30 Haziran 2009 Salı

"dilimden kalbine apaçık bir muhtıra""


İsmimin manasındaki ters-yüz ilişkiden mütevellit Yiğit OKur'un kitaplarını da sondan başa doğru okudum (İnci Aral gibi). Romanlarını okuyup bitirdikten sonra D&R'larda bulamadığım "O zaman kim söyleyecek şarkıları" na nihayet idefix sayesinde ulaştım.( Special thans to kusburnu) 155 sayfalık kitap Okur'un akıcı diliyle bir çırpıda bitiyor. Öyküler yazarın hayatına dair ufak ipuçları da verdiğinden pek kanım ısındı kitaba.

BenYiğit OKur'u geç keşfedenlerim ama benden de geç kaldıysanız ve hala kendisini tanımıyorsanız size kendisi hakkında bir kuple bilgi sunmak isterim. Kendisi 1934 doğumlu, avukat olacağı o doğmadan belirlenmiş. Galatasaray lisesi hayatına ve yazılarına çok şey katmış. O da buna karşılık GS lisesinin kütüphanesini yaptırmış, her sene de bir öğrenciyi okutmuş. ( halen de buna devam ediyor sanırım) Nedendir bilinmez çok da zeki olduğunu düşündüğüm bir insandır kendisi. 30 yıllık arayı kapatmak için inşallah daha birçok eserini de bizlerle paylaşır. ( Muhtemelen onunlar da Yunus Nadi ödülü kazanır)
"O zaman kim söyleyecek şarkıları"'nın altı çizilen satırlarından bir buket aşağıda. Devamı içinizdeki okuma aşkında...


"Böyleyizdir, sonraya erteleriz. Oysa, sonra yoktur ki. Sadece şimdi vardır. Geçmiş, zaten geçmiştir. Gelecek sadece bir varsayım."
....

"Kocaman sözcüklerden çekindiğim için "mutluydu" demeyeceğim. Ama, aslına sorarsanız, mutluyduk."


ps. Başlık şarkısı Gripi- Zamana Bırakma Bizi

"ne olur sanki biraz daha zaman verseniz"


Uzun süredir Ayça Şen yazısı kopyalanan blogumda bir değişiklik olsun niyetiyle bugün Ece Temelkuran satırlarını çalıp çırptım. Daha öncede söylemiştim, herkesin büyük bir bezginliği var hayata karşı.


Ece Temelkuran gibi hayatın her noktasını bu kadar sorgulayan bir insanın yorulmasından daha doğal birşey yok da ben ne yaptım da neden yoruldum, sınav sorusu olsa cevabı bilirim ama satırlara dökemem sanki.


YORGUNLUK

21-06-2009


Nasılsa köşe yazarlığı artık bir tür günlük tutma hadisesi haline geldiğine ve köşeler de yazarın hayatına açılan, yer yer pornografik, yer yer sevimli bir pencere olarak görüldüğüne göre, ben de söylemeliyim ki bu yazıyı sizlere çok yorgun bir günde havaalanından yazmaktayım. Hayatımın yarısını geçirdiğim havaalanından. Her zamanki gibi peşimde bir bavul bir yerlere gidiyorum. Zaten hep böyle. Ben ve bir bavul gidiyoruz. Sürükleye sürüklene. Hatta bazen öyle isteksiz oluyorum ki bavul beni çekiştiriyor diyebiliriz. Bu yolculuk da onlardan biri.


Üç şeyi çok diliyorum


Hiç canım gitmek istemiyor. Hiç konuşma yapmak istemiyorum. Kimseye görünesim yok. Kendi içime kapanayım istiyorum ve yine de gidiyorum. Verilmiş sözler...


Hayatta üç şeyi en çok diliyorum bu günlerde. Birincisi ‘Bi’ işim de kolay olsun’ diye başlıyor. Çünkü çok özeniyorum şu Hollywood’dakilere:“Çok şaşırdım, bu ödülü hiç beklemiyordum. Çok şaşırdım. Çok şanslı bir insanım


”Böyle hayat tepesine pişmiş armut gibi düşenlere çok özenirim ben. Çok çalışmak zorunda kalmayan. Bir yazı yazıp parlayan, bir şarkı söyleyip ünlü olan insanlara, tüm içtenliğimle söylüyorum, çok imrenirim.İkinci dileğim ise sadece yapmak istediğim şeyleri yapabilmek, gitmek istediğim yerlere gidebilmek, sadece anlamlı bulduğum insanlarla konuşmak ve sadece “Yazmazsam ölürdüm” dediğim şeyleri yazmak. Gerisi zira çöp. Net söylüyorum: Çöp!


Fena halde tatil zamanı


Öyle hayatımızın içine doluşuyor işte. ‘-meli, -malı’ eklerinin küçük sinsi arabalarına binip içimize giriyorlar ve çıkmıyorlar. Zamanı berbat kokan bir çöplüğe dönüştürüyorlar. Onlardan işte kurtulmak istiyorum.


Üçüncüsünü ise, utanmadan söylemem mümkün değil: Sigarayı yeniden bırakmak istiyorum. Tam bir yıl olmuştu bırakalı, çok da iyiydim. Fakat gidip Beyrut’ta, herkesin sigara yiyip içtiği Beyrut’ta yeniden başladım. Hiç öyle mühim bir gerekçesi yok. Bir gerekçesi bile yok. Başladım işte. Lanet bir şey bu sigara.


Fena halde tatile çıkma zamanı geldi. Ve fakat tatilde de çalışacağım.


Dün Ermeni bir dostum şöyle dedi:“Kazmayı bırak, küreği al!”Babası ona yorulunca böyle dermiş:“Yoruldun mu? Kazmayı bırak, küreği al!”


Benim hayat da öyle işte. Bavul arkanda, kazma kürek ve bütün bunlar yetmezmiş gibi şimdi bir de sigara... Yoruldum. Kazmayı bırakayım diyorum, küreği alayım. Sonra yine nasılsa küreği bırakıp kazmayı alırız.


ps. Fotonun adresi belli.
ps.2. Şarkı fery'nin favorisi Kurşuni Renkler- söz&müzik sahibesi Sezen Aksu, şarkıyı ilk duyma sebebimiz Göksel.

"zat-ı aline bir gün birisi "dur" desin"


Bir alışveriş bir fiş misali, yeni bir yazıya karşılık eski bir yazımı da yine kopyalıyorum. Yaklaşık bir sene önceki yazıdaki fikriyatlarımın pek de değişmediğini itiraf etmeliyim. Tembelliğim araştırmacı yazarcılık halimi bastırdığından, bu yazıları daha önce kopyalayıp kopyalamadığımı kontrol etmiyorum. Şu yazı iki kere kopyalanmış ey şuursuz yazarcı diyen okura; en dikkatli okurcu ödülü takdim etmeyi düşünüyor, ödül olarak verilecek plaketin tasarımı üzerinde çalışıyorum.


Ustat tarihinde 22 Temmuz 2008;


Oray Eğin’in bugünkü yazısını okuyup da kendisini önemsemesine ve paranoyasına yuhh dememek;

Tuna Kiremitçi’yi görüp ne kadar kilo almış dememek;

Sabah gazetesinin Sezen Aksu'nun oğlu Mithancan diye bir çocuğun fotolarını yayınlarak gösterdiği derin habercilik başarısını tebrik etmemek;

Mansur Forutan okumak eskiden daha zevkliydi sanki diye düşünmemek;

Okan Bayülgen gibi bir adamın kameralar karşısında yanındaki hatuna buyurduğu direktiflere şaşmamak;

Bir kahvaltı süresince içilen her çaya 4,5 YTL alan Aşşk cafe’ye derin hissiyatlarımı sunmamak;


Bir Pazartesi akşamı Asmalı Mescit’in doluluğu karşısında ağzı bir karış açık kalmamak;

Türkiye’nin en iyi üç kadın yazarından biri Ruhat Mengi ise, diğer ikisi kimdir acaba diye düşünmemek;

Nuray Mert’in Hasan Cemal gibi yıllarca aynı gazete fotosunu kullacağından şüphelenmemek;

Vatan gazetesindeki köşe sahiplerinin üslubu son derece kaliteli tartışmaları karşısında ağzı bir karış açık kalmamak;

Tuna Kiremitçi ile Demet Sağıroğlu’nu beraber görüp, hiç uyumlu gözükmüyorlar beraber diye düşünmemek;

Atv ana haberin yanlı haber hallerinden baymamak;

İstanbul’da haftasonu mahkum olup, yazlık sahibi olmak istememek;

Süreyya Yalçın’ın ne kadar çirkin bir hatun olduğunun kimse tarafından söylenmemiş olmasına anlam verememek;

Hergün Ortaköy’de satılan çekirdekli simit’den yemek istememek;

İndirim yalanı altında kanımızı sömüren alışveriş merkezlerinden fellik fellik kaçmamak;

Bengü’nün gezegen şarkısı ile Serdar Ortaç’ın Çık Git şarkılarının %60’ının aynı şarkı olduğunu iddia etmemek;

Banu Güven’in evli olduğunu yeni öğreniyor olmaktan dolayı şaşırmamak;

sanırım elimde değil sayın okur:)

üç nokta, virgül veya nokta

"gittikçe biriken, biriktikçe eksilen bir liste"


Sigara hadisesine bakışım az çok belli. Kim içerse içsin fazlasıyla gıcık oluyorum. Taksici milletine sigara dışında da birçok konudan gıcık olduğum için sigaraiçer bir taksiciye deli olabiliyorum. Ama asıl sorun sigara içebilir miyim diyen taksiciye de hayır diyemiyorum. Radyoda tüm günümü mahvedecek şarkılar dinleyenlere radyonun sesini kısar mısınız, fren-gaz, gaz hep gaz mottosu ile araba kullanan taksicilere biraz adam gibi kullabilir misiniz de diyemiyorum. Her sabah servis beklerken düt düt yapan, yavaşlayanlar onlar değilmiş gibi, akşamüstü lütfedip bizi bir yerlere götürmelerine de ayriyetten gıcık oluyorum.

Mail veyahut mesajlara sade bir ok ile cevap verenlere de fevkalade gıcık kapabiliyorum.

Açıkhava mekanlarının daha fazla masa alsın diye insanları dipdibe oturtmasını ise anlamlandıramıyorum.

Aslında ben bilumum AVM’lerin girişlerinde yer alan güvenlikçilere x-ray’cilere de gıcığım. Ben çantamı x-ray’den geçirirken, ekrana bakmayıp da konuşanlara, ne diye geçiyor o çanta şimdi ordan demek istiyorum. Ayrıca yiyecek olduğu için x-ray’den geçirmediğim yemeklere bakmak istediklerinde, aslında onlar biyolojik silah bir bombadan daha etkililer diye de kulaklarına fısıldamak istiyorum.

AVM lafını bilerek kullandım çünkü bu kısaltmaya da nedense çok gıcık oluyorum. AVM bana (ki benim gibi birine) alışveriş çağrışımı yapmıyor daha çok ATM türünde bir makina hissi veriyor.

Şimdi ruhunu tatile hançerlemiş bünyeler 351 gün çalışıp 14 gün tatil yapmak adalet mi be diye sorguluyorlar ya, asıl 351 gün çalışıp birikilen parayı 14 günlük tatile heba etmek reva mı bunu sorgulamalarını öneriyorum.

Ergenekon’a dair halen fikriyatlarım bir avuç olsa da Savcı Zekeriya Öz’e fevkalede gıcık oluyorum. Rüyasında gördüğünü savunma için çağıran bir adamın egosunu google earth bile bulamaz gibi geliyor bana.

1 hafta 1 gündür çektiğim trafiğe sebep olan herkeslere ise artık beddua etme yolundayım. Dün yine bu cinnetleri geçirmemek için ilk defa metrobüse bindim. Orda geçirilen vakitleri bilen biri olarak köprüyü şıpdenedek geçmek çok acayip bir lüks ama o kadar para verilen şey bence suda bile gitmeli. Bozulan metrobüsü itmek ise aslında mantığın çöktüğü anın resmidir, ötesi yok.

GSYİH geçen yıla göre %13,8 daralmış ki, benim içim belki de buna daralmıştır diye düşünüyor, bu agresifsel yazıya da burada nokta koyuyorum.

Ps. Foto yine buradan.

Başlık şarkısı için ps.2. orjinal halinde büyük bir kayıt problemi olduğunu düşündüğüm Bir Liste.

29 Haziran 2009 Pazartesi

"İçimi döktüm bugün, yokluğunla konuştum"


Safran Sarı'yı okuduğumda kitapla ilgili ne yazmışım diye yine üstat'a dönmüşken, alakasız bir yazı çarptı gözüme. Eski maddeleştirme hallerini pek yapamadığımdan hemen çaldım kopyaladım.


Ruhum tatilden dönünce, bugünkü hayatımı ve etrafımda gördüklerimi de maddeleştireceğim. Bir süre daha eskilerle takılırsam kusuruma bakmayın.


Ustat tarihinde 8 Mayıs 2007;


Yazı yazmak adına en şahane günden , hem de bu şahane günün bitmesi ile daha da anlamlanan bir zaman sürecinden dökülüyor kelimelerim size değerli okurcu. Nedendir bilinmez haftabaşına maddeleştirilmiş bir yazıyı uygun gördüm . nitekim başlıyorum.


  • Bizim asker tayfasının er hallerinin sona ermesine çok az kaldı , merak ile bekliyorum hayırlısı ile gelsinler istiyor diliyorum.

  • Benim gözümün nuru, friğ pilavı kaynağım Peradox’um kapanmış , pek bedbahtım hangi çirkini sevdiysem kiymetli oluyor diyeceğim buna pek uymuyacak belki ama, üzgünüm param olsa da orayı ben işletsem istiyorum, istemekten öteye pek tabi ki geçmiyorum.

  • Radikal’in Cumartesi ekini hala okuyan bir şahıs kişisi olarak Ayça Şen’in yazılarına dikkatinizi çekiyorum, çok sempatik yazıyor , ben şahane bir modeim diye de iddia etmiyor daha da gönlümü çalıyor.

  • Pek yakında uçuk tarihi adlı bir kitap yazmam gerekicek çünkü değerli dudaklarım bir haftadır 3 farklı uçuk sahibesi oldu ki, duy sesimi bağışıklık sistemim diyorum.

  • Gözlük durumum hala aynı , ona dair bir güncelleme yapamıyorum.

  • Haftasonu Bandırma' da olacağım bu sebeple ricam odur ki, hava balkonda yemek keyfime yaraşır olsun. Birde denizotobüsü sallanıp asabımı bozmasın.

  • 5. kat denilen restauranta gidicek olan kişilerin referans için bana başvurmalarını rica edeceğim zira, fikriyatlarım pek pozitif olmayacak.
  • Çok ama çok gecikmeli olarak Perfect World ‘u izledim hayran ve hayran kaldım. Izlemeyenler de bir şekilde izlesin diyorum ki, benim kadar geç kalan var mıdır bilemiyorum.

  • Benim gurme olmam kesinlikle şart diye düşünüyorum; hatta düşünmüyorum artık emininim. Elimden tutacak bir gazete arıyorum, sahibi de Aydın Doğan olmasın istiyorum.

  • Hereoes’u tüm ısrarlara rağmen bölüm bölüm izlemekte ve eksi sözlükten sonraki bölümlere bile bakmamaktayım ki, yazın nasıl sabredeceğim ondan pek emin değilim.

  • My little sunshine ‘ı herkes ama herkes gitsin izlesin istiyorum . Bence şeker ötesi bal kaymak bir film ve aldığı ödüle yakışır da özgünlükte bence… sizde izleyin bana hak verin istiyorum.

  • Fox tv’nin magazin servisi müdürü olan Reha Muhtar öğrencisi Ömür Varol'dan nefret ediyorum. Hani bu show haberde cüce biri bide upuzun Halil İbrahim vardı ya onla bereber haber yapan bir modeldi iste bu Ömür Varol , sesinden de kendinden de kendini bişey sanmasından da, kendini bişey sanmasına sebep olanlardan da irite oluyorum.

  • 13 gibi uğursuz birşey bu uçuk. hala bir çözüm bulamıyorum.

  • Yepyeni müzikler yepyeni şarkılar bekliyorum , gelmiyorlar üzülüyorum. Pandora ‘da türkiye de kapanmış, musicovery ile yoluma devam ediyorum. Ne çok tanımadığım insan (müzikçi olarak) var diye de hayıflanıyorum.

  • 22 Temmuzda ilk defa oy kullanacağım. Hükümet kadar önemli olan birşey varsa Kadir Topbaş lütfen ama lütfen belediye başkanı olmasın diye umutlar ekip, vasıfsız valiyi de görevden alırsa birileri, diye de yanına hayal serpiştiriyorum.

  • Natalia Imbruglia nasıl nasıl nasıl güzel bir kadındır diyerek , güselliğinin karşısında saygıyla eğiliyorum.

    Sıkıldım artık gidiyorum
    Güsel olsun haftanız, sabah uyandığınızda hergün size Cuma mı ki bugün gibi gelmesin…Çalışma sürecindeki günlerimiz de öksüz kalmasın onlarda bir Cuma kadar olmasa da sevsin sevilsin.

Lay lay lom olsun ya da olmasın.


Ps. Başlık şarkısı Emre Aydın-Giripin'den Sensiz İstanbul'a Düşmanım.

ps.2. Foto buradan çalındı. Siteden haberdar olmamı ise bizibozmaz sağladı.

ps.3. Yazının edit'i olmadığı için asabiyeti bozulacaklara buradan şimdiden selam ediyorum.

28 Haziran 2009 Pazar

"dışarıdan gördüğün gibi değilim"



Haftasonu tembelliği münasebetiyle eski bir kitabın çizilmiş satırlarını paylaşıyorum sizinle. İşten bir arkadaşım okuyacak kitap önermemi istediğinde vermiştim kendisine kitabı, geri alınca da altını çizdiğim o kadar satırın olduğunu hatırlamama şaşırdım. Bir de şunu farkettim, benden kitap önermemi isteyen herkese ilk olarak İNci Aral'ı öneriyorum ki, bunun sebebi de daha geneiş kabul görebilecek bir dili olması. Ama bir erkeğe değil daha çok kadınlara oluyor bu önerilerim.


Neyseciğime efendim, Yeni Yalan Zamanların 3 kitabını da sevdim ama en çok hangisini diye sorsalar sıralamam Mor, Safran Sarı ve Yeşil olurdu ki, kitapları da bu sırayla okudum zaten. Okumam gereken sayısız kitap bitirip eski kitaplara tekrar dalmak dileğiyle satırlarımı İnci Aral'a devrediyorum.

SAFRAN SARI

"zamanın kayıtsız elleri her şeyi birbirine bağlıyordu ve bazı anlarda gelecek, geçmişe dönüşebiliyordu. "

....

"insanın içinde bilmenin ötesinde bir duyu vardı ki adı sezgiydi. Bilincin ötesindekş daha derin bir yerdeydi sezgi. Yaşamın akışı içinde karşılaşılan durum ve duyguların toplamından, neden-sonuç ilişkilerinden doğuyordu daha çok."

"Düşünceyi besleyecek bir şey görmek, acı çekmek ve yaşamın kendisine dokunabilmek o kadar da zor değildi. Ama eğer bir gelecek varsa, bu özveriye değecek bir gelecek olmalıydı."

"Bu kez farklı olacağı umudu değil miydi yeniden sevmek? Olmayacağını bile bile, umutsuzca tutulmak değil miydi aşk? Aşk? Çok iddialı bir sözcük. Belki, demeliyim. Anahtar sözcük bu işte. Rastlantıları küçümsememek, atlamamak gerekir. ( Ben de buna çok inanınırım) Geleceği olmayan aptalca bir büyülenme hali bile olsa. Nedir ki gelecek? Şimdiyi karartan bir şey değil mi? Günü yaşa! Bırak kendini anın akışına... Dünya o kadar küçük, hayat o kadar yavan ki!"

...

İnsan kendini anlatırken ya da yorumlarken doğruya yaklaşamaz. Kabul edilebilir bir şey bu, hatta gerekli. ( Aslında zaten insanın kendine baktığı aynanın merceği bozuk)

...

"Elbette biliyoruz ne kadar yalnız olduğumuzu.

Kısıtlı gülüşlerden sızan acının içimize oturmasını engellemek için işimize kapanıyoruz. Kahkaha, bakışma, restleşmeler, dil ve el şakaları yasak. Kimse kimseye dokunmamalı gereksiz yere. İttifak yok. Gittikçe daha uzak ve eksik sözcüklerle, azıcık sesimizle konuşuyoruz. Masa altında saklıyouz sinirle titreyip duran dizlerimizi. Tepemizde soğuk, taşıp direnme girişimlerini bastıran namlu ucu gibi sabit gözlemciler var.

Ya da koşup bir şeyler alın dükkanlar kapanmadan. El yordamıyla, gereksiz yere ve markalı ucuzluktan. İyimser olun, güzel günlere inanın, anlamadığınız şeylere kafanızı takmayın! Yasalara uyun usulünce. Kafanızı boşaltın ekranlara doya doya...

Oysa yeterli birazcık anlamak. Herhangi bir biçimde. Düşünsel ya da geçici olarak.

Söylendiğine göre bunlar daha adil bir düzen, daha güzel ve anlamlı bir gelecek istiyorlarmış.

Onlar bir gelecek hayali kuruyor, kurabiliyorlarmış.


Neden bu kadar belirsiz ve karanlık görünüyor bizegelecek? O karanlığın içinde bizim gibi kimse'lere ne olacak?"


Bu soru da size Pazartesi hediyesi olsun. Haftanızın geri kalanı bu karamsarlıktan da uzak olsun.


Ps. Şarkı başlığı yine Murat Boz'un şarkısı.

25 Haziran 2009 Perşembe

"yaşamak dediğin şey birikim sanıyorsun..yanılıyorsun"


Uzun süredir takıntılı olduğum bir konu var, kızlı t-shirt’ler. Bilumum mağazadan, pazardan Taksimden topladıklarım sonra Hafif Müzik sayesinde Sadi Güran'ın süper eserlerinden haberdar oldum.

Böyle yetenekli
birinden bu kadar geç haberdar olmak ayıbım, yine de duymayanlar vardır diyerek sizleri de bu siteden haberdar etmek ise size minik bir kıyağım olsun.
Bu sıradan hayatlarımıza bir kuple orjinallik bulaşsın.
...
ps. Başlık şarkısı Bir Liste& Nilüfer

"you'll realise one day"


Bu sabah uyanıp, hala Cuma değil mi hezimetini böğründe hisseden herkese bu şarkı armağan olsun. Bi zahmet Sunday kısımlarını control h ile Friday yapınız ve günleri saymamaya, Cumayı dört gözle beklememeye çalışınız. Çünkü her gelen( ve bir çırpıda biten) haftasonu ömrümüzden çalıyor, bize yaşlılık kalıyor başka birşey değil.


Yazıdan çıkartamayacağınız manasız sonuçlar; Doğumgününe 2 ay kala insan blog sahibesi depresyonunun tavanına erişmek için büyük adımlar atmaya başlamıştır.

Ve evet bu yazı kızım sana söylüyorum gelinim sen anladır. ( Bu cümlenin doğrusu da bu mu emin değilim hani:))

every day i wake up and it's sunday

whatever's in my eye won't go away

the radio is playing all the usual

what's a wonderwall anyway

because my inside is outside

my right side's on the left side

cause i'm writing to reach you

now but i might never reach you

only want to teach you

about you

but that's not you

it's good to know that you are home for christmas

it's good to know that you are doing well



it's good to know that you all know i'm hurting

it's good to know i'm feeling not so well

because my inside is outside

my right side's on the left side
cause i'm writing to reach you now but
i might never reach you
only want to teach you

about you

but that's not you

do you know it's true

but that won't do

maybe then tomorrow will be monday

and whatever's in my eye should go away


but the radio is playing all the usual

and what's a wonderwall anyway

because my inside is outside

my right side's on the left side

cause i'm writing to reach you now but

i might never reach you

only want to teach you

about you

but that's not you

do you know it's true

but that won't do

and you know it's you

i'm talking to...

ps. Başlık şarkısı Travis- Side
Fotonun kaynağı ise burası

24 Haziran 2009 Çarşamba

"karşımda görsem dolar gözlerim"





Baba- kız aşkı için günümüzden bir örnek seçin deseler bir an bile şüphe etmeden İbrahim Kutluay ile kızı İrem'i seçerdim.

Annesinin bence kopyası olan ve itiraf etmek gerekirse çirkin de olan İrem'in baba tutkusu fotoğraflarda bile o kadar belli ki:) Umarım bir ömür boyu bu tablo güzelliğini korur.

Bu yazıyı da yazma sebebim bu aşkın en büyük kanıtı olan iki fotoyu sizinle paylaşmak. Benim saf salak çocukluk dönemimin aşkı Kutluay da iki çocuk babası olduysa sanırım benim de yaşlandığımı kabul etmem gerekir:(

ps. Başlık şarkısı Murat Boz'dan Özledim.

"küçük, şimdi kazandığım zaferler, aşk karşımızda kahraman gibiyken"



Hayatımı ağırlıklı ortalamada belirli semtlerdeki belirli mekanlarda geçirmekteyim. Yemek konusunda mottom “sevdim mi tam severim’dir. Söz konusu mekanın bir yamuğunu görene kadar kapılarını aşındırmaya devam ederim. Hatta öyle ki bir haftasonunda 3 kere bile aynı mekana uğrarım.

Ama buna rağmen müdavim muamelesi göremem. Aslında müdavim ilişkisini platonik şekilde yaşarım. Hayatımda gerçekten müdavim gibi hissettiğim iki yer olmuştur. Biri Happy Moon’s ki sonra büyüdüler ve ben bu tarafa taşındığımdan oraya gitmez oldum. Biri de Kardeşim Mantı ki onlar da kaç yıllık ahbaplığımıza yakışmayan bir tavır gösterdiklerinden elimi eteğimi çektim. Bahşiş konusunda da elimi hiç sıkı tutmadım, bonkör davrandım ama hiçbir yerde bir hayrını görmedim. Aslında derdim böyle kapılarda karşılanmak falan filan değil. Sadece biraz şımarıklık yapabileceğim veya her zamankinden mi diye sorulacak yerlere gitmek. Mesela istediğim fondü’nün % 70’i kakao %30’u da bitter çikolatalı geldiğinden beğenmediğimi belirttiğim garsonun bana yine de afiyet olsun dememesi. Benim siparişimden sonra maydonoz olmasın ama diye sorulması, yani azıcık özel muamele.

Kendimi Burhan Altıntop gibi hissediyorum resmen. İlla garsonla kanka mı olmak lazım. İstemiyorum da onu. Yani seviyeli ama yine de özenli bir muamele görmek bu kadar mı zor?
Azıcık sırıtış, azıcık sempati, fazlasına da hiç gerek yok.

Bilgi’nin önerisi mekanlardan konuyla ilgili detay almamız yönünde. Yani elimizde bir anket formu, müdavim olmak için neler yapılmalıdır sorgusuna gidebiliriz rezillikte son nokta için. Ya da sadece sorarım,

Pardon müdaviminiz olabilir miyim?
edited by kusburnu.
Başlık şarkısı için ps. Işın Karaca- Aşk Çizgisi

"yardım ve yataklık etti ruhum gururuma"


Azıcık deli olduğundan kesin emin olduğum annem, Cumartesi başladığı puzzle’ı bitirmek için Pazartesi gecesi sabahladı ve evimiz 3. puzzle’ına kavuştu. Şimdi bu puzzle hadisesi ben ve Bilgi için derin yara. İkimizde de bir dönem bir heves vardı ama ne zamanki o hevesle gidip puzzle aldık o an içimizdeki hevese kıyasla hiç yeteneğimiz olmadığını keşfettik. Sağolsun bir dönem nry bir dönem de annem bu yeneteksizliklerimize karşın çatır çatır yeteneklerini konuşturdular ve puzzlelarımız tamamlandı. Bu sonuncusu da Bilgi’nin bir dönem başlarım diye aldığı ve 4 aydır bekleyen bir puzzle’ıydı, annem gelmişken sıkılmasın diye istersen yap dedik. İstersen kısmını dememişiz gibi o bunu bir görev adletti ve 3 günde bitirdi maşallah. Bir kez daha idrak ettim ki annemin yeteneklerinin bana naklinde büyük bir sorun olmuş.

Neyse efendim zaten konumuz olağan kabul görmüş yeteneksizliğimden ziyade, annemin sabahın körüne kadar uyumaması hali. İnsan yapamayacağını bildiği şeyleri istediğinden ben işe giderken, kendisinin uyuyacağını bilmek ve tüm gece uyumadığını düşünmek falan o kadar cazip geldi ki bana. Ben de bir hafta gece ile gündüzü karıştırayım istedim. Sabaha karşı 6’da uyuyayım, 11.30’da kalkayım, çok uykum gelirse akşamüstü bir saat yine uyuyabileyim diye hayal ettim.

Hayatımın bir döneminde kısa da olsa bu tarzı denemiş ve bundan da epey zevk almış biri olarak söylüyorum ki o günleri fevkalade özlüyorum. Ben ismimin manasından mütevellit, üniversite hayatımda pek yapmadığım bir şeyi okul bitince yaptım. İş yokken, okul yokken, dert tasa yokken hayatı olağan sürecinin tersinde yaşamak, gecenin yarısında bir film izlemeye başlamak, gece kaçırdığım cnbc-e dizisinin tekrarını izlemek falan anlamsız gözükse de güzel bir tatildi. Ve ben şimdi böyle bir tatil istiyorum. Aslında bu günlere özlem duymamın sebebi, Ayça’nın son kitabı. Kitabın karakteri Ece de geceleri uyumadan kitap yazdığı, gündüzleri de boş boş gezdiği için ben de kitabın o şapşal karakteri gibi bir hayat istediğimi hatırladım.

Bunun içindir ki Tanrı’dan dileğim iki kuple yenetek ve şans.

Ben de Ayça’nın karakteri gibi anne babamın evinde çıpır çıpır diye kitap yazarım. Gözlemse bugüne kadar yaptıklarımla idare ederim. Yeter ki evde oturup, istediğim vakitlerde hayatsal faaliyetlerimi sürdürebileyim. Yeteneğim yoksa da sadece gazeteci olayım. Medya alemi dedikodularının ortasına dank diye dalayım.

Çünkü bu bünyenin kısa süreli bir yaz tatilinden daha büyük devrimlere kesinlikle ihtiyacı var.

edited by fery


ps.1. İlgili puzzle'ımızı da yazımıza iliştirdim. Sanırsınız bira en favori içeceğimiz, evimizin vazgeçilmezi. Bira sevmem ama puzzle'ını yapmak kolay olduğu için biralı puzzle yapmayı sevebilirim.


ps.2. Başlık şarkısı Işın Karaca- Gidemedim ( Sezen Aksu'nun Gidemem'i sanıyor insan ismini görünce nedense ama artık kendileri küs olduğu için Sezen Aksu şarkısı söylemez Işın Karaca diye düşünmekteyim.

22 Haziran 2009 Pazartesi

"ne dediysem bir bir hepsi çıktılar"


Geçen haftanın en çok konuşulan konuları Taraf’ın yayınladığı belge ile Ayşe Arman’ın fotoğrafları oldu. Belge konusuna tahmin edersiniz ki girmiyorum, ne de olsa bizim işimiz popüler kültür.

Ayşe Arman’ın fotoğrafları ise konu sıkıntısı çeken magazin alemine ilaç gibi geldi desek yeridir. Ayşe Arman’a karşı acayip bir antipatim de yok sempatim de yok. Ama tam arada da değilim, negatife dönük aradayım diye nitelendirebiliriz durumumu. Bu fotoğraflar için en çok tebrik edilmesi gereken bence kocasının çalıştığı şirket. Yani kaç tane şirket üst düzey yöneticilerinden birinin eşinin bu kadar şeffaf bir hayat yaşamasını anlayışla karşılar emin değilim. Fotoğraflarınsa gözleri maskeli, elinde kayıt cihazı olanları değil ama diğerlerini beğendim. Nihat Odabaşı da bunca zaman çoğu kişinin merak ettiği, alnı ortaya çıkınca nasıl olur sorusuna cevap bulmak için inmeyecek o saçlar alna demiş ve gayet de bambaşka bir Ayçe Arman’ı bizlere sunmuş.

Nihat Odabaşı demişken, biz TV’ye bağlı yaşamların hayatında bu aralar ne kadar çok yer aldı Nihat Odabaşı bilmem farkında mısınız? Onu da seviyor muyum sevmiyor muyum daha karar veremedim, tek bildiğim kendisini hep Cengiz Abazoğlu ile karıştırdığım.

TV demişken de haftasonu Deniz Arman’ı o kapkara haliyle Tv’ye çıkartan program sorumlularına selam etmek isterim. Yahu adam Obama geldiğinde kendini siyaha boyayarak şebeklik yapmak isteyen Flash TV spikerine benzemiş ki, bari Cumartesi çıkardın insan Pazar günü başka birini bulabilirdi diye düşünüyorum.

TV’den devam edelim. Burcu Esmersoy ile Yekta Kopan Yaz Gecesi adında bir programa başladılar malumunuz. Ve geçen hafta Vedat Milor’u konuk ettiler. İlk haftanın uyumsuzluklarını anlarım ama gecenin yarısı bir adama yemek tattırmak istemeyi, üstüne bir de ısrar etmeyi anlamam. Eğer böyle bir fikriniz varsa, önceden kendisine haber verirsiniz, kaldı ki haber verseniz bile o saatte yemek yemek istemeyebilir insan. Bunun için farklı benzetmeler yapar ki, bir Türk gibi düşünmediğinden o örneğin muhafazakar Burcu Esmersoy tarafından ne kadar tuhaf karşılanacağını da öngöremeyebilir. Buraları iyi hoş güzel de, “Ben program ekibinizle konuştum, çekimler için günde 3 mekana gitmişsiniz, önce balık sonra kebap yemişsiniz “ falan türünden saldırıya geçmek nasıl bir hadsizliktir yahu? Adı üzerinde program çekimi için yapılıyor bunlar. Yani 2 haftada birşeyler yetiştirilmek istenmiş ve keyif alınmadan da iş yapılmış ( ki zaten iş dediğin genelde keyif alınmadan yapılır) olması, senin gece yarısı Çapamarka’nın o muhteşem yemek ikramını kabul etmemesine engel olamaz.

Çapamarka’nın birkaç mekanına az ve öz gitmiş biri olarak, o yemeklerin neresini beğeniyorlar, ben yine nereyi kaçırıyorum onu da pek idrak etmiş değilim. Ama benim için bir lobidir Çapamarka hadisesi. Bir dönem ne yapsa mutlaka tutacaktır. Umudum birgün birinin kral çıplak beyanatında bulunması.

Vedat Milor’un sahil kıyılarını dolaştığı programı da bu hafta başladı ki, o renk uyumsuzluğu, o göbek beni benden aldı. Yemek yiyemeyişine ise söyleyecek lafım yok. Dişleri takma ise, dişlerini yaptırdığı doktora dava açmayı düşünmesini öneririm. Gezdiği gezeceği mekanların gönlümde açacağı tatil yarasını nasıl derinleştireceğini ise başka bir yazıda kaleme alırım.

30 yaşıma kadar tüm yemediğim yemekleri hayatıma sokmaya karar verdim ve bu senemi de patlıcan yılı olarak ilan ettim. Gururla itiraf ediyorum ki ben artık bir patlıcanseverim. Patlıcan da bilindiği üzere ya çok sevilen ya da hiç sevilmeyen bir şey olduğundan ben çok sevme yolunda ilerliyorum. Ve genel kabul görmüş bir klişe olarak, bu kadar zaman yemediğime pişman olduğumu da itiraf ediyorum. Fery bu sözüm sana, sen de yol yakınken doğru yolu bul diyeceğim ama senin daha süt ile barışman lazım ki, o da epey imkansız gibi gözüküyor.

Oray Eğin’in Emre Belözoğlu’na karşı platonik bir aşk yaşadığına dair hissiyatlarım gün geçtikçe kuvvetleniyor. Kendisi daha önce bir romanının kahramanı mı bişeyi yapmıştı Emre’yi. ( Bilmeyenler için Oray Eğin spor yazarlığından gelmedir.) O derece severdi kendisini, ama işte sonra yavaş yavaş koptular ve artık OE, Emre Belözoğlu’na vurmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor.

Örnekler için bkz.
http://www.aksam.com.tr/2009/06/22/yazar/13240/oray_egin/komunist_bir_baskan_gerekiyor.html

http://www.aksam.com.tr/2009/06/22/yazar/13173/oray_egin/bu_cemaat_sevgisi_nereden_geliyor_.html

Bu arada bu mayo hadisesini ilk konu edenin Madi Clara olması, blog aleminin bugünlerdeki en sıradışı blogunun Yiğit Kaaraahmet ile Oray Eğin beraber yazıyor dedikodularını da haklı çıkartıyor. Oysa ki ben sadece Yiğit Karaahmet yazıyor sanıyordum. Eğer ikisi yazıyorsa bu lila rengi mayo yazısını da kesin OE yazmıştır diye de fikriyatta bulanabilirim.

Ayça Şen’in kitabını da haftasonu itibariyle bitirdim. Kendisinin de belirttiği gibi elinin tersiyle yazabildiği, fazlasıyla light bir kitap. O kadar light ki, kitabın sonlarına doğru kitabın karakteri Eda ile kitabın kahramanı ( salak da olsa kahraman) Ece’nin isimleri bir yerde karışmış. Tatilde okunabilecek kitaplar için birebir ama yine de Ayça Şen’i azıcık tanımak lazım, yoksa cidden çok salak bir kitap gelebilir okuyana.

Edebiyat, Tv, Medya halleri üzerine fikriyatlarımızı serpiştirdiğimiz bir yazının daha sonuna gelmişken, herkeslere süper anlamlı, serin, fondü güzelliğinde bir hafta dilerim. Kendime de en çok yepyeni bir iş öncesinde yapılacak bir aylık tatil dilerim.

edited by kusburnu.


ps.1. Haftanın asıl olayı Aşk-ı Memnu'nun final bölümünü bilahere yazı konusu yapmayı planlamaktayım.


ps.2. Ayşe Arman'ın son fotoğrafları yerine bu fotoğrafları koymamın iki sebebi var, biri kızını pek sempatik buluyorum, iki diğer fotoğraflardan beğendiklerimi bulamadım.


ps.3 Başlık şarkısı Martılar ile Enbe Orkestrası &Altan Çetin

19 Haziran 2009 Cuma

"doğrudan vurulmuş bir adamım oysa yanlışlarım var"


Provakatör insanları hangi takımlı olursa olsun sevmem.

Ergin Ataman’ı bir provakatör olmasaydı dahi sevmezdim.

Ama bugün iyice ve iyice antipatik bulmaktayım.

Bir Fenerbahçeli olarak son maçta olanlardan ötürü fevkalade utanç duyuyorum. Efes Pilsen’i de 2-0 geriden gelerek üst üste aldıkları galibiyetler ve serinin zorluğuna rağmen pes etmemelerinden ötürü de tüm kalbimle tebrik ediyorum. Bir Fenerbahçe klasiği yaşandı ve tüm emekler 3-4 saçma sapan hatayla kül olup uçtu işte.

Keşke Efes Pilsenli oyuncular dayak yemek yerine şampiyonluklarını doya doya kutlayabilselerdi. ( bir ümit alacakları prim acılarını dindirebilir) Keşke normal bir Avrupa maçına gelen polisler bu maçta da sahada olsaydılar. Ama işte bu rezilliği de görmemiz lazımmış, geçmiş olsun kalan sahalar bizim olsun diyebiliyorum.

Böyle bir rezaleti yaşamaktan da öte Ergin Ataman’ın ağzına laf vermek hadisesi beni gıcık ediyor. Tepki göstermeleri kadar olağan birşey yok ama o satırarası laflar, yaptığı
demogolojiler, fenerbahçeli taraftarın yaptığı saçmalığın kendisinin ekmeğine yağ sürmek olduğunu ispat ediyor.

Yanlış anlaşılmasın böyle bir ayıbın baş kahramanı olarak tepki gösterdikleri Federasyon’un da savunmuyorum. Bir adamın 18 yıl aynı görevde kalmasını da kesinlikle abesle iştigal görüyorum. Ama işte küçücük basketbol camiasının içinde dönen entrikalar sebebiyle alakasız bir konuda saldırganlaşmak da aklı başında rasyonel insanlara hiç yakışmıyor. Maçı Fenerbahçe başkanı ile izleyip, sonra kupayı vermemek de bir federasyon başkanının taraf olduğunun en güzel ispatıdır ve bu da ne yazık ki ekmeğe yağ sürme faaliyetlerinden ikincisidir.

Naçizane fikrim de, Aydın Örs veya Oktay Mahmudi’nin aynı şeyleri yaşasa bu kadar saldırgan olmayacağını yönünde.

Ve Rasim Başak neden hala Fenerbahçe’de, Tanjeviç ne zaman Fenerbahçe’den ayrılır,
bu soruların cevabını yaz sonunda bulabilmek, seneye kendi takımımdan ve taraftarımdan utanmamak istiyorum.

ps. Başlık şarkısı Redd- Özgürlük sırtından vurulmuş

insan biraz kendine zaman çalmalı, yoldan çıkıp biraz farkına varmalı"


Ustat tarihinde 20 Haziran 2006;


değerli okuyucu,

yarın upuzun bir gün beklıyor seni... Nasıl 21 Mart' ta fark etmiyorsan gündüz ile gecenin eşit olduğunu , yarında farkedemeyeceksin upuzun bir gün yaşadığını... Senin doğanın olağan dengesinden öte ilgilendiğin konular var çünkü... güneşin doğuşuna hayran kalamayacak kadar meşgulsün hayat gailesi ile.

bitmekte direnen okullar, mesafeler, gelmeyen sonlar, kişiler , ıvır ve zıvırlar doldurdu beynini, belkide bundan sabah gözünü açtığında , hayata yetişmek adına unutuyorsun şükretmeyi.... sahip olduklarının değerini göz ardı ediyorsun belki de bu telaştan...

Ve ne bu yazıyı okumak, ne upuzun bir günü yaşamak dindirebilir telaşeni...

gün gelir durursun birgün...

arkana bakmaya cesaret edemez ama bakarsın, ve o zaman gördüklerin anlatır sana, hayata yetişmeye çalışırken hayatı ıskaladığını...

o zaman her zamankinden daha çok eksik hissedersin kendini...

yabancılasırsın kendine, ben ne yapıyorum sorularına cevap bulamazsın...

bence iş işten geçmeden, gündüz ile gece eşitlenmeden, oturun bir kağıdın başına elinizin, kaderinizin yazısı ile, nerde neler yapmak istediğinizi düşünüp sonrada ben nerdeyim sorusunu sorun... aldığınız cevap ne olursa olsun, çözümler için geç kalmış sayılmazsınız...


yarın farketmesiniz de seneye 21 haziranda gece ile gündüzün eşit olmadığını, güneşin batarken mi doğarken mi daha büyüleyici olduğunu, okulun bitişinin sevinilesi bir hadise olup olmadığını, bitmeyen okulların bişeylerin sonu olmadığını sadece bir devam filmi olduğunu, fırsat denilen şeyin kaçırılıp yakalanmaktan öte bir görevi olmadığını, bazen kısmet diyerek büyük dertlerden kurtunulabildiğini farkedebilir, üç noktalarınıza nokta ile sonlandırıp, noktalı virgül ile kaldığınız yerden devam edebilirsiniz...

belki o zaman " başka bir hayat yok, bekleme artık " diye kendi kendinize hatırlatmanıza gerek kalmaz, belki keşkeler terk eder sizi, belki yepyeni şarkılar anlamdırır sabahlarınızı...


belki bu space sahipçisi artık imla hatası yapmadan yazılar yazar, belkide hayata inat yerinde sayar....

seneye bugün nerde nerelerde olacağımızı sorgulamanın anlamı yok, ama bugünden o güne giderken bazı şeylerin farkında olmanın, gerçekten istediğiniz olmanın sanırım kötü bir yanı yok...

"seni düşündüm dün akşam yine, sonsuz bir umut doldu içime"


21 Haziranlara özel bir ilgim vardır. Tembel bir vaktimde eski yazılara bakarken, 21 Haziran gelince eklerim bu yazıları diye düşündüm ama Cuma günü de yazısız geçmesin diye 21 Haziran'ı 19'una taşıdım. Hatta utanmam 2008'de yazdığım yazıyı da kopyalırım. Belki Pazar günü hissiyatlı olur bir başka yazı da uydururum. Aslında an itibariyle en çok dün akşamki Aşk-ı Memnu hallerimizi yazmak isterdim de gözlerim halen açılmıyor, kafein beynimi ele geçirince belki hissiyatlarımı da kalbim gibi beyaz sayfalara dökerim.

Ustat tarihinde 21 Haziran 2007;

Bugün 21 Haziran...

Sıcak olacağı uzun süredir belli olan yazımız resmi olarak başladı.
Ayrıca bugün evde olmak manasız, çünkü bugün çok uzun, güneş eve dönmek istemeyebilir.

Ayrıca bugün günlerden Perşembe , Cumanın yakınlığı içinde içimde bir umut, mutluyumdur belki de.

Hala ve hala sene 1945 dinliyorum. Aslında hayatım tam da böylesine bir tüketim modeli. Neyi seviyorsam sürekli tüketip bayma halinde oluyorum. Her şarkı tutkunluğumda bakalım bu sefer ne zaman sıkılacağım diyorum, bu yüzden not düşün hala 1945’i dinliyorum ama diğer şarkılara da hakkını veriyorum.
Ilginçtir pek olmaz, Mor ve Ötesinden daha mutlu olamam modelinde bir enerji var içimde… pek hayra çıktığını görmedim ama inşallah bu uzun günün sonunda da böyle olur.

Bir başka yazıda Yaprak Dökümü ve türk ailelerindeki ruhsal etkisi üzerine bilimsel bir yazı yazmak istiyorum .

Ama bugün bunlar değil mevzumuz. Bugün 21 haziran yıllar aylar günler geçerken durup kendimize bir bakmak için belki de bir şans. Çünkü 23 Eylül o kadar uzak değil bize.. Artık bilimadamlarından gelen uyarılar bize rahat yüzü göstermiyeceğimizden belki de bir kuple huzur ile karşıladığımız son yazdayız, kim bilir…

Bu yüzden bakın elimizde resmi bir de fırsat varken, oturup düşünelim derim ben.
Bu yaz hangi umutlarımı nihayete erecek, hangileri yol arkadaşlığımıza devam edecek.

Hangi kitaplar çalacak bizi hayattan, hangi şarkıları bağıra bağıra söylemek istiyeceğiz,
Nelerin konulması gereken son noktasını koyucaz, hangi yeni başlangıçlara tanık olacağız.
Hangi sevinçlerin ortağı, hangi acıların merhemi olacağız?

Kaç kalp kıracağız, kaç hatayı imkansız olsa da telafi etmek için çırpınacağız?
kaç gece için keşke bitmese diyeceğiz, kaç günün bitmesi için dakikaları sayacağız?
Kaç belkimiz kaç keşkemiz olucak?

Hayaller , umutlar, sevinçler ne kadar zaman yanıbaşımızda kalacak?
Birşeyler için geç olmaksızın hayata , yaza , sıcaklara hazırlanalım derim ben.

Güzel günlerin bizi beklediğine dair içimde manasız ama bulaşıcı bir umut var… sizde saçma bir tebessümle iyimserlik yüklenin istiyorum.
ne de olsa bugün 21 haziran:)

ps. Edit hadisemiz kusburnu arkadaşımızın ev taşıması, fericanın da internetten uzak olması sebebiyle yok.

Ps.2. Başlık şarkısı İşte öyle bir şey ile Erol Evgin

ps.3. Fotoyu da bizibozmaz aracılığı ile
buradan çaldım.

17 Haziran 2009 Çarşamba

"ne kadar anlamlı yaşarsan, kendini sonsuza katlar"


Yaz geldi mi gelmedi mi emin değilim.

Ama benim ruhuma henüz gelmediğinin fazlasıyla farkındayım. Yazacak konu bulamıyorum. Çünkü beynim boş. Yapmak istediğim birçok faaliyet beynimin dondurulmuş olması sebebiyle askıda. 8-5 çalışmak istemiyorum diye isyan etmem çok yakındır, bizi izlemeye devam ediniz.

Ayça Şen ( idolüm) albümün arkasından bir de kitap kattı hayatıma. Hem de pek ilgi çekici bir konu ile. Elimde 2 haftadır sürünen Sıfır kitabını bitirmek için gösterdiğim tüm gayret Ayça’nın kitabını almakla tükenecek, bu yüzden Cuma’ya kadar kitabı almazsam ne ala.. Memento’nun kitap hali olan Sıfır’ı da tamamen random bir şekilde aldım ama bir türlü kanalize olup, bitiremedim kitabı. Şehir dışında çalışmanın güzel yanlarından biri de bu işte. Bir kitap ve cdnin çıktığını duyar duymaz iki adım ötendeki D&R’a gitmiyor, sabrediyorsun. Kitap güzel çıkarsa da sabrın sonu selamet oluyor.

Artık gelişen teknolojiye kendimi teslim edip, kitaplarımı internet üzerinden almak istiyorum. Sonra ise tüketim güdülerimi frenleyip sadece kitap almak istiyorum. Kitap demişken eskilerden yazdığım bir parasızlık-kitapsızlık yazımı da okuyunuz isterim. Buyrun o zaman size linkini de sunayım.

Her geçen gün bir ev kazası sonrasında feci şekilde sakatlanacağıma dair korkularım artıyor. Dün de gardrobum iflas etti ve ben beceriksiz olduğum kadar sakar da olduğum için birşeyleri düzeltmeye çalışırken kendimi sakatladım. Kendimi sakatlama ihtimalim kadar birgün evi yakma ihtimalim de epey yüksek, bu yüzden olur da birgün ev sigortası yaptırırsam ( ki bunun için ev sahibi de olmak gerekir) risk primimin epeyce yüksek olacağını kabul ediyorum.

Sigorta demişken, eğer kızım olsa bireysel müşteri ile görüşen sigortacı olmasını istemem. Bizim işte bir arkadaşı uzun zamandır bu kızlardan biri arıyor ve biz dağ başında olduğumuz için haftasonu kendisini evinde ziyaret etmeyi öneriyor. Millet sevgilisi tarafından testere ile doğranırken, hiç tanımadığın adamın evine aylık kotaları doldurmak, primi haketmek için gitmeli mi insan emin olamıyorum.

Yaz münasebetiyle artan dondurma reklamlarının hepsini de manasız buluyorum. Hele ki senben diye bir dondurma adı uydurup sonra bir de bunu piyasaya süren markanın icra ve yönetim kurulunun aklına şaşıyorum.

Kötü reklam aklıma Ülker’i getirdi, Ülker Fenerbahçe Ülker’i çağrıştırdı ve sonrasında bugünkü maça dair korkularım su yüzüne çıktı. Değerli Fenerbahçe’m eline geçen fırsatı kullanamayıp, bir güzel yenilecek ve şampiyonluk da gidecek diye derin fikriyatlarım var ama belli de olmaz hani.

Peki ben size Ergin Ataman’ı hiç sevmediğimi söylemiş miydim? Tanjevic sempatim de yok kabul ama Ergin Ataman acayip itici gelir yıllardan beri bana. ( Ama Halil Üner iticilikte 1.liği kimseye kaptırmaz) Tam kız yorumu olacak ama en karizmatik basketbol koçu da benim için Oktay Mahmudi’dir.


Mehmet Topuz olayı için fazla yorum yapamıyorum. Ne zaman böyle bir adam alsak, bizde kurudu gitti. Bir gencin daha ocağını söndüreceğiz muhtemelen ama yine de takımımıza bir hayrı dokunmasını dilerim.

Benim için yazın resmi sponsoru karpuzdur. Sabah öğlen akşam her vakitte yiyebilirim. Bir meyva olarak karpuz yerine bir salata çeşidi olarak görürüm karpuzu. Ondan habire marketten eve karpuz taşırım. Ve teknolojinin buraya da bir el atmasını uygun görüyorum. Yani ben sipariş versem de marketçi çocuk taşıyacaksa bu bir gelişme değil. Portatif karpuz çantaları olmalı ki mesela ama bunlar pazarda yürümenizi engelleyen teyze çantalarına da benzememeli.

Yazın sponsor içeceği limonata da her sene daha popüler oluyor.(sanırım house cafe sayesinde) Kırk yıllık limonsuyu markası bile limonata üretir oldu. Ben de bir zamanlar evde buzlu çay yapardım ki, onun gibi güzel buzlu çaylar yapan yerler de bulursam pek bahtiyar olacağım.

Yaz meyvaları da yaz aşkı gibi kısa süre için misafir oluyorlar hayatımıza. Çilekler artık reçeller için alınırken, erikler kızarmaya başladı bile. Yağmurlar yağmadan dalından kiraz yeme fırsatlarımı araştırırken, gönlümde yatan aslan incirin de mevsiminin gelmesini bekliyorum.

Sabah cornflakes ile kahvaltı yaptım, bu yazıdaki yemek hadiseleri hep bu açlıktan ortaya çıktı. Her öğlen de tavuk yiyorum ki bu bağlamda tavuğun yarar ve zararları için Banvit’e gönüllü kobay olabilirim.Sonra basketbol takımının halkla ilişkilercisi olurum falan, yürür gider kariyerim.

Bu güzel hayallerim ile satırlarıma son verirken, Salı ve Çarşamba günlerinin manasızlığının sadece kendim bünyemle sınırlı olmasını dilerim.


edited by kusburnu.

Başlık için ps. Hayat Beklemez ile Sertab Erener

15 Haziran 2009 Pazartesi

"Yazılmış yazımın yarısı sende"


Daha önce birçok platformda dile getirmiştim; insanın kişiliği ile ismi arasında bir bağ olduğuna inanırım. Sabit fikirli olduğum da, "ismi mi değiştirince karakterim mi değişecek peki mi sorusunu" ise kulak ardı eder, tüm tersliğimin ismimin manasından geldiğine inanırım. Bugün şirketteki yöneticilerden biri ile ismimin anlam ve mahiyeti üzerine kısa bir muhabbet edince, adımın ezbere saydığım anlamının yanı sıra başka bir manası daha olabileceğini öğrendim. Hemen sözlüğe sordum, nedir ne değildir diye. Bugüne kadar bu srogulamaya girmediğim için kendime kızdım ama dakika bir gol bir haftanın başından yeni şeyler öğrendim diye de sevindim. Derin sorgulamalarım arasında sözlükte ice tea şeftali adlı yazarın yazdığı entry'ye denk geldim. Gerçek söylüyorum, ilk anda "kim yazabilir ki beni bu kadar iyi tanıyan?" diye düşündüm. Sonra yazarın nickine baktım, hani olur da tanıyorumdur diye, bir alaka, iletişim oluşturamadım. Eğer söz konusu yazı başlığı Aslan burcu olsaydı, "" a beni anlamışlar aynı" tepkisini vermek çok kolaydı ama isimden böyle bir karakter tahlili fazla derindi.

Anladım ki, benim bana çok benzeyen bir adaşım vardı.

Öyle bir benzerlik ki bu, ortaokulda karşı takımda oynayan aynı forma numaralarına ve aynı kaş yarasına sahip olduğum adaştan bile daha çok benziyorduk birbirimize. Tanımıyordum kendisini ama ice tea şeftali sayesinde haberdar olmuştum işte:)

Burdan bu hayali adaşıma selam, ismimi sorgulamama sebep olan kişiye de vizyonuma kattıklarından ötürü burdan teşekkür ederim. (işin komik kısmı söz konusu olan iki kişi de yazıdan bihaber olacak çok büyük ihtimal ama sanal alemde böyle sanal dileklerin olması da normal bişey)

"nedendir bilinmez isminde yumusak ge var mı sorusunu hic sevmezler.sevdikleri icin yapmayacakları yoktur,gözleri karadır.nadir görülen ama cok sağlam inatları vardır.bi şey mantıklarına ters düşmüşse irdelemeden duramazlar.arkadaslıklarında secici gecirgen davranır herkesi kolay arkadas kabullenmezler.dostluklarında yamuk yapılmadıgı sürece hic sorun cıkarmazlar.takdir edenleri,örnek alanları coktur,yeri geldiginde cok iyi sımarmayı da bilirler.en guzel kiz isimlerinden birine sahiptirler.kalabalığı sevmedikleri icin haftasonu dısarı cıkmayı pek istemezler.sinirlendiklerinde belli etmemeye calısırlar ama içlerinde fırtınalar koptugunu bi şekilde anlarsınız o kadarını saklamayı beceremezler.konusmaktan cok dinlemeden yanadırlar,uzun cümle kurmayı tercih etmezler.hisleri kuvvetlidir ve bazen ne yapsanız kandırmazsınız ama bazen de cocuktan daha saf olurlar her söylediginize inandırabilirsiniz.bi sarkıya takıldıkları zaman psikopatmışçasına tüketene kadar dinlerler.hafızaları kuvvetlidir,olmadık zamanda olmadık olaylarla karsınıza cıkıp sizi güç durumda bırakabilirler.kendilerini cok rahat ifade edemezler,dünyanın merkezini kendileri olarak bilirler..supergirlü reamonn onlar için söylemiş sanarlar."

ps. Sürekli soyadım ile uğraşmak zorunda kaldığımdan yumuşak ge ile bir alıp veremediğim yoktur.

Ps.2. Fotoğraf Meral Erdoğan'dan.

ps.3. Şarkı Sessiz Sessiz ile Bora Meriç.

"alnını silip yeniden yazmak yazgını"


Hayatı genelde bir misafir gibi izliyoruz;

Kötü şeylerin bizim başımıza gelmeyeceğine ilişkin tuhaf bir inancımız var.

Onu işten çıkartmış olabilirler ama siz hiç kovulmazsınız,

Onun anne ile babası ayrılabilir ama sizinkiler asla ayrılmaz,

Onun kocası kendisini aldatsa da, sizinkinin aklına hiçbir zaman böyle birşey gelmez

Onun çocuğu isyankar olup evi terkeder ama sizin çocuklarınız sözünüzden çıkmaz,

O işinden hiç memnun değildir ama sizin işinizin birçok güzel yanı vardır,

Onun çocuğu üniversiteyi kazanamaz ama sizinki ilk tercihine tereddütsüz yerleşir,

Onun arkadaşları kendisini unutabilir ama siz hiç unutulmazsınız,

O hep parasızlıktan şikayet ederken, siz paranızı en doğru yatırımlarda kullanırsınız,

O sevgilisini hep kıskanırken, siz kıskanmanın hiç de size göre olmadığını ısrarla vurgularsınız,

Onun kurslara gidip yapabildiklerini, siz bir çırpıda çözersiniz,

Hataları hep o yapar, Siz ise bay/ bayan doğrusunuzdur.

Şansızlıklar hep başkalarının başına gelir, size o kadar uzaktır ki bunlar, okurken yadırgamamak elinizde değildir.


Bunun için önerim de 3. sayfa haberlerini okurken, benim başıma gelmez tavrını takınmamanız.

Kendi iyiliğimiz için, kaderin eşit ağırlık hesaplamasının pek de bizim çözebileceğimiz problemlere benzemediğini gözardı etmemek de fayda var.

ps. Fotoğraf Meral Erdoğan'dan

ps. 2. Başlık Sabotaj ile Ayça Şen'den


edited by kusburnu.


14 Haziran 2009 Pazar

"bütün arkadaşlarım evlenmiş,yuvasını kurmuş mutlu mutsuz"


Birgün evlenir ve çocuk sahibi olursam, şikayetlerimi kaleme almakla uğraşmıyım, Ayça ne düşünmüştü ki bu konu diyebileyim diye arşive atıyorum bu yazıyı.


DOLUNAY YAZISI- AYÇA ŞEN


Yaz tatili geldi. Anneeeee!


Çok korkan biz anneler annelerine mi sığınsın, sabahtan akşama kadar bir yaz okulu mu kovalasın, karar veremedik. Bütün sene okulda zaten mestüklenmiş (pestili çıkmış) çocuklar bir de sabahtan akşama kadar, konusu ne olursa olsun disiplinle eğlenecekleri merkezlere gidecekler.

Tatil dediğin mümkün mertebe disiplinsizliktir. Orduya adam yetiştiriyor gibi, sürekli erken kaldırıp yine yüzmeye, tenise, at kaşağısına; çocukları saati saatine belli kurslara yollayacağız diye aşırı üzülmekle birlikte, bütün gün aynı evin içinde benimle oyun oynamak için ısrar üstüne ısrar eden, oyun oynamazsam hayatı zindan edip akşama kadar ‘Canım sıkılıyor’ diye tekerleme tutturan ve maalesef mahalle arkadaşı kültürü olmadığı için benim elime bakan zavallı Memo’ya başka seçenek kalmıyor.

Çocukluların çoğu bu durumda. Babalar için bu ‘ne yapmalı’ sıkıntısı geçerli mi bilmiyorum da, çevremde kaç arkadaşım varsa, çocuklarının babaları, zaten bütün sene anne sorumluluğunda olan çocuklarıyla uğraşacak psikolojileri olmadığı için uzunca bir tatil yapmak üzere güneye gittiler.

Onların psikolojileri her şeyden önemli zira. Memleket kurtaracaklar abi. Fakat geçenlerde yine bütün sorumluluğu üstlenmiş bir arkadaşım telefon açtı, her şeyi bırakıp Çeşme’ye kaçmış. Son derece yorucu işinden istifa etmiş, çocuğu da babaya dayayıp canını kurtarmaya gitmiş.

Bir hafta sonra geri geldiğinde sesi sıkıntılıydı. Tek başına depresif bir hal almış, vicdanı rahatsız olmuş, erkenden geri dönmüş.

Kadınların çoğu yalnız. Bu sorumluluk duygusu neden kadına daha çok verilmiş ve neden sorumluluk duygusu olan erkekler sevimsiz? Gerçi olmayanlar da çok sevimsiz.

Elbette herkesi aynı torbada büzemeyiz ama istisnalar da varsın bu seferlik kaidemizi bozsun.
Çocuklar sorumsuz. E adamlar da sorumsuz, demek ki erkekler çocuk mudur?

Yok abi, eşşek kadar adamlar ve hiç de öyle çocuk ayaklarına yatmasınlar.

Ehheh aklıma ne geldi; bir arkadaşın işyerinde erkek çalışanlar duvara ‘İkinci bir emre kadar kadınların çocuk taklidi yapması yasaktır’ yazınca kütür kütür bir kız, kocaman puntolarla ‘Erkeklerin ikinci bir emre kadar yetişkin taklidi yapması yasaktır’ diye yazmış.

Bunu niçin anlattım ki şimdi, her neyse bilmiyorum. Zaten acele acele yazıp Memo’yu bir yaz kursuna yazdırmam gerek.Evet çocuklu zavallı kadınlar; siz çocuk yazın ne yapacak diye düşünedurun, biz ne yapacağız? Çocuk her yerde mutlu olur. Fakat işten eve gidip gelerek, bütün hayatımızı aman çocuk iyi olsun da diye geçirerek bu hayat nereye kadar? Bu babaların rahatlığı nedir abi? Yani nedir? Hayır ama bişey söyleyeyim mi size, onları bu hale getiren yine kadınlar.

Aman çocuk kötü etkilenmesin, yanında arıza çıkmasın diyee diyee bu hale getiren kadınlar.

Size samimi söylüyorum, kadınlar hıyar. Bak valla billa sayın okur. Bu muameleyi kendine yaptırmayanlar üzerine alınmasın ama hıyar yerine büyük bir iç rahatlığıyla kendini koyduran kadından zaten insan gibi anne de çıkmaz.Kesin kuralları olmalı kadınların. Hayırsa hayır olmalı. Adam bilmeli ki, her şeyin sorumluluğu kadına düşmez. Ama yine kadının kontrol manyaklığından oluyor bütün bunlar; iddia hırsından, işgüzarlığından.

Abi bazıları var, bir elleri yağda bir elleri balda, nassı oluyor bu? Nassı oluyo da sistemi peşin satan esnaf gibi kurmuşlar? Artık kıskançlıktan mıdır bilmiyorum, anne olup da taş yemeyen kadınlara karşı aşırı bir gıcığım var. Rahatı yerinde ve çok mutlu olan kadınlara karşı büyük bir gıcığım var. Cephede mermi taşıyan kadın stili olmayanlara hiç güvenim yok. Hem öyle hem de çocuğun babasına bir de sevgi filan duyduğunu söyleyenlere çok sinir oluyorum. İnsanlık damarlarından birinin koptuğunu düşünüyorum. İnsan hiç değilse kadın ittifakı için adama gıcık olur yahu, ya da ne bileyim, kurumla bu kadar da işbirliği yapılmaz ki canım!

Ama tabii bunlar kıskançlıktan da oluyor olabilir. Fakat neden benim çevremde bir tek arkadaşım da o meşhur tarihi esnaf resmindeki ‘veresiye satan’ zavallı esnaf ambiyansından kurtulamıyor?

Aman ne biliim ben ya, şimdi bir de bunun üzerine ‘mutlu aile kurumu pinekçileri’ zır zır da vır vır yapacaklar, canımı iyice sıkacaklar.İyisi mi ben hiç ilişkilere karışmayayım ama biraz bu konuyu düşünün; her şeyi kadın neden üstleniyor, çocuğun yaz okuluna kadar neden kadınlar huzursuz oluyor, neden babaların bir gram bağı yanmaz mı denir, bir gram otu çöpmez mi?


ps. Başlık şarkısı Kalpsizsin&Ayça Şen.