31 Ağustos 2009 Pazartesi

"geri dönüp baktığında bilmem anlar mısın"


"Evlat acısı"

Bir ara dilime pelesenk olmuştu bu tamlama. Anlamın derinliğini gözardı edercesine lüzumsuzca kullanırdım bu kelimeleri. Ama sonra az biraz aklım başıma geldi de, en lüzumsuz zamanlarda böylesine kelimeleri seçmemeyi öğrendim.

Dünyada iyi de kötü de bizler için. Kötüler için "Allah yazdıysa bozsun" demek alışkanlık olmuş, ama işte lafla peynir gemisi yürümüyor, dilekler dualar çizilmiş kaderi yolundan döndürmüyor. Eminim ki çoğu anne bana Münevver Karabulut cinayetine ilişkin haberleri okudukça kendi çocuğuna bakarak "Allah korusun" diyor ve başına böyle birşey gelmemesi için dua ediyordur. Ama işte sorun şu ki, başına en kötü şeyler gelen insanlar da birgün önce sizin gibi benim gibi 3. sayfa haberlerini uzaktan göz atıp, "benim başıma gelmez" diye düşünüyorlardı.

Bunun için Süreyya Karabulut hakkında konuşmak, onun tv hallerine yorum yapmak pek de istediğim birşey değildi. Ama işte bugün, bir insanın haklıyken nasıl bu kadar haksız (itici) duruma geldiğini görüp, onun için, ailesi için üzülüyorum.

Bütün bu hadiseler bizim Tv.de gördüğümüz kadar değildir, ondan eminim ama yine de yazık. Herkes acısını kendi istediği gibi yaşar ama yine de az biraz sukunet, katledilen kızları için yapabilecekleri en doğru şeymiş gibi geliyor bana.

Yoksa Karabulut ailesinin dramı burda bitmeyecek diye korkuyorum.

ps. Başlık şarkısı Nev ile Zor


30 Ağustos 2009 Pazar

"sana bittiğimden kendime kalmamışım"



Haftanın ve sonunun notları;

  • Saçlarım mevsimdönümü başlamadan dökülmeye başladırlar ve şuan dökülmenin son noktasındalar. 8 senedir saç dökülmesi ile haşır neşir olan biri olarak hala kel kalmadığıma şükretsem de, gelecek için ciddi anlamda tedirginim. En bildiğim ve başarılı çözüm olarak Pantagor'u koşup aldım eczaneden, ama diğer tüm önerilere de açığım.
  • Arda Turan- Sinem Kobal ikilisi sanırım şuan ilişkilerinin ne boyutta ilerleyeceğine karar verecekleri kiritik bir dönemden geçiyorlar. Yoksa yok Fenerbahçe'liyim yok şudur mazeretlerini akıllı insan yapmaz.
  • Eda Taşpınar- Nurettin Hasman ayrılığı bence çok da irdelenecek bir boyutta değil. Sonuçta 8 senelik bir ilişkinin önünde her şekil ve şartta iki son vardır; evlilik veyahut ayrılık. Ayrılık yüzdesi de bence evlilikten yüksektir, bu yüzden yaş farkını falan olaya katmaya bence pek gerek yok. İffetli kadın beyanatları da o anki ben demem bile diyenin ağzından çıkabilecek laflar sanki, o yüzden de fazla "çık çık" kınaması yapmamak lazım. Eda Taşpınar'ın bu ilişkisi üzün sürmez diye düşünüyor, bu vesileyle Eda Taşpınar'ı çok çirkin bulduğumu (vücuda bakmayı bırakıp yüzüne bakanlar hak verecektir) da ilan etmek istiyorum.
  • Restaurant Kabusları diye bir dizi başladı, benim gibi cumartesi gecesi evde olanlar izlemiştir. Programda Topaz'ın sahibi Kaya Demirer başka mekanlara danışmanlık veriyor. Program biraz acemice, ilerleyen bölümler nasıl olur bilmiyorum ama olayda kavga olacağından tutar sanki bu diye de düşünüyorum. Kaya Demirer de bence kamera karşısında gayet rahat (bolca vücut çalıştığı da fazlasıyla belli) ama lüks restaurant sahibi birinin orta direk bir mekana danışmanlığı ne kadar başarılı olur orası meçhul. ( Bir bol yemekyiyen notu: İlk programdaki restaurant sahibi abla (eğer gerçekse) da bence o işletmeden para kazanmayı hayal etmesin.)
  • Yeni ve minicik laptop'umda şifre hadisesi ile uğraşmayıp, görgüsüzlükle yüz tanıma hadisesi ile kendimi tanıtıyor ve kendimden soğuyorum. Kardeşim bu kamera ne acımasız bir şey, aynadakinden bile fena gösteriyor sizi kendinize. Bu sebeple en yakın zamanda şifresel durumlara geri dönerek, kendimi kandırmaya devam edeceğim.
  • Hanım'ın Çiftliği fragmanlarında Mehmet Aslantuğ'un biraz kilo aldığı belli oluyordu ama dün kendisini görünce biraz değil epeyyy kilo aldığını idrak ettim. Yine de oğluyla ikisi çok tatlı şekilde alışveriş yapıyorlardı, salak salak bakmaktan kendimi alıkoyamadım. Fragman demişken, bir sahnede yukarıdan sarkan mikrofonu da benim dışımda birileri de farketmiştir herhalde diye düşünüyorum.
  • Mustafa Sandal'ın reklam oyunculuğu bence şarkıcılığından çok daha iyi. Ama hala kim Muhabbet Hat kullanıyor, bu reklamlar neden yapılıyor orası benim için biraz muamma.(peki ama patlangoç nasıl bir kelimeuydurmasıdır ya?)
  • Berke Hürcan, bu kadar yakışıklı ve tatlıyken acaba neden başarılı olup da yardımcı oyuncu olmaktan öteye gidemiyor bunu da anlamıyorum.
Haftasonumu Tv. alemi çerçevesinde tükettiğiminin beyanı olan bu yazımı da sonlandırırken, biten yaz için şiir yazmaya gidiyorum.

ps. Başlık şarkısı şu an Sevda'nın Tv'de çalan şarkısından.

28 Ağustos 2009 Cuma

"bu sevda bambaska avare eden"



Bir cuma akşamı uyumak yerine bu vakitte çalışıyor olmam, yaptığım sosyalijik tespitleri kağıda dökmeme engel olmadı. Gerçi kullandığım sistem az biraz hızlı çalışsaydı, ne bu iş bu kadar uzardı ne de ben de bekleme arasına bir yazı sıkıştırıp iki gıdımlık dikkkatimi iyice dağıtırdım.

Bizim buralarda bazı dengeler epeyce değişti. Bir bahar temizliğini yaz ayında yaptığımız için yeni insalar, yeni görevler falanlar filanlar ile uğraşıyoruz. Ben daha çok sabit kalıp, yeni insanlarla yeni bir düzen oluşturmaya çalışan kısımdayım. Şanslı mıyım değil miyim tartışılır.

Zaten bu yazıda derdimiz bu değil. Bu yazımızın derdi zirvedeki insan yalnızlığı.

Belki benim tespitlerim bilumum erkek kadın dergilerinde yazılmıştır, hatta hürriyet IK da konuya değinmiştir, kaldı ki burda evrekalık bir hadise de yok ama ben bu aralar gözüme fazlasıyla battığı için bu konuya değinmek istiyorum.
Kariyerinde ilerlemiş insanların büyük bölümü ( en azından benim gördüklerim) ya bekar, ya da boşanmışlar.
Başarılı kadınlar, ya bakımsız ve mutsuz ya da insaniyetten uzaklar.


Erkekler fırsatları değerlendirmek için özgür kalmayı tercih edip, daha sonra özgür kalmaya mecbur hale dönmüşler.
  • Hem bakımlı/güzel, hem insaniyeti yüksek, hem zeki, hem de olduğu yerin hakkını veren ve kompleksleri olmayan (hırsı gözünü bürümemiş) bir kadın yönetici;
  • Hem mutlu bir evliliği olup ailesine yeteri kadar zaman ayıran, hem karizmatik hem de aşırı çalışma bağımlısı olmayan bir erkek yönetici;


Bizim mahallelerde yok ve benim için bir ütopya. Tanıdığım birçok yöneticiyi düşündüm, ideal tabloya daha ulaşamadım. Elbette bazı şanslılar vardır, elbette bazıları da ileride böyle olacaktır.
Ama kabul edelim, ya yalnız oldukları için kendilerini çalışmaya ( bir kısmı da aksine sosyal faaliyete) adıyorlar; ya da çok çalıştıkları öncelikleri değiştiği için yalnız kalıyorlar.
Yani bırakın çocuk da yaparım kariyeri; insanlar kariyer yollarında daha iki kişi olarak bile ilerlemeyi beceremiyorlar.


İşte ben de bu yazıyı; ileride benden hiçbir şey olmazsa, ben aşkı seçtim diye mazeret üretebilmek için yazıyorum, yoksa herkesin derdi kendine. Kimsenin durumu üzülecek veya özenilecek durumda değil şuan benim için.


Çünkü iş dediğimiz şey bugün benim için yürüttüğüm hayatsal faaliyetlerin ana sponsoru olmaktan başka birşey değil.

...
 

Ps.1. Başlık şarkısı Bir Zamanlar Fırtınalar Estirirdim ile Mazhar Alanson


Ps.2. Foto da kariyerler ilgili olduğundan Meral Erdoğan'dan.

"Yamak, aşçı olmak ister. Aşçı, aşçıbaşı olmak, şakirt de katip olmak, katip ise paşa olmak ister. Paşaların istediği de vezir olmaktır. Kısacası herkesin istediği, bir şey olmak, olabilmek! Sizler de güya pişmek ve olmak istiyorsunuz. Aslında kendinizden başkasını kurtarmak peşinde değilsiniz. Sadece kendi ruhunuzu temizleyecek kadar da bencilsiniz. Yazıklar olsun size! Ruhunuzu kirletmemek için, taşın altına elinizi sokamayacak kadar da korkaksınız. Kinin ve nefretin ne olduğunu siz nereden bileceksiniz."Ortala

"Ne var ki, her şeyi bilmek için, belki hiçbir şey bilmemek gerektiğinden, ademoğullarından baıları, bildikleri her şeyi unutmaya hayatlarını adadı. Çünkü onlara göre, ancak hiçbir şey bilmeyen bir masum, gördüğü anda O'nu tanıyabilirdi. Bunun için belki de, ölmeden önce ölmek gerekiyordu. Ölmek aslında, içindeki şarabı billur kadehi boşaltmak gibi, her şeyi ebediyen unutmak ve artık hiçbir şey bilmemek demekti. "

"Kusur benim imzamdır. Bir ismim olduğu sürece bir kusurum da olacak ve olmalı."

Satırlar bu akşam bitirmeyi planladığım İhsan Oktay Anar'ın kitabı Suskunlar'dan. Önerisi için farawayesoclose'a tekrar teşekkürler.

"hem zehrim hem şehrim limon çiçeklerim olsa"


Bugün hayattan öğrendiklerim;

Tüm insanlık çiğ süt emmiş, bazıları ise çiğ sütle yıkanmıştır.

Akrep burcunun ipiyle kuyuya inilmemelidir.

Yeni başlayanlar için küfür bazen ciddi bir terapi yöntemidir.

Yollar yürümekla aşınmaz.

Depresyon yoktur, çok uyku vardır.

ps. Başlık şarkısı Limon Çiçekleri ile Mustafa Cecilim.

27 Ağustos 2009 Perşembe

"kadere kısmet narin hayatları"


Bu hafta hayattan ne öğrendim?

Kısmetinde yoksa, ne yaparsan yap olmaz. (önceden de bilgi sahibesiydim, bu hafta tekrar gözüme sokuldu)

Bu fikre nasıl sahip oldum?

Hayata dair izdüşümleri Var mısın yok musun yarışmacısı olmaktan öteye gitmeyecek yarışmacıların "500.000 bir hayal" fikriyatındaki programdaki hezimetleri sayesinde.

Netice;

yazmışsa bozmak olmaz, yazılmamışsa yazmak mümkün olmaz.

ps. başlık şarkısı Sertab Erener- Masal

"Muhasebe bilmiyorsan, kendinle yüzleşememe faturaların da pavyon hesabı oluyor"

Sorgulamalara diğer koldan devam ediyoruz.

RUH KESMESİ (PSİKOLOJİK GERİLİM)

Bir eylem kendi iradenizin (‘kontrol’ demiyorum bakınız,) dışına taşmışsa, o artık sadece maddi manevi ziyan getirmeye başlıyor.Yürekten gelen rüzgârla yazmanın lezzeti hiçbir şeyde yoktur. Böyle durup dururken, oturduğunuz yerde poyrazlar eser içinizde, nasıl ki ressam kişi içindeki fırtınaları tuvale yansıtır, müzisyen tuşlara abanır, işte yazmak da aynı merkezden beslenir; hezeyanın müptelası olursun, sarhoşluğundan başın döner.


Fakat bir sabah da kalkarsın ki, o genellikle hiç yatmadığın sabahlardandır, için bomboştur; mana yoktur, dinginlik bir çeşit dingillik haline gelmiştir, manalı fakat geç kalmış bir süreç yaşamaktasındır ve şimdiye kadar kendini ne kadar tanımadığınla yüzleşmişsindir, bunu özümsesen de uygulayacak mecalin yoktur. İşte bu bölüm bile çok lezzetlidir aslında. Ama kimseye bir şey anlatacak halin yoktur, ameliyattan çıkmış gibisindir, nasıl ki öleceğini bilen biri daha bir bağlanır hayata, gel gör ki ölecektir; son zamanlarını güzel geçirmeye bakar ama operasyonlar o kadar ağır geçmiştir ki, sadece denize bakmak, sakin bir yolda yürümek bile orada olduğunu anlatır. Uzlaşmanın tam içindesindir. Çünkü doğaya karşı artizlik yapıp da sert durursan, yolundan çekil diye, o da seni alır, çalar bir tarafa. Bunun izzeti nefsinin hesabı da olmaz.


Çünkü aslında hep o ‘güç’lerle uzlaştığınla tanışmışsındır. Artık bunun sorumluluğu
sendedir, kaçamazsın. İlahi komedya da burada başlamaktadır: Tanrı korkun, insanların bakışları, yargıları, kendi sesin haline gelmiş, sonunda da seni hani her bir çeşit sanat filminde olduğu gibi ana rahmi pozisyonunda korkular içinde iki büklüm yapmıştır.
Belki de mecalinin olmaması, bu pozisyona uzun zamandır yağlı ballı yiyecekler ve hırsların yüzünden geçmemenden ve ilk yapışta hamlamandandır. Et keser. Ruh da.
İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen kendini toparlaman, o ‘güçlü’ hayatın içinde kalabilmendir. Bu zaten damarlarındaki asil kanda da mevcutmuş, kan şekerin düşük olsa da, zaar.
T.


İşte bu kadar bekletmesek, yumurta kapıya dayanmadan, temizliklerimizi daha önceden
yapsak fena mı olurdu. Kirler öyle bir yapışmış ki, tuz ruhu genzimi yaktı.
Matematik kafası bu yüzden gerekli.
Muhasebe bilmiyorsan, kendinle yüzleşememe faturaların da pavyon hesabı oluyor: O zamana kadar limitsizsin, hesap gelince bozuluyorsun. Yok öyle!
Ödeyeceksin kardeşim.
İçindeki ‘güçlüler’ de gelir o zaman hesap diye yakana yapışır, ağzını da kırar, kolunu da.
E masumiyet kanatlarından birkaç tülek de yolunur haliyle. Ehe ehe. Öhö öhö


AYÇA ŞEN

26 Ağustos 2009 Çarşamba

"içim yanar içim bilmez"


Gazete okurken, okumak istediğiniz belirli sayfalardan kaçabilirsiniz,

Tv'deki haberleri ( hepsi aynı olsa dahi) zıplayarak göz ardı edebilirsiniz.

Ama ne yazık ki internet gazeteciliği sizi bu haktan mahrum ediyor.

Gazete adresini adres çubuğuna yazdığınız an, bu ülkede olan, bu ülkenin artık gerçeği olma haline dönüşen trajedilerden kaçmak için son fırsatınızı da çarçur ediyorsunuz.

Ve deriniz hala yeteri kadar kalınlaşmamışsa üzülüyor, korkuyor, endişeleniyor, sorguluyorsunuz.

İşte bu sebeplen bu aralar gelecek adına bizim dükkan pek karamsar. İnşallah sizin durumlarınız benden daha farklıdır, inşallah sizin bambaşka umutlarınız vardır. Yok ben de karamsarım diyorsanız, müsait bir vakitte gelen sonbaharı kutlayalım diyorum.

İş bu yazıyı yazmama sebep olan haberlern bir bukle;

"yıpranmamış hayatlar, büyük hüzünler bekler"


Sizi bilmem ama bizim şirkette birçok genç çalışan var. Gençten kastım benim de aralarına dahil olduğum 26- 29 yaş aralığı, yoksa 20-25'i iş aleminde gençten ziyade çocuk olarak nitelendiriyorum. (Kendim yaşadım oradan biliyorum)
Bu girişi elde var bir olarak bir kenara not ediniz lütfen.

Benim çalışma azmim geçen yıllarla ters orantılı olarak azaldı. Üniversitede bile kısmi inek diye nitelendirildiğimi söylersem, ilkokuldaki çalışma azmimi az çok siz varsayarsınız diye düşünüyorum. Ama işte geçen yıllar vesilesiyle çalışmaktan pek hayır gelmeyeceğine kanaat getirip, üniversite ile eğitim hayatımın jübilesini yaptım. Bu sebeptendir ki (gelecek ne gösterir bilinmez tabii ama) ne mezun olduğum vakit ne de şuanda master yapma arzu isteğim olmadı.

Bu kararımda gelecek yaklaşımım, kariyer planlarım, ıvır zıvırlarım pek tabiki büyük etkendir. Bu yüzden bu yazının ana fikri -bana- göredir; yazının sonunda lütfen bunu da değerlendirin.

Kopuk kopuk yazmaya devam edersek;

Erkekler için askerlik bir zorunluluk olmakla beraber, yeni işe başlayanlar içn her zaman bir kaçış noktasıdır. İşten bunalındığı vakit, "ee ben artık askere gideyim" denir, rahat olmasa da işten uzak bir nefes alınmış olur. ( Kadınların bu kaçamak nefesi ise doğum izni olarak düşünülebilir)
Askerliğii olabildiğince ertelemek isteyenlerin en büyük silahı ise master, gerekirse doktoradır.

İş hayatını ertelemek isteyenler ise okul sonrasında master yolunu tutarlar.
Ve artık benim bu yazıyı yazma sebebim olan ayrı bir grup var ki, onlar da iş hayatından bunalma, gelecekten şüphe etme sebepli ilk yardım olarak mastera koşuyorlar. İşte yazının başında bahsi geçen şirketteki genç nüfusun birçoğu da bu koşuşturmayla hayattan kaçıyor. Tabi bunlar maddi imkan ve şeriatları uygun olanlar, tabi bir de niyeti olup imkanı olmayanlar da var ki, kendilerini de hesaba katsak epeyce eğitim gönüllümüz olur.

Ben şahsen bizzat, master hadisesinin iş aleminin tozunu ufaktan aldıktan sonra yapmanın daha doğru olduğunu düşünürüm ama bu 4-5 yıllık çalışanların eğitim aşkı bence hayra alamet değil. Gün gelir ben de mba falan araştırmaya kalkarsam, iş alemi krizde en kötüyü gördü diyip, ekonomide bahar havası beklemeye başlayabiliriz.

Şimdilik düzen insanı olup, rutin beyaz yakalı depresyonlarımda yaşamayı seçiyorum ama doğru olan nedir, (nerdedir) onu hiç bilmiyorum.
ps.foto için gözatınız.
ps.2. Başlık şarkısı Yalın Herşey Sensin
edited by fery.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

"hepsi aynı, hepsi içinde"




  • Yıllar sonra tekrarını izlediğim Dawson's Creek'in sonunda Jane ölüyormuş, bu sabahki bölüm sayesinde bunu hatırladım.
  • Çocuğu kimdendi o kısım benim için hala muallak.
  • Cnbc-e, yine ve yeniden Las vegas tekrarlarına geçti ki, benim bünyem de 4. tekrardan sonra pes eder diye düşünmekte, bu sebeple yetkililere yalvarmaktayım.
  • Coca Cola'nın ramazan usulü reklamına bittim. Tüm hadise İsmail Hacıoğlu'nun seslendirmesinde ama yine de o ufaklığın hakkını da yiyemem.



  • Yaz sezonu çıtır çerez dizilerinden Geniş Aile'nin Mürsel'ine de çok güldüğümü de itiraf etmeliyim.
  • Tugay'lı Vodafone reklamı ise, Tugay'ın artık bizim bildiğimiz Tugay olmadığının ispatı. O saçlar, o kaşlar beyazlamış mı başka birşey mi olmuş henüz karar veremedim.
  • Yiğit Bulut, süper iticiliği ile Habertürk'ü bir adım öteye götürür mü, götürse de bu başarının bedeli çok yüksek( ve bir o kadar da jöleli) olmaz mı?
  • Tamer Karadağlı, eski popüler günlerine geri dönebilir mi? Döndüğü vakit yine Arzu Balkan'ı aldatmaz mı? Bence aldatır.
  • Var Mısın Yok Musun' un eski yarışmacıları daha kaç kere daha katılabilirler bu yarışmaya? ve bu insanlar Cv'lerini daha ne kadar bu yarışmaya yaslayabilirler acaba?


  • Gülay Özdem, güzel midir? Yeni Banu Güven olabilecek midir, bilemiyorum.
  • Özgü Namal ile Mehmet Aslantuğ ikilisini ilk görüşte birbirine yakıştıramadım ama nihai kararımı dizi başladığı zaman vermeyi planlıyorum.

  • Yeni sezonla hayatımıza Sinan Tuzcu girsin tekrardan, ruhum aydınlansın istiyorum.
  • Tv de olmasa, yazacak konu çıkmayacak diye kendime üzülmeye sonra da tatlı ballı uykulara dalmaya gidiyorum.
nokta, virgül, üç nokta...

ps. Başlık şarkısı Aşk İçinde- Mor ve Ötesi

"the number you've called"


Twitter sağolsun son zamanlardaki en eğlenceli Umut Sarıkaya karikatürlerinden birini sanal alemde buldum, görmeyenler görsün; blogumun arşivine küçük bir not çizilsin istedim. Bir de siz de bu karikatür vesilesiyle telefon rehberinize bir göz atın, gerekli güncellemeleri yapın derim ben.

neme lazım birgün birileri telefonunuzun detaylarına ulaşabilir:)) hatta çoktan ulaşmış bile olabilir.

"mükemmel malesef sıradan "

Biten haftasonunda;
  • Bir twitter hesabı aldım,
  • bununla yetinmedim bir de friendfeed'e daldım.
  • doğumgünü hediyelerimin en babasını babamdan aldım,
  • bembeyaz bir kız bilgisayarı sahibi oldum.
  • Misafir gezdirmesi mütevellit ilk Miniatürk ziyaretimi gerçekleştirdim,
  • Minyatürden ziyade oralara gidip gerçeğini görmek istedim,
  • ama sonra hevesim geçer diye kendimi pek kaptırmadım.
  • yeni Tv dizileriyle ısınma turlarına girdim,
  • İlber Ortaylı ve Murat Bardakçı'nın katıldığı Teke Tek'i de izledim, ilgi alanımda tarih olmalı dedim,
  • Kitaplığımı düzelttim, ruhumu rahatlattım,
  • Kendime kitaplar çıkarttım, öğrenci olmaya merak sardım,
  • Bir muhtelem güneş'i bitirdim, çok tutan bir kitaptan sonra yazılan ilk kitabın alınmamasına karar verdim.
  • Bolca uyudum, bahtiyar oldum.
  • Pazartesi geldi, bahtiyar'lıktan emekli oldum.
ps. Başlık şarkısı Bu Yüzden& Hande Yener

22 Ağustos 2009 Cumartesi

"küçüğüm daha çok küçüğüm"


Dün öğle arasında tuhaf bir tesadüf ile 5 dk.lık 3D'li bir rollercoaster faaliyeti gerçekleştirdim. Bu sapla saman kıvamındaki iş hayatım için ciddi bir renkti ve bu yüzden de çok eğlendim.

En son aynı hadiseyi 10 sene önceki Tatilya gezimde gerçekleştirmiştim.

İşin komik yanı 10 sene önce ben küçük bir çocuk değildim. Fen Lise 1.sınıftaydım. Ve yeni açılan bir devlet okulu sosyalizasyonuna sahip okulum için Tatilya gezisi sağlam bir devrimdi. Bizde bu sebeple üşenmeyip, hem de bir de otobüsle Balıkesir'den İstanbul'a gittik. ( Sonraki senelerde ben basketbol maçları için 2 saatlik denizotobüslerini tercih ettim tabi)

Neyse efendim, lise hayatımın ilk ve son okul gezisi olduğundan hafızamızda güzel bir yere sahip olan bu Tatilya gezisi sayesinde ne kadar eğlendiğimizi dün tekrar hatırladım. Bir Cumartesi hevesle gittiğimiz yerde ilkokul ve ortaokul çocuklarının yanında kazık kadar kalsak da ( bizim yaşıtlarımı üniversite gezme turlarına başlamıştı bile) yatılı okul anlamsızlığından sonra saraya süşmüş gibiydik.

Tabiki en büyük eğlencemiz alabora olmuştu. O zaman sıra beklemek beni böyle deli etmezdi ama yemek sırasında falan içimizin bayıldığını ve sıraya kaynadığımızı hatırlıyorum. (Kötü eğitim böyle birşey işte. Yemekhana sırasında hep araya girince toplum içinde de aynı şeyi yapıyordu insan.)

Böyle adrenalin denemelerimin biri de Ankara'da sırf iddia uğruna gerçekleşmişti. Üniversite yıllarında Ankara'daki alışveriş merkezlerinin birinin bahçesinde yer alan ama nasıl bir şey olduğunu pek tarif edemediğim bir top vardı. Salıncak gibi olan ama bağlı olduğu epeyyyyyyce yüksek olan bu top, sizi yukarı fırlatıyor sonrasında yaylı ipler modeli bir aşağı bir sallanıyordunuz. Tabi bu arada sizi de bir kamera çekiyor ve aşağıda sizi bekleyen arkadaşlarınız da burdan halinizi görüp eğleniyordu.

Anlaşılacağı üzere bir zaman gençtik ve kanımızda nispeten fıkır fıkır akıyordu. Ama şimdi öğlen arasındaki 5 dk.lık minik eğlencelerle mutlu oluyoruz.

Bu yüzden yeni bir Tatilya hayali kuruyorum İstanbul için. Mümkünse bu sefer daha merkezde, olmadı Maslak taraflarında olsun ama illaki olsun. Hem bizim gibi asosyal okulların çocukları için okul faaliyeti olsun, hem 23 Nisan'da çocukları götürülecek yer belli olsun hem de biz artık kazık kadar olanlar senede birgün bir çılgınlık yapabilsin.

Kriz sonrası ilgili yatırımcılarla diğer Tatilya anılarımı ve önerilerimi seve seve paylaşacağımı belirtir, "ne güzel yerdin sen Tatilya" hissiyatındaki yazıma son veririm.

Bu yazıdan çıkartılamayacak sonuçlar;

  • Tatilya'yı da Barzani'nin satın aldığını ve Kuzey Irak'da açacağını öğrendim ki bu duruma daha da üzüldüm.
  • Çocuğunuzu yatılı okula göndermek için bir kez daha düşünün, Fen Lisesi için 3 kez daha düşünün.
  • Denizotobüsü hayatımdaki en büyük keşif veyahut icat, ondan gerisi benim için helikopter olabilir.
ps. Başlık şarkısı Küçüğüm ile Sezen Aksu

21 Ağustos 2009 Cuma

"bence mutluyduk bu acıdan biz boşuna geçtik "


Canım blog,

Bugün uzun süredir olmayan birşey oldu ve

Cuma günüm hem mutlu hemi de bahtiyar geçti.

Sanırım dün akşam normal standartlarımda uyumam ve bu haftanın jet gibi geçmesi en büyük etkenlerdi.

Ama en önemlisi koşa koşa gidip aldığım yeni kitaplardı.

Bir de yarın ufacık minicik bir netbook sahibi olursam bahtiyarlığımı daim kılabilirim diye de hayallere dalıyorum.

ps. Başlık şarkısı Hande Yener- Bence Mutluyduk.

Kusburnu'na not: İnanmazsın nihayetinde Masumiyet Müzesini aldım.

Farawayesoclose: Suskunlar'ı da bu akşamki kitap alışverişimde aldım, ilk fırsatta da okumaya başlıyacağım.

20 Ağustos 2009 Perşembe

"susar bu dil susar evet tadim bitti"


Muhterem okur,


Sözlükte hayal-i kırık nedir diye aradığında bana denk gelirsen, şaşırma.


Hayalini yıktırma, yıkılMA.
ps. Başlık şarkısı Hande Yener- Bir İz Gerek

18 Ağustos 2009 Salı

"her gun degisiyorsun avutuyorsunn beni"


Bu yazın benim için ilk muhtemelen de son olacak açıkhava konserine,

Kenancığımın Patron albümünden sonra dinleyeceğim ilk konserine,


Doğumgünümden hemen bir gün sonra ( hediye niyetine) gidiyorum.

Artık her repliği ezberlesem de,

Pek heyecanlı pek kımıl kımıl hallerdeyim,

Herşeye rağmen de belki Vurgunum Sana'yı söyler diye hayal etmekteyim.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

"Ben doğdum doğalı şimdi mutluyum"



Doğum günü hadisesi için Türkçe müzik arşivi pek yetersiz ve pek arabesk.

Kutsi ile Petek Dinçöz'ün Doğum günü şarkısını ilk defa doğumgünümde dinlemiştim misal, ama bünyem de bu varoşluğu pek kaldıramıyor.

Bununla birlikte asıl doğum günü şarkısı yıllardır Bülent Ersoy ile Doğum günü'dür.


Bugün bu sebeple kendisinin manasızlığını, ne kadar çirkin olduğunu bir türlü kabul edememe hallerini unutarak dinliyorum ben bu şarkıyı.

Gerçi şarkıdaki o uzun havadan epey bayıyorum, daha çok geri kalan nakarat kısmının hastasıyım.


Bu şarkıyı da benim gibi 17 Ağustos'da doğan tanıdığım tanımadığım sayısız insana hediye ediyorum.


gıy gıy gıyyyy


ps. Şarkı da süper geyşa ruhunun da hakkının verilmesini ayrıca rica ederim.


ps.2. Ancak bu model bir klip buldum, göz zevkini düşünenler sadece fizy'den dinlesin bence.


"takvimdeki yapraklar (geri kalan) benim umudum"



Uzun süredir davul ve zurna ile duyurduğum üzere bugün benim doğumgünüm.

Yaz çocuğu olmayı sevsem de yaz günü doğumgünü kutlama taraftarı olmadım hiç. Bir kere bir çocuk için doğumgünü okulda kutlanmalı. Yazın kimsenin tarih mevhumu olmaz ve sizin doğumgününü de yaz yağmuru gibi gelip geçerken, doğumgününüzün unutulması fazlasıyla muhtemeldir.

Hatta kişisel tarihimde anne ve babamın bile doğumgünümü unuttukları 1 sene oldu. Sonra bunu başlarına fazlasıyla kaksam da, onlar bunu telafi etmek için birçok rüşvetsel hediye alsa da, böyle de bir utanç var hayatımda.

Ben böyle derin duygulardayken, bir sene, sabahına doğumgünümü kutlayacağımı düşünerek uyuduğum bir gece tüm gerçekler yalan, birçok hayat ise altüst oldu. Elektrikler yokken, depremi kendi yaşadıklarım gibi birşey sanıyordum ama sonra doğum günümün nasıl bir lanetle örtüldüğünü gözlerimle gördüm. O gün beklediğim tek telefon İzmit’te oturan dayımların iyi olduğuna dair gelecek haberdi. Neyse ki biz birçok kişiye göre şanslıydık, sadece çok korkmuş, çok üzülmüştük ama bir yakınımızı, evimizi, işimizi kaybetmemiştik.

O günler de geçti. Kimileri için fazlasıyla ızdıraplı, kimileri için fazlasıyla hasar verici olsa da o günler de geçti. Biz akan suya kaptırdık yine kendimizi. Ama işte doğum günüm de artık meymenetsiz bir şey olup çıkmıştı. Kim doğum günümün 17 Ağustos olduğunu öğrense, “ aa öyle mi, hadi ya” diyordu. Buna da alıştım. İnsan herşeye çok çabuk alışıyordu, geçen yıllarda en iyi bunun öğrenmiştim.

Ben 17 Ağustos’un yükünü omzumda taşırken, hayatımda çevremde 17 Ağustos doğumlu ne kadar çok insan olduğunu farkettim ve az biraz rahatladım. Aslında daha çok da şaşırdım. Bu ülke bu kadar Aslan Burcuna nasıl tahammül ediyordu, onu merak ettim. 17 Ağustos’ta yakınlarını kaybedenler bizim gibilerin hayatlarına normal seyrinde devam etmelerine içerliyorlar mıydı acaba onu düşündüm.

Bu düşünmelerimin hepsinin yeni yaş hüznünden olduğunu, ne olursa olsun bugün kendim ve ailem için kutlanılacak birşey olduğunu hatırlamaya karar verdim. Galiba yine ve yeniden bugün için Candan Erçetin ve yaşıyorum demektir dinlemem lazım dedim. Hatta günün ilerleyen vakitlerinde kendimi şımartmaya da söz verdim.

Meymenetsiz bir Pazartesi’de doğum günü sahibesi olmak pek şahane değildi, ama geçen sene Pazar’a gelince de bir hayrını görmemiştim, hem yarın da Kenan’ın konserine gidecektim. Halime çokça şükretmem gerekiyordu.

İyimser de olacaktım.

Mutlu da olacaktım.

Huzurlu ve sağlıklı olmak için de bolca dua edecektim.

Sonrasında da sevdiklerimle iyi ki diyip, bir bakacaktım bu sene de bir çırpıda (24 saat denilen şey nedir ki) yıkılmış doğumgünü krallığım.

edited by kusburnu. ( kendisinin de babası 17 Ağustos doğumludur)

ps.1. Başlık şarkısı yine Deniz Seki ve Kayboldum




16 Ağustos 2009 Pazar

"ister bir ömür geçsin gel yeter"


Alışveriş bağımlısı olsam da mevcut da bir marka bağımlılığım yok.

Çanta konusunda ise marka cahili bile sayılabilirim.

Sağolsun eski iş arkadaşım ( yağmur yağınca kafasını değil, çantasını koruyan) bu konuda bana az biraz vizyon katmıştır. Herşeye rağmen o paraları o çantalara nasıl verebildiğini çözemedim.

Benim bir çantadan beklentim kıyafetime uyması ve istediğim eşyaları rahatça taşıyabilmem. Yine de itiraf etmem gerekirse az biraz Hermes hayranlığım vardır. Hatta bunun için normal bir çantadan bile daha fazla para verip güzel bir taklidini de almışlığım vardır. ( bununla gurur duymuyorum ama)

Benim içinse asıl çanta hadisesi ise Gön'dür. Belki hatırlayanlarınız vardır, bir zamanlar böyle bir marka vardı ve standart 4-5 modeli vardı. Ben üniversitede okuduğum müddetçe bu çantalara bakıp, okulu bitirip bir işe başladığımda ilk alınacaklar listeme koydum. Ama işte bugünün işini yarına bırakma diye boşuna söylememişler. Ben mezuniyet hayalleri kurarken, Gön çanta sahipleri iflas ederek piyasadan çıktı. Sonraki ara ki Gön çantayı bulabilesin.

Gözden uzak olan gönülden de ırak olduğu için Gön de Gön diye tutturmadım. Ama ne zamanki Kadıköy'de bir mağazada bu yadigarı gördüm, bana bir haller oldu. Çantaların piri fuhrerschein'a bu müjdeli haberi verince, bırakın hevesimi paylaşmayı "yok o adamlar battı, gördüğün modeller eskidir de şöyledir de böyledir " diyerek iftira kampanyasına başladı. Yine de dırdırıma boyun eğip, mağazaya gittiğimizde ise bunlar orjinal değile getirerek çantayı almama engel oldu. Ben de mecburen peki dedim, boynumu büküp evime geri döndüm. Ama işte unutmadım, unutturmadım, ondan sonra uzunca bir süre bana Gön al, bana Gön al diyerekten ( tüm yüzsüzlüğüm ile) fuhrerschein'ın başının etini yedim. Onla da kalmadım, internetten bulduğum bir telefonu aradım, fabrikanın şuan çalışıp çalışmadığını yeni sahiplerininin kim oldukları falan öğrendim. Anlaşılacağı üzere bu yola baş koydum, psikolojik baskıma devam ettim.

Bir noktadan sonra psikolojik baskımı yüzsüzlüğe dönüştürdüm ve doğumgünü hediyesi olarak ya Gön ya da Gön dedim. Fuhrerschein da halen bana ve yüzsüzlüğüme katlandığından üşenmedi ve gidip hayal kahramanımı bana aldı. Tabi bu alma süreci ve sonrasında yaşanan birkaç ufak detay daha var ama onlar da artık bana kalsın diyerek anlatmıyorum. Ama şunu söylemek gerekirse, dünden beri çantama bakıp aptal aptal sırıtıyorum. Bir madde ile mutluluk sahibi olmak pek fena birşey olsa dahi, yılların hayalini de gerçekleştirdiğim için bahtiyarım. Tabii halen çantanın orjinal olduğunu bilmiyoruz, çanta böylesine bir tedarik sorunu yaşarken, neden hala eski piyasa günlerindeki fiyattan satılıyor bunu da bilemiyoruz. Ama olsun mutluluğumu bu sorularla gölgelemek istemiyorum.

İnsanın senede birgün doğumgünü oluyor. Benim şımarıklığım sadece o güne özgü olmasa da bu yüzsüzlüğüm yitip giden gençliğim için bir teselli olacağından beni iğrenç bir insan olarak görmemenizi rica ediyorum.

Kısacası Lerzan Mutlu ben mutlu gibi şapşal bir haldeyim, muhteşem çantamla beraber affınıza sığınıyorum.

Bu yazıdan çıkartılamayacak sonuçlar;
  • Hermes'in taklidini alsam, orjinaline de birgün sahip olma hayalim olsa da ömrü billah bu kadar taklidi olan, orjinalinin nasıl anlaşılacağından bile şüpheli olduğum Louis Vuitton çanta almayı düşünmem. Piyasada bu kadar taklidi olan bir çantanın orjinalini insan almaya nasıl cesaret eder onu da anlamam.
  • Çanta faaliyetlerim vesilesiyle( anlatılmayan kısıma ilişkin) uzun süre sonra Kadıköy'e gittim, öncelikle vapur çok daha hızlı gidiyor ki,yarım saat mıy mıy gitmemekten ötürü çok memnun oldum.
  • Açlıktan öldüğümden Happy Moons'ta nostalji yapayım istedim, şansıma onlarda tadilata girmişti. Zaten ben halen tek başıma yemek yemeyi sevmiyorum bunu da hatırladım.
  • Kadıköy'de herşey değişse de Mango Outlet'in kalabalığı değişmiyor. Sanki Bahariye'ye giden herkes oraya mutlaka uğramalı. Misal ben dağınık hallerden alışveriş yapmayı beceremesem de bir ihtimal uğramadan geçmiyorum oraya.
  • Tadelle, Body Shop, Armani White, Gön derken zevklerimin bu ülkede pek para kazandırmadığı gerçeğinin farkına da bir kez vardım:)

ps. Başlık şarkısı Candan Erçetin ile Gel Yeter


ps.2. Yeni çantamın fotoğrafını çekmediğim, internetten de bu modeli buldum ama benimki daha güzel:) Yazıyı okuyup da bu mu demeyin.

15 Ağustos 2009 Cumartesi

"yılları önüme kattım yola koyuldum"



  • "Aller Anfang ist schwer" haliyeti ruhumu çöpe atıp yeni işime çabuk alıştım.
  • Sevmedim belki ama yine de uyum sağladım.
  • Sonra Gebze dediler, olmaz dedim.
  • Yok işte hayat kalitesi, falanı filanı orda çalışmak istemem dedim.
  • İş arıyım dedim, iş bakmaktan da görüşmekten de üşendim.
  • Tıpış tıpış düştüm yollara,
  • Bünyem ilk zamanlarda tepki gösterir gibi oldu,
  • Sonra bu da olur dedim,
  • Maslak trafiğinden kurtulduk dedim,
  • Erken kalkmaktan hiç şikayet etmedim,
  • Ido Cuma seferini 18.30 koyunca,merkezden uzak olma hadisesine az biraz isyan ettim,
  • Uyum gösterme yeteneğime şaşırıp kaldım,
  • İşte "hayır" demeyi ufak ufak öğrendim,
  • O zamana kadar çok yoruldum,
  • Ne olursa olsun eve gelince işi unuttum,
  • İş ortamında iyi niyet diye birşey olmayacağını öğrendim,
  • Öğrenmeden önce kocaman bir uçuk çıkarttım,
  • Ben işimi değiştiremedim ama bölüm arkadaşlarım değişti,
  • Yeni gelenlere de alıştım,
  • Sevmedim ama alıştım,
  • Yine de bazen çok kızdım, bazen halime çok üzüldüm ama yine de safiyane bir halde iyimser oldum,
  • Övgüler aldım,
  • Ama övgü almanın hakkettiğini almak demediğini gördüm,
  • Yine de hakkımı aramayı bu sene de başaramadım,
  • Erken kalkmak uğruna erken uyudum,
  • Basit bir hayat çerçevesi kurdum kendime,
  • Bundan düne kadar memnun olduğumu sanıyordum,
  • Aslında biraz daha renkli olması gerektiğin anladım,
  • Çok kitap okudum,
  • Okudukça daha çok okumak istedim,
  • Blog alemlerine girdim, hiç olmaz sanıyordum ama space'imi ikinci plana attım,
  • Hiç tanımadığım insanların hayatlarını, dertlerini takip ettim,
  • Yeni insanlar tanıdım,
  • Bir ara sportif olmayı denedim, o ilk adımı atamadım,
  • Patlıcan yemeye ve sevmeye başladım,
  • Çay ile yollarımı ayırmayı denedim, başarılı olamadım,
  • Bolca müzik dinledim,
  • Birilerine yol göstermeye başladığımda sanki büyüdüm dedim,
  • En favori kahvaltıcım Meyra'yı terk edip, Susamcı oldum,
  • Yeni mekanlar keşfedip, eski müdavimliklerimi de korudum,
  • Kimilerinin hastalık diye nitelendirdiği boyutta sık sık alışveriş yaptım,
  • Bu sene de paramın değerini bilemedim,
  • İşe başladığımdan beri ilk defa bir haftalık deniz tatili yaptım,
  • Hayatımda ilk defa uçağa bindim,
  • Saçlarımın rengini kendi sınırlarım içinde bolca değiştirdim,
  • En bolundan suni gözyaşı kullandım ama kuru göz derdinden kurtulamadım,
  • Ülkenin hali ve geleceğimiz için bolca tasalandım,
  • Sağlıklı yaşamaya heves ettim pek istikrarlı olamadım,
  • Büyük konuşmamam gerektiğini öğrensem de, büyük konuşmaktan geri kalmadım,
  • Fön, düzleştirici derken bigudilerimde mutluluğu buldum,
  • Bir ara suflekolik, bir ara pazarkolik oldum ama normale döndüm,
  • 1 sene içinde iki kere yöneticim değişti, bahtsızlığıma isyan ettim,
  • Her zamanki gibi yine hep meraklı oldum, kitap okuyup müzik dinlerken de hayatı takip etmeye devam ettim,
  • İş değiştirmem gerek diye düşündüm ama gerekli adımı atamadım,
  • Bu sene de balkonlu bir evde yaşayamadım,
  • Hayata karşın hassasiyetim daha çok arttı, buna üzülsem mi sevinsem mi bilemedim,
  • Herşeye rağmen huzurluymuşum bunu anladım,
  • Az ve öz sevdiğim tarafından çok sevilmişim onu hissettim,
  • Çok büyük, acayip yaşanmışlıklarım olmamış bu yaşta onu farkettim,
  • Büyümek hiç te kötü birşey değilmiş kendime bunu hatırlattım,
  • "Yine de yeni yaşta daha çok şey yapmalı" diye kendime söz verdim,
  • Başka kararlar da alıp, iyimser ve enerjik bir yaş dönümü yaşamalıyım dedim,
  • Sahip olduklarım, bana sunulanlar ve şansım için "Yukarı'ya" şükrettim.
  • Ve her zamanki erkenciliğim ile eski yaşıma biraz önceden veda ettim.
  • Kendime de Candan Erçetin'in Parçalandım'ını ithaf ettim.

"daha güçlü daha sakin
daha mutlu daha suskun
daha olgun daha kırgın"

Ps. Başlık şarkısı tüm eleştirlerime müziğinin hakkını her zaman verdiğim Deniz Seki'den Kayboldum.