30 Mayıs 2009 Cumartesi

"ben uyurken geçen günler geri gelmeyecekler"



Önümde çalışmam gereken 30 yılı öğrendikten sonra bu yazı kaymaklı ekmek kadayıfı oldu. Yazının tamamını okuyunca sizin de hislerinize tercüman olacaktır Can Erik.

CAN ERİK- UMUT SARIKAYA


UYKUSUZ

Yeniden kapının önüne oturup bekledim. Çalışma hayatında benim canımı en çok sıkan şey "izinli" olma haliydi. Günün en güzel saattlerini işte çalışmadan sonra akşam evimize gitmemize izin verilmesi, bir yıl çalışmadan sonra 15 gün denize, yüzmeye gitmemize izin verilmesi, Cuma günü kotla işe gelmemize izin verilmesi bana çok saçma geliyordu. Kot da, g.t de, deniz de her zaman, oldukları yerde hazır olarak bulunuyordu ama sürekli veya istenilen zamanda bir araya gelmelerine izin verilmiyordu, geleceği zamana ve süreye izin veriliyordu. İşte bu çok anlamsız geliyordu. Şimdi buraya "özgürlüğüme çok düşkünümdür" diye oturduğum yerden g.tü sağlama alarak konuşuyormuş gibi gözükebilirim ama bunları o gün sokakta elinde Cv'si ve takım elbisesiyle kalmış bir işsiz olarak düşünüyordum. Ayrıca beni bıraksanız ne denize giderim ne de gezerim tozarım, hiç birşey yapmadan evde otururum ama hiçbir şey yapmasam bile buna ben karar vereyim istiyordum. Bu içimden gelen isteği sağlam bir temele oturtup insanlığı çalışmamamız konusunda ikna etmek çin bi hareket başlatayım çok isterdim ama gıcık gıcık çocuk topuyla çok yakınımdaydı. Yüzüme ha top geldi ha gelecek diye ikide bir sinip, suratımı korumaktan sağlam temellere dayanan haklı sebepler üretemedim bir türlü. Konuya olan bütün konsantrem her şutta dağıldı. Yanda meşin topa şut çeklirken hangi felsefe, ideoloji üretilir söylesenize.

.....

Tepemde dikilmiş müdüre ürkek bir serçe gibi bakıyordumç. " nasıl alıştın mı biraz" dedi. Bir serçe olarak gülümseyerek "vicirik, bicirik" diye sesler çıkardım. Yetkisiz biri, yetkiliyi görünce kucak dolusu gülümser. Anasına, babasına, seviştiği kadına o kadar gülümsemez yetkisiz. Ama bu yadırganacak birşey değildir. Engellenemeyen, içten gelen durdurulamaz bir çoşkudur bu... Yetkisiz, en nefret ettiği, arkasından konuştuğu patronundan, müdüründen bile esirgemez o kocaman gülümsemesini. Ben de öyle yaparak gülümsedim cevapladm sorularını. 22 yaşındaydım, üniversite mezunuydum, Türkiye'nin aydınlık yüzlerinden biriydim, demokrasiye ve çağdaşlaşmaya sonuna kadar inanıyordum ama " nasıl koydu size Vestel Manisa" diyen yetkiliye, koyulmuş biri olarak hiçbir kıza gülümsemediğim kadar gülümsüyordum.
.....

Akşam işten çıktım, kravatımı cebime koyup, otobüsle Fındıklı Parkı'na gittim. Küçük bir kesekağıdında satılan Can Eriklerden aldım. Bankta oturup erikleri yerken kupa heyecanıyla geçececk 20 yılımı düşündüm. Sabahın altısında serviste o saatte bile çok enerjik (benim gibi mesela) birinin muhabbetiyle, akşamki dizinin muhabetiyle, Yeşilaycı çalışanlarının tembihleriyle, tatil ve haftasonu planlarıyla, küçük işyeri şakalaryla, forward maillerle ( en nefret ettiğim), benden daha yetkililere gülümsemeyle geçecek 20 yıl vardı önümde. Biz iş yerinde mutlu bir aileydik ama deniz burada, çim burda, erik burada sabit duruyordu.



ÇALIŞMAK İSTEMİYORDUM.


ps. Başlık şarkısı hadiseyi en iyi özetleyen şarkı Malt- Gol

Kusburnuna not: yazıyı kopyalama şartlarımı daha sonra anlatırım, o yüzden bak şu yanlış bu yanlış demeden önce bir düşün:)

28 Mayıs 2009 Perşembe

"bir silah sesi duyuldu biz kaldık karanlıkta"


Reklam alemi ne fena birşeyse artık insan kızması gereken şeylere bile sempati ile bakmaya başlıyor. Misal Anadolu Sigorta reklamları. İki hırsız da süper sempatik sunulmuş bizlere, ya da sadece ben bu kadar sempatik buldum bilemiyorum.
Sincap Necmi mi Köstebek Tahir mi derseniz favorim de psikopat haliyle Sincap Necmi. (Anneler günü reklamlarının da hakkını vermek lazım)

Tabii bu sanal alemde sempatik olan zatı muhteremlere gerçek alemde fevkalade gıcık oluyorum. Arabam çalınmadığı için (olmadığı için, olsa o da çalınırdı zaten) eve giren hırsızlara daha çok gıcık oluyorum. Zenginden alıp fakire vermek eski zamanların masallarından öte birşey değil. Sizin enayi gibi çalışıp, enayi gibi para verdiğiniz eşyaları bir kilidi açarak alıp giden insanlar hırsızlık sebepleri ne olursa olsun benim nezdimde “bela okunabilir” insan kategorisindedir.

Asıl bu yazıyı yazma sebebim daha da saçma bir fikriyattan. Aslında cinayet de bir tür hırsızlık, karşındakinin canını alıyorsun ama en azından gerçekten bazen ( nadiren de olsa) rasyonel bir sebebin olabilir. Rasyonel sebepten kastım aslında cinnet, çaresizlik falan filan. Yani burda konusu geçen kiralık katil, mafya falan değil, sokaktaki envai çeşit psikopat da değil. Ve evet hırsızlık da cinayet de insanlığın utanç halleri. Tarık Akan ile Halit Akçatepe’nin oynadığı eski bir film vardır. Tarık Akan’ın hasta kardeşi için Tv çalarlar, benim için hırsızlığın tek makul sebebi böyle özel bir sebeple olursa nispeten anlaşılabilir.

Ama yani sizce bir kıyaslama yapılsa, hangisi çok daha fena?

Bence cinayetin 1-0 önde olması haksızlık. Ve Anadolu Sigorta reklamı tüm sempatikliğine rağmen fikriyatımı da değiştiremez.

Ps. Görüldüğü üzere Ahmet Ümit okumak psikolojimi hemen sarstı.

ps.2 . Başlık şarkısı Nil- Aşkımız her zamanki gibi tehlikede
edited by kusburnu

"bu ne keder, bu ne ic cekis?"

http://www.piyalemadra.com/

pek sevgili hayat o kadar bedbahtım ki...

Dünya dönmeye devam etsin, ben bir kenarda mışıl mışıl uyuyim istiyorum.

Çok mu şey istiyorum sence?

ps. Başlık şarkısı Şehrazat şarkısı olan Karanfil'den. Şarkıyı ilk Aşkın Nur Yengi söylese de, ben Mustafa Ceceli versiyonunu dinledim, sevdim.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

"derinde izi kalmış sevsen de küfretsen de"


Ayakkabısının altındaki etiketi çıkarmadan gezenlere,


Konuşurken sakız çiğneyen insanlara,

Yemekte telefonu ile uzun uzun konuşanlara,


Sigaranın dumanına, kokusuna, herşeyine

itinayla gıcık olunur...
ps. Fotoğraf Özlem Ölçer'den http://www.playstudio.org/
Başlık şarkısı için ps.2. Redd- Sevsen de Sevmesen de

26 Mayıs 2009 Salı

"ben umut satın alırım çok uzaktan bir yerlerden"


Aslında herşey Cake House yüzünden oldu. Anne keki hasreti, yeni açılan bir mekanın cazibesi derken her Cumartesi, Pazar etrafında buldum kendimi. Hem Beşiktaş Belediyesi servis de düzenlemişti bizim için, halkın içine karışmak için daha güzel bir bahane olamazdı.

Pazar virüsü de böyle böyle girdi kanıma. Tam da Avrupa Yakasında kahve bağımlısı olan Burhan Altıntop misaliydim, her Cumartesi bir şekilde pazara gitmeliydim. Alışveriş merkezleri için geçerli olan kural burada da değişmez, bir yeri ne kadar iyi biliyorsanız alışverişe o kadar odaklanırsınız. Bunun içindir ki müdavimlik tuhaf bir güven verir size. Pazarın stratejik noktalarını çözmüş biri olarak 5 dakikada hedefinize ulaşırsınız. Her hafta pazardan birşeyler almak mümkün olmadığından, gezdikçe bolca gözlem de yapabilirsiniz.

Buyrun size sahibinden pazar hissiyatları;

Pazarın 1 numaralı kuralı en kalabalık tezgaha illa uğranması gerektiğidir.

Bir tezgahın başına insanlar ne kadar üşüşmüşse oradan birşeyler bulmanız o kadar yüksek bir ihtimaldir. Eğer nry'la pazara gidersem, bu işi ona bırakırım, o en güzelini seçip bana gösterir, ama kendi yeteneklerimle o kaos ile halen başedemiyorum:)

Mevcut esnaf ezikliğim pazarda da değişmiyor. Pazarlık yapmayı deneyip de başarılı olduğum bugüne kadar görülmüş değil. Bunun için, "ay şurada yarı fiyatına satıyorlar aynı şeyi" yırtıklığı yapan teyzeler gibi olamam. O teyzeler ile omuz savaşına bile girmem ama pazarın verdiği samimi ortam ile belki ben de birgün onlara derin hissiyatlarımı iletirim.

Bir tezgah başında 5 dk'dan fazla duramam. 2 dakikada şurada özrü var mı, burada özrü var mı diye bakmaya çalışırım, Allah'a şükür bu konuda da pek kazıklanmışlığım yok.

Genç esnafla cilveleşen kızlardan da acayip şekilde nefret ederim. Bilgi'yle beraber gittiğimiz pazarlarda bizi kardeş sananlara da ayıp olmasın diye " hadi ya" dememeye çalışırım.

Pazardaki haşlanmış mis gibi mısır kokusuna bir kere aldanıp o saman tadındaki mısırı tattığımdan dolayı ve Cake House'da birşey yemek gayesi ile pazarda birşey yemem. Pazardan alıp yolda yediğim eriklerin tadını ise hiçbirşeye değişmem.

Pazarın en kaliteli, en güzelini satan amcaların hiçbir zaman pazarlık payı olmaz ki, onlara da bu sebeple gıcık olurum.

Alışveriş merkezi veya mağaza gezmeseniz, moda dergilerini okumasanız da pazara giderek o dönemde neyin moda olduğunu şıp diye anlarsınız.

Abercrombie, gap gibi markaların taklitleri envai tezgahta olduğundan, orjinalini de sahtesini de giyeni anlamam. Orjinalini Türkiye'den alıp deliler gibi para bayılanı ise hiç anlamam.

Pazar dönüşü taksi beklemek, zar zor bulunan taksicinin kaprisini çekmek de asap bozucudur, bu yüzden yokuşa rağmen eve yürüyerek çıkarım.

Avrupa yakasının en çok nikah kıyılan yerlerinden birinin karşısında pazar olması ( veya tam tersi) Cumartesi günü Beşiktaş trafiğini çok kötü etkiler diye düşünmeyen şehir yapımcılarına da ayrıca selam ederim.

Bu kadar insan neden evleniyor sorusuna ise ayrı bir yazı da cevap ararım.

edited by kusburnu

ps. başlık şarkısı asfalt dünya ile sakın

25 Mayıs 2009 Pazartesi

"insan neler yapar isteyince "


Bir insanın damak zevkini anneler oluşturur. Bir yemek ne kadar güzel yapılırsa yapılsın, anne elinden çıkmadıkça da %100 mutluluk vermez. Bir kadın, annesi gibi yemek yapmayı, bir erkek, annesinin elinden çıkmış hissi veren yemekler yemeyi ister.

Bunun içindir ki, yaptığım yemekler= (annemin bize pişirdikleri- benim yemediklerim)* pratik sayım/ yemek yapabilme yeteneğim'dir. Pratik ve yetenek faktörlerinden pirinç pilavını - abimin aksine- halen dört dörtlük yapamam. Bunun için de yemek yapma hadisesinin genel kabul görmüş kuralı olan "pirinç pilavı yapabilen herşeyi yapabilir"in de doğru olduğuna inanmak istemem.

Bu kadar girişten alakasız bir konu da çıkartabilirdim ama şimdiki amacım yemekten devam etmek. Ana hedefim bir garip düdüklü tencere.

Bizim evde düdüklü tencere kullanılmazdı. Annem nedendir bilinmez 50 yaşından sonra düdüklü tencereyi soktu evine, tesadüfen aynı zamanlarda bizim eve de girdi düdüklü tencere. Annem "aman da şöyle kolay, böyle faydalı " diye pek methiyeler dizince, pek sıcak karşıladım bizim düdüklüyü. Yaptığım yemek çeşidi değişmese de yemek yapma sıklığım arttı. Açıkcası kavrulmamış yemek tadına alışmak için bir geçiş süresine ihtiyacım var, daha da önemlisi dakika hadisesini tutturmalıyım ama patates, havuç ve bezelyenin nasıl aynı dakikada pişeceğini kestiremiyorum. Konuyla ilgili anne görüşünü de aldıktan sonra olur bu iş, sonra yeni tatlar dener, bir yemek blogu açar, adını da düdüklütencere ( bilerek bitişik yazdım) koyarım, tabi henüz böyle bir blog açılmadıysa.


Düdüklü ile açtığım yemek konusunu daha da lezzetli bir platforma katmak için bilmeyenlere friğ pilavını tanıtmak isterim. Gönlümde hatırası hala gün gibi olan Peradox'da tesadüfen yediğim bulgur pilavımsı şeyde keşkek tadı bulmuş ve pek de yapmadığım bir şeyi yaparak aşçıdan tarifini almıştım. Tarif olsa da istediğim zaman Peradox'a gidip friğ pilavı yediğim için bu yemeğin bulguru nerdedir diye arayıp sormamıştım. Ama işte o güzelim mekan Asmalımescit'in en bahtsız binasında açılmış, o kapandıktan sonra yerine açılan 3 yer de kapanacakmış, o zamanlar bilmiyordum bunu. Peradox kapanınca kendi başımın çaresine bakmak zorunda kaldım. İlk etap friğ bulguru bulmaktı ki o kısmı anneme devretmiştim. Annem bulguru bulmakla kalmadı, bu süper tadın evimizde de pişebileceğini bize gösterdi.


Ve bu yazıyı yazmamdan anlamışsınızdır, ben de bu süper pilavı yapabiliyorum. Ne var ki bulgur pilavı işte diyenleri duyar gibiyim. Haklı olmasına haklısın sayın okur ama ben bulgur pilavını sevmezdim, hep acı gelirdi bana, sonra yatılı okula gittim pilavın her türlüsünden soğudum falan filan. Isınma turlarını yeni geçmiştim ki friğ pilavı bu aşkın vurucu darbesi oldu.


Bu pilav tutkusuyla, aslında sadece Peradox'da pişirilmediğini birçok kebapçının da menüsünde olduğunu öğrendim ama böyle güzel bir yemeği kendimin yapabiliyor olması süper bir şey:) Hele o güzel koku, benim için kestane kokusu ile yaraşır güzellikte ki bu yüzden yazdım bu yazıyı. Hayatınızda bir güzellik arıyorsanız, sofralarınızı bu güzel yemekle tanıştırın derim.


Yazımızın sonuna gelirken, Vedat Milor halet-i ruhiyesinden sıyrılır, herkeslere keyifli ve lezzetli yemekler dilerim.

edited by kusburnu.

ps. Bazı tariflerde etli yapılsa da ben normal bulgur ile eşit oranda friğ bulguru kullanılarak yapılan bildiğimiz bulgur pilavını severim.

ps.2. Başlık şarkısı, Nil Karaibrahimgil ile Sana Kek Yaptım.

"unutmuş aşk nerde, dönüp durmuş aynı yerde"


"hepimiz aynı sebebin neticesiyiz, hepimiz aynı ışığın zerrecikleri, hepimiz aynı Tanrı'nın nefesinden var olduk, suret nedir ki?"




Ps. Ama ben Ahmet Ümit'in son kitabı Bab-ı Esrar'da okudum, yavaş yavaş diğer satırları da yazı aralarına sıkıştıracağım.


ps.2 Başlık Şarkısı Jehan Barbur ve Leyla


24 Mayıs 2009 Pazar

"bir yerlerde şenlik olsa, sebeplensek eğlensek"


Ruhun Gıdası olarak bir Kenan Doğulu konseri,

Uzun süreli okur ve arkadaş Kenan Doğulu'nun hayatımdaki anlamını az çok bilir. Yaz, kış, yağmur çamur demeden birçok konserine gittim. Kendisini ilk kez Sabancı Üniversitesi Bahar Şenliği'nde izlemiştim, bahar şenliği yaşım geçeli çok olsa da dün akşam da Bilgi Üniversite'nin Santral İstanbul'daki festivaline gittim. 

Bahar Şenliği'nde Yüksek Sadakat ve Nil de sahne alıyordu ki, açıkcası ben Yüksek Sadakat'i de bu vesileyle izleyeceğime pek seviniyordum. Konserler kağıt üzerinde saat 17.00'de başlıyordu, biz de ondan önce Asmalımescit'e gidip, akşamları tadını çıkartamadığımız mekanda güzel bir öğleden sonra geçirdik. Alkol kana girince, ya başlamaz ki zaten konserler 17.00'de diyerek biraz rötarlı olarak mekana gittik. Netice olarak Yuksek Sadakat'i de kaçırdık.

Daha önceki Bilgi Üniversitesi şenliğinde bir kültür şoku yaşayarak, "iyi ki okumuyorum burda" demiştim. Bu sene geç kalınca çok fazla etrafı gezmeden direk sahne önünde yer aldığımızdan mıdır bilemem, "bu ne be" tepkisini de pek vermedim. Bilgiyle en büyük korkumuz olan kuşak farkını da hissetmedim pek şükür. 

Etrafı pek süzemeden Nil'in konseri başladı ki, Nil'in güzelliği sayesinde etrafa da pek odaklanamadım. Daha önce gördüğümde de "vay be ne havalı, ne güzel kadın" dediğim Nil sahnede ayrı bir büyüleyici idi. Sevgi pıtırcıkları da birer birer yanımızda bittince, kuşak farkını konserin ilerleyen vakitlerinde hissetmeye başladık.  Herkesin daha da öne gideyim hadisesi de gençlik ruhunu kaybetmiş bünyelerimizi pek gerdi. Sigara ise her zamanki gibi bedbahtlığımızdı.
Nil'in genel olarak kızlar tarafından sevildiğini düşünsem de, pırlantayı söylerken ellerini kaldıran erkeklerden kanımı değiştirmem gerekiğini farkettim. Nil'i beğenmeme gibi bir durumum olmasa da onun yerine Yüksek Sadakat'i izlemeyi tercih ederdim. Yine de pek güzel kadın, maşallah diyoruz, sesini de hafif travestiye benzettiğimizi ekliyerek asıl konuya geçiş yapıyoruz.

Açıkcası bu konserde yeni albümünden bir kuple şarkı söyler umudum vardı ama o kadar cep telefonu ve fotoraf makinesinin kayıtta olduğunu görünce, yeni şarkılarını söylemeyeceğini idrak ettim. Konserlerini ezbere bildiğimden repertuarını da az çok tahmin ettim ama yine de eski şarkılardan bir kuple söylemesini de umut ettim. Kenan Doğulu'nun enerjisi karşısında "bu kadar zamanda aynı repertuar ile aynı şarkıları söylemek" insanın canını sıkmaz mı acaba?" diye sorgulamasına girdim. Yaşlı olduğum ve düz taban olduğum için yoruldum. Yanımızdaki çıtır çiftin aşk sarhoşluğundan etraflarını rahatsız etmesinden de sıkıldım. Bİzim zamanımızda böyle miydi yahu? diye sorasım geliyor. Değerli küçükler, sarılın, koklaşın, öpüşün, kaynaşın ama yanınızdaki insanların alanlarına müdahele etmemeyi de bizahmet öğrenin. Bu sefer olmadı ama bir sonraki sefere hanımefendilik çizgimizden çıkmamız muhtemeldir:)

Bu kalabalık hadisesi epeyce yorduğundan bise çıkmasını beklemeden hemen konser alanını terkettik ki, yeni açılan tünelle de pek kısa sürede evimizde olduk. Kenancığımızı gördük pek bahtiyar olduk, pek eğlendik. Yeni albümü de çıksın hayatımız festivalleşsin istiyoruz, konser emekçilerin hepsine de teşekkürler ediyoruz.

Yazıdan çıkartılamayacak konser notları; 

Kenan Doğulu, bol giysiler içinde de olduğundan mıdır bilinmez bana öyle pek zayıf da gelmedi.

Poşi modası hem Kenan'da hem de tüm gençliğin boynunda kendini gösteriyordu. Kısa sürede bitip geçmesini bir kez daha diliyorum.

Garanti Bankası Genel Müdürü ve eşini de konserde görünce bizim patronları bir konserde düşünmeye çalıştım, itiraf etmek gerekirse pek hayalimde canlandıramadım. 

Zengin gençliğin yeni favorisi Blackberry diyebiliriz. Iphone'un pabucu dama atılmış ama Blackberry ihtiyaçlarının sebebi nedir onu keşfedemedim.

Haliç artık kokmuyor diyenlerin de yalancı olduğunu bizzat keşfettim.

Benden selam söyleyin;

Asmalımescit'de yanımızda oturan, masada oturdukları sürece ayrı kişilerde telefonlarda konuşup, masamıza konu yaratan biri yeni bölge kredi müdürü olan iki kişiye,

Irkçı yanımı ortaya çıkartan ve Nİl konserinde önümüzde duran 5 kişilik erkek grubuna,

Konserin yarısına kadar erkek sandığım 1.90'lık ergen genç kıza ve tüm konseri kayda alabilen telefonuna,

İlişkilerini gözümüze ve dibimize sokan sakallı çocuk ile mavi hırkalı kıza,

Öne gitmeye çalışırken çatçut herkese çarpan ama kafasını eğen korklara,

Birbirinin kopyası olan tüm genç kızlara...


 

23 Mayıs 2009 Cumartesi

"the games that were played, they’ve left us hoping "


Emlak sektörünün yükselen yıldızı olsa da değerli mahallemizde sosyal faaliyet yürütme imkanınız pek yoktur. Her mahalle BEBEK gibi olamıyor işte ne yaparsınız.

Buna rağmen bizim mahallemizin de kalbi bir parkta atıyor. O parkta çocuklar oyuncaklara biniyor, kadınlar çekirdek çitliyor, köpekler ve sahipleri kaynaşıyor. ( Azıcık paparazzi olsa, iki ünlü gelse, bir de House Cafe açılsa Bebek Parkından tek eksiğimiz deniz manzarası olurdu) Havalar daha da ısınsa bir de mısırcı amcamız gelecek ki ondan sonra takım tamamlanır. 3. sene sonunda hala bir akşam oturup çekirdek çitlemesem de o parkın 15 adım uzağında olmak balkonsuz ev depresyonumu törpülüyor.

Bununla beraber hiç sevmediğim semt Fulya'da açılan Kahve Dünyası da bu yazımı kurtarır gibi. Eskiden kahve dünyası benim için limonata ve portakal suyu demekti. Adıyla ilişkilendiririp gitmezdim bu mekana, bir de bayramlarda güzel kutulu çikolatalarından alırdım. İtiraf etmek gerek sahiplerinin ideolojisinden şüphe etsem de pek derin sorgulamıalara girmem. Hali hazırda kahveye ideolojiyi karıştırsak açıkta kalacağımız aşikar zira. Yaklaşık 2 aydır fondü ile aşk yaşamaya başladığımdan daha sık gider oldum Kahve Dünyası'na. ( Bunda mekanın hemen yanındaki BSDD ( Boyner ve Beymen'in outlet mağazası gibi birley)'nin de olmasının payı büyük tabi)

Dün akşam da öğrendim ki, akşamları 01.00'e kadar açıklarmış. Bir asosyal mahalle sakini olarak daha ne isterim ki. Gecenin bir vakti eşofmanı giy, fondü'ye koş. Sadece dönüşte yokuş çıkma çilesi var ki, o da nefesimi açan bir faaliyet olduğu için itiraz etmek ayıp olur.

Yani sayın okur, sıradan hayatımın sabit mekanlarına bir yenisini daha ekledim. Bir sonraki yaz balkonlu bir evden satırlar kaleme almak umudu ile, derin hissiyatlarıma son veriyorum.


Ps. Pazar bağımlılığım ile ilgili başka bir mahallesini de üç vakte kadar yazacağım.

ps.2. İsmimin manasının hayatıma kattığı terslikten ötürü, yaz başında diyet yapan insanlara inat çikolatalı şeylere merak sarıyorum ya, aferin bana.

ps.3. Başlık şarkısı Depeche Mode ve Hole to Feed.


"Biraz mesafe lazımdır her yakın şeye"


Halihazırda yazacak konum bir süredir yok. Düşününce bunun iyi birşey olduğuna kanaat getirdim. Çünkü genelde asabiyetlerimden konu çıkartıyorum, yazı yoksa asabiyet de yoktur düz mantığını uygulayabiliriz netekim.


Bu boşlukta da bir kahvaltı sonrasında başka bir kahvaltıya dair gurmelik fikriyatlarımı paylaşmak gayesindeyim. 19 Mayıs münasebetiyle artık bir değişiklik yapalım, İstanbul dışına ayak atalım dedik ve sabahın köründe Sapanca'ya koşturduk. Kahvaltının değerini bilenler için uyanılan vakit ile kahvaltı yapılan vakit arasındaki her dakika önemlidir. Kan şekeri düştükçe kahvaltı hayali gözünüzü bürür, kahvaltıdan beklentiniz yükselir ve asabiyet dereceniz yükselir.


Zeliş'in çiftliğine doğru yukalarıla çıkmaya çalışırken bizde de bu asabiyet, nereye kadar çıkıcağız daha yahu sorusu kendini belli etmişti. Hava da sağolsun pek bir parçalı bulutluydu ama o kadar yukarılara çıktığımızda manzaraya karşılık kahvaltı yaparız avuntumuz vardı.


AMa işte beklentiyi yükseltmemek lazım. Bir önceki gece yağmur yağmasından ve hafifte üşengeçlikten ötürü kahvaltı dışarıda değil içeride hazırlanmıştı. Sofraya bakınca vay be diyen eminim çok da kişi vardır. Ama ben nedense diyemedim ve orda farkettim bir kahvaltı sizi ilk bakışta ya mutlu eder ya da etmez. Midenize gideceklerin etkisi o bakıştan daha önemli olmuyordu. Reçelseverseniz eğer söz konusu kahvaltı cidden kanınızı kaynatabilir, envai çeşit reçel masanın ortasında, peynir, domates salatalık ve kuru kayısılar, incirler, bademler fındıklar da etrafında serpilmiş durumdaydı. Ne eksikti deseniz, ruhu yoktu diyebilirim. Bu kanıya tek ben sahip olmadığım için gönül rahatlığı ile söylüyorum, bu kadar kişinin beğendiği bir kahvaltı beni hiç mi hiç memnu etmedi. Galiba ekmeğin çeşitliliği, simit falan filan ve pek tabiki manzara bir kahvaltıya renk getiren unsurlar.


Kesin kanımı negatife dönüştüren hadise ise, daha sonra dışarıda içtiğimiz kahve oldu. Aslında o manzarada yeseydik iştahımız kesinkes daha açık olurdu, yemedik karanlığa hapsolduk, bari dışarıda kahvenin keyfine varalım diyorduk ki, kişi başı 25 TL olan kahvaltıya ek olarak o kahveden de 5 TL alarak bize güzel bir deneyim yaşattılar. Kredi kartının geçmediği, fiş miş olaylarının olmadığına ise hiç girmiyorum zaten. Uzun lafın kısası, aklı başında insan şehirdışına kahvaltıya gidip, kendini ve kan şekerini yollarda boşu boşuna heba etmesin.


Kahvaltıdan sonra yediğimiz ikinci yemek ve EVce hakkındaki görüşlerimi de kısaca özetliyim. Mekan güzel ama geri kalanı boş. İlk kez giderseniz seversiniz, ikincisinde manasız olur. Bilgi ve benim iki safsanız kazık yersiniz, yanınızda aklı başında birileri varsa kazık yemezsiniz ama karnınız doyar mı onu da bilemiyorum.


Artık haftaiçi tatili kalmadığı ve yaz mevsimi gelmesinden mütevellit oralara gidecek okur sayısı da pek yoktur kanımca. Bu yüzden bilinçli yazarlık yapıp gitmeyin demem, giderseniz bir soru işareti kafanızda olsun isterim.


Hem zaten benim gibi sabit insanın neyine şehirdışı? İstanbul'da bulunduğum 9. senenin içindeyken hala Adalar'a bile gitmediğim düşünülürse, hadise daha anlaşılır gelecektir sanırım.

Yazıdan çıkmayan ana fikir, kahvaltı hayattır:)

ps. Başlık şarkısı bu akşam koşa koşa konserine gideceğim, haftaya albümü çıksın diye bekleyeceğim Kenanım Doğulumun yeni albümünden.
ps.2 Haftasonu olmasından mütevellit edit falan yok, kusura bakmayın.
ps.3. Fotoğrafda gözüken faili meçhul el de Bilgi'nin.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

"tek derdi güzel sonları masalların"


Geldi yaz ayları, gerildi omuz kasları...

Gül’ün dikeni felsefesi ile insan hayatına fayda, güzellik sağlayan birşeyin başka bir yerden zarar vermemesi imkansız. Mesela pc,laptop ve klima gibi değerli aletler işimize yarasa dahi hep bir yerlerden ya huzurumuzu ya sağlığımızı çalıyorlar.

Allah’a bin şükür, yazın nefes dahi alınamayan bir şehirde yaşamıyorum. Hayatımın çoğu orada geçmese bile bir Bandırmalı olarak doğal klimalı atmosferlerde yaşadığımı da gururla söylemek isterim. Aydın, Manisa gibi memleketimizin sıcak kanlı şehirlerine yaz aylarında gidip de, hayatımın kıymetini anladığım günler olmuştur. Velhasıl kontrol edilemeyen güç güç değildir ve benim için klima da kontrol edilemeyen bir güçtür.

İş aleminde yazın en büyük gerilim sebebi de bu klima meretinden çıkmaktadır. Çünkü erkekler her daim terler, kadınlar her daim üşür. Erkek olup üşüyen bir iş arkadaşı da varsa ne aladır, yol arkadaşıdır. Klima merkezi de olsa, çalışan inisiyatifine de bırakılsa mutluluk getirmez. Birine direkt olarak vurur, veya boyun ya da sırt bir yerlerinin tutulmasına sebep olur. Birileri ise bu arada pişer, insanların nasıl üşüdüğünü idrak edemez. Bu gerilim de gün boyunca sürer gider ve kimse mutlu olamaz.

Yani klima sadece başınızı, boynunuzu, göğsünüzü ağrıtmakla kalmaz, ruhunuzda da asabiyet yaratır. Bu satırları Mersin’den veya Adana’dan yazsaydım hissiyatlarım daha pozitif olurdu ama Mayıs ayında ve İstanbul’dayken klimadan tutulan omzumun hıncını çıkartacak bir yer arıyorum. İş alemine de daha çamur atmamak için klimayı harcamayı tercih ediyorum.

Bu yazının ana fikri de, kariyerime ya bizim evin balkonunda ya da doğal klimalı bir yaylada devam etmem gerektiğidir. Siz anlamamış olabilirsiniz diye ben alenen beyan etmek isterim.



edited by kusburnu.
başlık şarkısı için ps. Asfalt Dünya- En Çok Beni Severmiş O

18 Mayıs 2009 Pazartesi

"seni seviyorum hala bazen, biliyorum bu yeterli değil"

Kısasın sen kısa kal;

Bu araştırmayı yapan abilere ciddi ciddi ödenek veriliyorsa bu bilim dünyası cidden önce oturup kendi derdine yansın.

Ben burda Domuz gribi diyorum, seneye hangi hayvandan geleceğini bilmediğimiz bir mutasyon virüsün korkusunu yaşıyorum adamlar yok efendim uzun boylular daha çok maaş alıyormuş diye araştırma yapıyorlar.

Peki bu sonuç biz fanilerin hayatına nasıl yansır?

Hala fırsatımız varken basketbol oynayarak boy uzatılabilir,

Zengin koca hedefi olan hatunların seçimlerini kolaylaştırır,

Benim gibi kısa boylu olanlar ise maaşlarına yapılan zamdan dolayı boşu boşuna mutsuz olmaz, boyum kısa ne yapıyım diyerek kendini avutur,

Aynı departmanda çalışan uzun boylu iş arkadaşınıza uzaktan uzağa kin beslersiniz ki bunun rekabeti arttırıp artırmayacağı departmanınızın boy ortalamasına bakar.

Avustralyalı abilere, ablalara hayatımıza kattıkları bu değerli bilgi için minnetimi sunar ve merakımı cezbeden asıl soruyu sorarım; peki sürekli topuklu ayakkabı ile gezenlerin boy klasmanındaki durumu ne olur?

ps. Başlık şarkısı Asfalt Dünya ve Bir Akşamın Kalbi

"but if you never try you'll never know "


Evlilik fikriyatına hayli soğuk bakan bünyem Var mısın Yok musun sayesinde bu niye kutsal olduğunu bilmediğim kurumdan buz gibi soğudu. Nip Tuck E2’de yayınlanmaya başladığından beri Pazar akşamı şunu izlerim repliğimi kaybettim. Bir ara Hereoes vardı ama artık senaristlerin bile Hereoes’da ne olduğunu bilmediğini düşünüyorum ya da ben izlemiyorum diye sadece çamur atıyorum.Bu girizgahı sırf ben Var mısın Yok musun izledim diye beni dışlamayın diye yaptım.

Dün akşamki bölümü birçok bölümün benzeriydi aslında. Adını, yaşını, yarışmaya katılma sebebini pek bilmediğim yarışmacı adayımız pek bir bahtlı seyir ilerleyerek 7 kutuya 4 adet 500.000 ile girdi ki, biz de yarışmayı izlemeye bu sırada dahil olduk. Bu noktada canım Hamdi 105,000 teklif ettiğinde, yarışmacının eşi dışında herkes devam et yahu diyordu, abi de gönlünün sesini dinledi ve devam etti. Ama değerli yarışmacımızın pek değerli eşi gözleri ile eşini yemeye, ben biliyordum zaten devam edeceğini şeklinde evde görüşürüz alt satırlı mesajlar vermeye başlayarak desteğini eşinden çekti. Son 4 kutuda 3 adet 500.000 ve 1 adet 750 TL vardı ve abi yine zincirlerini kırarak devam etti ve hüp diye 500.000’ler gitti. Kısmet kelimesi işte tam da bu durumlar için yaratılmış aslında. İnsanın kaderinde yoksa, isterseniz 19 kutuda 500.000 olsun, yine de o meymenetsiz mavi kutuyu bulamayabilirsiniz.

Abi de maşallah efendi bir zat, yine de eşine fikriyatını soruyor. Ama kadın, o noktada sözünü dinlemediği eşine artık günahını bile vermeyecek kadar somurtkan. Acun’un ortamı ısındırma çalışmaları da pek tabiki işe yaramıyor. İtiraf edeyim, bizim bilgi ile dileğimiz, abi 500.000’i kazansın hatunu boşasın yönündeydi. Aksi durumda elde sıfırla eve dönülürse bu kadının abiyi dırdırı ile yiyip bitireceği ise gün gibi aşikardı.

Ve olan oldu, pis talih yengeden yana güldü. Kutusunda 500.000 olan ve buna gayet de inanan abi, hatun korkusu ve çoluğumun çocuğumun rızkı derdi ile
105.000’lik teklifi kabul etti. Yenge korkusuna 80.000 de teklif etseydi kabul ederdi buna da eminim.

Bu değerli bölümün hayatıma kattığı derin fikriyatlar;

1- Kurtlar Vadisi’nin “sonunu düşünen kahraman olamaz” mottosu Var mısın Yok Musun’da; “çoluğu çocuğu olan 500.000’i alamaz” versiyonuna dönüşüyor.

2- Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır sözü dünyanın en büyük yalanlarından biri. Ama erkeğin başarısızlığının devamında başının etini yiyecek bir hatun mutlaka vardır.

3- Var mısın Yok musun’un her bölümünde ileri düzeyde istatistik dersi veriliyor. Formüle falan ihtiyaç duymadan tüm ihtimalleri hissiyat ekseninde hesaplayabiliyorsunuz.

4- Yengeye laf atmak ne kadar kolay ise, onun gibi olacağını sezmek de bir o kadar ürkütücü.

5- Hatun milleti evlilikte sahip olunan her şeyi hak, kaybedilenleri ise erkeğin suçu olarak gördüğü sürece evlilik danışmanlığı sektörü Türkiye’de epey gelişir.

6-Bundan sonra Erkekler için yapılan “parayı buldu ilk olarak karısını boşadı” haberlerini okuduğum zaman; belki de araları hep kötüydü ama mali imkansızlıklardan birbirlerine muhtaçtılar diye düşüneceğim ki aldığım günahlara bir çuval daha eklemeyim.

edited by fery

ps. başlık şarkısı Fix You

"when you get what you want but not what you need"


Yeni albümleri, şarkıları haftasonu dinlememeye çalışırım.

Müzik benim için hayatı anlamlı kılan şey olduğu için, manevi desteğe daha çok ihtiyacım olduğu günlerde ( iş günlerinde) kulaklığımı takıp, hayattan soyutlanmak isterim.

Bu sebeple de, Coldplay'ın kendi internet sitelerinde yayınladıkları "leftrightleftrightleft" albümünü bu sabah itibariyle dinlemeye başladım. Bu manasız günü de ancak böyle güzel bir albüm çekilebilir kılırdı, kaldı ki kıldı. Daha sabahın körü de olsa, nasıl başlarsa öyle gider herhalde diye umutlanmak istiyorum.

Viva la Vida marşım gibi birşey olsa da bugün fırsatı olanların Fix You'yu dinlemesini öneriyorum. Chris Martin'ın bu şarkıyı kızına yazdığını duydum önce, çok çok çokk daha çok sevdim şarkıyı; sonra meğersem Gwyneth Paltrow'un babası ölünce yazdığını öğrendim fikriyatım değişmedi. Bir süredir sadece ustat'da yapıyordum ama buraya da şarkının sözlerini kopyalamak istedim ki, şarkının güzelliği eksik kalmasın.


when you try your best but you don't succeed

when you get what you want but not what you need

when you feel so tired but you can't sleep

stuck in reverse.


and the tears come streaming down your face

when you lose something you can't replace

when you love someone but it goes to waste

could it be worse?


lights will guide you home

and ignite your bones

and i will try to fix you


and high up above or down below

when you're too in love to let it go

but if you never try you'll never know

just what you're worth


lights will guide you home

and ignite your bones

and i will try to fix you


tears stream, down on your face

when you lose something you cannot replace

tears stream down on your face

and i..


tears stream, down on your face

i promise you i will learn from my mistakes

tears stream down on your face

and i..


lights will guide you home

and ignite your bones

and i will try to fix you.

ps. Coldplay'in albüm haberini burdan aldım, sonra burda da okudum.

ps.2: Fuhrerschein kusura bakmasın ama ben Coldplay'ı de Travis kadar seviyorum. "This is a thank you to our fans" de demiş zaten keratalar.

ps.3. Albümü indirmek için buraya tıklayıp download demeniz de yeterli olacaktır.


17 Mayıs 2009 Pazar

"insan önce kendinden başlar, geç kalır bazen pişmanlıklar"


Aşağıdaki yazı 26 Mayıs 2008 tarihinde ustat'da yayınlandı. Bugün bu yazıyı kopyalama sebebim tembellik değil, ben söylemiştim ama bilmişliği yapmak. Eurovision'u izlemedim, detayları bilgiden alarak bilmişlik taslıyacağım.

Kabul görmüş bir eşcinsel lobisi varsa neden Fatih Ürek gitmiyor ki Eurovision'a önerimi yineliyorum. Sonuç 4.'lük olacaksa, bu kadar aydır hayatımızda neden Hadise vardı, bu soruya da cevap arıyorum.


Bugün tekrardan farkettiğim birşey var; kırmızı renk beni bozuyor, daha doğrusu resmen enerjimi çalıyor. Daha önceleri kırmızı giyip, gün sonunda bitip tükenip ya bu kırmızı olmuyor bana diye düşünüp, sonrasında zaman geçip unutunca da hop diye tekrar kırmızı ile haşır neşir olmakta ve yine hüpp diye enerji seviyelerimi yerlerde süründürmekteydim. Bunun için bugün bu yazıyı yazıyorum, beynim beni dürtemiyorsa yazılarım kırmızı ile arama girsin de, bu enerjiksiz hal tavırdan kurtulabileyim istiyorum.

Bu yazıları okuyanlar fen lisesi mezunu olduğumu duyunca kesin gülüyorlardır ama benim bilimselliğim hafif hissiyatlı bir halde olduğundan, kendimce sonuçlara varmaktan kendimi alıkoyamıyorum. Bu kırmızı hadisesi gibi, yıllar önce Erdek'ten aldığım bir yüzükde de başgösterdi. Acayip güzel bir yüzük, rengi de mavi, ama ne zaman taksam iğrenç bir gün geçiyorum, çok mutsuz oluyorum falan. Takmaya niyetleniyorum, bir önceki sefer geliyor aklıma vazgeçiyorum , nihayetinde yüzüğü çok sevsem de başkasına verdim bitti gitti.


Bu değerli yazımdan biz nasıl bir sonuç çıkarmalıyız diye düşünmekte olan sayın okura not: Kırmızı giydiğim bir pzt akşamı, beynim, ruhum ancak bu seviyede bir yazı uydurabildi, kusuruma lütfen bakmayın derimm.


ps 1: Eurovisiona Fatih Ürek ve Hadi Hadi ile katılsak seneye, Fatih Ürek hafif zayıflasa, Barbaros Şansal ile Şenay Akay birleşimi bir imaj yapsalar, 1 numara olmamamız için önümüzde engel mengel kalmaz sanki.

ps.2. Yazı ikinci kez buraya kopyalanıyor, bunun da farkındayım.

ps.3. Şarkı Pinhani Ağlama.

16 Mayıs 2009 Cumartesi

"bir tek sen eksiksin"


Beni bu virüs değil paranoyaklık öldürür;


Ben size söylemiştim globalleşme o kadar da hayırlı birşey değil diye. Buyrun işte elin ıraklısı Amerika'dan Türkiye'ye geliyor ve hepimize güzel bir haber müjdeliyor; "Domuz gribini ayağınıza getirdim".


(Şİmdi ordaki görevlilerden dalga dalga ne aforizmalar yayılır. "Bizim doktor söyledi şöyle yaparsan bulaşmazmış, elleri sabunla yıkamak değil de, domestos'da 2 dk bekletmek lazımmış... Her sabah sarımsak yersek de virüs gücünü kaybedermiş. Bu virüs İstanbul'un yarısını sallarmış diyorlar üstadım.")


Lüzumsuz şeyleri başkası adına itinayle dert ederim. Şimdi o uçakta olanlar, o adama hizmet eden hostesler, hergün uçağın düşeceği korkusuyla kocasını havaalanına gönderen pilotun eşi "acaba" sorusu ile yaşamayacaklar mı? Doktor ve hemşireleri ise hiç öngöremiyorum. Öğretmenlik falan yalan asıl kutsallık tıp bilimindeymiş.


Bende bu virüse karşı savaşta, HAdise ( ve pek tabiki ekibi) eğer bugün birinci dahi olsa almayalım Türkiye'ye diyorum. O kadar milletten insanın olduğu yere kesin gitmiştir o virüs. Başarılı olursa, promosyon amaçlı dünya turnesine çıksın, başarısız olursa da hezimet sebepli gelmesin buralara, gitsin Belçika'ya.


Havalarda süper ısındı, kene haberleri de 2 güne tavan yapar. Sonra sokağa çıkmak bir kahramanlık göstergesi olur ki, ben ödlekliğim ve paranoyaklığımla hayatı penceremden de takip etmeye hazırım:)


ps. Başlık Yalın'ın dün aldığım ama hiç beğenmediğim albümünün aynı adlı şarkısından.

Fotoğrafın ana kaynağı burası ama ben haber kaynağım bizibozmaz' dan çaldım.

15 Mayıs 2009 Cuma

"ki sen"


Haftanın anket sorusu;

İş ortamı insanı ikiyüzlü olmaya iter mi itmez mi?

Bence iter. Basbayağı itiyor işte canım, ne itmezi. Ben de bilirim "ne şimdi bu yaptığın demeyi", ama susuyoruz işte olgunluk ayağına, tebessüm ediyoruz şirinlik ayağına.

Ve bu yüzden bir insan iş ortamında daha huzurlu olmak adına az biraz riyakarlık yapıyorsa, bence vicdan azabı çekmemelidir.

Bu sözler de vicdanımın da kulağına küpe olsun, herkes gün gelip kendi kendisinin patronu olsun.


Kusburnu'na not: Yazıyı sana kontrol için göndermesem de, "ikiyüzlü" nasıl yazılır diye TDK'ya başvurdum, istersen benimle gurur duyabilir, beni hatalarımla sevebilirsin:)


İlgili yazı için fon müziği önerisi "Bazen herkesten sıkıldığın oluyordur, fişi çek git dükkanı kapatasın geliyordur" mısraları ile Yalın ve Ahh be kardeşim.


ps. Fotoğraf, google anonimi, başlık Yalın şarkısı.

14 Mayıs 2009 Perşembe

"yolun açık olsun verdiysen karar"




"Başarıyı bir tek kendinden menkul ve bir tek sana bağlı ve mutlak zannedersen akıl sağlığını koruyamazsın.

Başarı bana çok etli butlu, fırfırlı bir laf geliyor...ha işini iyi yaptamam.insanların kalbini kırmadan, onların hayatlarıyla ilgili kurmak istediklerini bozmadan, umutlarını kırmadan işini yap...kimsenin ayağını basmadan düzgün bir sıra içinde durmasını bilerek....gerisi lafı güzaf... yok öyle baŞarılar, başarısızlıklar.. .
bunu başarı zannedenlere saygı gösteriyorum, ama inanmıyorum.

başarıyı bir tek kendinden menkul ve bir tek sana bağlı ve mutlak zannedersen akıl sağlığını koruyamazsın.
.....

başarılı olabilmek için önce bunu becermek lazım.
geleceği biliyor muyuz? bilmiyoruz.

sevdiklerimizin canının yanmasını engelliyebiliyor muyuz? engelleyemiyoruz.
dünyada acı çeken insanlar için bişey yapabiliyor muyuz? bir an bile olsa onlara ışık verebiliyor muyuz? veremiyoruz ..
ee ben ne anladım bu işten.. başarı dediğin akıl ve ruh sağlığıdır..
iyi insan olarak yaşabilmek, adil olabilmek vicdanını sağlam tutabilmek..."

kendinize bır ara sorar mısınız, nedir iyi insan olma kriteriniz dear okur?

MERAL OKAY

Ps. Ustat'da 2005'de yayınlanan bir yazının minik kuplesidir, röportajın tarihi ise daha da eskidir.


Başlık şarkısı için ps.2. Bengü- Git

"birileri bize hayatı göstermeli"




Daha öncede söyledim; insan evladı kendini keşke başkasının gözleri ile bakmayı becerebilse. Bakabilse de cümle elaleme böyle rezil olmasa.

Keşke bir kişisel radar icat edilse. Böylelikle kendimizi saçma yere haklı gördüğümüz vakitlerde bir alarm ötse, hayat bizi bir güzel dürtse.

Pek muhterem okur, olur da böyle manasız mektuplar yazar isem, kendimi "küçük bir kız çocuğu" olarak tanımlar isem, lütfen bu yazıyı benim gözüme bir sokun, ben herhalde kendime gelirim.
-neymiş?
- müzisyenmiş o.

Başlık için ps. Yalın'ın daha dinlemediğim albümünden "Nezaketten"

13 Mayıs 2009 Çarşamba

"büyü de gel"

















Uzun süredir, kimseyi kimseye benzetmiyordum.

Aslında ben benzetmeye halen devam ediyorum da, benim benzetme vizyonum halk tarafından pek anlaşılamadığından fikriyatlarımı kamuoyu ile paylaşmıyordum.

Ama yani bu benzerliği benim dışımda da birilerinin farketmiş olmasını umut ediyorum o yüzden beyan ediyorum; Aşk-ı Memnu'nun ufaklığı Batuhan bence Cenk Akyol'un küçük kardeşidir:) Aralarında bir kan bağı yoksa, Batuhan Cenk'i kendine rol model olarak almaktadır(dizide de basket oynaması belki de bu yüzdendir).


ps. Başlık şarkısı Sertap Erener.

"sanki bugün herşey farklı"


Depresyona süper katmadeğer sağlayabilecek şarkılara yatılı okul sayesinde sahip oldum.

İnsan büyümenin sancısı ile bir okula hapsolmanın manasızlığını bir arada yaşayınca süper arabesk olabiliyor. Yani üniversitede depresif olunca radiohead dinlenir belki ama lise depresyonu için yelpaze çok geniş ve evet bir o kadar da arabesk oluyor.

Lise biteli çok oldu ama iki haftadır olan birşeyle, sabah sabah süper mutsuz uyanıyorum. Oysaki ben sabahın körü insanıyım. İnsanların gözleri açık olarak rüya görmeye devam ettikleri, neden uyandık ki ki mutsuzlukları içinde enerjik ve bir o kadar dinç başlarım güne. Ama bahsettiğim zamanlarda, süper bir baş ağrısı ve aşırı doz mutsuzlukla uyanıyorum.

Mesela bugün de o günlerden biri. Mutsuzum ( nedenim yokken, veyahut nedenimi bulamamışken),
depresyondayım ( insanların binbir türlü dertleri varken, gerçek bir derdim yokken) ve derin listelere girmeden şarkımı ilan ediyorum.


“alışmaya çalışmak diye bir şey yok alışmak zorundayım,üzülmemek diye bir şey yok üzülmem gerek"

Yalın

ps. başlık da şarkısöyleyicinin aynı adlı eserinden.


ps.2. fotoğraf anonim.



11 Mayıs 2009 Pazartesi

"Aşk şarkısı değil bu, geldi içimden"


Ustat tarihinde; 9 Temmuz 2005


Aramızda mesafelerin olduğu canımdan çok sevdiklerim var...
Birde yakınımdayken yeteri kadar sevgimi gösteremediklerim...Herzaman yanımda olacağını bildiğim muhteşem dostlarım var ve onların değerini anlamamı sağlayan bir sürü şaka gibi insan...Şikayet etmekten bıkmadığım okulum ( ki artık bittii)... O okulu bile güzel kılacak sonu gelmeyecek eğlencelerim, gülecek sürüyle konum var...Dinlemekten ve dinletmekten sıkılmadığım muhteşem şarkılara karşın, can sıkıntılarına birebir demet akalın şarkılarım var... Ününü bana borçlu bir uzun adam ve benim bitmeyecek saçmalıklarım var...Sonu gelmeyen yanlış tercihlerime karşın, hep yanımda olan şansım var...Mutluluklarım ve kısa süreli can sıkıntılarım, offlarım var...İnsanları bıktıracak inadıma karşın, insanlara kızamama gibi bir özrüm var... Avrupa'da bir üst turu görmeyi başaramasa dahi, bir Avrupa Fatihi sayesinde!!!!!!! prestijini hep koruyacak Fenerbahçem var....Saçma zamanlara ait saçma sorularım var.. ve iyiki tanımışım dediğim bir elin parmağını geçmeyecek öyle özel insanlar var ki, sırf bu yüzden bile çok şanslı ve çok mutluyum...


Ps. 1. Kasım 2004'de, ödevler arasında boğuşurken yazıldı bu satırlar...Şimdi benim kalemimden çıkmamış gibi, bu yüzden hep geçmişten bugüne taşıyorum bu yazıyı. Bu yüzdendir ki muhtemelen 3-4 sene sonra başka bir yazıda tekrar kopyalanacaktır bu yazı.
Foto için ps.2. Burhan Doğançay
Başlık şarkısı için ps. 3. Şebnem Ferah- Bugün

"sen mi hayatla oynuyorsun, yoksa hayat mı senle?"


Ustat tarihinde 25 Temmuz 2005


Kadere karşı konmaz, canı ceker ağlatır.

(bencil bisey bu kader sanırım; ben niye ağlıyorum o istedi diye ya?)


Okura hizmet için yapamıyacağı şey olmayan, üstün hizmetçi/ bilgilendirici yazar ödülüne kendi kendini aday gösteren naçizane Pazartesi deliniz,
haftanızın güsel başlaması (kendisinin bu sabahta deli tarafından kalkmasının da etkisiyle) ve tutarlı kimliğe sahip yazı yazıcı profili çizmek adına dün akşam bahsettiği Seda Sayanın söylediği ve japon kılıklı - bence gonca kusura bakmasın ama biseksüel olduğunu kavrayamamış - Serdar Ortaç Bey'in yazdığı "EVLENECEKSEN GEL adında; yaşım geçiyor ,estetiklerde işe yaramıyor artıkkk manasında" tarzındaki şarkısını ele alacaktır.

Görevini en iyi şekilde yapmak adına fonda dudakları gün geçtikçe ürkütücü bir hal alan seda ablasınıda dinlemeye başlayan bendeniz, o muhteşem satırları sizden daha fazla esirgemden olaya derınden giriyorum.


Sakın bana hatırlatma, unut bütün olayları ( bende nihat doğan.la çıksam unutmak isterdim herşeyi)

sustum cehenneme kadar (
ben susarsam zaten kıyamet günü ha bugün ha yarın demektir, o zamanda cehennem için pek bir beklemeyiz merak etmeyin)

benden sonra hep yakacak mı kalbim(o yakan şey güneş olmasın sakın?)

senin yerine atacak mı kalbim ? (
Ne bu yahu danışmanlık firmasımıyız biz? Niye çocuğun yerine atıyor senin kalbin, bırak kendi ayakları üzerinde durmayı öğrensin çocuk)

seninle doğup batacak mı kalbim? ( bak bu kesin güneşle kalbi karıştırıyo. Kalp daha çok kan pompalama alanında faaliyet göstermekte ama)

sevilmeye başladım (
yaş kaç pardon?, yeni sevilmeye başladıysan, ee bravo diyim ben sana)

kadere karşı konmaz, canı çeker ağlatır (ayağınızı denk alın vurgusu var burda, aklınızı başınıza devşirin, maymun olabilirsiniz iması da altan alta kendini göstermekte)

şu deli kalbimi karaya bağladım (
kalbin deliliğine dair şüphemiz yok ta, senin kalbinin karaya bağlacağından şüphemiz pek bir çok be ablacım)

beni kim aydınlatır? (
çok iğrenç bir espri yapmışım eski yazıda, olgunluk sebebiyle şimdi aynı espriyi yapmıyorum.)

duygularım şahane ( biraz daha az estetik yaptırdıysan, sende şahane olarak kalırdın )

gönlümü meyhane mezesi sanıp, bıkmadın mı ezdirmekten ( şarkının en can alıcı satırları, hakaretin en afillisi; sevgilinin gönül ilişkilerini mezeleştirmesi)


nerden vurdun?

nerden buldun? ( ne meraklı bişeysin sen ya, piyangodan çıktı, oldu mu?)

nerden kurşunladın?? ( ortaç serdar beyi tebrik etmek lazım, cok sahane kafiye tuturmus, dun/dun/dın)


canıma tak dedi aşk acısı ( şimdi ben birşey derdim ama)


denedim dinmedi fırtınası ( fırtına doğal bir afet cicim , senin denemenle bitmez zaten, yukarılardan müdahele gerekiyor)

bi kere olsun tam sırası ( bi kere mi?? abi hatun her boşanma sonrasında restart yapıyor galiba ya, hala bir dediğine göre )

evleneceksen gel ( imam nikahlarını saymazsak, 5 evlilikten söz ediyoruz ve sen hala evleneceksen gel diyorsun ki; durumun vahimliği an be an artmakta)

bu muhteşem eseri bızimle paylasan gerek ortac serdar beye, gerekse seda sayanıma sizin de huzurlarınızda selam eder; Allah bu muhteşem sarkı uydurukçularını başımızdan esirgemesin diye dualar ederim.


Bir başka şarkının derin mealı üzerinde detaylı analizlerimizi yapmak üzere görüşmek dileğiyle;

en seda'lı günler sizin olsun efendim.


Ps.1. Ustat'dan hangi yazıyı alıp almadığımı kontrol etmeksizin, yazıları kopyalıyorum, mükerrer yazıya denk gelirseniz, müracatata müracat ediniz lütfen.


Şarkı için ps.2.KArgo Senle ya da Sensiz

ps.3 Genç olduğum kadar geyik de bir insanmışım, şimdiki halime üzülsem mi sevinsem mi bilemedim.


"hayat yoluna koysun, yıktığı her hayali, kırdığı her yüreği"


Ustat tarihinde 8 Haziran 2006;



Günlerden Perşembe,

Sabahın kimine göre ilk ışıkları ile beraber şuracıkta, yine ve yeniden sizlerleyim değerli -mevcudiyeti gün geçtikçe eksilen- space ahalisi:)

Değerli satırlarımı sizinle paylaşmadığım günlerde kimi miniklerimizin doğumgünü kutlandı, kimileri projektmanagement 'tan geçen nadir insanlardan biri olma başarısına erişti , kısacası hayat akıp geçti kimileri için güsel kimleri için kötü izler bıraktı , bazılarınınsa bir izi dahi olamadı.

Şahsen ben hayatın bana sunduklarını gecikmeli olarak algıladığım bir dönemdeyim, bu sebeple izsizler kervanındayım:) Varlığını adım adım sağlamlaştıran yaz dolayısı ile, artık hayatı karpuz peynir hafifliğinde yaşamayı deneyip sonuçlarını sizinle paylaşmak isterim.

Satırlarımdaki derin felsefenin sebebi, ciddi anlamda geçen kocaman bir yıl sonucunda, "vay be" ne hızlı geçiyor zaman hissiyatına erişmem.

Eğer sorularıma cevap verecek birileri mevcut ise, sormak isterim sizin için geçen Haziran'dan bu Haziran'a kadar nasıl geçti hayat? Siz nasıl değiştiniz? Nasıl dönüştünüz? Nasıl canınız yandı? Kimler ve neler içingözleriniz parladı?

Boşverin yılbaşını, bu sayfanın hergün 3 yada dört yazı ile en büyük eğlencem olduğu günlerden bugüne gelirken ben , siz nerden nereye gittiniz , oturup bir gözden geçirin bunları. Bakarsınız belki de memnun olmadığınız bişeyler için yeni adımlar atma zamanı gelmiştir, belki de biten bir okulun hüznü sarmalıdır sizi, ya da gerçek hayata adım atmanın tuhaf bir heyacanıdır içinizdeki serinliğin sebebi, belki çok yanmıştır canınız, ve belki de hiç unutmam dediklerinizi unutmuş, affedeyemiyeceğiniz şeyleri affetmişsinizdir, hiç beklemediğiniz anda affedilmeyecek durumlara düşmüş, bu da mı gelicekti başıma sorusunu sormuşsunuzdur.

Bu listenin bir sonu, verilecek cevapların sizden başka ilgili mercisi yok. Ama sadece doğumgününüzde, sadece yeni yılın ilk günü değil arada hayat değerlemesine girmenizi space uka - lası olarak önermekte, böylece belki küçük ihmallerinizi hatalara dönüştürmeden , geri dönülmez yolara girmeden, keşkelerle yüz göz olmadan devam edebilirsiniz kaldığınız yerden.


"Niye böylesine derin oldum ki şimdi ben?" sorusuna cevabımı blduktan sonra tekrar sizinle olmak dileklerimle ...

tri lay lay ve de lom

Başlık şarkısı için ps.1 Candan Erçetin ve Yazık Oldu.

Foto için ps.2 anonim ama Van Gogh'un da olabilir hani.

ps.3.Yazı daha edit edilmedi, ama kusburnu yarın okurken yazımı düzeltir, ben de en edepli üstruplu halini yayınlarım inşallah:)