31 Ağustos 2009 Pazartesi

"geri dönüp baktığında bilmem anlar mısın"


"Evlat acısı"

Bir ara dilime pelesenk olmuştu bu tamlama. Anlamın derinliğini gözardı edercesine lüzumsuzca kullanırdım bu kelimeleri. Ama sonra az biraz aklım başıma geldi de, en lüzumsuz zamanlarda böylesine kelimeleri seçmemeyi öğrendim.

Dünyada iyi de kötü de bizler için. Kötüler için "Allah yazdıysa bozsun" demek alışkanlık olmuş, ama işte lafla peynir gemisi yürümüyor, dilekler dualar çizilmiş kaderi yolundan döndürmüyor. Eminim ki çoğu anne bana Münevver Karabulut cinayetine ilişkin haberleri okudukça kendi çocuğuna bakarak "Allah korusun" diyor ve başına böyle birşey gelmemesi için dua ediyordur. Ama işte sorun şu ki, başına en kötü şeyler gelen insanlar da birgün önce sizin gibi benim gibi 3. sayfa haberlerini uzaktan göz atıp, "benim başıma gelmez" diye düşünüyorlardı.

Bunun için Süreyya Karabulut hakkında konuşmak, onun tv hallerine yorum yapmak pek de istediğim birşey değildi. Ama işte bugün, bir insanın haklıyken nasıl bu kadar haksız (itici) duruma geldiğini görüp, onun için, ailesi için üzülüyorum.

Bütün bu hadiseler bizim Tv.de gördüğümüz kadar değildir, ondan eminim ama yine de yazık. Herkes acısını kendi istediği gibi yaşar ama yine de az biraz sukunet, katledilen kızları için yapabilecekleri en doğru şeymiş gibi geliyor bana.

Yoksa Karabulut ailesinin dramı burda bitmeyecek diye korkuyorum.

ps. Başlık şarkısı Nev ile Zor


30 Ağustos 2009 Pazar

"sana bittiğimden kendime kalmamışım"



Haftanın ve sonunun notları;

  • Saçlarım mevsimdönümü başlamadan dökülmeye başladırlar ve şuan dökülmenin son noktasındalar. 8 senedir saç dökülmesi ile haşır neşir olan biri olarak hala kel kalmadığıma şükretsem de, gelecek için ciddi anlamda tedirginim. En bildiğim ve başarılı çözüm olarak Pantagor'u koşup aldım eczaneden, ama diğer tüm önerilere de açığım.
  • Arda Turan- Sinem Kobal ikilisi sanırım şuan ilişkilerinin ne boyutta ilerleyeceğine karar verecekleri kiritik bir dönemden geçiyorlar. Yoksa yok Fenerbahçe'liyim yok şudur mazeretlerini akıllı insan yapmaz.
  • Eda Taşpınar- Nurettin Hasman ayrılığı bence çok da irdelenecek bir boyutta değil. Sonuçta 8 senelik bir ilişkinin önünde her şekil ve şartta iki son vardır; evlilik veyahut ayrılık. Ayrılık yüzdesi de bence evlilikten yüksektir, bu yüzden yaş farkını falan olaya katmaya bence pek gerek yok. İffetli kadın beyanatları da o anki ben demem bile diyenin ağzından çıkabilecek laflar sanki, o yüzden de fazla "çık çık" kınaması yapmamak lazım. Eda Taşpınar'ın bu ilişkisi üzün sürmez diye düşünüyor, bu vesileyle Eda Taşpınar'ı çok çirkin bulduğumu (vücuda bakmayı bırakıp yüzüne bakanlar hak verecektir) da ilan etmek istiyorum.
  • Restaurant Kabusları diye bir dizi başladı, benim gibi cumartesi gecesi evde olanlar izlemiştir. Programda Topaz'ın sahibi Kaya Demirer başka mekanlara danışmanlık veriyor. Program biraz acemice, ilerleyen bölümler nasıl olur bilmiyorum ama olayda kavga olacağından tutar sanki bu diye de düşünüyorum. Kaya Demirer de bence kamera karşısında gayet rahat (bolca vücut çalıştığı da fazlasıyla belli) ama lüks restaurant sahibi birinin orta direk bir mekana danışmanlığı ne kadar başarılı olur orası meçhul. ( Bir bol yemekyiyen notu: İlk programdaki restaurant sahibi abla (eğer gerçekse) da bence o işletmeden para kazanmayı hayal etmesin.)
  • Yeni ve minicik laptop'umda şifre hadisesi ile uğraşmayıp, görgüsüzlükle yüz tanıma hadisesi ile kendimi tanıtıyor ve kendimden soğuyorum. Kardeşim bu kamera ne acımasız bir şey, aynadakinden bile fena gösteriyor sizi kendinize. Bu sebeple en yakın zamanda şifresel durumlara geri dönerek, kendimi kandırmaya devam edeceğim.
  • Hanım'ın Çiftliği fragmanlarında Mehmet Aslantuğ'un biraz kilo aldığı belli oluyordu ama dün kendisini görünce biraz değil epeyyy kilo aldığını idrak ettim. Yine de oğluyla ikisi çok tatlı şekilde alışveriş yapıyorlardı, salak salak bakmaktan kendimi alıkoyamadım. Fragman demişken, bir sahnede yukarıdan sarkan mikrofonu da benim dışımda birileri de farketmiştir herhalde diye düşünüyorum.
  • Mustafa Sandal'ın reklam oyunculuğu bence şarkıcılığından çok daha iyi. Ama hala kim Muhabbet Hat kullanıyor, bu reklamlar neden yapılıyor orası benim için biraz muamma.(peki ama patlangoç nasıl bir kelimeuydurmasıdır ya?)
  • Berke Hürcan, bu kadar yakışıklı ve tatlıyken acaba neden başarılı olup da yardımcı oyuncu olmaktan öteye gidemiyor bunu da anlamıyorum.
Haftasonumu Tv. alemi çerçevesinde tükettiğiminin beyanı olan bu yazımı da sonlandırırken, biten yaz için şiir yazmaya gidiyorum.

ps. Başlık şarkısı şu an Sevda'nın Tv'de çalan şarkısından.

28 Ağustos 2009 Cuma

"bu sevda bambaska avare eden"



Bir cuma akşamı uyumak yerine bu vakitte çalışıyor olmam, yaptığım sosyalijik tespitleri kağıda dökmeme engel olmadı. Gerçi kullandığım sistem az biraz hızlı çalışsaydı, ne bu iş bu kadar uzardı ne de ben de bekleme arasına bir yazı sıkıştırıp iki gıdımlık dikkkatimi iyice dağıtırdım.

Bizim buralarda bazı dengeler epeyce değişti. Bir bahar temizliğini yaz ayında yaptığımız için yeni insalar, yeni görevler falanlar filanlar ile uğraşıyoruz. Ben daha çok sabit kalıp, yeni insanlarla yeni bir düzen oluşturmaya çalışan kısımdayım. Şanslı mıyım değil miyim tartışılır.

Zaten bu yazıda derdimiz bu değil. Bu yazımızın derdi zirvedeki insan yalnızlığı.

Belki benim tespitlerim bilumum erkek kadın dergilerinde yazılmıştır, hatta hürriyet IK da konuya değinmiştir, kaldı ki burda evrekalık bir hadise de yok ama ben bu aralar gözüme fazlasıyla battığı için bu konuya değinmek istiyorum.
Kariyerinde ilerlemiş insanların büyük bölümü ( en azından benim gördüklerim) ya bekar, ya da boşanmışlar.
Başarılı kadınlar, ya bakımsız ve mutsuz ya da insaniyetten uzaklar.


Erkekler fırsatları değerlendirmek için özgür kalmayı tercih edip, daha sonra özgür kalmaya mecbur hale dönmüşler.
  • Hem bakımlı/güzel, hem insaniyeti yüksek, hem zeki, hem de olduğu yerin hakkını veren ve kompleksleri olmayan (hırsı gözünü bürümemiş) bir kadın yönetici;
  • Hem mutlu bir evliliği olup ailesine yeteri kadar zaman ayıran, hem karizmatik hem de aşırı çalışma bağımlısı olmayan bir erkek yönetici;


Bizim mahallelerde yok ve benim için bir ütopya. Tanıdığım birçok yöneticiyi düşündüm, ideal tabloya daha ulaşamadım. Elbette bazı şanslılar vardır, elbette bazıları da ileride böyle olacaktır.
Ama kabul edelim, ya yalnız oldukları için kendilerini çalışmaya ( bir kısmı da aksine sosyal faaliyete) adıyorlar; ya da çok çalıştıkları öncelikleri değiştiği için yalnız kalıyorlar.
Yani bırakın çocuk da yaparım kariyeri; insanlar kariyer yollarında daha iki kişi olarak bile ilerlemeyi beceremiyorlar.


İşte ben de bu yazıyı; ileride benden hiçbir şey olmazsa, ben aşkı seçtim diye mazeret üretebilmek için yazıyorum, yoksa herkesin derdi kendine. Kimsenin durumu üzülecek veya özenilecek durumda değil şuan benim için.


Çünkü iş dediğimiz şey bugün benim için yürüttüğüm hayatsal faaliyetlerin ana sponsoru olmaktan başka birşey değil.

...
 

Ps.1. Başlık şarkısı Bir Zamanlar Fırtınalar Estirirdim ile Mazhar Alanson


Ps.2. Foto da kariyerler ilgili olduğundan Meral Erdoğan'dan.

"Yamak, aşçı olmak ister. Aşçı, aşçıbaşı olmak, şakirt de katip olmak, katip ise paşa olmak ister. Paşaların istediği de vezir olmaktır. Kısacası herkesin istediği, bir şey olmak, olabilmek! Sizler de güya pişmek ve olmak istiyorsunuz. Aslında kendinizden başkasını kurtarmak peşinde değilsiniz. Sadece kendi ruhunuzu temizleyecek kadar da bencilsiniz. Yazıklar olsun size! Ruhunuzu kirletmemek için, taşın altına elinizi sokamayacak kadar da korkaksınız. Kinin ve nefretin ne olduğunu siz nereden bileceksiniz."Ortala

"Ne var ki, her şeyi bilmek için, belki hiçbir şey bilmemek gerektiğinden, ademoğullarından baıları, bildikleri her şeyi unutmaya hayatlarını adadı. Çünkü onlara göre, ancak hiçbir şey bilmeyen bir masum, gördüğü anda O'nu tanıyabilirdi. Bunun için belki de, ölmeden önce ölmek gerekiyordu. Ölmek aslında, içindeki şarabı billur kadehi boşaltmak gibi, her şeyi ebediyen unutmak ve artık hiçbir şey bilmemek demekti. "

"Kusur benim imzamdır. Bir ismim olduğu sürece bir kusurum da olacak ve olmalı."

Satırlar bu akşam bitirmeyi planladığım İhsan Oktay Anar'ın kitabı Suskunlar'dan. Önerisi için farawayesoclose'a tekrar teşekkürler.

"hem zehrim hem şehrim limon çiçeklerim olsa"


Bugün hayattan öğrendiklerim;

Tüm insanlık çiğ süt emmiş, bazıları ise çiğ sütle yıkanmıştır.

Akrep burcunun ipiyle kuyuya inilmemelidir.

Yeni başlayanlar için küfür bazen ciddi bir terapi yöntemidir.

Yollar yürümekla aşınmaz.

Depresyon yoktur, çok uyku vardır.

ps. Başlık şarkısı Limon Çiçekleri ile Mustafa Cecilim.

27 Ağustos 2009 Perşembe

"kadere kısmet narin hayatları"


Bu hafta hayattan ne öğrendim?

Kısmetinde yoksa, ne yaparsan yap olmaz. (önceden de bilgi sahibesiydim, bu hafta tekrar gözüme sokuldu)

Bu fikre nasıl sahip oldum?

Hayata dair izdüşümleri Var mısın yok musun yarışmacısı olmaktan öteye gitmeyecek yarışmacıların "500.000 bir hayal" fikriyatındaki programdaki hezimetleri sayesinde.

Netice;

yazmışsa bozmak olmaz, yazılmamışsa yazmak mümkün olmaz.

ps. başlık şarkısı Sertab Erener- Masal

"Muhasebe bilmiyorsan, kendinle yüzleşememe faturaların da pavyon hesabı oluyor"

Sorgulamalara diğer koldan devam ediyoruz.

RUH KESMESİ (PSİKOLOJİK GERİLİM)

Bir eylem kendi iradenizin (‘kontrol’ demiyorum bakınız,) dışına taşmışsa, o artık sadece maddi manevi ziyan getirmeye başlıyor.Yürekten gelen rüzgârla yazmanın lezzeti hiçbir şeyde yoktur. Böyle durup dururken, oturduğunuz yerde poyrazlar eser içinizde, nasıl ki ressam kişi içindeki fırtınaları tuvale yansıtır, müzisyen tuşlara abanır, işte yazmak da aynı merkezden beslenir; hezeyanın müptelası olursun, sarhoşluğundan başın döner.


Fakat bir sabah da kalkarsın ki, o genellikle hiç yatmadığın sabahlardandır, için bomboştur; mana yoktur, dinginlik bir çeşit dingillik haline gelmiştir, manalı fakat geç kalmış bir süreç yaşamaktasındır ve şimdiye kadar kendini ne kadar tanımadığınla yüzleşmişsindir, bunu özümsesen de uygulayacak mecalin yoktur. İşte bu bölüm bile çok lezzetlidir aslında. Ama kimseye bir şey anlatacak halin yoktur, ameliyattan çıkmış gibisindir, nasıl ki öleceğini bilen biri daha bir bağlanır hayata, gel gör ki ölecektir; son zamanlarını güzel geçirmeye bakar ama operasyonlar o kadar ağır geçmiştir ki, sadece denize bakmak, sakin bir yolda yürümek bile orada olduğunu anlatır. Uzlaşmanın tam içindesindir. Çünkü doğaya karşı artizlik yapıp da sert durursan, yolundan çekil diye, o da seni alır, çalar bir tarafa. Bunun izzeti nefsinin hesabı da olmaz.


Çünkü aslında hep o ‘güç’lerle uzlaştığınla tanışmışsındır. Artık bunun sorumluluğu
sendedir, kaçamazsın. İlahi komedya da burada başlamaktadır: Tanrı korkun, insanların bakışları, yargıları, kendi sesin haline gelmiş, sonunda da seni hani her bir çeşit sanat filminde olduğu gibi ana rahmi pozisyonunda korkular içinde iki büklüm yapmıştır.
Belki de mecalinin olmaması, bu pozisyona uzun zamandır yağlı ballı yiyecekler ve hırsların yüzünden geçmemenden ve ilk yapışta hamlamandandır. Et keser. Ruh da.
İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen kendini toparlaman, o ‘güçlü’ hayatın içinde kalabilmendir. Bu zaten damarlarındaki asil kanda da mevcutmuş, kan şekerin düşük olsa da, zaar.
T.


İşte bu kadar bekletmesek, yumurta kapıya dayanmadan, temizliklerimizi daha önceden
yapsak fena mı olurdu. Kirler öyle bir yapışmış ki, tuz ruhu genzimi yaktı.
Matematik kafası bu yüzden gerekli.
Muhasebe bilmiyorsan, kendinle yüzleşememe faturaların da pavyon hesabı oluyor: O zamana kadar limitsizsin, hesap gelince bozuluyorsun. Yok öyle!
Ödeyeceksin kardeşim.
İçindeki ‘güçlüler’ de gelir o zaman hesap diye yakana yapışır, ağzını da kırar, kolunu da.
E masumiyet kanatlarından birkaç tülek de yolunur haliyle. Ehe ehe. Öhö öhö


AYÇA ŞEN

26 Ağustos 2009 Çarşamba

"içim yanar içim bilmez"


Gazete okurken, okumak istediğiniz belirli sayfalardan kaçabilirsiniz,

Tv'deki haberleri ( hepsi aynı olsa dahi) zıplayarak göz ardı edebilirsiniz.

Ama ne yazık ki internet gazeteciliği sizi bu haktan mahrum ediyor.

Gazete adresini adres çubuğuna yazdığınız an, bu ülkede olan, bu ülkenin artık gerçeği olma haline dönüşen trajedilerden kaçmak için son fırsatınızı da çarçur ediyorsunuz.

Ve deriniz hala yeteri kadar kalınlaşmamışsa üzülüyor, korkuyor, endişeleniyor, sorguluyorsunuz.

İşte bu sebeplen bu aralar gelecek adına bizim dükkan pek karamsar. İnşallah sizin durumlarınız benden daha farklıdır, inşallah sizin bambaşka umutlarınız vardır. Yok ben de karamsarım diyorsanız, müsait bir vakitte gelen sonbaharı kutlayalım diyorum.

İş bu yazıyı yazmama sebep olan haberlern bir bukle;

"yıpranmamış hayatlar, büyük hüzünler bekler"


Sizi bilmem ama bizim şirkette birçok genç çalışan var. Gençten kastım benim de aralarına dahil olduğum 26- 29 yaş aralığı, yoksa 20-25'i iş aleminde gençten ziyade çocuk olarak nitelendiriyorum. (Kendim yaşadım oradan biliyorum)
Bu girişi elde var bir olarak bir kenara not ediniz lütfen.

Benim çalışma azmim geçen yıllarla ters orantılı olarak azaldı. Üniversitede bile kısmi inek diye nitelendirildiğimi söylersem, ilkokuldaki çalışma azmimi az çok siz varsayarsınız diye düşünüyorum. Ama işte geçen yıllar vesilesiyle çalışmaktan pek hayır gelmeyeceğine kanaat getirip, üniversite ile eğitim hayatımın jübilesini yaptım. Bu sebeptendir ki (gelecek ne gösterir bilinmez tabii ama) ne mezun olduğum vakit ne de şuanda master yapma arzu isteğim olmadı.

Bu kararımda gelecek yaklaşımım, kariyer planlarım, ıvır zıvırlarım pek tabiki büyük etkendir. Bu yüzden bu yazının ana fikri -bana- göredir; yazının sonunda lütfen bunu da değerlendirin.

Kopuk kopuk yazmaya devam edersek;

Erkekler için askerlik bir zorunluluk olmakla beraber, yeni işe başlayanlar içn her zaman bir kaçış noktasıdır. İşten bunalındığı vakit, "ee ben artık askere gideyim" denir, rahat olmasa da işten uzak bir nefes alınmış olur. ( Kadınların bu kaçamak nefesi ise doğum izni olarak düşünülebilir)
Askerliğii olabildiğince ertelemek isteyenlerin en büyük silahı ise master, gerekirse doktoradır.

İş hayatını ertelemek isteyenler ise okul sonrasında master yolunu tutarlar.
Ve artık benim bu yazıyı yazma sebebim olan ayrı bir grup var ki, onlar da iş hayatından bunalma, gelecekten şüphe etme sebepli ilk yardım olarak mastera koşuyorlar. İşte yazının başında bahsi geçen şirketteki genç nüfusun birçoğu da bu koşuşturmayla hayattan kaçıyor. Tabi bunlar maddi imkan ve şeriatları uygun olanlar, tabi bir de niyeti olup imkanı olmayanlar da var ki, kendilerini de hesaba katsak epeyce eğitim gönüllümüz olur.

Ben şahsen bizzat, master hadisesinin iş aleminin tozunu ufaktan aldıktan sonra yapmanın daha doğru olduğunu düşünürüm ama bu 4-5 yıllık çalışanların eğitim aşkı bence hayra alamet değil. Gün gelir ben de mba falan araştırmaya kalkarsam, iş alemi krizde en kötüyü gördü diyip, ekonomide bahar havası beklemeye başlayabiliriz.

Şimdilik düzen insanı olup, rutin beyaz yakalı depresyonlarımda yaşamayı seçiyorum ama doğru olan nedir, (nerdedir) onu hiç bilmiyorum.
ps.foto için gözatınız.
ps.2. Başlık şarkısı Yalın Herşey Sensin
edited by fery.

25 Ağustos 2009 Salı

"ben yordum ruhumu biraz da sen yor"


Saçlarını bilumum basketbol salonlarında ağırtan basket/ ve baskebolcusever olarak, tv. başında maç izlemenin manasızlığını yaşasa dahi an itibariyle Türkiye ve Atletik Fransa milli takımlarının maçı hakkında upuzun bir yazı yazma potansiyeline sahip, en manasız soru sorma ödülüne kendini layık gören yazı yazıcınız, beynindeki basketbol yoğunluğunun yüksekliğinden ötürü bu gecenin yazısını, basketbola dair iki kelam ettikten sonra, ismini her andığında saygılarını sunmadan edemeyeceği ece temelkuran’dan çalacaktır.

bu milli takımı vakti zamanında Turgut Atakol Turnavaların da izlemiş yaşlılıkta olan, takımdaki birçok oyuncunun yetenek ve ego dağılımının kademe kademe nasıl değiştiğine pek yakından tanık olan bu geceki maçta kanına nba virüsü giren pek sevdiğimiz Murat Kosova bey ağabeyimizin konuyu her bağlamda nba ile ilişkilendirmesi karşısında şikayet etmek yerine” ya cem yılmaz ( star tv spikeri) sunsaydı ,bunu da şükür " diyen, ntv.nin tony parker special muhabirine ihtiyaç duyması halinde, ilk tercihlerinin M.Kosova olacağından şüphe duymayan ben deniz maça dair diğer fikriyatlarımı yarın ele almayı düşünsem de, i.kutluay’ın maçın son 2 dakikasında yaptığı hata ile kişisel basketbol tarihini tekrar yazdığını; Türkoğlu ve Türkcan soyadlarının göçmenliklerinin en iyi kanıtı olan iki değerli uzun adamımızın arasındaki ego savaşının hala sonlanmadığını belirtmeden geçemiyeceğim.

gecemizin yazısı ece temelkuranımızın 14 Temmuz 2004 tarihli yazısından ki, geçen sene mail boxuma fery tarafından da gönderilmişliği vardır bu yazının.

böyle güsel yazıyı bir gecede harcamayalım hissiyatıyla yola çıktığımdan , parçayı anlamlı yada anlamsız kesitler halinde birkaç gece yazısında kullanıp, içinden sorular uydurmaya çalışacağım…

Hayatın ağzında durduğu gibi durmuyor cümleler!

Bizim bu gece itibariyle irdeleyeceğimiz cümle;
Göze alabilmek... 
"Kendin gibi ol!" der hayat. Ne de şeker bir cümledir bu, ne şirindir ağızdayken. Ama kendin gibi olsan kimsenin seni sevmeyeceğine bir 
yerde, bir eski anda öyle iyice bir inanmışsındır ki artık zaten o "kendinin" ne olduğunu bile bilmeyebilirsin. 
 Kendi gibi olup somurtup otursan hep gülerek geçtiğin yerden arkadan demeyecekler mi "Depresif bu günlerde biraz" diye... 
 Kendi olmak için, yıllar yılı kendin olmadığın herkesi, her şeyi, her yeri bırakıp gitmek gerekir. Bu cümleyi neşeyle, güya cesaretle kuranlar 
bunu göze alabilecekler mi? Onları terk edip gitmeni mesela, göze alabilecekler mi?”
 
soru 1: gerçekten kendiniz gibi olduğunuza inanabiliyor musunuz? 
Yada başarabiliyor musunuz bunu?
 Soru 2: insanın kendinden uzaklaşmak istediği, kendinin ne olduğunu
 hatırlamak istemediği zamanlar olamaz mı? Böyle zamanlarda ne yaparsınız siz?
 Soru 3: hayatınızda sevdikleriniz için bazı fedakarlıklarda bulunmak, 
kendinizi unutmaya giden bir yol mudur sizce???
 Bu sorumuzu da geçmişinize, yaşadıklarınıza bakarak cevap vermenizi rica edeceğim; 
sizin siz olduğunuzu unutturanı mı yoksa size siz olduğunuzu hatırlatanı mı severdiniz / sevdiniz???
 Bu gece satırlarımızı şarkı tavsiyesi yerine, ü. Yaşar’ı “sahibini arayan mektuplar”’ın dan 
fazlasıyla katıldığımız satırlarıyla noktalıyoruz efendim…
 "Zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum. 
Önce beklemekten ( eylül geldi bereket:P) ömür boyunca ya bekliyor ya bekletiyor insan… 
ikisi de kötü ikiside hazin tarafı yaşantımızın…. "

hepinize şahane yarınlar diliyip,her halukarda kendinize mutlu olmak adına bir sebep yaratmanızı,
 en saçma zamanlarda kendi kendinize gülmenizi, iyiki ‘li cümleler kurmanızı sonbahar yaklaşırken depresyona karşı aşı niyetine öneririm.
en şahane hissiyatlarımla
Ustat'da yayınlanma tarihi: 30 Ağustos 2005
Başlık: Nazım Hikmet Ran
Resim: anlaşılacağı üzere Sadi Güran

24 Ağustos 2009 Pazartesi

"hepsi aynı, hepsi içinde"




  • Yıllar sonra tekrarını izlediğim Dawson's Creek'in sonunda Jane ölüyormuş, bu sabahki bölüm sayesinde bunu hatırladım.
  • Çocuğu kimdendi o kısım benim için hala muallak.
  • Cnbc-e, yine ve yeniden Las vegas tekrarlarına geçti ki, benim bünyem de 4. tekrardan sonra pes eder diye düşünmekte, bu sebeple yetkililere yalvarmaktayım.
  • Coca Cola'nın ramazan usulü reklamına bittim. Tüm hadise İsmail Hacıoğlu'nun seslendirmesinde ama yine de o ufaklığın hakkını da yiyemem.



  • Yaz sezonu çıtır çerez dizilerinden Geniş Aile'nin Mürsel'ine de çok güldüğümü de itiraf etmeliyim.
  • Tugay'lı Vodafone reklamı ise, Tugay'ın artık bizim bildiğimiz Tugay olmadığının ispatı. O saçlar, o kaşlar beyazlamış mı başka birşey mi olmuş henüz karar veremedim.
  • Yiğit Bulut, süper iticiliği ile Habertürk'ü bir adım öteye götürür mü, götürse de bu başarının bedeli çok yüksek( ve bir o kadar da jöleli) olmaz mı?
  • Tamer Karadağlı, eski popüler günlerine geri dönebilir mi? Döndüğü vakit yine Arzu Balkan'ı aldatmaz mı? Bence aldatır.
  • Var Mısın Yok Musun' un eski yarışmacıları daha kaç kere daha katılabilirler bu yarışmaya? ve bu insanlar Cv'lerini daha ne kadar bu yarışmaya yaslayabilirler acaba?


  • Gülay Özdem, güzel midir? Yeni Banu Güven olabilecek midir, bilemiyorum.
  • Özgü Namal ile Mehmet Aslantuğ ikilisini ilk görüşte birbirine yakıştıramadım ama nihai kararımı dizi başladığı zaman vermeyi planlıyorum.

  • Yeni sezonla hayatımıza Sinan Tuzcu girsin tekrardan, ruhum aydınlansın istiyorum.
  • Tv de olmasa, yazacak konu çıkmayacak diye kendime üzülmeye sonra da tatlı ballı uykulara dalmaya gidiyorum.
nokta, virgül, üç nokta...

ps. Başlık şarkısı Aşk İçinde- Mor ve Ötesi

"the number you've called"


Twitter sağolsun son zamanlardaki en eğlenceli Umut Sarıkaya karikatürlerinden birini sanal alemde buldum, görmeyenler görsün; blogumun arşivine küçük bir not çizilsin istedim. Bir de siz de bu karikatür vesilesiyle telefon rehberinize bir göz atın, gerekli güncellemeleri yapın derim ben.

neme lazım birgün birileri telefonunuzun detaylarına ulaşabilir:)) hatta çoktan ulaşmış bile olabilir.

"mükemmel malesef sıradan "

Biten haftasonunda;
  • Bir twitter hesabı aldım,
  • bununla yetinmedim bir de friendfeed'e daldım.
  • doğumgünü hediyelerimin en babasını babamdan aldım,
  • bembeyaz bir kız bilgisayarı sahibi oldum.
  • Misafir gezdirmesi mütevellit ilk Miniatürk ziyaretimi gerçekleştirdim,
  • Minyatürden ziyade oralara gidip gerçeğini görmek istedim,
  • ama sonra hevesim geçer diye kendimi pek kaptırmadım.
  • yeni Tv dizileriyle ısınma turlarına girdim,
  • İlber Ortaylı ve Murat Bardakçı'nın katıldığı Teke Tek'i de izledim, ilgi alanımda tarih olmalı dedim,
  • Kitaplığımı düzelttim, ruhumu rahatlattım,
  • Kendime kitaplar çıkarttım, öğrenci olmaya merak sardım,
  • Bir muhtelem güneş'i bitirdim, çok tutan bir kitaptan sonra yazılan ilk kitabın alınmamasına karar verdim.
  • Bolca uyudum, bahtiyar oldum.
  • Pazartesi geldi, bahtiyar'lıktan emekli oldum.
ps. Başlık şarkısı Bu Yüzden& Hande Yener

22 Ağustos 2009 Cumartesi

"küçüğüm daha çok küçüğüm"


Dün öğle arasında tuhaf bir tesadüf ile 5 dk.lık 3D'li bir rollercoaster faaliyeti gerçekleştirdim. Bu sapla saman kıvamındaki iş hayatım için ciddi bir renkti ve bu yüzden de çok eğlendim.

En son aynı hadiseyi 10 sene önceki Tatilya gezimde gerçekleştirmiştim.

İşin komik yanı 10 sene önce ben küçük bir çocuk değildim. Fen Lise 1.sınıftaydım. Ve yeni açılan bir devlet okulu sosyalizasyonuna sahip okulum için Tatilya gezisi sağlam bir devrimdi. Bizde bu sebeple üşenmeyip, hem de bir de otobüsle Balıkesir'den İstanbul'a gittik. ( Sonraki senelerde ben basketbol maçları için 2 saatlik denizotobüslerini tercih ettim tabi)

Neyse efendim, lise hayatımın ilk ve son okul gezisi olduğundan hafızamızda güzel bir yere sahip olan bu Tatilya gezisi sayesinde ne kadar eğlendiğimizi dün tekrar hatırladım. Bir Cumartesi hevesle gittiğimiz yerde ilkokul ve ortaokul çocuklarının yanında kazık kadar kalsak da ( bizim yaşıtlarımı üniversite gezme turlarına başlamıştı bile) yatılı okul anlamsızlığından sonra saraya süşmüş gibiydik.

Tabiki en büyük eğlencemiz alabora olmuştu. O zaman sıra beklemek beni böyle deli etmezdi ama yemek sırasında falan içimizin bayıldığını ve sıraya kaynadığımızı hatırlıyorum. (Kötü eğitim böyle birşey işte. Yemekhana sırasında hep araya girince toplum içinde de aynı şeyi yapıyordu insan.)

Böyle adrenalin denemelerimin biri de Ankara'da sırf iddia uğruna gerçekleşmişti. Üniversite yıllarında Ankara'daki alışveriş merkezlerinin birinin bahçesinde yer alan ama nasıl bir şey olduğunu pek tarif edemediğim bir top vardı. Salıncak gibi olan ama bağlı olduğu epeyyyyyyce yüksek olan bu top, sizi yukarı fırlatıyor sonrasında yaylı ipler modeli bir aşağı bir sallanıyordunuz. Tabi bu arada sizi de bir kamera çekiyor ve aşağıda sizi bekleyen arkadaşlarınız da burdan halinizi görüp eğleniyordu.

Anlaşılacağı üzere bir zaman gençtik ve kanımızda nispeten fıkır fıkır akıyordu. Ama şimdi öğlen arasındaki 5 dk.lık minik eğlencelerle mutlu oluyoruz.

Bu yüzden yeni bir Tatilya hayali kuruyorum İstanbul için. Mümkünse bu sefer daha merkezde, olmadı Maslak taraflarında olsun ama illaki olsun. Hem bizim gibi asosyal okulların çocukları için okul faaliyeti olsun, hem 23 Nisan'da çocukları götürülecek yer belli olsun hem de biz artık kazık kadar olanlar senede birgün bir çılgınlık yapabilsin.

Kriz sonrası ilgili yatırımcılarla diğer Tatilya anılarımı ve önerilerimi seve seve paylaşacağımı belirtir, "ne güzel yerdin sen Tatilya" hissiyatındaki yazıma son veririm.

Bu yazıdan çıkartılamayacak sonuçlar;

  • Tatilya'yı da Barzani'nin satın aldığını ve Kuzey Irak'da açacağını öğrendim ki bu duruma daha da üzüldüm.
  • Çocuğunuzu yatılı okula göndermek için bir kez daha düşünün, Fen Lisesi için 3 kez daha düşünün.
  • Denizotobüsü hayatımdaki en büyük keşif veyahut icat, ondan gerisi benim için helikopter olabilir.
ps. Başlık şarkısı Küçüğüm ile Sezen Aksu