30 Eylül 2009 Çarşamba

"..gittin. şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza"


Murathan Mungan’ın Eldivenler öyküsünü ilk kez Elli Parça’da okumuş ve pek beğenmiştim.

Ama ben o zaman o kitabı aldığımda ya bu öyküler roman olacak ya da devamında başka hadiseler gelişecek sanmıştım. Şimdi bir hevesle başladığım Eldivenler’de kitaba isim veren öyküyü okuyunca açıkcası hayal kırıklığına uğradım. Aslında öykü çok çok güzel ve ben 4 seneden sonra tekrar öykünün her satırını sindire sindire okuyup, yamuk yamuk çizdim satırları ( hatta acaba geçen seferkinden nereleri farklı çizdim bakıp 7 farkı bulmayı da kendime not ettim) ama halen öyküde bir farklılık bir devam falan filan olması gerektiği hissiyatındayım..Çünkü bu haliyle best of “ best of” modelinde bir edebiyat anlayışı oluyor bu kitaplar. Kaldı ki kadından kentler için de aynı şey geçerli idi.

Edebiyatta pazarlamanın ayarını kaçırmak okurcu bünyesini sarstığından, Murathancığımın kulağına küpe olsun diye bu naçizane görüşlerimi kaleme almak istedim. Hem 10 kola dağılmaz, 6 ayda bir kitap çıkartmazsa kendisi daha üretken olur ve süper de bir roman yazar, bana da onu bir çırpıda okumak düşer.

Bu da edebiyat alemine bugünkü kıyağım olsun.

Şimdi müsadenizle öykücü kitabıma ara verip - ne yazık ki- iş alemi kitabına dalma vaktine geçiş yapıyorum, bu da yazımızın gayri resmi sonu oluyor.

ps. Başlık da Sn. Mungan'a ait.

29 Eylül 2009 Salı

"hem, unutma herkes birilerinin yarasını taşır uzaklara"


Kulağına, uzak zamanların sesi çalınandır,

bir şekilde bu sesi taklit etmeye çalışırlar.

benim yaptığım da bu.

İnsanın, kendi varlığından hoşnut olarak yaşadığı,

kendi varlığını haklı kıldığı ve kuşku yok ki, yeryüzü

ile barışık yaşadığı ve mutlu olduğu bir zaman vardı.

yoksa bizler bugün bu mutluluğun imgesi için bile

bunca telef olmazdık.


Birhan Keskin

Kendisini tanımama vesile olan Soluk'a teşekkürlerimle.

ps. Fotoyu bir vakit bilgisayarıma almıştım bu yüzden resim için detay veremiyorum
ps.2. Başlık şiiri de Birhan Keskin'den.

"sen derin bir nefes al hayattan yine "


Ömrümün bilmem kaçıncı uçuğu ile yine ve yeniden sizlerleyim pek muhterem okur.
  • Bunca senedir bu uçuklu hallerimin fotolarını çeksem, tarihlerini not düşsem gayet şahane bir bienal eseri yaratır, insan neyle yaşar sorusuna da uçuk cevabını vermiş olurdum diye düşünüyorum.

  • Bu güzellik veyahut kadın dergilerinde genel yayın yönetmeni olan güzel bir kadın var mı? Tüm editörleri tanımam ama bugüne kadar da vay be dediğim birine rastlamadım. En fazla Gülse Birsel olabilir. Dergilerin illa güzel mi olması lazım, hayır tabii ki ama o kadar çok güzellik ve bakım pohpohlaması yapıyorlar ki, insan ister istemez bir dünya güzeli hazırlıyor herhalde bu dergiyi diye düşünüyor.

  • Dünya güzeli demişken, daha önce burada ve space’de kedilere olan derin hissiyatlarımı belirten bendenizin o beyanatlarını unutmanızı rica ediyorum. Çünkü bendeniz bugün itibariyle yavru bir kedinin fotoğrafını desktop fotosu yaptım ama sizin de hak vereceğiniz üzere (blog fotosu bir arkadaşın arkadaşının kedisi) bu kedi bambaşka bişey. Zaten yavru kedileri severdim, ama şimdi onları sokakta böyle annesiz falan görünce çok üzülüyorum ben. İleride de mahallenin kedi besleyen çatlak teyzesi olabilirim diye de kendimden şüpheleniyorum.

  • Uzun zamandır kafama takılan bir soru; remax veyahut diğer sosyetik emlak şirketlerinin ilan afişlerinde yer alan ilgili kişinin fotoğrafları. Muhtemelen bir araştırmaya dayandırılarak yapılan bu uygulama için ben kendimce geçerli sebep bulamadım. Yani sahtekar değil mi, bizi kandırır mı sorularına mı cevap buluyoruz bu fotoğraflarla, yoksa bu güzel kadının sattığı ev de güzel olur haliyle mi referansı oluyor bizim için. Olay sadece fark yaratmaksa tebrik etmek lazım bunu akıl eden abileri.

  • Bayram sonrası yeni diziler birer birer başladı ve ne mutlu bize ki alakasız insanlarla muhabbet için hava ve sudan başka bir konumuz daha oldu. TV kanallarının sezon başlarındaki iştahını ve şuursuzluğunu mantıklı bir sebebe ne yazık ki dayandıramıyorum. Hele hele sezonun en iddialı dizilerini neden Pazartesi’ye koyarlar bunu da bilemiyorum. En çok Pazartesi akşamı tv izlenir diyen bir rating sonucu varsa, yırtıp çöpe atsınlar onu bi zahmet. Kendimden biliyorum, Pazartesi , haftanın ilk iş gününün getirdiği yorgunluk falan filan gecenin 2. dizilerinin az izlenmesine sebeptir.

  • Sinan Tuzcu’nun dizisini de ikinci dizi yaparlar da uykudan izleyemem diye pek ürküyorum. Zaten söyledim Uğur Polat etkisinden ötürü dizinin yayından kaldırılması da pek muhtemelken doya doya izliyeyim kendisini istiyorum.

  • Ayrıca karşısına Kapalıçarşı konulan Kül ve Ateş’in ya rating mücadelesinden mağlup ayrılacağını ya da gününün değiştirileceğini düşünmekteyim. Bu kadar diziden bahsetmişken, Yaprak Dökümü’nü de nispeten hayatımdan çıkarttığımı gururla söylemek isterim ki tv.kolik halime bakıp da üzülmeyin.

  • Havalar adam akıllı bozarsa sinemalara da gitmeye başlayacağım inşallah. Yoksa hala film izleme halet-i ruhiyeme giremedim.

  • Nişantaşı’ndaki kestaneci amcadan sonra ikinci favorim de Zincirlikuyu’daki kestaneci amca. Fuhrerchein sayesinde hapur hupur yediğim kestaneler mevsimin ilk kestaneleri olmasına rağmen pek güzel pek tatlı.

  • Zaten ben kendimde şunu farkettim, her mevsimi meyvaları sebebiyle sevebilirim. Her meyvaya bir dönem hasret duyuyorum. Hatta sırf meyva ile bile beslenilebileceğini düşünüyorum ama İstanbul şartlarında hergün bolca meyva yemek için zengin olmak gerektiğinden, daha o zenginliğe erişmiş değilim.

  • Hatta para konusunda süper şuursuz olduğum için hiç bir zaman zengin olamayacağımı da biliyorum. Ama içime alışveriş canavarı kaçtığında bu süper sorumlu bilincim de devre dışı kalıyor, o yüzden farkındalığım ne yazık ki şuursuz halime çare olamıyor.

  • Bu şuursuzluğumdan kar etmek için bir alışveriş merkezinde boş vakitlerimde maskotluk yapmayı planlıyorum. Olmadı ilkokul öğrencilerine bilinçli tüketimi öğretmek için bayan yanlış olurum. Topluma negatif yönde de olsa örnek olmak çok büyük sorumluluk, omuzlarımda bu ağır yük, dudağımda uçuk, alnımda iki tutam kahkül ile bir rol model olmaya niyet ettim. Bu sebeple kendimi ciddiyete davet ediyor, yazıyı da saçma sapan bir halde noktalıyorum.

edited by kusburnu.

ps. Başlık şarkısı Nev ile Nereye

28 Eylül 2009 Pazartesi

"bir sancı içimde, nefes almak istiyorum"


Saçım sürekli ve sonu gelmeyen biz hızla döküldüğü için kestirmem şarttı.

Ama bu kahkülü neden kestirdiğimi hiç bilemiyorum.

Evet genel olarak yılın bir bölümünde saçım böyle olurdu ama şu an anlıyorum ki bu dönemde öyle olmasını istemiyormuşum ben.

Yazın bigudileri sar, çıkar ve çık mantığı ile rahat zamanlar geçirem bünyem iki kuple kahkulü adam edemiyor. Bütün kuaförlerin fön çekişini beynime kazıdım ama berecemiyorum şu hadiseyi düzgün yapmayı.

Anlayacağınız saçım kısaldı mazeretim var asabiyim ben.

İsmimdeki terslik burda da beni buluyor ve depresyondan değil ihtiyaçtan saç kestirdiğim vakit, saçımın hali beni depresyona sürüklüyor.

Yoksa bir anda dudağımda beliren uçuğa,

Hiç çalışmak istememe,

Gözümün ve başımın çok ama çok ağrımasına,

Kilo vermek isteyip, harekete geçememe,

bir itirazım yok, ama bu saç yok mu pek üzüyor beni pek.

Bilesiniz istedim. Derdim yoktu şımarıklık olsun istedim.
Fırat'ın deyişiyle de şaka komesidi yaptım.
...
ps. Başlık şarkısı Deniz Seki'nin süper kliplerinden biri olan Yakamoz'dan. ( klibi OKan Bayülgen çekmişti)

27 Eylül 2009 Pazar

" there is trouble in my mind there is dark"



Masumiyet Müzesi'nden sonra yeni bir kitaba henüz başlamadım, bu yüzden de kitabın etkisinden pek kurtulmuş değilim. Cuma gecesi alışılmışın dışında erkenden uyuyakalmadım ve The Guardian'ın son bölümünü(yanılıyor olabilirim) bir kez daha izleyebildim. Aslında bu izleme faaliyeti kısmen gerçekleşti, ben sonunu hatırlamadığım dizinin sonunu uyku sebebiyle kaçırdım. Gelin görün ki dizinin izlediğim kısmı kafamın atmasına yetti. Aslında Lulu bildiğimiz Lulu'ydu ama Füsun'un (MM) da etkisi ile çok üzüldüm Nick'ciğime. ( Nick Fallin)

Beni bilenler ve arşivime göz atanlar Nick Fallin hayranlığıma aşinadırlar. Normalin aksine kusurları hataları olan Nick Fallin'in Lulu'ya olan sevgisi de, bakışları da anlatılmaz yaşanır cinstendir. Bu Nick'ciğim Lulu için çok fedakarlıklar yapmış, bazen çaresizliklerden hatalar da yapmıştır. Ama bu nankör ve kötü kadın Lulu, Nick'in gözleri parlayarak çocuklarına kendi soyadını vermesini bile çok görmüştür.

Yavrum bunu bile olağan sakinliğiyle karşılamış (genelde dizinin %20'sinde çıldırır ve kendinden geçer onun dışında fazlasıyla cool'dur) Lulu'nun kendisini hatalarından ötürü affetmeyeceğini acı da olsa farketmiştir. Ben de nasıl tavuk bir insansam bu durumda bile uyuyup sonunu kaçırdım. Daha önce izlediğim finalden tek hatırladığım Nick'in şirketten ayrılıp sosyal yardım merkezinin başına geçtiğiydi. Zaten diziye yakışan mutlu bir son olmamasıydı ama yani yine de Lulu'ya süper gıcık olmama engel değil bu.

Dizinin de Nick Fallin'in de değerinin bilinmediğini düşünmekteyim. Ama dizinin herkes tarafından sevilmemesine de hiç itirazım olmadı. Sadece dvdlerinin olmasını dilerdim (USA dolaylarında varmış ama buralarda ben aradım bulamadım), o da çıkmadı. Yani The Guardian kişisel dizi tarihime efsane olarak adını yazdırdı ki, kaç yıl sonra hala hakkında konuşmam da bunun ayrı bir göstergesidir.



Bu yazıyla beraber; diziye ilgisi sebebiyle blogunu takip etmeye başladığım, çok çok iyi bir anlatıcı olan nickfallin'ın de (nicki olur kendisi) Nick Fallin ve The Guardian hakkındaki sözlük yorumlarını eklemek istiyorum. Bu bol nostaljili haftasonuna da burada son vererek, Pazartesi depresyonuma koşuyorum.

edited by kusburnu.

"hayatın yaptığınız seçimlerden ibaret olduğunu, yaptığınız her seçimle kendi geleceğinizi şekillendirdiğinizi ve nasıl davranırsanız davranın herkesi aynı anda mutlu edemeyeceğinizi kafanıza vuran, the guardian dizisinin baş karakteri. "there is trouble in my mind, there is dark, there is dark and there is light." satırlarıyla başlayan tema müziği dahi bu ikilemin altını çizer. nick fallin içinde daima bir savaş halindedir, sorumlulukları ve sevgilisi, ailesi ve sevgilisi, ailesi ve sorumlulukları sürekli beklenti halinde onu çekiştirip durur, ta ki en son yine bir velayet davasının ortasında lulu'ya ulaşmaya çalışırken hakim tarafından azarlanıp bu kesişmeye sinirlenerek cep telefonunu duvarda parçalayana kadar donuk olmakla eleştirilen karakter gerçekten de her şeyi içine atar, ancak bu durum bahsettiğimiz sahnede olduğu gibi, sürekli gizlediği sinirini bir şekilde dışarı vurana kadar sürer.

nick fallin'in hayatında daima olması gerektiği, olmak istediği, ve olması istendiği üç ayrı yer vardır. bazen mahkemede olması gerekirken kendisi lulu'yla olmak ister ancak burton onu şirket toplantısında beklemektedir, bazen lulu ileyken kariyerini toparlamak için burton & burton'da olmak ister ancak bir çocuğun hayatını etkileyecek velayet davası onu beklemektedir. bu ikili üçlü denklemler nick fallin'in kaosunu oluşturur. imkanları, hedefleri ve istekleri daima ayrı yöndedir.

eninde sonunda toplama baktığınızda kahramanımızın üçünü beraber götürmek isterken, hiçbirini başaramadığını, ve herkesin nefretini uyandırdığını görürüz. burton'ın evlatlığı her türlü sorumsuzluğuyla pragmatik davranan nicholas'tan nefret eder, burton yaşadığı hayalkırıklıklarından onu sorumlu tutar, lulu çocuk sahibi istemeyen nicholas'ın yarattığı baskı altında ezilmesinden ve kendisinden kaçmasından şikayetçidir ve bu liste uzayıp gider...

hayatından geçtiği her kadının felaketi olur, birisini uyuşturucu batağından kurtaramaz kaybeder, bir diğeri onu sorumsuz bulur, bir başkası ise zaten kalkanları indirdiği bir dönemde nicholas'a rastlamıştır, tüm yaşananlara rağmen ona sırtını döner.

nick fallin vicdanı ile iradesi arasında denge sağlamakta zorlanır, nefret ettiği acıma duygusuyla harekete geçtiğinde acıdığı insanların kendisini nasıl kullandığını gördükçe etrafına ördüğü duvarları yükseltir, bunun sonucu olarak görmezden geldiği felaket ve sefaletten yine kendisini sorumlu tutar, çevresi tarafından tepkisiz kalmakla suçlanır.

ailevi sorunları, ebeveyniyle arasında bir mesafe yaratmıştır, bu mesafeden her ne kadar babasını sorumlu tutsa da aynı zamanda gerekli çabayı gösteremediği için kendisini de suçlar. aralarında aynı zamanda bir rekabet de vardır. bir simülasyonda karşılıklı girdikleri örnek davada burton'in nasıl her cümlesine itiraz ettiği ve aralarında nasıl bir savaş yaşandığını unutmak pek mümkün değildir."

"hayatı elinden alınmış adamın, doğru ve yanlışın asla siyah ya da beyaz olmadığı, sürekli beynin bir yere kalbin başka yere gittiği hikayesi sonra erdi. ama benim hikayem devam etmekte... bulunmamız gereken yerlere gitme imkanımız daima olacak, ama hayat seçimlerin toplamıdır, bu seçimlerle herkesimutlu edemezsiniz.

kimseden sizi anlamasını bekleyemezsiniz, daima başkalarının düşündüğünden fazlası olacaksınız, zaten hesap vermeniz gereken sadece sizsiniz.

bu yalnızlığın hikayesi bitti işte bıraktı beni yine kendimle baş başa."

"yaşamak görevdir yangın yerinde"


D sınıfının deli timur ile imtihanı;

Bir önceki yazımızda bahsi geçen pek başarılı matematik hocası okulumuza biz 2. sınıfta iken teşrif etmişti. Balıkesir gibi özel dersin "must" olduğu bir şehirde, özel ders vereceği öğrencileri sınava tabi tutan bu çim adam geometri konusunda aşmışlığı ile meşhurdu.

İlk tanışmamız inanması zor ama pek sevimli idi. Klasik ben bildiğiniz hocalardan değilim repliğine ilaveten şöyle de yapabilirsiniz böyle de yapabilirsiniz beyanatları ile bizim gözümüzü pek güzel boyadı. Zaten düzene isyan halinde olan sınıfımız bu rahatlıkla hafif gevşiyordu ki, çim adamın ultra asabiyeti ile bir anda kendine geldi.

Bu dahi deli amca psikopat olduğu kadar yalancı da olduğundan bizim sınıfla arası bir bozuldu pir bozuldu. Bu bozulma hadisesinde az biraz şiddet de görüldüğü için bizim sınıf aman uzak dursun bizden diyerek itina ile kaçtı kendisinden. Nöbetçi olduğu bir gün bu sınıf 4 dakika sonra tertemiz ve düzenli olacak dediğinde 3. dakikada herşeyi düzeltip hazır kıta bekler hale gelmemiz işte tam da bu sebeptendi.

Buraya kadar çim adam korkumuzu anlattık, şimdi de hikayemizin vuku bulduğu yatakhane koşullarımız hakkında bildi vereceğim.

Bizim okul diğer okullarda pek duymadığım bir şekilde erkek ve kızların aynı binada kaldığı bir yatakhaneye sahipti. Kız öğrencilerin sayısı epeyce az olduğu için biz en üst katta kalırdık, erkekler diğer iki katta ve pek tabiki hepimizin üstüne kapılar kitlenirdi.
(depremden sonra kitlenmemeye başladı ama) Yine bir döneme kadar akşamları da normal hocalarımız nöbetçi olarak kalırdı, bir süre sonra etütler için başka görevliler kalmaya başladı.

Bu etüt görevlileri sabah 8 civarı yatakhaneleri kilitler ve anahtarları da o günün nöbetçi hocasına teslim ederlerdi. Bizim meşhur sınıfımızın meşhur erkek öğrencileri de şans bu ya bir gün kafalarına göre takıldıklarından etüt hocası sabah kapıyı üstlerine kitliyor ve çıkıyor. Bizimkiler o anda bugünün nöbetçi hocası kim ki diye soruyorlar kendilerine ve Timur cevabını alınca da o bizi öldürmeden biz ölelim diye karar veriyorlar. ve benim çaresiz sınıf arkadaşlarım -kimin kararı olduğunu hatırlamıyorum ama - yangın hortumunu sarkıtarak 3. kattan inmeye karar veriyorlar ve iniyorlar. Şanslılar ki sadece ellerindeki yaralarla düşüp bir yerlerini kırmadan da sınıftaki yerlerini alıyorlar. O kadar sıkıntı ve korku sonrasında nöbetçi hocanın Timur olmadığını öğrenmek de ayrı bir keder yaratıyor üzerlerinde ama neyse üzerinde de pek durmuyorlar. Bir de yanılmıyorsam bizimkilerden biri hortumla inmeyerek yatakhanede kalmayı göze alıyor.

Burda belirtmemiz gereken diğer bir detay okulumuzun yanında bir anadolu lisesi olduğu ve bizim yatakhanenin arka cephesinden kaçan sınıf arkadaşlarımın diğer okul tarafından görülebildiği. Tabi görmek var görüp bunu haber yapmak var. Bizimkileri gören diğer okulun müdürü sanırım faks ile ( belki de hafızam uyduruyordur normal olarak telefon ile de aramış olabilir) gördüklerini değerli müdürümüze ispiyonlayınca, bizim ilk derste değerli arkadaşlarımız toplu olarak müdür odasına davet edildiler.

Netice yurttan kaçanlar da kaçmayanlar da haftasonu evci çıkamama ve her saatte bir nöbetçi hocaya tekmil verme cezasına çarptırıldılar ve pek tabiki 1 saatlik arada da yan okula kaçtılar. Sonuçta çim adam matematikçimiz son sene dersimize girmedi de az biraz huzur gördük ve onun nöbetçi olduğu vakitler elimizden geldiği kadar uslu durup, gözüne çarpmamaya çalıştık.

Peki diğer akşam nöbetleri nasıl geçti? Bir hoca bizi kaç kere disipline verdi? D sınıfı kaç kere dağıtılmaya çalıştı? Tasdiknameni al git bizim sınıf için nasıl bir ninni haline geldi? bunları da başka bir nostalji kuşağımızda ele alacağız.

Şimdiyse yaşlılık belirtilerimize ara verip, anı yaşamaya geri dönüyorum.

Başlık için ps. Ataol Behramoğlu.

25 Eylül 2009 Cuma

"oynamayı bıraktı pilli robotlara yenilince"



Dün akşam zap yaparken Kral'ın nostalji kuşağında Göktan'ın mevsimler klibine rastladım ve benim için gerçekten bir nostalji oldu. Çünkü ben 3 yıl öncesinden bahsediyorum gibi gelse de yaklaşık 8 yıl önceki fen liseli vakitlerime geri döndüm.

Bizim lisedeki sınıf anlatılmaz yaşanır bir yerdi. O zaman internet, twitter falan yoktu tabi. Twitter olsa sınıfta yapılan faaliyetleri, etütlerdeki kavgaları, kocaman silgiler ile ( hep benimkiydi ne yazık ki) yapılan maçların skorları kenara köşeye not düşerdim. Şimdilik müsadenizle bana Göktan'ın şarkısının hatırlattıklarını buralara serpiştireceğim.

(Okurcu notu: Bu anıları değerlendirirken yatılı okulun insanın ruhunu ne kadar arabeskleştirebildiğini gözardı etmemenizi rica ederim. )



Bugün nedenini hatırlayamasam da bu şarkı bir dönem bizim sınıfın milli marşı haline gelmişti. O zaman tabi mp3 player falan yok, koca koca walkmanlerimizden radyo dinliyoruz ve bu şarkı hangi radyoda denk gelse hepimiz o frekansa koşuyor, ninni gibi o şarkıyı dinliyorduk. Bugün bile şarkıyı dinledikçe ezbere söylemem sanırım bu sebeple.

Yatılı okulda walkman'ın hayatınızdaki rolü tahmin ettiğinizden bile büyük olabiliyor. Hele ki maç vakitlerinde bir cevher niyetinde olan bu walkman'ı dinlemek de öyle kolay olmuyordu ne yazık ki. Aslında bu kolaylık oranı akşam nöbetçisi olan hocanının psikopatlığı ile ters orantılı olarak değişiyordu. Bazıları tek tek sınıfları dolaşır ve walkmanleri toplarken, daha akıllı olanları, walkmenlerle uğraşmaz sadece kulakları alır giderdi. Alenen walkman dinlememize izin veren hocalarmız da vardı pek şükür. Ya da onlar etütlerde sınıfları gezme biz de istediğimiz gibi radyo dinlerdik. O zamanlarımıza da Okan Bayülgen'in radyod'deki programı damgasını vurmuştu. tabi tüm sınıf radyo dinlemezdi ama radyo dinleyenler aynı zamanda o kadar gülerdi ki, herkes bu programı dinlemek isterdi. Sonra sanırım program bitti ve biz de farklı frekanslara dağıldık.

Sabah sabah yaptığım bu lise nostaljisini akşam etütlerindeki psikopatlık derecesini düşündüğümde ilk üçte yer alan kişileri anarak noktalandırmak ama daha sonra lise günlerine dair diğer absürd hallerimizi bilahere yazı konusu etmeyi planlıyorum. (Blogumu -herzaman olmasa da- okuduğunu bildiğim sınıf arkadaşım Barkın'ın da bu anılarıma eklemeler yapmasını bekliyorum.)

En psikopat etüt hocası ve branşı; ( soyadlarını hatırlamıyorum şu an ama hatırlasam da yazmadım sanırım)

1- Kemallettin; kendisi psikopattan ziyade çatlaktı ve düzen takıntısından ötürü etüt vakitlerinde camdan birçok şey fırlatmasıyla ünlüdür. Benim birşeyimi camdan fırlatmamış sadece paltomu çöpe atmakla kalmıştır. ( kapağı kapalı olan cöp kutunun üstüne, içine değil bereket).
Branşı; kimya.

2- Yunus; Hiç bağırdığını görmedim. Camın üzerindeki anahtar sesinin ne kadar etkili olabileceğini sayesinde öğrendik. Yaşına rağmen öğrencinin kaytaracağı tüm noktaları tespit edip, engellemesi ile meşhur bu hocamızın branşı da fizikdi.

3- Timur; İnsan olarak bence en kötüleri. Azıcık dahi manyaklığı da olabilir ama yine de iyi bir şekilde anmam kendisini. Kendisi süper bir matematik hocası olmakla beraber benim hafızamda çim adam kafası kalmıştır. Belki de başarısız saç ektirme operasyonunun hırsını bizden çıkarıyordu bilemem. Bizim sınıfa takmıştı ve o takıntı gerçekten lise tarihimizin en trajikomik hadisesinin gerçekleşmesine sebep oldu ki, bunu da arkası yarın diyerek diğer yazımıza saklıyorum.

ve şimdi güpgüzel bir kahvaltının peşine düşmek için kendimi sokaklara atıyorum.

ps. Başlık şarkısı Redd- Modern Zamanlarda

"bir de ben arkamdan ışık alırsam beni olduğumdan büyük görürsün.."


Şu an yaşadığım ev, İstanbul’daki ikinci, Avrupa Yakası’ndaki birinci evim olur. Bu ev aynı zamanda hırsızla da tanışmama vesile olan ikinci yerdir. Ve çoğu kez belirttiğim üzere ne yazık ki balkonu olmayan kanadı kırık bir evdir.

Ama işte insan alışıyor sayın okur. Her yere her şeye. Yani en azından ben öyleyim, düzene itiraz etmektense genelde kabul ederim, arada en saçma zamanlarda tepem atar, ama sonra yine kuzu olurum.

Bu alışkanlık halinden daha çok da tembellikten 3 yıldır evimizde karıncalarla beraber yaşadık. Birkaç yazıma konu olan bizim bildiklerimizden değil, daha küçüklerinden olan ve hemen her yerde var olan bu böceklere karşı mücadelemizde bugüne kadar hep kaybettik. Kafayı yemek üzereyken, bu yaz artık evi ilaçlatalım derken, babamın son çare getirdiği bir ilaçla mucizeyi alenen gördüm. O muhteşem sıvı ile bir çırpıda uçtu gitti bizim sonu gelmeyen koloni. Tabii bu kadar kolay olması insana kafayi yedirtiyor ve “bu muydu yani” diye isyan ettiriyor. İtiraf etmek gerekirse bu hale de insan kolay kolay alışamıyor. 3 yıl boyunca sen her şeyi buzdolabında sakla, su içerken hep bir tedirgin ol falan filan sonra birden özgürleş. Ne yalan söyleyeyim 3. ev arkadaşımız evi terk etmiş biz de onun olan yerleri kullanmaya yavaş yavaş alışıyoruz gibi geliyor bana.

Bir diğer alışkanlığımız da banyomuzun her daim sulu haliydi. Sudan kastım bir kuple de olsa, bir şekilde çok paçayı çok çorabı ıslatmışlığı olan bu hadiseyi, dışarıdan müdaheleler ile nispeten engellesek de kesin bir çare üretememiştik. Gel zaman git zaman bizim buna müdahele etmeye niyetimiz olmadığını anlayan sifonumuz arıza çıkardı da bu sebeple su tesisatçımızı da çağırıp, bir taşla iki kuş vurduk ( pek tabii ki 40 TL karşılığında) ve ondan sonra kupkuru günlerimiz bizim oldu. Şimdi bu anlatıklarım sizde ne yani devrim mi bu tepkisi uyandırabilir ama inanın bana bu bir devrim. Sanki artık başka bir evde oturuyoruz hissi sadece bende değil Bilgi’de de mevcut, yani yaşayan bilir hadisesi mevcut.

Velhasıl birden bir balkon da türese bizden mutlusu olmaz öyle diyeyim. Bu kadar düzen bize ters geldiğinden yerimizde ufak ufak kıpırdanmaya başladık ve balkonlu daha geniş bir ev hayalini kurar olduk. Toplum baskısına yenik düşmeyip bu sene de evlenmezsek seneye yaza dair balkonlu ev hayallerimiz var, tabii zaman ne gösterir bilemem.

O zamana kadar malumafatrus Dikilitaş simalarından okur ve yazar sayın okur, haberin olsun.

edited by fery.
ps. başlık şarkısı Yonca Lodi- Saklanma
ps.2. Foto google anonim.

24 Eylül 2009 Perşembe

"aşklarım dillere düştü sayenizde"



Bir Orhan Pamuk okumazın Masumiyet Müzesi hissiyatları;*

(kitabı daha okumayan ama okumak isteyenler için önemli uyarı; kitap hakkındaki çoğu detayın yer aldığı yazının devamını okumayın.)

İlk Orhan Pamuk kitabımı - Yeni Hayat- sanırım 10 yıl önce okudum. Zor da olsa kitabı bitirdim, bugün tekrar okusam muhtemelen farklı hissiyatlarda olur belki kitabı severim. Ama yarıda bıraktığım Kara Kitap içimi o kadar karartmıştır ki bugün bile okumaya . Onunda zamanı ve vakti gelir, belki de hiç okunmaz şimdilik bilemem.

Daha öncede söyledim, popüler kültüre bayılsam da herkesin bir heves saldırdığı hadiselere antipati duyuyorum (sanırım kişilik çatışmasının bir türü bu da). Çok satanlar rafında yer alan kitapları bu sebeple gecikmeli okurum, elinde çok satan kitaplar olan insanları sosyal faaliyet olarak kitap okuyan bir grubunun üyeleri olarak sınıflandırır, kitap tercihlerine pek itibar etmem. Bu sebeple tutkunu değilsem çok satan, türlü PR faaliyeti yapan kitaplara elim bir türlü gitmez.

Kaldı ki Orhan Pamuk'un kitaplarına elim gitse bile aklım gitmez. Birkaç deneme sonrasında bunu anlamış, pek de dert etmemiştim neden anlamıyorum diye. Ama işte Masumiyet Müzesi'ni okuyanlar "bu roman bildiğiniz Orhan Pamuk romanlarından değil" diye boşuna söylememişler. 10 yıl sonra ikinci kez bir Orhan Pamuk romanı bitirebilmemi buna bağlıyor, her ne sebeple olursa olsun bu romanı okumuş olmayı kendim için büyük bir artı olarak görüyorum. Bu sebeple de müsadenizle kitapla ilgili derin hissiyatlarımı birbir anti-edebiyatsal üslupla kalema almak istiyorum.

  • Kitaba dair çok şey söyleyebilirim ama kitabı sevip sevmediğimin cevabını şu anda veremem. Bazı yerlerinde fazlasıyla meraklanmakla beraber, bazı yerlerinde de çok sıkıldığımı itiraf etmeliyim.
  • Füsun gibi bir hatun için böyle değerli bir müze yapılmasına da fevkalade gıcık olduğumu, Füsun ve ailesine duyduğum antipatiyi de kitaba dair derin duygular kısmına not alıyorum.
  • Kemal'in yaşadıkları aşkdan ziyade, tutku saplantı hastalık vs olarak nitelendirilebilir ama Füsun'un Kemal'e olan duygularını sevgi, aşk vb. türünden şeylerle uzaktan yakından alakası olmadığını düşünüyorum.
  • Zaten romanı okuyup da Füsun'u seven veya Füsun için üzülen birileri var mı onu da merak ediyorum.
  • Bu kitabın kahramanı Kemal değil Orhan Pamuk olsaydı bir an bile şaşırmaz, tam da kendisinden beklenen bir tavır derdim. Çünkü benim için O. Pamuk obsesifliğin kitabını yazacak bir yazar.
  • Tesadüf mü (yoksa benim sadece iki kitabı bitirebilmem mi) bilemiyorum ama Yeni Hayat ile Masumiyet Müzesi'nin tarzları bence çok benziyor. Orhan Pamuk'un çok iyi bir gözlemci ve iyi bir anlatıcı olması okuru romanın içine güzelce dahil etse de; benim gibi sabırsız insanların detaydan boğulduğu zamanlarda olabiliyor.
  • Romanın ilk çıktığı vakit izlediğim Orhan Pamuk- Banu Güven röportajında bahsettiğim hal, kitabı okuyunca benim için daha anlamlı geldi. Bir Pr çalışması olarak da kitap çalışmalarını DVD olarak sunsalar epey popüler bir çalışma olurdu diye düşünüyorum. ( en azından müzede yayınlanabilir bu dvd)
  • Müzenin hala açılmamış olması ise bilinçli bir tercih olsa bile bence çok yanlış bir karar. Kitap yayınlandığı gibi değil ama en azından 2-3 ay sonra açılsaydı gerçekten kitapla bütünleşirdi müze diye düşünüyorum. Tabi Kemal'in müzede 50'den fazla ziyaretçi olmaması istediği Orhan Pamuk için de geçerliyse, müzenin geç açılması - az ziyaretçi sebebiyle- mantıklı bir tercih oluyor.
  • Kitabın bazı noktalarında Füsun'un bir prodüktörle kaçmasını çok bekledim ya da zengin bir başka koca bulsun da kurtulsun Kemalcağız dedim ama olmadı, öldü iyice kahraman oldu.
  • Roman bitene kadar sözlükteki yorumları okumamayı başardım. Şimdiye kadar okuduğum yorumlarda en gıcık olduğum eleştiri ise Orhan Pamuk'un Türkçesi hakkında söylenenler. Yani kaç tane roman yazan birinin devrik cümleler kurması, dil bilgisi kurallarına uymaması hala nasıl eleştirilebiliyor anlamış değilim. Dahi anlamındaki de'yi ayırmasında ısrarcı olunmasını - bir nebze de olsa- anlarım ama Türkçe'yi yanlış kullanıyor diye eleştirilmek manasız geliyor bana. Üslup sadece düzgün Türkçeyle mi oluşan birşey? Hatalar da üslup olamaz mı mesela? (bknz. Perihan Mağden) Bu eleştirileri yapanlar, böylesine büyük PR çalışması yapılan bir kitabın editoryal ( böyle mi yazılır emin değilim, tdk'ya baktım ama o da emin olamadı, ya da ben bakmayı beceremedim) anlamda kontrol edilmediğini mi düşünüyorlar ki?(Türkçeyi bu kadar katleden biri olarak, Orhan Pamuk'u bu konuda sonuna kadar savunacağımdan şüpheniz olmasın. Eski kitaplarını anlayamama sebebim bu bozuk Türkçe ise savunmamı geri çekebilirim)
  • Kenan Doğulu' nun Patron albümü için söylediklerim bu kitap için yapılan PR faaliyetlerinde de geçerli. Okuyucu kitabı kavramadan o kadar detay veriliyor ki, kitabın büyüsü epeyce kaçıyor. Ama bu ülkede reklam kuşağı kitap okuru olduğu için bu çalışmaların da boşuna yapılmadığını kendi şikayetime kendim cevap veriyorum.
  • Bu kitap bir seri olsa veya kitabın filmi çekilse - tüm negatif hissiyatlarıma rağmen -en çok Füsun'un gözüyle yaşananları okumak veyahut izlemek isterdim.
  • Aklıma geldikçe diğer hissiyatlarımı başka yazılarda dile getiririm ama kitaptaki en yoğun duygumun Füsun ve ailesinin "genişliği" olduğunun tekrar altını çizer, insanın hep gezdiği bildiği yerlerde geçen film ve kitapların hayal gücüne pozitif etkisi olduğunu da kendi gelecek çalışmalarım için not düşerim.
Kitaba yaraşır uzunlukta bir yazı olduğu için kendimi tebrik eder, kitabın da etkisi ile başka Orhan Pamuk kitaplarını 8 İstanbul; hatıralar ve şehir) yakın zamanda okunacaklar listeme eklerim.

* Bu üslup Mefaret Aktaş'ın New York yazılarından çalınmıştır, ne yazık ki benim fikriyatımdan orjinal bir şekilde fırlamamıştır.

ps. Başlık şarkısı Sayenizde ile Ercan Saatçi.

23 Eylül 2009 Çarşamba

"söyleyin dağlara rüzgara, yurdundan sürgün çocuklara "


Ankara'nın en güzel kısmı İstanbul'a dönüş kısmı mıdır sayın okur?

Bana göre evet tabiki. Çünkü Ankara ziyaretlerimin sayısı bir elin parmaklarını geçmez ve takdir edersiniz ki 3 ziyaretle kimse Ankara hayranı olmaz. ben de Ankara hayranı olmadığım için Ankara dönüşü pek tabiki güzel bir hissiyattır benim için.

Ama yani insan tatile veyahut ailesinin dizinin dibine gitmişken, İstanbul'a dönmek de kötüdür. Yani hiç Ankara sevmesem de bu konusa Ankara' nın hakkının yenilmesine karşıyım. Mesela şimdi ben İstanbul'a dönerken, annemle babamdan ayrıldığım için mi üzülsem, işe dönücem mi diye üzülsem bilemiyorum. Bu durumda ay efendim canım İstanbul'um diyemem takdir edersiniz ki.

Yani hadise kuş ve altın kafes hadisesi, şehirler haliyet-i ruhunuza göre değişir.

Ana fikir, tatilin güpgüzel birşey olduğudur. Bu yüzden genç okur, iş seçimi yaparken 14 günün 1 yılın hesabını yapan şirketler yerine 20 gün izni önünüze şak diye koyan şirketlere ruhunuzu teslim edin.

Bu yazıdan çıkartılamayan denizotobüsü notları;
  • IDO'nun önünde bekleyen taksicilerin gecenin bir yarısı, nereye diye sormasına kafa göz dalmak istiyorum. İdo'ya atılacak maillerime bu konuyu da eklemeyi ve ido'nun kendine özgü bir taksi durağı oluşturmasını bu şekilde nispeten daha doğru hizmet verebileceğini hayal ediyorum.
  • Gelirken 20.00 seferini 20.30'da sanan Bilgi'ye gülmüştüm, ama ben de dönüş seferimi yanlış hatırlıyormuşum. 18.30 seferine biletim varken, 21.30'da döneceğimi sanıyordum ama bereket paranoyak olduğum için dünden biletimi kontrol ettim. Günden de eminim ama yine de her seferimde içime saçma sapan bir kurt düşürmeyi başarırım.
  • Denizotobüsüyle ilgili de büyük bir korkum var ki, İstanbul'dan Bandırma'ya kadar döndükten sonra hava muhalefeti sebebiyle yanaşamayıp, İstanbul'a geri dönmek. Uzun zaman önce bunun gerçekleştiğini duydum ve her bayram seferinde nedense aynı korkuya kapılırım.
  • İstanbul'a denizotobüsü ile gelen ve İstanbul'u özleyen bünyeler için eve dönüşte tercih edilmesi gereken yol bence sahil yoludur. Amaa akşam vakti trafik korkusu ile bu öneriyi de göz ardı etmenizi öneririm.

ps. Sinan Tuzcu Nefes diye bir dizide oynayacakmış. Uğur Polat da kadroda olduğu için dizinin ömründen şüpheliyim ama yine de kendisini görmek beni her halukarda pek bahtiyar ediyor.

ps.2. Başlık şarkısı Göç Yolları ile Yeni Türkü ( sözlerse M. Mungan'dan)

ps.3. Fotoğraf da buradan, siteden tabi bizibozmaz sayesinde haberdar olmuştum. Masumiyet Müzesi'nin bünyemde yarattığı etkiden mütevellit böyle alakasız bir koleksiyoncu fotoğraf seçtim.

21 Eylül 2009 Pazartesi

"sen varken gücüm olurdu, zaman akmadan dururdu"



  • Geçenlerde bir diyetisyene denk geldim, akşam 6'dan sonra yemek yemeyin efsanesinin aslında güneş batımına bağlı olduğuu ve güneş batınca midenin sindirim yapmadığını belirtti. Bu yüzden havaların erken kararmasına kısa bir süre varken, bence geç yemek yemenin fırsatını bilin. Ondan sonra erken yemek ve sonrasında soyulan portakal dönemi geliyor.
  • Saatlerin geri ve ileri alınmasının enerji olarak yararı ölçülsün ve kamuoyu ile paylaşılsın istiyorum. Ama yani şu kadar enerji tasarrufu oldu değil de, bu kadar enerji şurda kullanıldı, bu da burda hayra geçti şeklinde bilimsel bir modelde olsun. Yoksa karanlık vakitte kalktığımda, karanlık vakitte servis beklediğimde bu saatleri geç alanlara söylenirim, yoksa sabahın köründe kalkıp gideceğim işime değil.
  • Bu Avrupa Şampiyonası'nda üstüne düşeni yerine getiremeyen Hidayet bence Turkcell reklamları sayesinde müthiş bir Pr çalışması yaptı. Nuri'li haller benim gibi birçok kişiye antipatik gelse de, böylesine sıcak bir NBA yıldızının halktan biriyle bu basit muhabetleri eminim çoğu kişinin gönlünü fethetmiştir. Yani o kadar reklam başka türlü yapılamazdı diye düşünmekteyim. Turnuvanın uzaktan izleyicisi Mehmet Okur ise muhtemelen epey destekçisini de bu tercihi sebebiye kaybetmiştir.
  • İnsan nedendir bilinmez telefonunu bir yerde unuttuğunda veya hep bulunduğu şehrin dışına çıktığında telefonu olağan dışında çalacak sanıyor ve tuhaf olarak bu yanılgıya her seferinde kapılıyor. Belki bazı insanların telefonu cidden çok çalıyor ve bu yanılgıya kapılmakta haklılar ama benim telefonum asgari düzeyde faaliyet gösteriyor, bunun için de telefonla çok konuşan sürekli mesajlaşan insanları anlamam da pek mümkün olamıyor.

  • Lise zamanlarımı düşününce de bu zamanlar yaşlılık belirtisi gibi geliyor bana. Yavru kedilere de sempati duymaya başlamam bende birşeyhlerin değiştiğinin ispatı sanırım.
  • Yaz vakti olunca yeni dizilere pek yüz vermiyorum ve sanki hep böyle olacak da hiç izlemeyeceğim sanıyorum. Ama bu kış bir mucize olmazsa hayatımı yine ve yeniden dizi çerçevesinde gerçekleştirmem kuvvetle muhtemeldir.
  • Yine de bir ön listeyi aklıma not ediyorum. Oyuncuları sebebiyle Kül ve Ateş'i izlemeyi gözüme kestirsem de, Serhat Tutumluer'in oynamasından mütevellit dizinin kısa sürede yayından kaldırılacağını düşünüp kendimi pek kaptırmamaya çalışıyorum. Sinan Tuzcu hayranlığımın boyutunda olmasa da kendisini de pek seviyor ama oynadığı dizilerin şeytanın bacağını kıracağından şüphe ediyorum.
  • İnsanın iyi birşey yapacağını sanarken bir çuval inciri berbat etmesi pek fena. Esra Erol'un cipten otobüstekilere bakıp üzülüyorum beyanatı da bunun son örneği. PR şirketlerine bu kadar ihtiyaç duyulması da sanırım bu yüzden.
  • Tüm hissiyatlarımda olduğu gibi tatil dönüşleri içinde borsa uygulamamı yapıyor ve tatilin bitişine 2 gün kala tatil bitti derdinde boğuluyorum. bence en güzel şirket, tatil öncesi veya sonrasında çalışanına birgün tatili bonus olarak hediye eden şirkettir. şuan için bu bir hayal olsa da ileride en azından benim sayemde gerçekleşmesi de kuvvetle muhtemeldir.
O zamana kadar elinizdeki tatilin ve işin değerini bilin sayın okur.

ps.1. Başak Köklükaya da Kül ve Ateş'te oynuyor. Kendisi de favori ilk beşimdedir, yanlışlıkla hakkını yemek istemem.

20 Eylül 2009 Pazar

" ve zaman farklı yüzlerle bazen yanında bazen arkanda"


  • Eskiden servis ve deniz otobüsünde deliler gibi uyumazdım, şimdi mşıl mışl uyuyorum bu sebeple de denizotobüsü yazısı yazamıyorum. Oysaki hatırlarsanız kolayca taşınabilen bir miniğim var yanımda, ama işte insan demek ki zor şartlar altında daha çok çalışıyor, rahata hemene alışamıyor.
  • İdomatikleri uzun süredir kullanan mutlu mesut bir bünye olarak, Cuma akşamı az daha kendileri sebebiyle biletsiz kalacaktım. Her zaman geliş-gidiş biletimi beraber aldığım için, kartı okuttuğumda hop diye dönüş biletimi veren alet, daha sonra kağıt kalmamıştır ilgililere haber veriniz uyarısı ile beni yarı yolda bıraktı. Ben de klasik bir Türk refleksi ile yandaki matik'den deniyim önce bir dedim, ee haliyle bu karta tanımlı bile yok dedi. Ve sonra bana kağıt kalmadığını söyleyen alet millete çatır çatır bilet verdi.
  • Bende derdimi İDo ilgililelerine anlatayım diye içeri girdim, bir kaskafalının olayı idrak edip çözmesini bekliyorum, idomatik'in önünde nöbetçi bıraktığım bilgi aradı. Meğersem benden sonra o matiği kullanan ilk kişi biletimi almış, ama sonra farkettiğinden de getirmiş. Farketmese ido görevlileri ile canhıraş bir şekide buralara gelmeye çalışırdım muhtemelen.
  • Yolculuk sağolsun bir hüzünle biten Yunanistan- Türkiye maçını izlemedim. Ama itiraf etmek gerekirse bir önceki maçtan zaten eleneceğiz korkusuna sahiptim, bu yüzden de pek şaşırmadım. Yarı final maçını 2 sayı ile kaydeben bir ekibin sonra 5. falan maçlarına da asılmasını hiçbir zaman beklemedim zaten.
  • Bir Bandırma ritüeli olarak ilk işim pek tabiki saçımı kestirmek oldu. Sanki 6 ay önce saçlarım kahküllü değilmiş gibi kendimi yadırgadım. Aslında itiraf edeyim sevmedim de ama yıllar sonra keşfettiğim büyük kuaför Tutku'nun ( kendisi gay değil) bünyemde yarattığı bir etki olarak, beğenmesem de güzel olmuştur ve alışacağım diye kendimi avutarak çıkıyorum kuaför salonundan.
  • 3G reklamları almış başını gitsin, ben hala komşunun şifreli olmayan internetinden teknoloji ile haşır neşir oluyorum. Anneme bir laptop sonrasında da adsl hediye edersem, kendimde bu dertten kurtulacağım, 3G'den yine kaçacağım gibi.
  • Last fm ile Myspace kapanmış bu sefer. Nedenlerini bilmiyorum zaten mantıklı bir nedeni de olacağını sanmıyorum ama cidden çok üzülüyorum. Şikayet eden mi daha arızalı bu davada karar veren hakimler mi emin değlim?
  • Kusburnu'nun doğumgünü hediyesi olan Persepolis'i bir çırpıda bitirdim ve çok beğendim. Tabi ordaki hallerde Pakistan kitapları gibi çok sarsıyor beni. İnsanların alıştığı bir düzeni bir anda ve sebepsiz yere kaybetmesi, haklarının alınması ne acı. Tv'de şarkı söyleyen başbabanı görünce de biz böyle olmayız ki diye içime su serpemiyorum.
  • Ve nihayetinde Orhan Pamuk okuyorum ve inanır mısınız devam edecek gibiyim. 50 sayfa bitti ve kitabı bırakın anlamayı beğendim bile, bu sebeple bildiğimiz Orhan Pamuk romanı gibi değil diyenlere şimdiden hak veriyorum. Kitap biraz uzun ama ondan sonra da hemen Murathan Mungan'ın yeni kitabını almak planlarındayım. Koskoca pempe kitabında bir kısmına değindiği öykülerden oluştuğunu varsaydığım bu kitap yerine, kendisinden güzel sağlam bir roman okumayı da tabiki daha çok istiyorum ama şimdilk buna da şükür.
  • Manavda gördüğüm ilk kestaneyi de sorgusuzca aldım, benim için asıl bayram budur sonrası tatilden ibarettir ki ne yazık ki o da pek kısa diyerek satırlarıma son veriyorum.
Ne de olsa her güzel şey bir şekilde biter değil mi sayın okur?

kendime not; İdo'ya valizleri x-ray'den geçirmek için havaalanı örneğini uygulamaları ve milleti fıtık etmemeleri için, ayrıca milli maç olduğunda o bir şekilde seferde yayınlanmalı diye ve küçük denizotobüslerinde de wireless çalışsın diye mail atılacak.

ps.1. Başlık şarkısı Mor ve Ötesi- Hayat

18 Eylül 2009 Cuma

"Bir Takım Doğal Olgular"


Yazmaya başladığımda çok korktum. Yazı karakteri eşek kadardı. Bunu bir çeşit ‘inanmadığın sözleri söyleme ve bedelini ödemeye de hazır olma’ alarmı olarak algılayıp kendime çekidüzen verdim. Eğer inanmadığın şeyleri ya da inanıp da uygulamadıklarını artizlik olsun diye söylüyorsan içini bir sıkıntı basıyor, gün içinde sebebini bilmediğin garip bir öfke yaşıyorsun çünkü. Bu büyük sıkıntıdan kurtulmak için illa ki o söylediklerinle yüzleşmen gerekebiliyor. Bugün olmasa, yarın o duvara tosluyorsun. ‘Yog yee, madem söylüyorsun, uygula o zaman deyyus’ diyor şey sana (‘şey’in ne olduğunu bilemiyorum.)


Bir süredir sorumluluk almak üzerine inandığım ve inanmadığım pek çok şey söyledim, yazdım, düşündüm. Hiç durmadan, hatta bazen çene ishali mertebelerine ulaşarak arkadaşlar arasında.


Sorumluluktan ben, net olarak çok koruyorum. Çünkü bedel ödemekten de çok korkuyorum. Serbest düşünelim, bunu bir tek ben değil, neredeyse tanıdığım herkes yaşadığı için anlatmakta bu kadar rahatım (benzer benzeri çeker ne de olsa.)


Halbuse, bedel ödememek için kaçtığın sorumluluklar aslında ileride daha çok başına iş açıyor. Çünkü bedelsiz bir şey yok. Sorumluluk da, yaptığın eylemlerin, uzun ve kısa vadede sana getireceklerini olumlu hale getirme davranışı. Mesela bir sorumsuzluk yaptıysan, içindeki o şey de bir süre sonra aynı şeyin sana yapılmasını sağlıyor. Çünkü aslında her yaptığını hard diske kaydediyor ve bunu artık Pavlov abinin köpee gibi bir dikkatle çaktırmadan izliyorsun. Sana yapılmasını istemediğin bir hareketi yapmama ilkesi aslında yine insanın kendi için. Ne olursa olsun, iyi ve kötü, her şeyin farkında olan bünye, yanlış olduğunu düşündüğü eylemleri için kendini cezalandırıyor. Bu da aslında herkesi ilgilendiriyor. En ağır bedel ödeme, suçluluk duygusu. Bu yüzden sen takıl kafana göre, zaman zaten haklı olanı ortaya çıkaracaktır derler ya, fakat hem sorumsuz hem de sabırsız bir insansanız, bir şeyleri kontrol etme manyaklığıyla doğal akışa bırakarak ortaya çıkmasını bekleyemiyorsunuz. Bu doğal akışa bırakamama durumu da bin türlü belaya yol açıyor. Olduğun gibi olamıyorsun, hep bir hesap hali yaşıyor, etrafta dönen dolapları kaçırıyorsun, öfke biriktiriyorsun, şiddet uyguluyorsun, filan falan ve bu da bir dalga halinde etrafına yayılıyor. Bu da şu anda içinde bulunduğumuz toplumun ne kadar hasta olduğunu gösteriyor.


Sorumsuzluk bir hastalık çeşidi. Büyüyememe, güçten korkma, gıkını çıkaramama, boyun eğme, bunun sonucunda da kendinden güçsüze vurup onun da kendinden güçsüze vurmasını getiren çok fena bir hastalık. Sorumluluktan herkes sorumlu. Ama sorumsuzluktan da herkes sorumlu. Birinin sorumsuzluğu suya atılan taş gibi, zincir bağlana bağlana herkesi etkiliyor. Şimdi buradan şahane bir gündeme değdirme yapardık ama artık boşlukları siz dolduruverin. Sel felaketini doldurun, ‘taş atan çocuk’ diye yargılanan sabileri doldurun, bilmem kimin oğlunun bilmem ne ayrıcalığına sahip olduğunu doldurun, sahte BBG evini doldurun, yaşlı kocasıyla 40 tl karşılığı birlikte olan kadını doldurun, Sibel Can’ı doldurun, filan. Bütün bunlar, en acısından en komiğine, hepimizi direkt olarak etkiliyor. Nasıl etkilediğini iki dakikada şahane anlatabiliriz ama şu anda üşeniyorum. Sorumluluk almak demek, şu anı yaşayabilmek demek. Bu ezberlenmiş ve ‘spiritüel bir klişe’ damgası yemiş an meselesinin ne kadar önemli olduğuna dair elimde mühim bazı veriler var hehhehh.


Şöyle söyleyelim: Hiçbir hesabın, cevabını veremeyeceğin bir eylemin yoksa, yani korkun yoksa, şu anda yaşadıklarını ve gördüklerini, geçmişinde yüklediğin anlamlarla kirletmiyor, her şeyi tam bulunduğun açıdan görebiliyorsan, hiçbir şeyi de yargılamıyorsun iyi ya da kötü diye. Böylelikle hayatın her anından keyif alıyor, geçmişe ya da geleceğe kaçmıyorsun korkuların ve suçluluk duygularınla.


Ama şimdi şunu anlamıyorum: Mesela adamın oğlu Melih Gökçek miydi, mesela onun oğlu öyle şoolunca o zaman nasıl oluyor da biz şu anı yaşayıp bunu kötü olarak algılamayacağız, bunu anlayamıyorum.Haaa, şimdi anladıııım, ilkelerimize uymayan şeylere hayır demesini de bileceğiiiizzz...Tabii yaa, gerçekten istemediğin şeylere ‘hayır’ diyerek bu yola çıkmak süper sonuçlar veriyor. Çünkü istemediğin şeyleri ayıklamak, kendini dinlemeni ve böylece irtibata geçmeyi unuttuğun duygularınla tekrar bir araya gelmeni sağlıyor. Bence süper bi yazı oldu bu. Valla kafam açıldı.


Siz fark etmediniz ama beyin fırtınası yaptık hem de sizin haberiniz bile olmadan.


Ehhehhehh...


AYÇA ŞEN


PS. Altına ismini yazmasam da bir Ayça Şen yazısı olduğu anlaşılır bence ama ben yine de Sezar'ın hakkını Sezar'a veriyim.
ps.2. Fotoğraf google vasıtası ile buradan. Sorumluluk yazdım bu çıktı.