31 Temmuz 2009 Cuma

"bir boşluğun içinde, boşluk onun içinde"







  • Turkcell’in 3G için yayınladığı ikinci reklam: Tam bir kara para aklama hadisesi. Başka sebeple bu kadar para havaya atılmaz. 3G ile Issız Adam karakterlerini bağdaştırmak niye?


  • Hafıza: Kaybetmekten ( eskisi gibi iyi olmaması anlamında) çok korktuğum ve milletin hafızasına bu kadar laf ettikten sonra kesin kaybedeceğim diye düşündüğüm velinimetim.


  • Teşvikiye Cami: Üniversiteden mezun olduğum dönemde staj yaptığım yeri ve o şapşal dönemimi hatırladığım için, cenaze olsa bile ürkmediğim mekan.


  • Avea reklamlarındaki Ozan Güven: Canım Ailem’deki kendini salmış halinden sonra, jilet gibi haliyle ve sempatikliğiyle gönlümüzde hoş bir seda.


  • Kanyon: Uzun zamandır gitmediğimi mekana girince karşılaştığım kalabalık sayesinde farkettiğim, rüzgarı ile yazın en favori mekanı. Yemek mekanlarının dışında sigara içilmesinin belediyeden izinli olduğunu duyunca ise hayal kırıklığı yaşatan yer.


  • Rüzgarda uçuşmayacak etek: Modacı olsam üzerinde en çok uğraşacağım konu.


  • Nişantaşı Kafeleri: Bu aralar nedense Bebek sokaklarından daha kalabalık olan yerler.


  • Mağazaların sonbahar- kış sezon kıyafetleri: yazın ortasından kış kapıda hissi yaratıp, depresifleştiren çalışmalar.


  • Devam eden indirimler: AVM’lerden uzak durma sebebim.


  • Kahvaltı için sıra beklemek: Dünyanın en süper kahvaltısı değilse, anlamlı olmayan faaliyet. Akşam ve öğle yemeği için nispeten mantıklı ama insan uykudan uyanıp, yemek için sıraya girmemeli.


  • Sinema: Yazın gitmek için kendime haklı sebep bulamadığım yer.


  • Ağustos: Bitmez sandığım Temmuz’un müjdeleyicisi, ukala aslanların doğumgünü ayı.


  • Yaz bitiyor korkusu: Tatil bitince herşey bitti diye düşünmekten ve ramazanın gelmesinden ötürü böğrüme oturan hissiyat.


  • Peynir- Ekmek- Üzüm Üçlüsü: Karpuz peynir ikilisi kadar iddialı bir atıştırma, hatta yeri geldiğinde ana öğün.


  • Haftasonu düğünleri: Hazırlanmak için geçen vakit sebebiyle erkek olmak istediğim hoppidi hop faaliyetleri.


  • Petek Dinçöz: Sezen Aksu ne kadar destek verirse versin, hiçbirşey olamayacağına inandığım şarkısöyleyicisi.


  • Onur Baştürk: Yiğit Karaahmet ve madi clara ekibinin en favori yazı konusu, nedense her yaptığını bedava yapıyor diye düşündüğüm cinsel tercihi belli Kelebek yazarcısı.


  • Yağmur: Sanki bizim şirketin tavanı cammış hissi veren, gürül gürül yağan bereket habercisi.


  • Malumatfuruş: Benim ilk defa Yüksek Topuklar’dan öğrendiğim ve kendimi de herşeyi bilmeye meyilli gördüğümden nick olarak seçtiğim. Nick olarak seçerken de azıcık deformasyona uğrattığım söylenmesi zor kelime.

    Edited by kusburnu.

    Ps. Başlık şarkısı Bir Hüzün Şarkısı- Zuhal Olcay

    Ps.2. İlgili foto yazıda bahsi geçen reklama ilişkin değil, onun fotosunu bulamadığımdan bunu ekledim.

"kayitsiz yollara ıslak umutlarını sermiş"


Çok uzun yazı yazarım bu karikatür üzerine, derin de felsefe yaparım,
ama şimdilik fikriyat biriktirip,
sadece Piyale Madra'ya hissiyatlarıma böylesine güzel tercüman olduğu için teşekkür ediyorum:))
Evlilik konusundaki o büyük mahalle baskısına da burdan selamlarımı gönderiyorum.
ps. Başlık şarkısı ZUhal Olcay ile Bir Hüzün Şarkısı

"ben kimim söyle kayboldum?"


Sayın okur, bu irdelemeyi daha önce de bir vakitler yapmıştım, bugünlerde had safhada yapmaya devam ediyorum. Bunun için bu yazı sana tanıdık gelirse, içsel bir tekerrür yazısıdır bu, asla ( en azından bu seferlik) eski yazı copy paste'i değil.

Şimdik efendim, insanoğlu ne yazık ki ne kendisini başkasının gözünden görebiliyor ne de sesini başkasının kulağına gittiği tonda duyabiliyor. Bu sebeple kendimizi birşey sanıyoruz ama muhtemelen o insan değiliz, en azından bazı insanların gözünde.

Bu hadise belki hayatın özü ama bana bazen çok üzücü geliyor. Mesela bizim şirkette anormallikler sıralamasında ilk üçte göreceğim bir şahıs kişisi, başka birinden bahsederken “ne kadar acayip tuhaf bir insan” dedi. Tuhaf biri başka birine tuhaf diyemez mi? Der tabii de, ona tuhaf demeden önce sen kendi giyim tarzına, saçına başına baksana da diyesi geliyor insanın tabii. Ama asıl hadise, hatun kendini o kadar normal görüyor ki, bahsettiği kişi de onun için acayip oluyor. Mesela bana sorsalar herşeye rağmen anormal dediği kadın ona göre daha normal. Bir de sosyal çevrem geniş olduğundan, acayip olan kadının da onun için ne düşündüğünü biliyorum.

Veya misal, sizin çalışma şekil şartlarına hiç uymayan, başarılı da olmadığını düşünğünüz kişi, kendisini dünyayıkurtaranadam olarak görebiliyor.

Mesela çok sevildiğini düşünen bir garibanın hakkında aslında atılıp tutuluyor.

Hele ki en önemlisi kendini zeki sanan biri sizin için aptalın önde gideni oluyor.

Bu durumda ben de aslında sandığım ben olmayabilirim.


İnsan kendini ne kadar tanıyabilir? Ne kadar bilirsen bil, karşındakinin anladığı kadarsındır lafını durama göre revize edip, “ne olursan ol, karşındakinin seni gördüğü kadarsın” denilebilir mi peki? Denmemeli pekala, ama yine de kendini göremeyen insanlara bir iğne batırıp aynaya baktırmalı, aslında sen şöyle böylesin demeli. Bunun adı bazen patavatsızlık, bazen samimiyet oluyor ama itiraf ediyorum ben yanımda öyle insanlar olsun isterim.
Zaten Aslan burcunun getirdiği bir pohpohlanmaya ayılıp bayılma halim var, bir de arkamdan gülündüğünde ayy sen harikasın, şöylesin böylesin diyenler ile etrafımı doldurur isem, sorgulama bile yapmam, kendimi a-acayip birşey sanar giderim.

Bunun için arada şu soruyu sormakta fayda görüyorum;

Ayna ayna söyle bana, senin benim siluetimde gördüğün kişi kim?

Edited by kusburnu.

Ps Fotonun adresi
eskilerden.
Ps.2. Ezginin Günlüğü- Leyla ise başlık şarkısı

30 Temmuz 2009 Perşembe

"zamanı durduramadık , ask bu mu sence?"



Sabahın köründe bir kez daha idrak ettiğim birşey var. Ben tam anlamıyla siz diyin piyasa Hande desin bakkal şarkılarının hedef kitlesiyim. Başka ne dinlersem dinliyim farketmez, sahilde, sokakta dolmuşta takside dinlediğim bu şarkılar acayip şekilde dilime dolanıyor hatta beynimi sarıyor desem yeridir.

Tabii piyasa şarkıları ile tanışmamdaki en buyuk etmen de magazin programlari, aslında onlar tanistirmaktan ziyade beynimin o sarkıyla sarmalanmasına sebep oluyor. Mesela bugünlerde Gülşen'in üç dakikada üç paralık sarkısına takıyorum. Gülşen'in malum iki albümü çıktı biri dünyanin en antipatik insanlari siralamamda ilk üçte olan Erol Köse korsanı diğeri de orjinali, radyolarda bir iki tanesi çalıyor hangisi hangisinin bilmiyorum bende tabii , ama heryerde kulağıma çalınıyor bende “biz sana laf söyletmeyelim, biz sana toz kondurmayalim” diye mırıldanıyorum. Neyseciğime sonra teknolojiye kavuştum , şarkıyı youtube’da buldum misal şu anda da dinliyorum. Fesatliktan, fazla magazin yüklemesinden olucak ama nasıl Erol Köse'ye yazılmış geliyor şarkı . Bu bile şarkıya karşı hissiyatlarimi çok sarsmıyor günde bir kaç kere dinleme moduna giriyorum.

Ama asıl bu yazının yazılma sebebi bu şarkı değil. Ben deniz Serdar Ortaç’a karşı hep mesafeli olmuşumdur. Adam işini çok iyi biliyor ama böyle ufak bir sempatim bile olmamıştır kendisine. Son iki yılda daha çok dinliyorum şarkılarını o ayrı. Mesela Demet Akalın’ın söylediği bittim şarkısına bazen bende bitebiliyorum ama bu sezon daha farklı. Şimdi efendim geçen albümünü pek sevdiğim ( 2 şarkısını hala ve hala ısrarla dinliyorum ) Bengu Serdar Ortac’tan aldığı şarkıyı beraber söylemiş ya, bu şarkımızda yaz kum deniz güneş piyasasinda pek popüler habire çalıyor. Oraya gitmeye de gerek yok, her biryerde çalıyor aslında. Ve bence şarkıyı yazmaktan yana, şarkıyı sölerken ki hallerinden bile bu şarkı Serdar Ortaç olmasa hiç güzel olmazdı diye düşünüyorum ben. Hatta işin ileriye götürüp ciddi bir Serdar Ortaç karizmasi hissediyorum o klipte. Ne biliyim o kendine özgü danslarini yapmıyor, etrafinda kızlar oynamıyor diyedir belki ama , o boks antrenörü tripler, şarkıdaki söyleyişi falan kesinlikle hakkı verilmesi gereken bir temadır benim neznimde. Kendime de şaşıyorum ama neyse.

Ve asıl dil virüsü Sibel Can’ın çakmak çakmak şarkısıdır. Geçen hafta evde hergün bir şekilde duydum, o yüzden mırıldanmaktan kurtulamadım. Sonra upuzun deniz seferim boyunca müzikten uzaktım kendimi arındırmıştım ki, marmara adasında gider gitmez başladı şarkı. Merak ettiğim bir konu da magazin programları bu şarkıları çalarken bir torpil falan yapıp yapmadığı. Yani Pazar keyfinde var öyle bir olayda , eğer diğerleri de yapıyorsa vallahi billahi Sibel Can aşığı herkes öyle söyleyeyim. Bilenler de bilir benim için Gülben Ergen kadar sinsi yapmacık bir kadindir Sibel Can. Ama iste popüler kültür beni cidden mahvediyor. Dilime dolanan tüm şarkilar sanki bir intikam niteliğinde heryerlerden karşıma çıkıyor.

Ama az kaldı, yaz bitiyor, usturuplu şarkılar ile hayatıma devam edeceğimi umut ediyorum. Bu arada ne kadar antipatik bulsam da bence bu yazın şarkısı da Hande Yener’den Romeo’dur ve altyapısı farklı ve sağlam olsa da o da piyasa şarkısı olmuştur benim neznimde belirtmek ister, müzik yorumlarimiza başka bir sayımızda devam etmek üzere satırlarıma son veririm.

Peh pehh


Üstat'da yayınlanma tarihi: 15 Ağustos 2007


Kendimden utanıyorum ama yarım saattir yazmaya çalıştığım yazı bir türlü olmadı. Ayıbın ölçüsü azıcık azalsın diye yine eskilerden çaldım. Tembel ve hissiyatsız oldum sanırım da azıcık kızgınım, normale dönünce düşük çenemle başınızı ağrıtırım inşallah.


Şimdilik yaz ekranı televizyonu gibiyim. Kendimden ve noktalı işaretleri kullanmadığım yazılardan utandım.


Bugünden notlar;



  • Serdar Ortaç'a da karizmatik demişim ya, bravo bana.

  • Sibel Can'dan Gülben Ergen'e kıyasla daha nefret ediyorum.

  • Yazıda geçen Gülşen şarkısını hatırlayamadım bile.

  • Bu yazın şarkısını da halen tespit edilememiştir.

  • Yazı okurken sanki şimdi daha az magazin programı izliyorum gibi hissettim ki, bu da iyi birşey.

  • Canım Çubuklu Hayal'e gitmek ve 2 gün bolca uyumak istiyor, sanırım bir de yaz bitiyor.

Ps . Başlık şarkısı Gripin ile Zor Geliyor.


29 Temmuz 2009 Çarşamba

""raks ederken balkonumda yine uçmak var aklımda""


Vicdanlılar ve sızlar- AYÇA ŞEN


Bir de baktım ki, kıpırdamadan, hiç bir şey yapmadan, sadece çay kahve içerek bir çay bahçesinde akşama kadar oturabiliyorum. Gazete bile okumadan. Plastik sandalyelerde, terleye terleye, saatlerce.Bu hımbıllık bu sene çöktü üstüme.


Hayattan, arıza çıkmaması dışında bir beklentimin olmadığını farkedince anneme ‘eskiden böyle saatlerce oturamazdım, ben yaşlandım’ deyince annem (bana göre) biraz fazla yüksek sesle güldü. O zaman annesiyle yaşlanan ‘kız gurusu’ olma yolunda bilgece adımlar attığımı farkedip, yanına yaşlı arkadaş bulduğuna sevinçten yüksek sesle gülen anneme fazla öfkelenmedim.


Zaten ne kadar haklı olursanız olun, ilk öfkelenen muhakkak haksız duruma düşüyor, hakkımı başka bir zamana sakladım. Bu kişisel bir problem de olabilirdi hem.


Bir dublaj Türkçesiyle “Hey, lanet olsun dostum, ömür geçiyor bomboş” diyerek adrenalin dolu yazımızı huzurlarınıza dayıyorum.Bugün yine parkta otururken, yaklaşık altı saat boyunca, bir bilim insanı kalitesinde, insaniyet üzerine düşündüm, küçük çocuklara ve ailelerine baktım. Bir kapıcı anneanne, tanesi iki milyondan iki tane mısır alıp, elleriyle ayıklayıp torununa verdi, o da kuşlara attı. Bu yok gününde dört milyon eder. Bir başkasının çocuğu da elindeki sopayla kedii, köpeek, kuuş, biiz, hepimizi dövmek istedi, anası da uzaktan miyavlar gibi bir sesle kelimeleri yaya yaya “yaapma Yusufciaam” dedi, yanındaki arkadaşlarıyla çok önemli konular konuşmaya devam etti. Yusufciam’sa dizlerimize kütür kütür zopaları indirdi. Bendeniz annesi görmeden çocuğun kafasına vurmaya çalıştım ama mahalle karısı baskısı ağır bastı, korktum, vuramadım.


Şimdi bu yaşıt ama birbirini tanımayan iki çocuk, hayatta ortak sahnelerde rol alacak. O Yusuf’cum kim bilir hangi vicdanlı anneannenin torununa fiziksel veya duygusal şiddet, işkence, baskı, vs yapacak. Pis!‘Vicdan’ kulağa son derece dansöz ismi gibi gelse de, üzerinde süper durulması gereken bir kavram (kavram, di mi?) Tıpkı kriptonit gibi; yanlış ellere geçmemesi gerek.


Vicdan konusuyla ilgili kafamsa, oldukça karışık.Vicdan takım tutar mı, bir tarafa vicdanın çalışırken diğer tarafa kin güdebilir misin, eğer öyleyse bunun adı vicdan mı olur, acımak vicdan mıdır, insanı hayvandan ayıran özellik midir, filan...Çocuk sahibi olacağım zaman en çok vicdanlı biri olmasını istedim. Böcekleri, çiçekleri, bebekleri, ayakkabısı olmayanları, yaşlıları, yani bizden güçsüz olanları oğlum Memo’ya hafif acındırarak sundum. Hakkını yedirmemesi için de yeri gelince ara gazları verdim.Yani hem boş bakan kapitalistlerin arasında ayakta dursun, hem de kendine temiz bir bahçe kursun diye. Vicdansız birinin sanat, ar ve bilimum damarlarının çatladığına inanırım zira.


Arkadaşım Aylin de (piyanisttir gendüsü) bu vicdana kafayı takanlardan.Oğlunu yeni oyuncağıyla kapıcının çocuğuna hava atarken yakalayan Aylin hemen dehşete düşüp almış oğlu Tan’ı karşısına ve geçmiş piyanonun başına, Ay Işığı Sonatı’nı çalarak fakir çocukları, oyuncağı olmayanları, yemek yiyemeyen insanları; şarkının en andante bölümüne gelince piyanoyu fortlatarak ayağı tutmayan ve yapayalnız yaşlıları, engellileri, evsizleri, kimsesiz çocukları anlatmış, Tan da en son hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamış. Sinirim bozulup güldüğümü görünce “öğrensin öğrensin, öyle bizim kaçtığımız insanlardan olmasın” dedi kararlı bir ifade ile.


Haklı aslında.Yani aramızda bir karar alalım, ya herkes çocuğunu vicdanlı yetiştirsin, ya da biz elâlemin çocuklarına emir eri yetiştirmeyelim boşuna. Hayır, hakikaten asabım bozuluyor bu işe. Oh, bi keriz biz kaldık. İyi be!


22/07/2008- Radikal
ps. Başlık şarkısı Vega.
Ps.2. Ben bu yazıyı daha öncede kopyaladıysam, hafızamdan ve temebelliğimden ötürü beni affet sayın okur.

28 Temmuz 2009 Salı

"kaybolma, adressiz mektuplar gibi; kaybolma, kumlardaki harfler gibi""


Dırdırlar, vırvırlar...

Geçmeyen zaman ; asır gibi hali nedense bu aralar çok baskın.

Bir çırpıda geçen zaman: yine bir yaş günü, yine neler yaptın neler kattın kendine sorgulaması, elde kalanlar, elden gidenler, hatice ve netice hali.

Hande Yener; birçok şarkısını sevmiştim dediğim, artık ekranda görmek istemediğim saçın batsın dediğim kadın.

Şafak Sezer; Tv.deki haline bakmam ama gazetede dahi görmesem dediğim adam.

AVM.lerde satılan bardak mısır; tereyağ ile bulanan mideler.

Bizim evin karıncaları; borik asitin bile etki etmediği ufacık minicik canavarlar.

Uzun ve sağlıklı saçlar; bende de olsun çok istediğim.

Pileli Etek: Ütülemek kısmı bezdiren.

Pespempe bir şapka: işe gelip giderken de takıyım, kafamdan cıkmasin istedim şeker ötesi bir şey.

Yazlık tv alemi: Tatil yapamayanların layık görüldüğü f segmentsel aktiveteler.

The Guardian: Tekrarları ile ilk bölümlerini hiç izlemediğimi farkettiğim şahane dizi.

Nick Fallin: Gerçek olmasını istediğim hayal kahramanı. ( aynen katıldığım sözlük alıntısı: the guardian amcamız güldüğünde bizim de yüzümüze bir gülümseme oturmaktadır- sooz. )

İtalyan Dondurmacılar: Dondurma hadisesinden uzaklaşan bünyeme hiç iyi gelmeyen karışımlar, gözünü sevdiğim Mado dondurması.

Sakin; geçte olsa iyiki tanıştım dediğim grup.

Balkon: Bizim evde olmayan, her evde olması gereken.

İş: kira ve akılsız başımın diğer borçlarını ödemek için gidilen yer, şuan için ötesi değil.

Arkadaş Düğünleri; Bu sefer kaçış yok “büyüdük kesin” dedirten gözleri nemlendiren hadiseler.

Çubuklu Hayal: Evi İstinye'de/ Kanlıca'da olanlar için , her akşam gidilesi yer.

İncir; Hormonsuz Aydın- Manisa kökenlilerini yemek için sabırsızlıkla beklenen glikoz deposu.

Haşlanmış Mısır; Kesinlikle süt halini sevmediğim, böle olmamış iri tanelisi favorim olan ama kestanenin yerini tutamayan.

Body Shop: Ürün planlamacıları ile tercihlerimin uyuşmadığı mağaza.

Yazmak: Okuyacak şeyleriniz bittiğinde ilk başvurulan.

Haftasonu: Ne olursa olsun özlemle beklenen.

Merak edenler için Space sahipçisi: Kendi isteği ile girdiği sıkıntı halinden haftaya çıkmayı planlayan şahıs kişisi.

ve son maddeden de anlaşılacağı üzere bu yazı eski bir yazıdır. Yayınlanma tarihi : 28 Temmuz 2008

ps. Başlık şarkısı Yüksek Sadakat- Babamın Evinde

"i wonder what it’s all about"


Blog İlanı:


"Tüm ortamlar şekil şart farketmeksizin itinayla velveleye verilir."



Sanırım ben bir gazetenin çaylak muhabiri olmalıyım.


Bulduğum haberi dünyanın en önemli olayı sanmalıyım.


Sonraki gün gazetede benim süper haberimin aslında 4 satırdan oluşan bir küçük kare olduğunu görüp hezimete uğramalıyım.


Sonra yine alakasız bir olayın aslında kaçırılmıyacak haber olduğunu sanmalı ve ilgili mecraların başlarını şişirmeliyim.


Küçük dünyam velvele faaliyetlerim sayesinde renkleniyor, bu iyi mi kötü mü bilemiyorum.


Olmazsa bir de politikayı denerim.
ps. Başlık şarkısı Coldplay ile Hardest Part

27 Temmuz 2009 Pazartesi

"elimde değil olmuyor düşünmeden"


sevgili blog,

bugün nasıl anlatsam aacayip bir gündü.

Kendimi ne kadar hazırlamış da olsam, olan biten bana biraz fazla geldi.

Biz izleyici olarak "Peki şimdi nasıl olacak?" sorusuna cevabım yok.

İnşallah hayırlara vesile olur.

Olmayacaksa rica edeceğim hayır gelip kolumdan tutsun, çekip beni kendisinin dizinin dibine oturtsun.

Aksi takdirde bezginbekir olabilirim, benden söylemesi.

Başlık şarkısı ps. Özledim& Coşkun Demir

"gökyüzü bazen ciğerime doluyor"



  • İster telefonda ister bir toplantıda olsun “hı hı” diye dinlediğini teyit etme ihtiyacı duyan insanlara süperötesi gıcık oluyorum. Nerde olursam olayım yanımda biri hı hı’ya başladıysa konstransyonum hop diye anında uçup gidiyor.


  • Uzun süreden sonra ilk defa karayolu ile Bandırma’ya gideyim dedim. Yani aslında abime inandım güvendim, kendisi işe özel servis de yaptığından olur ya dedimm ama ne oldu anında pişman oldum. Yolculuk sırasında onları da pişman ettiğime eminim. Bilumum yol çalışmaları sebebiyle kaç saatte gittiğimizin detayı yok ama ben işten 16.00 sularında çıktığımı- eve de 00.30 vardığımı bilirim, aradaki süre benim için yolda geçen zamandır.

  • Eskiden kendimi ciddi ciddi şanslı hissederdim. Ama anladım ki artık değilim.Üniversitede kırdığım 3 aynanın acısı yavaş yavaş çıkıyor sanırım.
    Ama yani tatil dönüşü Galata köprüsü tadilatı, Bandırma dönüşü yol yapım çalışması falan ben de nasıl güzel duygular uyandırdı tarifi yok.

  • 3G için yumurta kapıya resmen dayandı. Bir heyecanım var mı ? Şimdilik yok, ileride muhtemelen olur. İnternet hızı, telefondan tv izleme bir yana, bu görüntülü telefon dönemi çok aileyi ve ilişkiyi sarsar ben şimdiden söyleyeyim.

  • 2 gün boyunca ilk okumak zorunda kaldığım gazete HaberTurk oldu ve kendilerinden bir köy veya kasaba olmayacağına hızlı bir kanaat getirdim.

  • 2 Günde, Melekler Erkek Olur’u da okudum bitirdim. Etrafımdakiler her zamanki gibi, niye bu hız ve şimdi sen okuduğunu anlıyor musun ki sorularını sordu, bense ayda bir haftasonu böyle kitap okuma haftasonusu yapmaya karar verdim.

  • Çantamda, saçma sapan zamanlarda aç kalmamak için hep bir biskuvit paketi bulundurmaya çalışıyorum. O biskuvi uzun süre kullanılmadığından ve benim çantalarım azıcık dağınık olduklarından, yavaş yavaş ufalanıyor, bayatlıyor bari çıkartayım diyorum, tam da ondan sonraki gün “keşke çantamda yiyecek birşey taşısaydım” hissiyatı içimde vuku buluyor.


  • Haftasonu sıcağıyla sulanan beynime Yemekteyiz programı pek iyi geldi. O Faik denilen adam ne ikiyüzlü ne karaktersiz birşeymiş bu program sayesinde öğrendim. Ördek yemesem de , ördek yemeğinin zenginlere ait bir yemek olduğunu hiç düşünmemiştim. Keşke dedim Sema Çelebi ile Faik Bey aynı programda yarışsaydı da Sema Hanım güzel bir istakoz pişirseydi kendisine.

  • İnsanın haklı iken haksız duruma düşmesi çok fena birşey. Misal bu yarışmada ördekyapan Selda Hanım ( ki kendisi Egeli ve bunu vurgulamakta fayda görüyor) ciddi bir terbiyesizliğe maruz kaldı, hem de haksız yere. Ama kendini doğru düzgün savunamadığı ve saçma da bir laf ettiği için hain Faik daha da konuştu, daha da konuştu. Aslında bu Egeli Selda da süper komik bir karakter. Kendi kendine telkinlerle ben çok iyiyim, ben yetiştirdim, ben süper yaptımla ne iş yapıyor sorusunu bana bir çok kez sordurdu.


  • Ayrıca bir kanal kurarsam, yazın çalışan fanileri düşünerek gayet güzel programlar yapacağım. Böyle saçma saçma programlarla insan ruhuna acı çektirilmemeli.

  • Bandırma seyahatim münasebetiyle sigara yasağının kahvehanelere etkisini de gözlemledim. Cidden hepsi yarı yarıya boştu ama hepsi yanlarına önlerine bir masa koyup faaliyetlerini oraya transfer etmişlerdi. Asıl hadise kendini kış ayında gösterecek belli ki.

  • Tv haberlerinden de anladığım bu sigara yasağında money talks hadisesinin hüküm süreceği. Çünkü denetleyiciler o kadar subjektif davranıyor ki, ya abi bir de şurdan düşün diye ceplerine birer ikişer çorba parası konulduğunda vaziyet muhtemelen değişiyordur.

  • Gazetelerin, yasak çıktı piyasa durdu haberlerine de çok gülüyorum. Yani eğlenmek isteyen insanlar, roxy’ye gidelim, ay yok şimdi orda sigara içilmez gitmeyelim mi diyecekler. Eğer bir mekana gitmeyip başka bir mekanı tercih edeceklerse bu talebi düşürmez, ama yaz sebebiyle bu insanlar zaten Bodrum ve Alaçatı’da ise, gözlemlemek ve bir tespitte bulunmak için daha çok erken.


  • Belediye otobüslerinde bile cep telefonu kapatın uyarısı olan bir şehre gelen üniversite öğrencisinin, denizotobüsünde cep telefonunun kapatıldığını bilmemesi için ilk kez seyahat ediyor olması veya yüzsüz olması gerektiğini düşünüyorum ki ikinci ihtimal bana daha yakın. Bir de telefonu kapatmayıp, kendini zeki sanmak da ayrı bir cinliktir muhtemelen.


  • Böyle seyahatlerde insanı okuduklarından tahlil edebiliyorsunuz. Veya önyargınızı bu vasıtayla oluşturuyorsunuz. Bana göre okunan kitap, kitap hakkında bilgi sahibi değilsem kapağı ve kitaba karşı tavır karşımdakinin nasıl biri olduğuna dair epeyce ipuçları veriyor.


  • Kitabımı hemen bitirdiğimden dönüş için kitap bakmak gayesiyle bizim Migros’a girdim, Masumiyet Müzesi’ni almaya da çok yakınlaşmıştım. Bu sefer de olmadı ama sanırım yaz bitmeden bu kitabı da okuyacağım.


  • Bir başka yazımızda kitapseverlerin kütüphane sevdası ve kitap ödünç verme hallerini de ele almayı düşünüyorum.


  • Benim haftam negatif iyonla başladı ama sizinki daha bir kıpır kıpır olur inşallah benimki de hemen kıvama gelir inşallah diyerek kendimi uykumun olmadığına inandırmaya gidiyorum.

    Edited by Kusburnu.

    Ps.1. Fotoyu buradan çaldım çırptım.

    Ps.2. Şarkı da Eksik Bir Şey.


24 Temmuz 2009 Cuma

"bu nasıl bir cumhuriyet, nasıl bir hakimiyet ben anlamadim"


Sayın doktor,

Dün gece uykumun bir arasında yarın günlerden ne diye düsündüm ? önce Pazartesi korkusu sardı ardından vay Cuma gelmiş yine bitti bir hafta diye sevindim. Üstüne üstlük geldim işe, dışardaki dünyadan soyutlanmak adına yakılması gereken florasanların altına geçtim , başım ağrımaya başladı ilaç da içtim bana mısın demedi, yemek yemek zorunluluğu içindeyim ama koca yazın başından beri sadece karpuz ve peynir yiyilesi bişeymiş gibi geliyor bu kendi havamızı havalandırdığımız binada.

Bu negatif faktörlerden ötürü kendimin depresyonda olduğuna kanaat getirip sana yazmak istedim. Aslinda birazcik yazılarımı takip etsen hayata karşı da umutsuz bir tavrım olduğunu göreceksin, eee bunun için bişey yapıyor musun ki diye sorma ona da mecalim yok, sorunumuz& sebebimiz belli depresyondayım.

Asıl derdim depresyonumun minübüscüsünden , taksicisine ,iş arkadaşımıza kadar olan metropol depresyon sınıfında mı yoksa hala ve hala büyüme sürecinde hayat ne bedbaht bişeymiş gerçeğinin yarattığı depresyondan mı olduğunu öğrenebilmek… Bir yerden sonra bir çözüm arayışına girdiğimde yolumu da şimdiden belirliyim istiyorum. Yani merak ediyorum ben kendimden mutsuz olduğum için mi bu iş bu bina nefes alınamayan kara bulut timsali geliyor bana, yoksa benim haklı olma ihtimalim var mı, burası gerçekten böö 'lük bir yer mi? ? yani siz teşhisinizi koyup işinizi değiştirirseniz sizin için büyük değişiklikler olucaktır derseniz sevindirik olucam, ama 10 işte değişseniz kendinizden kaçamıyacak heryerde birşekilde sıkılıcaksınız diyecekseniz, daha az sıkılan olmanın yolunu arıyacağım.

Anladığınız bir bıkkınlık hali mevcut. Ama bir insan evladı yazın böyleyse kışın nasıl olur diye size danışmak istiyorum syn doktor. Kaç kitap okuyarak dünyadan soyutluyabilirim kendimi? Peki siz gerçekten mutlu musunuz acaba doktor? Ben de burdan bakınca sizin işinizi yapmak istiyorum. Birinin 2 kuple dinlemekten ötürü böylesine bir fiyat talep etme nedeninizi merak ediyor ama saygımdan sormuyor arkanızdan konuşuyorum.


Ama sizin camianın da hakkını vermek lazım . Geçenlerde şöyle bir şeye tanık oldum.Yan masada oturan bir beyefendi gittiği doktorun kendisine etkilerini anlatmıştı, kalp ağrısı geçmiş, sigara içmeyi bırakmış çünkülem ruhu artık daha güçlü olduğu için daha dirayetli imiş, ruhun sağlığı ile beden sağlığı beraber geliyormuş. Bu durumda merak ediyorum benim ruhum kaç zamanda nasıl iyileşir doktor ? Sigara, alkol kumar bırakmak değil derdim, sadece çay ve asitli içecek içmesem birazcik daha enerjik, biraz daha hayata karşın ılıman baksam yeterdi bana.

Bir de gerekmeyen insanlara saygı duymadığım için vicdanım rahat olsun istiyorum, çünkü ben yine dün aynada kendime baktım doktor ne olursa olsun yok edemediğim saf bir yanım var ve bir şekilde insanlara safiyane bir iyi niyetle yaklaşıyorum. Kazık yemeden önce tedbirlerimi almayı öğrenmeyi gerekli mercilerden talep ediyorum. Herşeye karşın gereksiz bir sorumluluk hissetmekten de sıkıldım, dünyayı benim kurtarmıyacağım belli olduğu üzere bu ek yükümlülüğümü de terketmeyi kendim için faydalı görüyorum.

Sen şimdi peki hiç mi iyi bişey yok hayatında diyeceksin?

Bende var tabiki ama ben nankörüm doktor, galiba bu da bir sorun diyeceğim. Mesela artık lens ve ya gözlük kullanmamanın sevinci heyecanını sadece 3 gün yaşayıp şimdi kupkuru sol gözcüğümün ne zaman iyileşeceğini dert ediyorum.

Hep bardağın boş kısmına bakıyorken , bu iş zor olmaz mı doktor?

Ama zaten asıl sorun da bu değil mi ? Insan kendini olumsuzluklara yakınlaştırıyor, negatif oldukça negatifleşiyorsun. Ya yakın zamanda lanet bişey olup çıkarsam , insanların yanındayken ayy enerjimi çalıyor dediği bişey olursam ben doktor? Derdime derman yine bende biliyorum da benim de deva üretebilmek için dış faktörlerden beslenmem lazım, yani güneş olmaksızın fotosentez yapmak bilimsel koşullara da ne kadar uygun ki sorarım sana?

Yeni yaşıma girmeden önce tüm hesaplarımı temizleyip, öyle ya da böyle, borç ve yahut harç yepyeni umutlarla, hayata sağlam bir inançla başlamam lazım … Bunun için ya beni dinle, ya bana yol göster, ya da sadece aklımla iyimserliğimi aynı yönde buluştur.

Ya da sen dur ben kendi mucizemi eskiden olduğu gibi bir kez daha yaratıyım. Hem itiraf et sen de kendi söküğünü dikemeyen terzilerdensin, mutsuzsun di mi doktor? Herkesin kendini merkez yaptığı hayatlari her defasında çok önemliymişçesine dinlemek ne kadar da yorucu olsa gerek.

Tam da şu anda fonda I need a miracle çalması bu mucizenin ilk adımı değil de nedir doktor?

Galiba bir yerlerde benim için hala umut var.

Öleyse ben müsade isteyip, bir yerlerde iyimserliğimi bulmak adına yollara düşüyorum.
( Bu arada ;Başımın ağrısı geçmişken mevcut ve muhtemel baş ağrılarınız için sizden de özür diliyorum.)

....


Ustat tarihinde 20 Temmuz 2007


Tatilde bile yazı yazmışken, bugün üstat'dan kopylamak tutarsızlığın alasıdır kabul ediyorum. Ama kafam çok karışık. Algılarım biraz fazla açık, bu yüzden de kafamı yazıya topluyamıyorum. Zaten haftasonu da Bandırmaya kaçıyorum. Eskici davranışımı ve imla hatalarımı mazur görün lütfen.


ps.1. Fotomuzun mahallesi burası.


23 Temmuz 2009 Perşembe

"aslına bakarsan niyeti çözersen"



....
Şimdi geçmişini temizleme, arınma ihtiyacı duymasını anlayabiliyordum. Yaşlanıyordu, öğreniyordu, hatırlıyor ve pişman oluyordu. Vicdanında yükle yürümek kimse için kolay değildir: vicdan yükü zaman içinde, yürüdükçe ağırlaşır, taşınması zorlaşır. Bunu yaşım ilerlediği için söyleyebiliyorum. Gençken insan zamanla her şeyin unutulacağına inanır. Keşke öyle olsa. Ama değil.

....

İnsan kendi etkisini bilemiyor ki. Ne varken ki etkisini bilebiliyor, ne yokken ki. Ne de anlamını, kendisinin.

...

Hayat şimdi eksikliğini duyduğun şeyler değil, ileride eksikliğini duyacağın şeyler. O yüzden oturup vargücünle kendini ileriye hazırlıyacaksın.

....

Bir şey olacaktı artık. Bakacaktık. Biraz zaman kaybetmesini, derslerden geri kalmasını göze alacaktık. Hayatı değiştirmek kolay değildir, kayıpsız olmaz. Birinin hayatı değişince herkes biraz kaybeder.

Bir Eski Kocanın Öğleden Sonrası- Hamdi Koç


ps. Serinin ilk kitabı Melekler Erkek Olur'u da bekleyen onca kitabıma rağmen hemencecik koştum aldım.

ps.2. Başlık şarkısı Funda Arar- Aslında


"ilkel umutlara safça yaslan ve düşlere dal"






  • Ayşe Arman ne yaparsa yapsın okunuyor ve konuşuluyor. İyi veya kötü, akıllı veya aptal olmasına gerek yok, kendi gündemini illa ki oluşturuyor bu yüzden kendisini tebrik etmek lazım. Tabii son çalışmasının gayet geyik bir denemeden ibaret olduğunu da belirtmekte fayda var. Yani bir kere istediği sonuca ulaştığını sanmıyorum. İyi ki Reina’da içeri almamışlar yoksa araştırmanın dişe dokunur hiçbir yanı da olmazdı. En komik olan kısmı ise politik olmak adına bişeyler söyleyip ama aslında ben öyle demek istemedim demesi. Kara çarşaflılar için ninja kaplumbağa tabirini kullanan kimse çizgi filmin ne kadar sempatik olduğunu düşünmez bunu artık itiraf edelim.


  • Bir de Türkiye’nin en seksi ikinci kadını seçilmesi var. Aslında o seçimde 1. hakkında daha çok konuşulmalı. Zaten erkek ve kadın liste birincileri bize bir diziye ne kadar bağlandığımızı ve dizinin bizi nasıl etkilediğini ispatlıyor. Beren Saat, Bihter olarak kesinlikle seksi bir kadın itiraf ediyorum ( topuklu ayakkabı ile yürüyememesine rağmen) ama sade Beren daha çok güzel. Kendisini daha önceki dizilerinde de izlemiş biri olarak bu yorumu yapıyorum. Hele ki Tuba Büyüküstün’ü seksi seçmişler en çok buna gülüyorum. Yahu hatun güzel, duru ama seksilik başka bir şey, hala bunun ayrımı bence güzel yurdumda net değil.


  • Halis Toprak’ın 17 yaşındaki bir küçük çocuk ile evlenmesi mi, Bülent Ersoy’un 20 yaşında çocuklarla evlenmesi mi daha kötü bunun kararını da veremedim. Ayrıca Doğu’da kaç yaşında olursa olsun küçücük kızlarla evlenen adamlar hep varolmuşken, bunu Halis Toprak yapınca mı ayıp oluyor bunu anlamıyorum. Bu ülkede çocuk sahibi olmak özellikle de kız çocuğu olmak ne kadar ürkütücü bir hal alıyor gün geçtikçe bunu anlıyorum.


  • Hamdi Koç hiç okumadığım bir yazardı. Şimdi “ Bir eski kocanın öğleden sonrasını” acayip keyifle ve merakla okuyorum. ( bitti sayılır) Sonrasında yine tersine gidip serinin ilk kitabı “Melekler Erkek Olur”u okumak gayesindeyim. Neden Elif Şafak okuyamıyorum sorusuna ise cevabım yok. Bir ara Masumiyet Müzesini de okumayı deneyeceğim ama muvaffak olabileceğimin sözünü veremiyorum. Sen de bilirsin önyargı çok pis birşey sayın okur.


  • Oray Eğin- Soner Yalçın tayfası ile Cengiz Semercioğlu Ömer Özgener tayfası arasındaki husumeti bir türlü öğrenemedim. Sürekli bir bel altı, bel üstü atışmadır gidiyor. Bir de şöyle bir hadise var ki, ben Ömer Özgüner’i bir küsür senedir çocuklu bir hatunla görürdüm ve bildiğimiz aile sanırdım. Şimdi kendisi nasıl evlendi? Daha önce evli değil miydi? Benim gördüğüm aslında ikizi miydi, bu sorularıma da cevap bulamıyorum.


  • Yaz müzik anlamında cidden bahtsız geçti. Yani şu sıra dinleyecek müziğim gerçekten yok ve pek bedbahtım. Yeni albümler üstüste gelince değerini bilemedim, şimdi kör kuyularda merdivensiz kaldım.


  • Yaz da zaten bitti gibi bişey sayın okur. Bu ramazan en çok şu kadarcık yazımızı gölgeleyecek diye düşünüyorum çünkü herkes düğünlerini tatillerini ramazan öncesine sıkıştırmaya çalışıyor. Artık bizim burda sezon 2 ay bile değil turizm esnafının derdi katlanır krem karamel olur gibi geliyor bana.


  • Bu arada tatil yazılarında bahsedemedim ama Bodrum’dayken İstanbul’a dair en çok sufleyi özledim ve orda bırakın güzeli, sufle yapan yer bile bulamadım. Bilen varsa detaylarını versin, bir dahaki sefer Vedat Milorculuk oynamaya gideyim.

    Bir madde daha vardı, 10 dakika önce aklıma gelip 2 dakika önce yerini boşluğa teslim etti.

    Bu sebeple arrivederci diyor yazıyı edite gönderiyoruz.

    Kendime de not düşüyorum; Manken camiasının daha sonra süper mazbut hayat yaşama hallerine de bir burun sokalım lütfen.

edited by kusburnu.

ps. başlık şarkısı Redd- Dekadans

22 Temmuz 2009 Çarşamba

"endişeler korkularla oluyoruz hayatlardan"



Bir süredir fazla 3. sayfa haberi okumaktan olduğunu düşündüğüm bir korkum var.

Hayatımın bir anda altüst olması, sevdiklerime, sahip olduklarıma zarar gelmesi falan filan.

Herşeyin bir anda altüst olabileceği korkusu herkeste vardır illa. Ama bu korku seviyesi belirli bir noktayı geçtiğinde tehlike çanları çalıyor. Herhalde sonra insanlar panik atak ve benzeri rahatsızlıklar yaşıyor, uyuyamıyor, telefon bir kerede açılmadı mı bin tane senaryo yazıyor.

Ama işte herşey insanlık için.

Bugün gazetede okuduğunuz şey yarın sizin başınıza gelebilir. Gelmemesi için hiçbir engel yok. Hastalık olmasa kaza, kaza olmasa bir serseri kurşun, hiç olmadı doğal bir afet. Zaten hayat da bu değil mi diyecek olanlara itirazım yok. Ama bu ihtimalin ne zaman kapımı çalacağını bilmeden yaşamak paranoyak yapabilir beni, ondan korkuyorum.

12 yaşında bir çocuk annesi kanser hastasıyken babasını gözünün önünde kaybediyor. Çocukluğunu mecburen ve acilen rafa kaldırıyor. Kocasının cenazesine bile gidemeyecek kadar kötü olan annesinin yaşam umudu şimdi o. Bana birşey olursa o bensiz ne yapar korkusu sarmıştır annenin içini muhakkak. Kendi için değil, bu yaşta kaderi baştan yazılan oğlu için endişeleniyordur. İnşallah oğlu için mücadeleyi bırakmaz ve o gencecik hayatı bu ağır yüklerle bir başına bırakmaz.

Acısını veren Allah sabrını da verir diyorlar. İnanmaktan başka çare var mı bilmiyorum.

Buna rağmen hala hayatı tasarlamaya çabalamak niye? Bu sorunun cevabını veremiyorum.


edited by kusburnu.

ps.1. Foto kısa bir aradan sonra Sadi Güran'dan.

ps.2. Şarkı- Sıla -En Doğru Zaman

21 Temmuz 2009 Salı

"ben sigara dumanının altında yana yana en sonunda kül oldum"




Sigaranın dumanına sarıp sarmalanası okur;

Nihayetinde ben ve benim gibi pasif içicilerin nefes alma günleri gelip çattı.

Geçen Temmuz’dan beri kendimizi avuttuk, şimdi bu avuntuların bir hayalden ibaret olup olmadığını yaşayarak göreceğiz. Haberlere iyi malzeme çıktığı için 3 gündür ekranlarda neler deniyor izlenip epeyce eğleniyorum.

En güldüğüm özgürlüklerimiz kısıtlanıyor lafı. Peki bu durumda bugüne kadar sigara dumanını boşu boşuna yutan ben ve benim gibilerin özgürlükleri ne oldu sorarım sana sayın tiryaki?

İnsanların zevklerine burun kıvırsam da karışmam.

İnsanların kendilerini öldürmelerine de lafım yoktur.

Ölmeyim ama sürüneyim diyorlarsa da eyvallah derim, kimse kimseyi zorla hayatta tutamaz, kaliteli bir hayat yaşatamaz.

Ama ben yalnız ölmemeliyim diye düşünüyorlarsa, kendi gibilerle yanyana olmalarından yanayım. Sigara içmiyorsam sigarayı sevmediğimden. Yani bu durumda sen sigarayı seviyorsan ortak bir noktada buluştuğumuzda bazı feragatlarda bulunmamız gerekiyor. Bugüne kadar feragat eden bensem artık senin fedakar olman da kabul edilebilir diye düşünüyorum.


Bu şekilde yasa %100 uygulanabilir mi emin değilim ama ben %75’e de razıyım. Ve şimdiden söylüyorum yanımda içen herkesi de ispiyonlarım.

Aklı olan güzel bir akşam yemeği yemek için veya güzel bir açıkhava konseri izlemek için böyle bir işkence çekmemi benden beklemesin.

Gece alemlerinde ise sigara nasıl içilmeyecek onu bilemiyorum. Gerçi o gece alemlerini de terkedeli çok oldu ama yine de bana gerçeküstü geliyor. Bir de oradaki uygulamayı azıcık gerçeklerden uzak buluyorum. Yani ben kırkyılda bir hoppidi hop mekana gidip evime döndüğümde leş gibi sigara kokmaya bayılmıyorum ama bu alemlerde sigara içmemesine rağmen alkolle beraber içiliyor ya diyen insanlar gördüm. Peynir ekmek gibi bir bütünler belki de idrak edemiyoruz.

Ben misal şöyle bir uygulama uydurdum hayalimde. Sigara içilebilen eğlence mekanları olsun. Bunlar özel bir vergi ödesinler buna karşın ve kapısında da uyarı bulunsun, sigara içmeyenler için sağlıksızdır falan filan diye. Eğlenmek için de sigara dumanını kabul eden koşa koşa gitsin.

Ayrımcılıksa ayrımcılık ...Biz ciğerden zaten ayrılmışız, mekansal da ayrılsak ne olur ki?

Bunun içindir ki doğumgünüm benden ayrıldığın gündür sayın sigara. Fevkalade mutlu ve bir o kadar umutluyum.

Allaha yakın bana uzak olmanı dilerim...

Ps. Bence kahveler de özel mekanlar. Sigara alkol ikilisi gibi, kahveler de sanki hep dumanaltı olması gereken mekanlar.

Ps.2. Bu kanundan mütevellit sigarayı bırakmayı deneyecek şahıs kişilerinden özellikle de erkeklerden ricamdır, lütfen sakız çiğnemeye başlamayın.
Sakız çiğneyen erkek görüntüsü, benim falım çiğneyen halimden bile beter olabilir.

edited by taze gelin kusburnu.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

"umudum yarinlarda"


Pek muhterem okur,

Sana bu satırları Bodrum havaalanından yazıyorum, kısmet olursa yazımın bir kısmına da uçakta devam ederim. Veyahut önüme bir sürü engeller çıkar sen bu yazıyı ancak Pazartesi okursun onu şu an kestiremiyorum.

Tatil bitti depresyonuna girmem daha önce sözünü verdiğim tatil gözlemeleri ( bunu bilinçli yazdım) vol.2.’yi yazmama engel değil.

Müsadenizle bu bölümde Bodrum’un sosyetik hallerine istinaden gözlemlerimi iliştireceğim ve yazıyı da ben ve benden daha da az tatil bilmezleri düşünerek tane tane detaylandıracağım.

Rüzgarına kuırban olduğum Gölköy bizim televizyon camiasından tanıdığımız Türkbükü ile bir nevi kardeş. Yani aslında biraz devlet zoruyla oluşturulan bir kardeşlik bu. İkisi de Göltürkbükü adı altında belediyeleştirilmiş, dolmuşları ortak, yanyana sahil şeridindeler ama tarzları azıcık farklı. Türkbükünü benim gibi sadece magazin aleminden bilen biri oraya adım atar atmaz sağında Süreyya Yalçın solunda Demet Akalın göreceğini zannediyor tabii. Ama aslında bildiğimiz bir tatil mekanı Türkbükü. Her şey o köprüde bitiyor.

Köprünün sağı ve solu olarak ince biz çizgi çizilmiş. Sağında her şey Gölköy tarzındayken, solunda hadiseler azıcık conconlaşıyor. Gündüzleri lola beach popülerken, akşamları ship a hoy daha revaçta. Divan Palmira ise hep kalabalık ve ünlülü. Ama o haberlerdeki görüntülerin ağırlıklı ortalamada haftasonu çekildiği bir gerçek. Benim tanık olduğum birkaç akşamda da hoppidi hop partiler fazlasıyla softtu.

Zaten asıl partiyi uzakta ararken yanımızda bulduk. Emre Ergani’nin Bianca Beach’i sağolsun alemler odamızda bile dinlenir hale geldi. Bianca haftaiçi gündüz vakti gayet sinek avlayan bir mekan da olsa, akşamları ve özellikle de haftasonları tıklım tıklım olmayı iyi biliyor. Türkbükü’ nden akşam vakitlerinde vıyn vıyn diye giden sürat teknelerinin , jet skilerin güzergahı da range rover’ların güzergahı da Bianca Beach oluyor. Peki ben gidip eller havaya yaptım mı oralarda? Hayır, sadece bir gözlemci olarak çok bilmişlik yapmak istiyorum.

Ben bahsi geçen mekanı en son bir Cumartesi öğleden sonrasında gördüğüm için, hafızamda hep o kalabalık hali kalacak. Ve kabul etmek gerekir ki, insanlar oraya deniz veya güneşten ziyade sosyal bir ortam için gidiyor.



Ama misal Xuma böyle değil. Xuma da Cumartesi günü kalabalık oluyordur muhtemelen ama en azından kendi kendinize kalma şansınız biraz daha yüksek. Ama genel olarak hava rüzgarlı, deniz dalgalı ise orası da sizin gibi akıllılarla dolu olacaktır şaşırmayınız. Yok siz alem için gidiyorsanız onun da yeri belli. Yine de benim önerim belli bir noktadan sonra “maalesef doluyuz, bu yüzden sizi alamıyoruz” demeyi öğrenmeleri.

Velhasıl sayın okur, herkesin kendine göre Bodrum'u var. Doğru yere demir atarsanız gönlünüzce bir tatil de yaparsınız. Hepiniz o koylardaki teknelere sahip olabilir misiniz orası biraz şüpheli :)

Bu yazıdan çıkartılamayacak sonuçlar;

Yazın kitabı bence Elif Şafak'ın kitabı Aşk. Gri kapaklısı pembe kapaklısı farketmeden en çok görülen kitap bu oldu.

Bense Marc Levy' nin Özgürlük için kitabını okudum. Bundan önceki kitaplarından çok farklı bir tarzda yazılmış kitap tatil dışında okunursa daha güzel olur sanki gibi geldi ama ben yine de Uykusuz okumak dışında kalan vaktimde kitabı bitirdim.

Bodrum da zaten İstanbul'un sayfiye mekanı olduğu için eğlence babında herkese uygun bir yer var.

Kaldığımız otele giriş yaptığımız gün, Banu Alkan çıkış yapmış, tekrar gelir dediler, bekledim de gelmedi.

İnsan tatilde tuhaf bir şekilde dondurma yeme isteği ile doluyor. Bunu da İsviçreli bilim adamları bir ara inceler diye ummmaktayım.

Çoğu tatil mekanı gibi, Bodrum da Mayıs veya Eylül ayında daha sakin ve güzeldir muhakkak.

Türkbükü'ndeki silahlı hadise ise Tv.'lerin yansıtmaya çalıştığı gibi köprünün solunda değil sağında (yurdum insanı kısmında) gerçekleşmiş. Biz akşamında o mekanda yemek yemeyi düşünürken bunu bilmiyorduk tabi :)

Bodrum tatilinin ana fikri;

İstanbul'dan kaçmak için İstanbullunun en çok olduğu yerde tatil yapmak pek rasyonel değil.


Bodrum'un bir reklam sloganına ihtiyacı olsa, “Herkes Bodrum'da sen neredesin?” - orjinallikten uzak olsa da- ilk önerim olurdu.

Asıl sloganım (derdim) ise “tatil bitti ben neyleyim?”

edited by fery.

ps. Başlık şarkısı ısrarla Kumsalda.

ps.2. Daha çok fotoğrafım vardı, yüklemeyi beceremedim. Evden düzeltmeleri yaparım artık.


19 Temmuz 2009 Pazar

"hayattan caliyorum"


Umut Sarıkaya'nın daha önce de birkaç yazısını el emeği göz nuru ile kopyalamıştım. Açıkcası yazın tamamını kopyalamadığım için telif haklarına karşın bir yamuk yapmadığımı düşünüyorum. Bu yazıların internet ortamında yer almamasını mantıklı buluyorum ama bari kitabı yayınlansın da arşivci okur huzura ersin istiyorum. Bu yazıları kendim için yazıyorum ama google analytics sayesinde hangi yazısı ne kadar aranıyor taranıyor bunu da keşfediyorum. (Gerekli gördüğü durumda bu gizli bilgileri kendisi ile paylaşabilirim.) Ama görünen köy de kılavuz istemez şunu da belirtmeliyim, Can Erik benim gibi birçok kişi tarafından çok beğenilip, google'da pek çok kez arandı.


BIRAKIN SEVİYORUM

....
İnsan olarak şu dünyada yaptığımız tek şey bir şeylerin veya birilerinin yanında belli bir süre bulunmak ya da bulunmamak. Başka bir şey değil. Aslında hiçbir şeyi, hiç kimseyi etkileyemediğimiz gerçeğini nedense bir türlü kabul edemiyoruz. Hayat boyunca yaptığımız her şeyi anlamlandırmaya çalışıyoruz. Aslında sadece olması gereken oluyor, bize doğru ya da yanlış gelmesi olmayacak anlamına gelmiyor ne yazık ki.

...

İnsanlar hiçbir zaman mutlak bir duyguyu sonuna kadar yaşayamazlar. Yani çok aşık biri sevgilisini aldatabilir, ya da ayrıldığı için çok mutsuz biri bir arkadaşının anlattığı bir şeye çok gülebilir. Buna şaşırmamak gerekir. Hissedilen duygular anlıktır, güne yayılmaz. Yayılsa zaten hayat çekilmez.

UMUT SARIKAYA
Benim de Anlatacaklarım Var- UYKUSUZ

ps.1. Bu haftaki G-8 zirvesi ve Turkcell Müşteri Hizmetleri karikatürlerinden hala haberdar olmayanlara bir an evvel Uykusuz alması şiddetle tavsiye edilir.

ps.2. Başlık şarkısı yine KUmsalda'dan.

18 Temmuz 2009 Cumartesi

"simdi cok uzaklarimda, nafile telaslarim"





Bir tatil bilmez Gölköy’den bildiriyor (bu replik tabiki de çalıntı).


Nereden başlasam nasıl anlatsam bilemiyorum pek muhterem okur. Ts-1’deyim, bedbahtım, 1 haftadır yazarım dediğim fikriyatları ancak kaleme alabiliyorum, Gölköy’ün 1 haftadır süren rüzgarı az biraz ara verdiğinden de iskelede öğle vakti görmemişcesine güneşlenirken an itibariyle birazcık açım.
Dediğim gibi bir tatil ve Bodrum bilmez olarak gözlemlerimi ortaya karışık serpiştireceğim. Niyetim iki yazı yazmak ama bakarsınız bir olur bakmazsanız dağ olur.

  • Dilimi eşşek arısı soksun ki, “İstanbul’daki havadan banane nasıl olsa ben tatilde olacağım” türünde bir beyanatım oldu. Meğersem nereye gidersen git, kendini de beraberinde götürüyorsun misali İstanbul havası da peşimden geldi. İlk zamanlarda bu esinti pek de güzeldi aslında. Nem yoktu, hava yapış yapış değildi. Ama ne zamanki akşam sahilde yemek yiyemez, denize dalgadan ötürü giremez olduk dırdırlarıma başladım. Bereket bu Bodrum İstanbul gibi, başka koylarda bambaşka havalar var. Bir minübüse atlayıp güneşi ve dinginliği bulup, niye biz otele o kadar para verdik ki o zaman diye hayıflandık.
  • 1 hafta boyunca 2 otelde kaldık. Otellere karşın hissiyatlarım uç noktada olmadığı için isim vermiyorum. Ama 2. otelimizi daha çok sevsem de rüzgarsal konumda ilkinin daha avantajlı olduğunu da belirtmeliyim. Kahvaltı delisi insanlar olarak paket terayağı, reçel bala tabiki de gıcık olduk. Ekmeğin yanında bir simit, bir poğaça janjanlı bir şeyler aradık ne yazık ki mutluluğu bulamayıp, bolca Susam’ı yad ettik.
  • Tatilimizin resmi sponsoru Uykusuz oldu. Pazar sabahı uçak beklerken Cihan Ceylan, sonrasında Uykusuz 4. cildi ve devam eden günlerde de Sandık İçi kitabı. Bu yüzden yazı stilimde Umut Sarıkaya, Ersin Karabulut ve Cihan Ceylan havası sezerseniz korkmayınız, bu overdose hadisesi pek yakında normale dönecektir.
    • Güneşlenme hadisesini yine adabıyla yapamadım. 30 faktörler, öğlen güneşlenmemeler falan da güneş alerjime engel olamadı. Ben de sonra saldım gitti. Güneş kremi bitti ama benim bronzluk sevdam bitmedi.
    • Araştırmacı yazar kişilğimle yaptığım tespitlere göre, buradaki ahali zaten güneşlenme tatili yapıyor sayın okur. Yüzmek mevhumu, daha serin güneşlenmek için verilen bir aradan ibaret ağırlıklı ortalamada.
    • Tatilin sürprizi ise benim için Kaan Taşkent oldu. Bilmeyenler için söyleyeyim bu ufak çocuk sosyete alemlerinden Sezai Taşkent ve Mine Kalpakçıoğlu’nun oğlu. 7-8 yaşlarında var ya da yoktur. Kendisini ilk kez 4 yıl önce görmüştüm. Sempatik ve güzel bir çocuk olarak karizmatik babası ile yemek yerken “aman da aman sen ne tatlısın “ türünden hafif bir muhabbete girdiğim de sosyetik olduklarını bilemiyordum ama babasının Hanımefendi’ye teşekkür et Kaan dediğinde bir şeylerden şüphelendim ve daha sonra gazetede kendilerini görünce yapbozu tamamladım.Daha sonra Kaan’ı, annesi ve yabancı olan dadısıyla beraber (anne baba ayrı) Üsküdar-Beşiktaş motorunda gördüm. Trafik münasebetiyle şoförleri onları Üsküdar’dan alacaktı, karşıma oturmuşlardı, Kaan annesi ile yarı ingilizce yarı Türkçe olan bir konuşma gerçekleştiriyordu. Annesi de sanki babasına göre daha soğuktu. Ya da ben artık sosyetik oldukları bilincine vardığımdan öyle düşündüm. Bu tatlı tesadüflerin üçüncüsü ise Gölköy’de gerçekleşti. Türkbükü sahillerinde görsem şaşırmayacağım Mine Kalpakçıoğlu, oğlu ve sanırım annesi ile yaptığı tekne gezisini yine gözümün önünde sonlandırdı. Tekne dediysek de bildiğimiz denizotobüsü ile yarışan teknelerden ziyade, özel gruplara tur düzenleyen küçük ahşap tekneler. Böyle alakasız tesadüflerin aslında bir işaret olduğunu ve Kaan Taşkent’in benim kardeşim olup olamayacağımı sorgulasam da denize girince bunların tümünü unuttum.
    • Yazlık mekanların rituellerinden biri olarak taksicilere ve minübüslere gıcık olduk. Führerschein mesleğin getirdiği çözümodaklılık ile birçok danışmanlık projesi üretti. Ben ise her seferinde kendisini acı gerçeklerle yüzleştirip Bodrum esnafının pek de gelişime açık olmadığını hatırlattım.
    • İstanbul’da görmediğim kadar Range Rover’ı Bodrum’da gördüm. Range Rover’dan sonra en çok bizim arabalardan vardı. Burada şöyle bir datamining çalışması yaptım, bizim arabaları kullananlar tatilde Bodrum’u tercih eder.
    • Buraların köpeklerinde tuhaf bir mutsuzluk tespit ettik. Yazıyı yayınlayabildiğim vakit fotoları ekleyebileceğimden emin değilim, ama daha sonraki kanıtlarım ile bu tespitimi açıklayabilirim. Nedir bu köpeciklerin içlerindeki boşluk, suratlarındaki hüznün sebebi, düşündük düşündük bulamadık.
    • Minübüs seferlerimizde birçok maceramız oldu. Bizim buradaki dolmuş evvela Türkbükü’nden kalkıp sonra Gölköy’dekileri aldığı için durakta bir çocuk habire Türkbükü’nü arıyor. Bu pek sempatik arkadaşımızın gelmeyen dolmuşla beraber artan sorumluluğuna ve çabasına da şapka çıkarttım.
    • Bir sürü fotoğrafımızdan profil fotoğrafı olarak kullanacağım birkaç şapkalı foto çıktı. Güngör Uras’ın gurmelik yazılarında kullandığı fotoğraflara sahip olmanın tarifsiz sevincine eriştim.
    • An itibariyle İstanbul’da havanın ne kadar güzel olacağını duymak da beni pek bahtiyar etti. 1 haftalık güzel havalı tatili bana çok gören hava durumuna da teesüflerimi sunuyorum.


    • Bu 6 güne dair ilk aklıma gelenler bunlar. İkinci yazımda Bodrum sosyetesinin kalbinin attığı Türkbükü gözlemlerimden Bianca Beach alemlerinden bahsedeceğim. Beni izlemeye devam ediniz.

    Bu yazıdan çıkartılamayan sonuçlar;
    • Tatilimizin sloganı Cihan Ceylan sağolsun “ Bu hava yağar hacı” oldu. ( Yine O Adam)
    • Yazının ortasında bu meymenetsiz rüzgar yine kıvamını buldu, sabahki dingin hava tabiki de yalan oldu.
    • Tatilimizin reklam cingılı; “Merak ne güzel şey, güzel şey merak” oldu. Hidayet’in 3 G oyunculuğuna ise ben şahsen bizzat kendim olarak 10 puan verdim.
    • Ozan Güven’li Avea reklamına ise bittim resmen. Çok çok çok beğendim.
    Benden selam söyleyin;
    • Gölköy’deki minübüs sırasını düzenleyen, güleryüzlü, yardımsever, ismini öğrenemediğim çocuğa,
    • Gölköy Can-Can restaurant’ın pek tatlı ve ilgili ustasına,
    • Bir akşamüstü keki servis etmeyen bütün şuursuz mekanlara,
    • Marina Restaurant’ın süper hızlı servisine ve güzel yemeklerine. (ama krema sosuyla domates olmaz ki)
    • Rüzgarda servis yapmaya çalışan tüm garsonlara,
    • Xuma Beach’teki arı gibi çalışan ve führerschein’ı pek seven, ilgi alakası ile bizi pek bahtiyar eden Veysel’e.
    edited by fery.
    ps.1.Fotoğraflar el emeği göz nuru:)
    ps.2. Başlık şarkısı Kumsalda&Sertab Erener