. İnançlıyım, kendime ve alışma yeteneğime güveniyorum. Sadece yatılı okul döneminden kalan çıplak kadın rahatlığına duyduğum antipatiden ürküyorum. Bu işlerin bir kısmı özgüven evet, ama geri kalan o rahatlık hadisesini de ben bir türlü anlayamadım, anlamak da istemem zira.

Onun dışında asıl dert spordan çıktıktan sonra yediğim rüzgar, meral sultan o riski bir algılasa beni telefonla yer bitirir. Neyse ki stoklarımda bol bol atkı ve bere var, bunu da bu şekilde halledebiliriz inşallah.

Fuhrerschein'in dediği gibi ucunda alışveriş varsa benim bir şeyden pes etmem pek kolay değil.

Bu sebeple durmak yok yola devam.


ps. Ben spora gidersem ve elim ayağım da tutarsa buradan çok rezillik macerası çıkar, ben sizi şimdiden uyarıyım.

ps.2. Fighter deyince eskiden oynadığımız Street Fighter oyunu geldi, resmi de nostaljik olması için seçtim.

ps.3. Başlık şarkısı Yeşillik- Mor ve Ötesi

25 Ekim 2009 Pazar

"doğduğum şehirden uzakta uyandım"


Uzun zamandır okumaya fırsat bulamadığım "benim de söyleyeceklerim var"'ı ihmal etmemi hatırlatan U. Sarıkaya röportajından inciler, devamı için buraya buyrunuz. Röportaj sahibi Berrin Karakaş'a ve eğer aynı kişi değilse röportaj fikrini ortaya atana ayrıca teşekkürler.

......


Buraya gelirken derdimiz, biraz karikatürlerinizde, yazılarınızda hayli bariz olan 'orta sınıf sendromu'nu konuşmaktı aslında. Sizi sevenlere 'Bu da aynı benim gibi' dedirten şey nedir? O 'biz', nasıl bir bizdir?
- Türkiye'de aslında herkes çok ortalama hayat yaşıyor. Çok coşkulu bir hayat yok

Nurdan Gürbilek Ev Ödevi kitabında Tezer Özlü, Latife Tekin gibi yazarlar üzerinden çok güzel anlatıyor bu hali: "Ne taşralı ne de şehirli olarak büyür memur çocukları. Babalarının tayin olduğu kasabaların prensleri, prensesleridirler. Döndükleri şehrinse taşralısı olmaktan hiçbir zaman kurtulamazlar," diye yazıyor.
- Köye gittiğin zaman zengin gibi davranıyorlar sana. Şehre gidiyorsun, ait olduğun bir yer yok. Koşturup duruyorsun. Özgüvenin gittiği anda köye doğru koşmaya çalışıyorsun. Uzlaşamadığın anda ağlayarak evine doğru kaçıyorsun.

Türkiye'nin de hali biraz böyle sanki. Mesela başbakanın Davos'taki öfkesi.
- Orada bir gergin hissediyor insan kendini. Çok onlardan olmak istiyorsun ama çok da kızıyorsun. Avrupalılarla derdimiz de bu. 50 yıldır yanlarında duruyoruz, almıyorlar bizi. 'Sömürdünüz,' diye kızıyoruz da ama hâlâ da girmeye çalışıyoruz aralarına.

Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabındaki Kemal'i düşünelim. Zengin Nişantaşılı Kemal fakir sevgilisinin mütevazı evinde huzur bulur, başka bir gerçeklik...
- Orhan Pamuk bilmediği için. Hep dışarıdan gelen yabancı bir romantizmle bakıyor olaylara. Oryantalist denilen şey o galiba. Ama ne yapsın, bir yandan da Nişantaşı'nda büyümüş.

Modern hayatlar işte.
- Yalan kültürlerle özgür olduğunu zannediyor insanlar. Evine IKEA aldığında mutlu oluyor. Devlet verse ona karşı gelir. Komünist sistem gibi herkesin evinde IKEA var. Sistem satışı engellemediği sürece senin her şeyi yapmana izin veriyor. Liberallik o. Satış hayatı en çok engelleyen şey. O şey satılacaksa sen ahlaksızlık da yapacaksın, her şeyi yapacaksın. Mühendisliği de öyle bıraktım. Her gün takım elbise giymek Kürt açılımından daha büyük bir sorun bence.

Ertuğrul Özkök en son halay çekiyordu işte Şırnak'ta. Galiba Kürt açılımı için. Umreye de gitti. Özkök ne yaptıysa yapacaksın işte. Birleştirici o.

ps. Başlık şarkısı Yerden Yüksek- Hayatım yıkılmış sarayım.

"beyhude yere gucenip alinma"




Medya ve twitter üzerine;
  • Oray Eğin'in programını dün akşam da ne yazık ki izleyemedim. Oysa İclal Aydın ile Oray Eğin'i yanyana görmek çok eğlenceli olacaktı, bunun için yeşil çay ve kahve içsem de pek başarılı olamadım. Kısmetse bir sonraki sefere.
  • Ama programın başından yakaladığım ve merakımı gark eden bir kısım var ki, programın bir kısmının canlı bir kısmının banttan olması. Bunun mantıklı bir açıklaması olduğunu düşünen var mı acaba?
  • Sabah uyanınca twitter'dan program hakkında yorum yapan naçizane iki kişinin fikriyatlarına baktım ve dedim ki PR faaliyetlerinin twitter kısmı tamamdır. C. Özdemir, Afiş'te O.Bayülgen'in Nefise Karatay'ı konuşturmamasından mı hiddetlendi bilmiyorum ama bir süredir kendisine karşı olan negatif hissiyatlarını çekinmeden su yüzüne çıkartıyor.


  • Dün akşam da bir taşla iki kuş vurmak için Oray Eğin'in ne kadar pozitif olduğunu buna karşın Okan Bayülgen'in de ne kadar eksisi olduğunu belirterek eğlenceli bir karşılaştırma yapmış.Ben Okan Bayülgen'e karşı nötr duygular besliyorum. Bazen hissiyatlarım pozitife bazen de negatife kayabiliyor, Oray Eğin' e hissiyatlarım ise tanımlanabilir boyutta negatif. Bunun içindir ki C.Özdemir'in arkadaşı hakkında böyle değerlendirmeler yapmasına pek şaşırmadım.
  • Ama açıkcası yıllardır aynı işi yapan birinin TV.lerde yeni bir şey yapılmasın mı diye isyan etmesine fazlasıyla güldüm.
  • İtiraf ediyorum, twitter olmasaydı C. Özdemir'e bu kadar gıcık olmazdım. Ama kendisinin herşeye burun kıvırması, bu özelliği ile onda kendimi görmem "dinime küfreden bari müslüman olsa" isyanını nüksettiriyor bende.
  • Bunu daha öncede yazmış olabilirim ama tekrarlamakta fayda görüyorum. En son çalışmalarından biri Kurtlar Vadisi olan Nefise Karatay'ın Afiş programını hangi kritere sunmaya başladığını ben hala anlayamıyorum. Sadece güzel kadınsa ne ala, o zaman Afiş'in daha önceki sunucusu niye bir manken değildi diye itiraz ederim. Nefise Karatay'In sadece güzel kadın olduğunu da twitter aleminden edindiğim şaheserleriyle desteklemek isterim;"Tanrım beni zayıf yarattığın ve gecenin bu saatinde yemek yiyebildiğim için sana müteşekkirim!"; "üst kattan banyoya su akmaya başladı Tanrim selzedeleri şimdi daha iyi anlıyorum!!"
  • Oray Eğin ve Cüneyt Özdemir ile iyi anlaşsa bile Serdar Akinan'a ise saygı duyduğumu da belirtmek istiyorum.

  • Aynı şekilde Oray Eğin, Ahmet Hakan ekibinin kankası Yiğit Karaahmet' e de - haddini aştığı zamanlar dışında- çok gülüyorum ve gerçekten Akşam'da harcandığını düşünüyorum.
  • Kendisinin kanlısı Onur Baştürk'ün Can Tanrıyar'dan yediği dayağa şaşırmıyorum da, anlatılan doğruysa Lucca'da bu dayak sonrası kimselerin istifini bozmamasını anlayamıyorum.
  • İclal Aydın'ın programı yine sona erdi. Kendisi bunu da başka program ihtimalleri olacağını da twitter'dan duyurdu bizlere ve bugünkü yazısında da Hıncal Uluç'Lu meşhur Cuma yemeklerine davet edildiğini de müjdeledi sağolsun.
  • Hakkını yemeyeceğim, C. Özdemir'in doğru tespitlerinden biri; İ. Aydın bir dönem kimle kavgaya tutuştuysa sonra onla can ciğer haline döndü. Belki de bu yüzden gün gelir C. Özdemir ile beraber bir program bile yapabilir İ. Aydın.
  • İşin özü medya aleminde herkesin bir zayıf noktası var ve medyakankaları sessizlik anlaşması imzaladıkları için bu noktaları gözardı etmeyi çok iyi beceriyorlar.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Oray Eğin; biten Soner Yalçın- Cüneyt Özdemir iş ortaklığının ardından hala ikisi ile iyi anlaşmasından ötürü; boşanan çiftlerin paylaşılmayan arkadaşı gibi gelir hep bana.
  • Tuğçe Tatari'nin Helin Avşar gazeteci değildir isyanına kesinlikle katılıyorum. Bence Helin AVşar Hülya Avşar'sız bir birey bile değildir. Muhtemelen kendisi arkadaşlarının işine gelenlere iltifatta sınır tanımadıklarını bildiği için "bir kendinize gelin" demek istemiş.
ps. Başlık şarkısı Tarkan- Dedikodu
ps.2. İclay Aydın'ın bu fotosu ile şu anki hali çok farklı. Sİyah saçlarından mı makjayından mı bilmem artık kötü ve fesat kadın bakışları var fotolarında, burda hamileydi yanılmıyorsam o yüzden de o bakıştan eser yok.

24 Ekim 2009 Cumartesi

"boş laf bunlar hepsi bahane "


Karizmatik soyadım sebebiyle çok kez mağdur duruma düşmüşlüğüm var.

Misal üniversite çağlarımda hiç heves etmediğim Harry Potter serisinin 2. filmine bir yerlerden bilet kazanmıştım ama fakat ve lakin bu kazanma hadisesi telefonda olduğundan, Üsküdar'dan Taksim' kadar gidip ad ve soyadı bir türlü eşleştiremediğimizden abiciğimle paşa paşa geri dönmüştük.

Bugüne kadar kimse ilk seferde soyadımı doğru anlamadı, anlamasını beklemem de zira. Yanlış anlamalardan da türetilen muhteşem kombinasyonlar gün geçtikçe artar ve mağdur olmadığım zamanlarda da epey eğlence olur benim için bu uydurmalar.

Ama tabi herkes benim gibi değil. Alışveriş esnasında karşılaştığım örneklere göre bu hassasiyeti gösteren hatırı sayılır insan var. Ve bu dertten bu kadar muzdarip bir insan olarak bu hassasiyeti anlamam pek mümkün değil. Yani insanların önceliklerinin ve algı seviyelerinin aynı olmalarını beklemek boşuna bir çaba. Bir de şu var; isim veya soyadınız sıklıkla yanlış söyleniyorsa ortada bir sorun olduğunu kabul edip nüfus cüzdanınıza bakmanızda da fayda var.

Tabi bir de prof, dr, doçent gibi ünvanlarına göbek bağı ile bağlı olan kişiler var ki, onlara ünvansız hitap etmek demek hadsizliğin kitabını yazmak demektir. O okullar siz unutun veya karıştırın diye okunmuyor takdir edersiniz ki!!!

Uzun lafın kısası bazı insanların gerçekten derdi yok, bu yüzden de böyle suni dertler ediniyorlar. Bir gaflet anınızda hışımlarına uğramayasınız diye uyarmayı kendime borç bilirim.

ps. Resmimiz buradan.

ps.2. Başlık şarkısı Mazeretim Var Asabiyim Ben