29 Nisan 2009 Çarşamba

"tek yön seçtiğin tüm yollar"


Kalsiyum takviyesi almak isterseniz ve sonrasında kemik erimesinden sakınmak isterseniz size hergün süt içmelisiniz şeklinde bir tavsiyede bulunabilirim.

Ama kansızlıkla cebelleşiyor iseniz, pek fazla süt içmemelisiniz diye bir uyarıda bulunmak zorunda kalırım.

Demir eksikliği sorunu yaşıyorsanız, kan yapması için, mahalledeki kasap da dahil herkes kırmızı et ( hatta hatta ciğerL) yemenizi önerecektir.

Ama kolestrolden sakınmak gibi bir önceliğiniz var ise öyle zırt pırt kırmızı et de yememelisiniz, bilakis balık ve tavuk yemelisinizdir.

“Tavuklar da aslında yurdum tavuğu değil, fabrika ürünüdür, onlar da ne kadar sağlıklı olabilir ki?” diye içinize bir kurt düşürülür.

Yumurta da protein deposudur, iyidir hoştur güzeldir

Ama tabii o da kolestrolü titretir, hergün yenmemelidir.

Günde x fincan çay o kadar çok şeye iyi gelir ki şaşarsınız,

Ama yemek sonrası içtiğinizde, veya ayarı kaçırdığınızda yine olan kanınızdaki demirlere olur, vitaminler uçar gider.

Tabii bazen bu koşullar altında diyet yapmak ve kalori hesaplamak da zorunda kalabilirsiniz

Hatta belki bir de tansiyon derdiniz vardır.

Eğer Ebru Şallı değilseniz, sağlıklı beslenebilmek için bu karmaşık denklemi çözmeniz gerecektir..

Yok beslenemezseniz, yapacağınız tek şey “sağlıklı yaşam, organik besinler” kelimelerini cümlelerinden esirgemeyen doktor ve benzerlerini meşhur (ve pek tabii ki zengin) etmek olacaktır.

Devamında sağlık gelir mi?

Ne diyelim, hiç bir şey imkansız değildir.

edited by kusburnu

ps. Yazı başlığı Manga'nın aynı adlı eserinden çalınmıştır.

27 Nisan 2009 Pazartesi

"kimileri hayattan mutlu sonlar çalar bu şehirde"


Fenerbahçem daha ilk yarının başında "ben adam olmam" demişti ama biz yine de umut ettik, çünkü biz öyle kolay başarıların değil tam tersine en zor hikayelerin kahramanı idik. Ama gördük ki bu sezon kahramanlık bizim değil Sivas’ın kaderine yazılmış. Bunun içindir ki, gültig beyciğim kusura bakmasın Sivas'ı şampiyonluk yolunda sonuna kadar destekliyorum.


Hani kötü şeyler hep başkasının başına gelirmiş diye hisseder ya insan, ben bu salgın hastalıklar için hiç böyle düşünemiyorum. Dünyanın sonu kesin böyle bir salgınla gelecek .. En ironik olan da grip gibi basite indirgenmiş bir hastalığın bu kadar ürkütücü hale gelmesi. Medya içimizi karartıp paranoyak hale gelmemize sebep olmuşken, İsviçreli bilim adamları gönül rahatlığı ile hala kahve ve çayın yararlarını mı araştırıyorlar acaba?Ayrıca emin olduğum bir şey, bazı tutucu müslümanların domuz gibi bir hayvandan böyle hastalıklar bulaşır diyerek böyle bir salgını bile dine alet ettikleridir.


Bütün haftasonu Münevver Karabulut'un babasının röportajları gazetelerde yayınlanmışken, bugün zanlının babasının göz altına alınması sadece bir tesadüf müdür yoksa medyanın gücü müdür bunu da sorgulamak lazım.


İş bankasının reklam ajansı hala Medina Turgul mu bilmiyorum ama kobilere ilişkin olan reklamlarından ( tarif edersem reklamın da büyüsü kaçar) kim sorumluysa onları da tebrik etmek isterim.


Bazı firmalar, o kadar para verip oynatıkları reklam yüzlerinin 3 gün önce başka bir reklamda oynamalarını hiç dert etmiyorlar sanırım. En güncel örnek için bknz. Cherry reklamında oynayan Şafak Sezer ile Vodafone reklamındaki şaşkın Şafak Sezer.


Daha önce konuyla ilgili beyanet vermiş miydim hatırlamıyorum ama ben Halit Ergenç- Bergüzar Korel ikilisini pek yakıştırıyor, mutlu olmalarını diliyorum.


Cuma sabahın bir köründe Bandırmaya gidecek bir pimpirikli olarak bugün İdo’ya mail attım.1 mayıs sebebi ile yollar kapalı olacak mı, ben nasıl ulaşacağım oralara diye... İçeriği çok salak olsa da huzura erip, kararlarımı revize etmek için sormam gereken soruları sordum( pişman değilim). Velhasıl benim mailim bir " ne salak insanlar var yahu" ana fikrindeki bir fw mail olarak mail boxunuza ulaşırsa, yapmanız gereken tek şey maili silmektir, sakın ola başka birine göndereyim demeyin, iki elim yakanızda olur.


Uzun süredir insanları ikiye ayırmıyordum ama kahvaltı için cornflakes yemeyi deneyince karar verdim; insanlar kahvaltının değerini bilenler ve bilmeyenler olarak ikiye ayrılır. Hatta bir insan kahvaltı etmiyorsa, bilinç altında büyük travmaları bile olabilir. Veya ben 1 hafta kahvaltısız yaşasam büyük travmalar yaşayabilirim, kötü bir pazar kahvaltısı sonrasında bunu öğrendim.

Sigortalar ve reasürans şirketleri birliğinin reklamı da müthiş. "Sahip olduğun her şey çok değerli, kolay kolay yerine koyamazsın" sloganı şukela kıvamında. Gerçi reklamı izleyince, ee o kadar sıkıntı sonucunda elde edilen bir şey var bende ise gayri nakdi veya nakdi olan hiçbir sabit kıymet yok, o zaman kendim için üzülsem mi üzülmesem mi karar veremiyorum.


Haftaiçi olması sebebiyle kendimde gitme cesareti bulamasam da siz Sakinseverler için 29 Nisan Babylon konserini hatırlatmakta fayda görüyorum.


Bu arada kimse Ayça Şen'i tanımıyor galiba, konserine gideceğimizi söyledğimizde " kemancı Ayça mı" diyenler oldu ki, kendisi adına bunu bir hakaret olarak görüyor ama yine de insanların farklı vizyon, ilgi ve alakaları olabileceğini hatırladığımdan susup, yok hayır diye kısa kesiyorum.


Bir de kendimde şunu farkediyorum ki, birini ne kadar az tanıyorsam bilmişliklerimi de o derece frenliyorum. "Şu masada oturalı 1 saatten fazla olsaydı, o iddia ettiğin şeyin aslında iddia ettiğin şey olmadığını sana bir güzel anlatırdım" hissiyatına sık sık sahip olsam da olgunluk mu kibarlık mı olduğunu bilmediğim bir dürtüden ötürü susuyor, "aa öyle mi " diye şaşkın hallere de bürünüveriyorum.


Anlıyacağınız üzere sayın okur, büyüyor, düşünüyor, saçmalıyor, yaşlanıyor, yoruluyor eğleniyor, bir hayatı manalı hale getirmeye çalışıyorum.
edited by fery.
ps. Yazı başlığının çalındığı şarkı; Her aşk ölümü tadacak ile Manga.

"unutabilmek gerek bazen ağlamadan"


Bu bir “Allah'ın sevdigi kuluna eşeğini önce kaybettirip sonra buldurma” hikayesidir.

Bugün hayatımdan bir 100 TL geçti...

Dün 13.00 civarı bankamatikten çekip cüzdanıma koyduğumu düşündüğüm 100 TL'nin ( 1 Ellilik, 2 Yirmilik 1 Onluk olmak üzere) yerinde bugün yeller esiyordu. Allah'a bin şükür, amaçsız para harcasam da şuursuz para harcamam.Nerede ne kadar para verdiğimi, falanımı filanımı bilirim. Ama cüzdanımda o parayı göremeyince, parayı çektiğimde cüzdanıma koydum mu ki acaba sorgulamasına kadar gerilere gittim.

Para çektikten sonraki her adımımı sorguladım, cüzdanımı kaç kere çıkardım, nerelerde kredi kartı nerelerde nakit verdim tek tek sıralama yaptım. Düşürebileceğim bir yer var mıydı oturdum düşündüm, nasıl düşüreceğim yahu dedim cüzdanıma tekrar baktım, kendimden bir daha şüphe ettim iş arkadaşlarıma baktırdım ama parayı bulamadım. Kesin düşürdüm bir yerde diyerek, gittiğim tüm mekanları süper bir eziklik ile aradım. Aynı kararlılıkta hayır cevabını aldım.

Tek umudum dün giydiğim monttaydı ki, ben de montumun cebine para koymayan bir insan olduğumdan gidenin arkasından soğuk su içmem gerektiğini yavaş yavaş anladım. 100 TL'yi kaybetmekten ziyade nasıl kaybettiğimi tasavvur edememek süper asap bozucuydu ama olan da olmuştu artık. Son çare; eve gelip, çantamı yatağıma boşalttıktan sonra cüzdanıma bir kez daha bakayım dedim ve cüzdanımda hiç görmediğim bir bölmeyi keşfettim:)) Aslında bir bölmeden ziyade sökülmek suretiyle yeni oluşan bir kesit olmuş. Bu trajikomik durumların klasık repliği olan "sevinsem mi üzülsem mi bilemedim "diye bir repliğim olmadı, direk sevindim, salaklığımı anlatmak için telefona sarıldım.

Evet yine kişisel tarihimde süper bir saftirikliğe imza atmıştım ama cüzdanıma tek bakan ben değildim, başka gözler de bakıp bulamamıştı parayı, bu durumda Pazartesi piyangosunu kazandığıma sevinmekten başka çarem yoktu.

Hem insan saf olduğu gerçeği gözüne sokulsa bile ne yapabilir ki?

Akıl nakli mi?
Edited by fery

"ve simdi zemberekten kurtulan bozuk bir akreple yelkovan"


bir cuma sosyalleşmesi olarak Ayça Şen konseri;

Efendim en nihayetinde Ayça Şen konserine gidebildik. Bir konser atmosferinden ziyade şarkı söylemek için arkadaşlarını evinin salonuna çağırmış gibi bir ortam vardı ki, Ayça'nın eğlence için şarkı söylediğini düşündüğümüzde doğal olan buydu. Kabul etmek gerekir öyle pek kalabalık da değildi, bundan da en bayıldığım gece ortamı Ayça sayesinde oluşmuştu.

Ama işte Ayça öyle saçmasapan bir kıyafet giymişti ki benim dikkatim hop diye 1. dakikadan dağıldı. Kırmızı göz makyajına hiç laf etmiyorum bile. Eğer bir arkadaşı giy dediyse bu kıyafeti , öyle arkadaş olmaz olsun. Yok kendi kararı ise, her güzelin bir kusuru var der geçerim. Ses müzik olayı için pek yorum yapmama gerek yok çünkü orda bulunma amacım bu değildi. Ama şunu itiraf edebilirim ki Ayça'nın sesi pek de güçlü değil. Bu yüzden albüm şarkılarını cdden dinlemeyi tercih edeceğimi ama arada söylediği coverlar için konserine tekrar gidebileceğimi belirtirim.

Bir de şunu farkettim ki, insan ne olursa olsun sahne önünde heyecanlanıyor. Düşünün; her sabah insanlara 3 saat birşeyler anlatıyorsunuz, sahnenin önünde hep tanıdığınız simalar var, işiniz laf cambazlığı ama yine de o elini kolunu nereye koyucam hali illa ki oluyor. Mikrofonu yerinden çıkarmaya çalıştığı iki seferde de ağzına mikrofonu çarpmasıyla ise tam bir sempatik sakar halini aldı.

Ayça'nın olduğu yerde olması gereken, Sebastian Carlos, Deniz Arcak ve Burak Güven de pek tabii ki konserdeydi. Bununla beraber Janset ve sevgilisi ( Pentagram ) Tarkan, Pinhani Sinan, Romina da oralardaydı. İnsanın bir konser verdiğinde salonu dolduracak arkadaşları olması cidden iyi birşey. Gerçi çıkarken gördüğüm davetli listesi, "ulen sadece biz mi biletli seyirciyiz acaba?" sorusunu sormama sebep olmadı değil ama olsun yine de rutin Cuma akşamlarıma kıyasla gayet de sempatik bir aktivite oldu benim için.

Bu değerli müzik aktivitesinden sonra Cumartesi günü de Mansurcuğumu gördüm ki ( pek tabii ki Nişantaşı'nda) benim açımdan şanslı bir haftasonu halini aldı şu iki gün.

Tabii bu haftanın da 4 gün olması iyimserliğime iyimserlik kattı, hayat bal kaymak oldu. Darısı herkeşlerin başına.

Hoppidi hop ve hopp

edited by kusburnu.

*Başlığa konu olan şarkımız da Ayça'nın Büyüdük adlı eseridir, kamuoyuna bilgimiz olsun.

25 Nisan 2009 Cumartesi

"belki bu sefer"


Kimse izlemese de ben tekrar vizyona girmişken her hafta sinemaya gidip, üşenmeden ve sıkılmadan Devrim Arabalarını izleyebilirim.


Benim anlayamadığım insanlar Mahsun Kırmızıgül'e ait önyargılarını bir kenara koyup filmini izlemeye giderlerken, cast'ında bu kadar tanıdığı oyuncunun olduğu bir filmi hiç mi merak etmez.



Neden bilmiyorum ama tarih Devrimin gerçek kaderini gizlemeye çalışıyor diye düşünüyorum.


Belki de asıl şansızlık Devrim'in kendisinde:( bunu göz ardı ediyorum.

24 Nisan 2009 Cuma

"çizgi romanların dışında bir kahraman bulamadım"


Kral Tv’ye gruplarına katmaları cnbc-e’nin bir güzellik yarışması yayınlaması için mantıklı ve kabul edilebilir bir sebep mi merak ediyorum.

Bir diğer merakım da bu ülkede Uğurkan Erez dışında bir kareograf olup olmadığı yönünde. Mazallah adamın başına birşey gelse, bu ülkede güzellik yarışması olmaz ben şimdiden uyarıyım.

Aslında bu soruyu belki yarışmalarda soruluyordur ama ordaki cevaplar biraz politik ve sonuca odaklı olduğu için ben bağımsız anket yapmak istiyorum, “bir insan neden güzellik yarışmasına katılır?”. Yani kendisine bu anlamda bir kariyer planlıyorsa ( dizi, müzik, mankenlik falan filan) katılması pek manalı ama “ ailem ve arkadaşlarım çok ısrar ettiler” mazaretiyle insan o 2 haftalık işkenceye ve kraliçe olmak umuduyla gidip ilk 10’a giremeyerek sanki birden çirkin olmaya katlanabilir mı bilemiyorum.

Dün gündüz vakti Tv izleyince bir kez daha anladım; hasta olup evde kalmaktansa işe gitmek, tatil günlerinde kendinizi bir an evvel sokağa atmak mantıklı bir insanın ilk tercihi olmalı.

Can Tanrıyar, Tv aleminden dışlanınca Petek Dinçöz de hayatımızdan çıktı bilmem farkında mısınız? Gerçi ben artık Tv Programı da yapmıyorlardır diye düşünmüştüm ama Seda Sayan da, Esra Ceyhan da ve pek tabii ki Petek Dinçöz de kaya gibi yerlerinde duruyorlarmış, bu acı gerçekle dün yüzleştim.


Yollarına gül döktüğüm Mansur Forutan’ın fikriyatlarını paylaştığı
http://www.bizibozmaz.com/ sitesi kendisine olan hasretimi bir nebze giderse de, ben eski yazıları tarzında yazılarını okumak istiyor, bunun için hangi gazetede yazabilir ki artık diye kendim sorum kendim cevap bulamıyorum.

Tadı Damağımda ve Vedat Milor gerçekten benim gibi yeni mekanlar arayanlar için süper bir program. Yemek hadisesini pek anlamadığım veya programın kamera arkasını bilmediğimden, Vedat Milor süper bir gurme gibi geliyor bana. Ağzına bir lokma atıyor, hop içindekileri, yedi sülalesini sayıyor.

Benim için sessiz sakin ve kendi halinizde film izlemek için en uygun yer Gmall. Mesela dün salonda yer alan diğer 3 kişiden birini örnek alıp bacaklarımı da bir güzel uzattım (bu rahatlığa rağmen filmi gözümü kırpmadan izledim). Film olarak da Devlet Oyunlarını izledim ve Russel Crowe’un olduğu her filmi uzunda olsa izleyebileceğimi farkettim.

Büyük şehirlerde iş- ev- trafik sürüncemesinde ne için çalıştığını düşünen herkesin en büyük derdi bir hobi edinmek. İnsanlar bazen, bu rutin hayatı bozmak için farklı şeyler yapmak istiyorlar ama insan sayısı çok hobi sayısı sınırlı olunca sanki bu faaliyetler de hobiden ziyade biz fanilerin rutin faaliyetleri haline dönüşüyor. Bknz. Pilates yapmak, blog yazmak,yemek kursuna gitmek, fotoğraf çekmek vs. İstanbul’un girişine “Bu şehrin insanlarına yepyeni hobiler lazım” diye ilan vermek istiyorum.

Yazın gelişi ile beraber herkesin spor ve diet konuşmasından acayip rahatsız oluyorum. İşte bu da bir sürü psikolojisi, aslında siz kendi kilolarınızı benimseyip iştahla yemek yemek istiyorsunuz ama işte hopp bir diyet muhabbeti açılıyor ki, ne yürüyen merdivende tembel tembel durabiliyor, ne de gönül rahatlığı ile yemek yiyebiliyorsunuz. 365 günün 10 gününde tatil yapıp bunun için diyet yapmanın manasızlığı ile ilgili bir pankartı da boğaz köprülerine asabilirsek, toplumu az çok bilinçlendiririz gibi geliyor bana. 365 gün spor yapıp sağlıklı beslenenlere ise saygım sonsuz, onlara ancak tebriklerimi sunuyor, hasetimi arka plana atıyorum.


Bu akşam da kısmet olur ve baş, göz ve hayat ağrısı çekmezsem Ayçacığımın konserine gidiyor, sizlere de vaktinize, kalbinize ve ruhunuza göre aktivitelerle dolu bir haftasonu diliyorum.



ps. İlgili yazı, kusburnunun mesguliyeti sebebi ile edit edilemedi. Fery de bugün işte değil sanki, o yüzden imla hatalarım belki sonradan düzeltilecektir.


ps. 2: Yazımızın başlığı "Alışırım gözlerimi kapamaya" adlı Manga şarkısından. Bundan sonra başlık olarak seçtiğim tüm şarkılarımızı da millet ve devlet için yazımısın sonunda paylaşacağız inşallah.




"yalanlar ortasında kaldı tüm çocukluk anılarım "


Efes World Cup’ın hayatına getirdiği istikrar ile iki gece üst üste aynı saatte gece yazısını yazmaya başlayan arkası yarıncı yazı uydurukçunuz, yoğun işleri sebebiyle 12 dev adam incelemesine daha giremese de, bu geceki maç ve genel kabul görmüş doğrular çerçevesinde milli takımın vazgeçilmez oyuncusunun her daim pohpohlanan yıldızlarından biri olmadığını, Allah vergisi bir yeteneğe değil ( ribaund sezgisi hariç) Allah vergisi bir deli –manyaklık potansiyeline sahip Mirsad Türkcan olduğunu düşündüğünün altını çizmekte yarar görmekte ve dip not olarak kendisini pek sevmediğini ama bunun objektivitaet’ine gölge düşürmediğini de belirtmektedir.

Tüm turnuvaların vazgeçilmez favori takımı Sırbistan Karadağ’ın da İtalya’ya yenilmesi üzerine turnuvadaki rekabetin arttığını düşünen bendeniz, gece yazımızı yine ve yeniden dün gecenin devamı olarak Ece Temelkuran'ımdan çalacağım, fakat ve lakin değerli muhalif öğrencimin tüm iğnelemelerine rağmen konuyu yine aşk, sevgi konularıyla bağdaştıracağım.

Bu geceki hayatın ağzında durduğu gibi durmayan ilk cümlemiz;


” Ne istiyorsan onu yap, zorunda olduklarını değil. Ne istiyorsan onu yap, zorunda olduklarını değil" de derler misal, iyice hesabını kitabını yapmadan. Ya insan artık çabalamaktan vazgeçip mesela sadece dans etmek istiyorsa...Hiçbir şey anlamlı değilse..."


"hesap ve kitap yapmadan istediğinizi yapmak" ; Ne kadar da ütopik bir cümle. Peki bir andan, bir günden fazla bir süre için mümkün olabilir mi bu? Birbirine bağlı değişkenlerle hayatı yaşamaya mecbur kalınmış iken, istediğinizi yapmanız mümkün olabiliyor mu sizin? En basiti; çok yakın bir arkadaşınıza hayatınıza dair tüm gerçeklerinizi ya da ona dair soru işaretlerinizi, yanlış yaptığını düşündüğünüz şeyleri söyleyebilecek lükse sahip misiniz siz?Hesapsız ve kitapsız fikriyatınızı kelimelere dönüştürebilir misiniz?

İkinci cümlemiz tam ilkerin seveceği türden ; "Peşinden git kalbinin"

"Peşinden git kalbinin" derken ne kadar coşkuludur o sesler.Ya kalbin hiçbir şeyin peşinden gitmek istemiyorsa, kalbin bu koltukta, malak gibi durmak, beynin sulanıncaya kadar televizyona bakmak istiyorsa. Bu da katılır mı hesaba kalbin peşinden gidilmesi gerektiği coşarak söylendiğinde?”

Cümlelerimiz birbiriyle çok benzer zaten, ben bu sebeple bu cümleyi biraz konunun dışına çıkartacağım…İlk önce belirtmem gereken nokta, kendi hissiyatıma göre, aşk, sevgi ( adı her neyse) denilen şey sizin tüm prensiplerinizi çiğnemenize sebep olacak, şu dünyada hiçbir şekilde örtüşemediğiniz kişilere de pekala hissedilebilecek duygulardır. Çünkü benim nezdimde sevgi veyahut aşk denilen hissiyat için bir bakış , bir anda gayet yeterlidir. Ortak yaşanılan zamanlardaki mutluluk, beraber bişeyleri paylaşabilmek o ilişkinin vadesini ve katlanılırlığını uzatır. İçinde bilim (gerçeklik) olmayan şeylerin subjektifliğinden olsa gerek, kimileri aynı tribünde yan yana karşı takıma küfrettiği, mağlubiyetlerde kendisi gibi manasız surata sahip olanları severken, kimileri de karşı takımın galibiyete en çok sevinenini, kendi sevincinin onun hüznü olacağını bilerek, beraberliklerde mutlu olmak adına sever.

Bu kadar derine inmişken sorumuzu soralım; gece yatağınıza yattığınızda( bazıları sabaha karşı yatıyor olabilir tabii) kalbinizin, mantığınızın ve vicdanınızın, hangisinin peşinden gitmeyi tercih ederdiniz ( duruma göre değerlendirme yok genelde sadece birini barındırmak şansınız olucak)? Vazgeçmek mümkün olsaydı hangisini arka planda bırakıp, diğer ikisiyle yola çıkardınız? Mümkünse mantık abidesi değerli klan yorumcuları bunlar aynı şeyler değil ki, birinin yerine diğerini tercih edelim mazeretini sunmasınlar bana.

Bu gece de şarkı tavsiyesini başkalarına bırakıp, Ü. Yaşar’ın mısraları ile satırlarıma son veriyorum ki, sayfamın ne kadar edebi ağırlıklı olduğunu herkeşler anlasın:P

Çaresiz olmak bişey değil



Çaresizliğini kabullenmek zor geliyor insana.



Ustat'da yayınlanma tarihi: 31 Ağustos 2005

Edited by: Kusburnu

"bir rüya gibi oldun artık geceleri beni bekleyen"


dünyanın sonuna doğmuşum

ya da ölmüşüm de haberim yok

iyi bilirdik derler elbet ardımdan

bundan büyük bir yalan yok


yok , bundan büyük yalan yok


sıkıldım çok, her dakika düşünmekten üzülmekten

artık yok, kalmadı gücüm düşmekten yenilmekten

pişmanım erken vazgeçmekten kendimden

bu alem geçmiş kendinden

ne gelir elden ?


23 Nisan 2009 Perşembe

"ben sahiden ben her neysem işte"


Piyale Madra yine tam bir kadınlık haline işaret etmiş bu karikatürü ile. Ama bugün bu sempatik karikatürü alkışlamaktan ziyade, onun üzerinden derin felsefe yapmak istiyorum.


Bence bir kadının kendine verdiği değeri, sevgili endeksine bağlaması kadar abesle iştigal bir durum yok. Bir ilişki için bazı noktalarda bazı fedakarlıklar verilir çok normal olarak ama aynada olmak istediğiniz değil de sevgilinizin görmek istediği kadın olmanın size ve ilişkinize uzun vade katkıdan ziyade zarar getireceğini hatırlatmakta fayda görüyorum.
Bu yüzden kendinize karşı dürüst olun sayın okur. Kendinize olan sevginiz, "başkalarının" fikriyatlarına bağlı olduğu sürece egonuzun dalgalanıp durulmaya ve birgün "yeter artık" diyerek dip yapmaya mahkum olduğunu unutmayın.


Bayram bayram bu ne feministlik ben de anlamış değilim.


"bugün bayram erken kalkın çocuklar"


Alınan kararlar;

23 Nisan ısrarla soğuk ve yağmurlu bir gün olup, çocukların bayramı hep böyle yarı buruk geçirmesine sebep olacaksa, 19 Mayıs ile 23 Nisan'ın yeri değiştirilmeli. Artık 19 Mayıs Çocuk bayramı olarak, 23 Nisan ise gençlerin bayramı olarak kutlanılsın, böylece bu minik yavrular bayram yapıcaz derken soğukla cebelleşmesinler.

Ayrıca dini bayramların dışında 23 Nisanlarda da çocuklara harçlık verilmesinin zorunlu hale getirilmesine karar veriyorum.

imza 23 Nisan Ceo'su
Konuyla ilgili Ayça Şen fikriyatını da buradan okuyabilirsiniz.



21 Nisan 2009 Salı

"tüm renkler siyah üstüne beyaz, gölgeler yok geceler beyaz"


Karşıya derdini anlatamamanın, örülen duvarlardan sesini geçirememenin, sebebini


soramamanın ve mantıksızlık karşısında duyulan esaret hissinin çaresizliği.İşte


kâbuslarda da bu yaşanır; bir yere koşarsın fakat ayakların geri geri gider, yol uzar ve


uyanmadıkça da bu pis duygudan kurtulamazsın.




AYÇA ŞEN

19 Nisan 2009 Pazar

"zor bir daha da güvenmek, bana düşen kabullenmek, zor da olsa dönüp gitmek"


Bu nostalji serisinden mütevellit hayatımın en sevgi pıtırcığı dönemini keşfettim. Lisede bile bu kadar hissiyatlı olmamışımdır herhalde. Ne kadar tuhaf o ben bu ben değil gibi geliyor ama varmış hayatımızda da böyle bir dönem. Gayri ihtiyari bir soru işareti doğacaktır, ben şimdiden söylüyim "aşık falan değildim o zamanlarda. Hatta şöyle bir tezim de var, hayatımdaki sevgisel eksiklik çeneme vurmuş da diyebiliriz.

....


Psikolojik dengesinin hali ortada olan yazı yazıcınız, biyolojik dengesini basket maçları beklediği günlere istinaden, dizi tekrarı izlemek suretiyle fazlaca sarstığı için, bugünü yine -bir kıyamet alameti olarak- tek yazıyla bitirecektir.

Gecenin yazısını Ümit Yaşar’ın sahibi arayan mektuplarından rastgele ( 8 sevdiğim rakam oldugu için) seçilmiş , ama galiba çok kişinin kafasına taş da gidecektir. İnsan tarafını bulamamış , ot arkadaşlarıma da canı gönülden slm eder ( bugünden edit; burda kimi kastettiğimi gerçekten hatırlamıyorum), ruhunu uykuya teslim etmiş bir insan için su yazılanların bir manası olamadığından başka da bir fikriyat belirtemem. ( Ne demek istediğimi de hatırlamıyorum)
...
Bana çılgın diyorsun, seni sevdiğim için. Yanılıyorsun, sevmek çılgınlık değil. Sevmek insan tarafımızı bulmamızdır (çok ağır laf yahu, sevmeyenleri de düşünseydiniz birazcık). Biraz da yaklaşmamızdır Tanrı’ya zaman zaman.

Dünyada sevmeyenlere, sevemeyenlere acımalı (onlar kendileri için yeteri kadar üzülüyordur ya, ne gerek vardı bi de sizin acımanıza) sevebilen insan kendini keşfetmiş insandır, (sor bakalım kaşif olmak istiyor muyum ben?) talihli insandır ( sayısal/ loto / milli piyango hangisi?) çektiği bütün acılara rağmen; mutlu, kıvançlı insandır o. Aşktır yücelten bizi ve derinliğimiz aşktandır. gerisi boş, yalan…

Aşksa sevmektir. Durmadan , nefes alırcasına sevmek (gecenin ilk sorusu; sizce de bu mudur aşk; sürekli sevme hali mi yani?)

Sevmekle sevilmek ayrı şeyler (siz hangisini tercih ederdiniz peki?). Sevilmeyi çoğaltmak, ona başka bir şekil vermek, daha da yoğunlaştırmak onu, elimizde değil. Oysa ki sevgimizi dilediğimiz gibi yoğurabilir, dilediğimiz şekli verebiliriz ona.

Sevmekte gücümüz var, irademiz, aklımız var (sevmek ve akıl bir arada? ne kadar güzel ve ne kadar gerçekten uzak?). Sevmek yaratmaktır bir bakıma (tövbeeeee). Sevilmekse; yaratılmak.

Demek ki biz seninle birbirimizi yaratıyoruz durmadan. Sen beni yarattıkça güzelsin işte ve ben seni yarattıkça güçlüyüm, daha bir insanım.

Beni sevmeseydin yine bir şey değişmeyecekti benim için (Ben külah yaparım, siz yorulmayın). Sen biraz eksik kalacaktın, biraz sen kaybedecektin ( bak sennnnn) o kadar.

Şimdi insanların en güzeliyiz, en iyisiyiz elbette. Seviyoruz, seviliyoruz (gözümüz biraz kör haliyle tabi).

Sevgimi anlamadığın ve ona saygı göstermediğin anda ölebilirim (yazının en can alıcı sözü, doğruluğu tartışma konumuz olabilir bu geceye dair), karşılık vermediğin anda değil ( karşılık bekleyerek sevilmez, sevilirse ona sevgi denmez)

Birbirimizi yeniden yaratmaya devam edelim (yolunuz açık olsun tabii).


Gecenin soruları yazının içinde ama siz kendinize başka sorularda yaratabilirsiniz tabii, özgürlüğünüzün boyutu bu gece daha da geniş. Benim uykusuzluktan öte tek derdim, her okuduğumda Ümit Yaşar’ın bu mektupları evli bir kadına yazdığını düşünmem. Şizofren hayal dünyamla ilgili bişey olsa gerek siz bakmayın bana.

Geceniz, yarınınız hep şahane olsun efendim.

With my best wishes


gecenin şarkısı;

" birgün gelirde bir an , çokca zamanlardan sonra, geri dönüp baktığında bilmem anlar mısn, o senin bir anının benim ömrüm oldugunu, ne çok sevildiğini artık çok geç olduğunu "sözünü duymamanız/ kimseciklere söylememeniz dileğiyle"nev " zor" olsun bence. ( bugünden edit; bu arabesklik sayesinde de fevkalade soğudum kendimden)

Üstat'da yayınlanma tarihi: 29 Temmuz 2005


"Bu yarınsız mutluluğu, haklı iken haksızlığı, kalabalık yalnızlığı, seninleyken öğrendim ben."


Buyrun size pek nostaljik, pek hissiyatlı bir üstat yazısı daha. Üstünden ne kadar zaman geçmiş, yazı şekli ne kadar çok değişmiş falan bunları düşünmüyorum da, eskiden sorduğum sorulara aldığım cevaplar varmış, interaktif bir yazı ortamım varmış diye düşünüp fevkalade hisleniyorum. Bu yüzden bu yazının da güncel sloganı "kızım sana söylüyorum, gelinim veya damadım birisi anlasın artık" olsun.
..........

Geçen süreyle gece yazılarının boyutu gözle görülür bir değişiklik gösterdiğindendir ki, bir çoğunuzun ne kadar uzun olmuş bu yazı böyle isyanları pekçe haklı gören ben deniz; bu gece biraz da nostalji yapıp, iki üç cümleyle soracağım fikriyatlarınızı.

Yazılarımız Latince deyişler türünden bir kitaptan, ama merak etmeyin, S.kutlan’ lık
yapmaya niyetim yok, ben direk Türkçelerini yazıp, sizce ne demek istemiş olabilirler, diyeceğim ki, ben misal bazı yerleri hiç anlamadım.


Kafa karıştırıcısı da olsa doğru dediğim bir sözle başlayalım evvela;

hicbir şey sebepsiz olmaz, (meali ; hiç birşey yoktan var olmaz, var olan birşey yok olmaz), tekrarı olmayan bişey zaten olmamıştır (ilk denilen bişey yok mu yani hayatta?) olabilen bişey olmuşsa, ona mucize olarak bakılmamalıdır (kesinlikle). Bu yüzden mucize diye bişey yoktur. (Nemünasebet efendim gayette vardır o mucize denilen şey, hatta ben bilakis herkesi kendi mucizesini yaratmaya muktedir kılınmış kişi ve şahıslar olarak görmekteyim.)”

Tam anlamıyla iktisat 1 sorusu işte, saçma sapan bir cümle yazılır ve sizin cümlenin saçmalığını bir anda göz ardı edip, açıklamanız istenir, haliyle alacağınız not, 80 veya 30’dur, 50 ‘yi görmek sadece ve sadece bir hayalden ibarettir.

2. cümlemiz, sorgulamanın manasının aslında olmadığı bir söz ve bence bu sebeplen acıya, acı çekene saygı gösterme sebebi.

“kimse görmeden acı çeken, gerçekten acı çeker.”

Şimdi bana “acısını herkesle paylaşan gerekten acı çekmez mi?” gibi gayet doğrusal ve basit bir teori ile sakın gelmeyin space halkı, buradaki mevzu; bir yetenek, bir olgunluk işidir. Ve mevzu acı çektiğinin görülmesini istememek değil, tuhaf bir şekilde acıyı sahiplenmektir bence ve evet yapılabiletesi olan da bişeydir.

Ve en polemiksel cümle, ne demek istediğini pek idrak edemedim açıkçası, ya da “öyle miyim gerçekten?” sorusunun cevabını hala net olarak alamadım, bunun için şimdi size danışıyorum.

Sizce ”yaraladığı kişiden nefret etmek ,insanın doğuştan huyu “mudur?

Bu akşamki quiz’imizde üç soru ile sınırlı kalsın. Nihayetinde yaz okulu denilen şey, okul döneminden daha da zorlayıcı olmamalı.

Yeni haftada düşüneceğiniz daha ciddi sorunlarınız olmaması dileğiyle, naçizane şarkı tavsiyelerimi sunarım.

Öncelikle Depeche Mode'dan "Somebody’ der, sizin için kopya çekerek Türkçe mealini de buraya yazarım.

"Hayatımın kalanını paylaşacak 'birini' istiyorum / Benim yanımda olacak / Bana destek olacak / Düşüncelerim yanlış da olsa / Hatta sapıkça bile olsa / Beni sonuna kadar dinleyecek / Ama kolayca değişip, dönüşüp benim gibi düşünmeyecek / Aslında genellikle benimle aynı fikirde olmayacak / Ama sonunda beni anlayacak / Aaaahhhhh.... / Benim için kaygılanacak / Bazı şeyleri başka bir şekilde görmemi sağlayacak / Başkasının ipleriyle bağlanmak istemiyorum / Böyle şeylerden dikkatle kaçınırım / Ama uyurken / Bana sarılacak birini istiyorum / Ki böyle şeyler / Beni hasta eder / Böyle bir durumda / Hemen savuşurum / Aaaahhhhh..."

İkinci olarak ta - yine çok kopuk bir ikili oluşturacağım ama – yaşar ve ilk iki albümdeki liseye dair onca hatırayı ayaklandıran” onun vedası" veya ” bela sevdan “ değil, tuhaf bir huzur bulduğum “gel benimle” derim.

Hüzünlerinizi bir parça aşka değiştirmenizi de bu haftanın son deliyane tavsiyesi olarak sunar, kalbinize, size yakışır güsellikte yarınlarınız olmasını da tüm ciddiyetsizliğimden arınmış bir halde dilerim efendim.
ps. Yazımız nostaljik yazı diye edit'den de geçmedi, haliyeti ruhunuzu pek sarsmamıştır süper Türkçem inşallah.

Üstat'da yayınlanma tarihi: 31 Temmuz 2005

"hatırlıyor musun kim olduğunu? ne zamandır farkındasın yokluğunun?"


Pazar günü tembelliğinden ötürü buyrun fevkalade nostaljik ve süper geyik bir space yazısı...Yanlış yazılıyor diye algılandığı için de herkeşlerimi bu sefere mahsus herkes olarak düzeltiyorum. Birde nedense tüm noktalı işaretleri birkere kullanmakla yetinmeyip, 3 kere tekrarlamışım, onlarda da biraz kırpma işlemi yaptım.

29 Temmuz 2005 tarihli bu yazıdan kendi kendime çıkardığım derste ( bu ayrı mı yazılır emin olamadım fery) insan evladının boşken kendine konu yaratmak da hiç de sıkıntı çekmediği. Çalışmazken yazı yazmak daha kolaymış sanki.
.......

An yine şarkı irdeleme vaktidir, yani deliniz kendince eğlenecektir, kısmetse ( bugün bu kelimeyi ikinciye kullanmakta ve çokça da gülmekteyim) günün başka bir saatinde şuurlu insan profili ile derin felsefeler yaparaktan karşınızda olacaktır.

Ekranlarda ve radyolarda yıldız kaplanın( ki kadını ne güsel göstermişler beee) SAYENDEEEE sarkısının tacizine çokca uğrasam da ben bugün biraz nostalji yapıp yine kadınım d.akalınım ve eşantiyon olarak ayşe hatunun biricik şarkılarının derin anlamlarını irdelemeye çalışacağım…

"Sebebim"i söyleyende nasıl aynı kadın oluyor diye çokça düşünsem de, bugün kendisinin adresi yine çokça belli olan “unuttum “aslı muhteşem eserini, tabiî ki dinleyerek / kulaklarıma bayram ettirerek ele alacağım.

UNUTTUM

Ben sevdanın yollarında yürüdüm çok yürüdüm,( kırmızı Ferrariler ( 34 K 9898 diye hatırlamaktayım) Maseratiler varken, sen mi yürüdün???daha neler)


Aklım almadı aşk oyununu üşüdüm çok üşüdüm,( Yüce Rabbim akıl dağıtırken herkese aynı davranmak istememiş belli ki, ama ben mesela buna isyan etmiyorum, sende kabul et; aklının almaması normal bişey de, aklın almadı diye niye üşüyorsun burayı kavrayamadım….Beynin algılamama kriteri üşümek falan mı yoksa???)


Yeniden sevebilirim ( bundan kimseciklerin şüphesi yok zaten, gönlünüz haylice geniş maşallah)


Sözümden dönedebilirim (ayy tam benim gibi yanar döner insan modeli lafı, ikizler ve terazi burcundaki arkadaşlarada bilahere slm ederim tabii)

Senin için çarpan kalbi inan söndürebilirim (7 no’lu Biyoloji dersi, kalp denilen şeyin ana fonksiyonu kan pompalamaktır cicim, öyle senin için atan kalbim türünden beylik lafları şu saatte benim gibi saflar dahi yemez. yok be onu dahi yerim ben..saflığın boyutu yok ki maşallah)

Unuttum boyunu posunu, ( söz konusu boy 2.08’ler falan olursa unutmak o kadar kolay olmaz da, 1.98 için pek bişey diyemem)

Huyunu suyunu, (ama adamın paraları ile, onu ağzına sakız yaparak hala hayatını sürdürmeyi biliyorsun dimi??? Ben hangi taraftayım şimdi ya?biri bunu bana söyleyebilir mi?)

Dönersen yalanla dolanla, (ki gayette bekliyorum seni, yalan falan engelemıyor beni , haberin olsun demek oluyor bu)


Utanma sıkılma, ( niye utansın ki pardon?elindeki imkanlardan yararlanmaktan neden utansın bir insan evladı?)

Bu eski huyundur


Ne diyelim iyi ki kutluay-akalın ilişkisi yaşanmış, yoksa türk müzik tarihi bu kadar manidar şarkılara başka türlü sahip olamazdı….biri evlenirken diğerinin de değmezmiş diyebilmesi sonucunda bizim artık başka aşklara yelken açmamız gerekebilir…misal??? Seda ve büyük adam nihat( nasıl olsa yaz bitince bitecektir o aşkta)

Birtanesi neyine yetmiyor soruları altında ikinci şarkımıza geçelim efendim. Bu müthiş şaheserimizde yine bir mankenci abladan. Yeni albümünü dört gözle beklediğimizi belirterek, "sarılmandan belli kırıcan mı beli mi" eserinin gölgesinde kalan geçen yazın piyasa şarkısı adayımı sizlerle paylaşırım efendim.

şarkıcımız cinsiyet ayrımı yapmadan, aşk acısını taze bitirmiş ,acımı çektim paşa paşa, şimdi seni görelim cicim diyerekten, bir nevi H. Yenerlik yapmaktadır ki, Hande Yenerimiz bu kadar acı çekmez “ ayrılığım seni yakmadı mı, son sözü söyledim koymadı mı??”( şarkı sözcüsü yerine ben özür diliyim sizden )der, “yıkılmam hepte ayakta kalırım “imajını her daim sergiler.
şarkının adı meçhuldur efendim.. kafanıza gore takılabilirsiniz.

Bakıp durdum senelerce tükenen aşkın resmine( soru 1: resim nasıl tükenir? Soru 2: aşkın resmi hangi boyutlarda basılmalıdır? Soru 3: onun adı resim değil de fotoğraf olmasın? )


Dalıp durdum saatlerce bilmem , ne zaman bitecek diye( buradaki dalma anladığım üzere denize değil, olsa olsa baka kalmak babında bir dalmadır(bknz. göz dalması) gelin görün ki, bitmiş bir mevzu için hala ne zaman bitecek diye de düşünmek takdire şayan bir mevzudur, şapkamız da bilahere çıkarılmaktadır efendim)

Sen artık kederinden kahrından, ( peki biz bunu nerden biliyoruz? Arkadaşın peşine ajan mı taktık?ayriyetten efkar ve keyif için içme stilleri arasındaki gözle görülür farklar nedir, bunuda öğrenebilir miyiz?)

Bense mutluluktan içiyorum (tüm yollar alkol tüketimine dayanırken, benim soda ve ıce tea tüketimimle yol katetmem nasıl mümkün olabilir ki?)

Çektiğin çilelerin ardından dans edip, çoşuyorum ( meali; senin çektiğin acıları onunda cektiğini görmek hoşuna gidiyor anladık da, bu senin zamanında acılar çektiğin gerçeğini silebiliyor mu? Sor bakalım kendine)

Sen şimdi çatla, hırsından patla ( çünkü ben hala senin benim için üzülmeni isteyecek kadar seni önemsiyorum)

umrum da değil valla….(koca şarkı yazdık ama umrumda da değilsin haberin olsun/yersen artık )

neden de sorma (bu sarkı da tüm nedenlere cvp var bence ama, sen hala neden diye soruyorsan)

gönderdim zarfla (düşünsenize içi bomboş bir zarf, tam ağzı açık bırakma sebebi)

anlarsın daha sonra (bence siz birbirinizi artık anlayamazsınız, sen bu kadar acı çekmiş, oda aynılarını çekiyor işte diye sevinirken, hayır gelmez birbirinizden)

....


bu muhteşem şarkıyı bize bahşeden şarkı sözcüsünün ayşe hatun adlı güsel kişisi olduğunu sanıyor, ve sonsuz tebriklerimi iletiyorum ona, en önemlisi, bu şarkıyla beni buluşturan ordu paşasına da bilahere teşekkür ediyorum…..


Gününüz bana rağmen müthiş olsun efendim, ama haftasonunuz daha da güsel olsun/ dinlenin eğlenin, hatta çıldırın…..

"herkes geçmişi öder, bir yol ayrımında"


Tamamen magazin;

Evliliği yaygınlaştırma gibi bir sosyal sorumluluk projesi olsa bence görev alacak kişi Yeşim Salkım olmalı. Bir insan hepsi de birbirinden arıza ile sonuçlanan evliliklerden sonra hala evliliğe nasıl umut bağlar anlayamıyorum. Hele hele hala gelinlik giyme isteğini de ayrıca alkışlıyorum.

Seren Serengil, çocuk sahibi olmak adına aldığı riskleri ve yaşadığı yıkımları göz ardı ederek hala çocuk sahibi olmak istiyorsa, "kısmet değil" belki de demeyip evlatlık çocuk almayı düşünmüyorsa, bu artık istekden ziyade "olmalı" hırsı gibi geliyor bana.

Feraye Tanyolaç, "Feraye evliliği haketti" diyebilen bir erkekle evlenmekten gerçekten gurur mu duyuyor?

Bence Türkan Şoray'ı koruma kanunu çıkartılmalı. Yani Tv.de falan o gazetecilerin sorduğu sorular karşısında kadının yaşadığı şaşkınlık, kimseyi kırmamaya çalışması karşısında ben üzülüyorum.

Ebru Şallı'yı banka reklamını seslendirmek için seçen kişinin niyeti neydi, reklamı izledikçe bu sorunun cevabını sorguluyorum.

Demet Akalın, Oğuz Kayhan'dan bu kadar ayrılıp barışmışken, bilmem kaçıncı kez ayrıldığında bu sefer susayım belli olmaz yine barışırız diye hiç mi düşünmüyor?

Aysun Kayacı, Amerika'ya gitmekten vazmıgeçti şimdi? Magazin bir el atsa belki sözünü tutar da gider buralardan diye umut ediyorum.

Deniz Seki içinde ne desem bilemiyorum ama mağdur mu suçlu mu deseler, suçlu olduğuna daha yakın fikriyatlardanım.



18 Nisan 2009 Cumartesi

"farkettiğim tek şey sonradan, her şey elimde, içimde"


Alışverişte son nokta bu hafta sinemalarda...

Ciddi bir alışveriş canavarı var içimde. Psikolojik tespit yapmak gerekirse ruhumun biryerlerinde bir boşluk var ve ben birşeyler alarak sanki onu doldurmaya çalışıyorum. Sağolsun reklamcılar ben ve benim gibiler için "saç saç saç paraları " sloganını da buldu, ben de hem boş para harcamanın kitabını yazıyorum hem de "ben nasıl adam olucam " diye kara kara düşünüyorum.

Günlerden birgün yine "saç saç" felsefesi ile güne uyanmışken, daha önce başka rengini bilginin aldığı ( biraz benim zorlamamla) bir montu bulmak için güzide bir markamıza gittim. Kış sezonu bitti gitti ama belki outletlerinde bulurum umuduyle bir mağazaya danışmaya gittim. Nasıl bir talep gördüyse de bu mont sadece Adapazarı'ndaki bir mağazada kalmış. Ama ne yazık ki indirim faaliyetleri münasebetiyle montun hop diye İstanbul'a getirilmesi de mümkün olmuyor.

Allahıma bin şükür böylesine basit engeller ile şevkim kırılmaz, siz getirmezseniz ben almasını bilirim edasıyla değerli mağazamızın telefonunu alıyorum. Sonrasında ilk iş abimi aramak oluyor, olurda oralara işi düşerse bana yaptıklarına bir abilik daha eklesin ve montu alsın diye, ama kendisi ne yazık ki kesin bir tarih veremiyor ve sonuç odaklı konuşmamız orda sona eriyor. Ardından direk hedefe yöneliyor ve mağazayı arıyorum, ürün kodunu da söylüyor ve mutlu sonun kapısını aralıyorum.

Söz konusu konuşma Cumartesi gerçekleşirken Pazartesi ödemeyi yapmak üzere sözleşiyoruz. Ben Pazartesi bir heves arıyorum mağazayı. Bana verdikleri bir şahıs kişisi hesabına da bir güzel gönderiyorum parayı. Onlar da göndericez kurye ile diyorlar ben pek hevesleniyorum. Bu hevesle, "ulen parayı gönderdik ama ya gelmezse ürün" diye sorgulamak istemiyorum. Kuryenin gelişi geciktikce bu sorgulamayı yapıp, bunu da eklerim "süpersalaklıklarıma" diye hayıflanıyorum ama işte en nihayetinde montum geliyor, herşey pek güzel oluyor.

Bundan ötesi, işi kuryeye de bırakmayıp oralara mont almaya gitmek olurdu ki, umarım o günleri görmeden bir an evvel aklımı başıma alırım. Aslında bu yazıyı yazarken zaten aklım başında, önemli olan beni bir başıma kredi kartım ile başbaşa bıraktıklarında aklımın başında olması.

Bu yazımızla da haftalık sosyal sorumluluk bilincimiz için iki kelam etmiş olduğumuza göre gönül rahatlığı ile uykulara dalıyor, küçüklerin gözlerinden öpüyorum. Büyükler de baksınlar başlarının çarelerine, onları da düşünemem artık.

"bu kadar büyük çaba neden?"


Eğlenmeyi unuttum. Evet evet kinayeli bi şekilde söylemedim, " eğlenmek" nasıl bişeydi gerçekten unuttum, ya da belki hi. bilememiş de olabilirim. Cumartesi akşamları Taksim'de ellerindeki telefonlarla "nerdesin abi?'li", "okey canım birazdan ordayım"lı konuşarak hızlı hızlı biryere yetişen insanları görünce şaşırıyorum, bu kadar heyecanlı olduklarına göre benim bilmediğim acaiyip alengirli ortamlara gidiyorlar herhalde diyorum. Ama düşünüyorum, ne kadar eğlenebilirler ki? Yani ne olabilir ki gittikleri yerde? Mekana girdiklerinde "ohoo nerde kaldınız ya" denicek, "BU benim kuzanim Aslı" filan diye bir iki tanışma yaşanıcak, biralar votkalar içilicek, işyerindeki komik anılar anlatılıcak, akşamın başında "Aslı'yı çok beğenmeyenbir iki erkek içtikçe "iyiymiş lan aslında" diye düşünücek, ama nihayetinde bi numara olmıyacak, gecenin sonunda en fazla şarkı söylenicek ya da birileri kusarken birileri çorba içicek falan...Ee bu mu? Cuma Cumartesileri Taksim'e koşan sevgili okurlarımız, beni aydınlatın lan, yaptıklarınız bundan ibaret değil mi?

........


Yalnız bar benzeri bir ortam olmasa da, böyle partili eğlenceli hatıralardan en aklımda kalanı hayatımda kutlamış tek doğumgünümle ilgili olanı. İlkokul 5'teyşm, annem kek börek yaptı, kola fanta aldık, sınıftan çocukları çağırdık doğumgünü kutluycaz ( hani çizmiştim ya ya hediye olarak kutudan patates çıkmıştı, hah o). Neyse abicim, kek pasta falan yendi, hediyeler açıldı, hep ayakkabılı gördüğüm sınıf arkadaşlarımı bir anda halının üzerinde hıssle hıssle diye çorapla gezerken görmenin şaşkınlığı filan derken acayip bir şımarıklık geldi bize. Annem de tıpkı modern gibi evden çıkıp bizi yalnız bıraktı ( pazara mazara gitmiştir de ben öyle düşünmek istemiştim). Nasıl başladı hatırlamıyorum ama kızlar ve erkekler olarak ayrıldık, birbirimize tatlı tatlı sataşıyoruz, itişyoruz ( aslında hepsi flört amaçlı ama o yaşta anlamıyoruz tam olarak), yok "burası bizim oda, kızlar siz buraya giremezsiniz" filan, kızlar da işte "mutfak bizimdir siz giremezsiniz"... Böyle aptal bir eğlence işte. Ben öyle bir gaza gelmişim ve eğlenceden mest olmuşum ki " çocuklar siz burda bekleyin, ben salondaki pencereden balkona çıkıp mutfağa giricem ve kızları tuzağa düşürücem" dedim ( filmlerden öğrendiğim "çocuklar" kelimesini kullanmak için muhteşem bi fırsattı). Balkona çıktım, ordan yürüyüp kızların bize yasakladığı mutfağa girdim. Girerken " bi durum mu vardı kızlar?" demeyi de ihmal etmedim. hayatımın hiç bi döneminde kızları bu kadar şaşırtıp güldürdüğümü hatırlamıyorum. İşte ordaki eğlenceyi var ya, hiçbir yere değişmem. Oha bi dakka ya, hayatımın en eğlenceli anı bu olamaz di mi? Korktum birden, ki gerçekten en eğlencelisi buydu galiba. Yani şu an daha iyisi gelmedi aklıma gelmedi. Eğer öyleyse, kendime iki çift lafım var. İlki" boşver be hacım evde yayılıp film izlemek gibisi yok", ikinciniyse sizinle paylaşmayacağım çünkü biraz küfürlü.


Saygılar sunaraktan iyi eğlenceler diliyorum.


SANDIK İÇİ- ERSİN KARABULUT-

UYKUSUZ


"yazının el emeği bilek gücü ile kopyalandığı saatler bir Taksim eğlencesi için erken olsa da bu akşam ne yapacağımı bu yazıyla da ifade edebildiğimi düşünüyorum. Yazının kopyalamadığım kısım daki "bardan kız kaldırmak" kısmı ise süper... Onu da heyecan olması için yazmıyor ve sizin de bir an evvel koşup Uykusuz almasını öneriyorum.


Herkeşlerin Cumartesisi pek süpersonik olsun, ama en çok Ersin eğlensin.

16 Nisan 2009 Perşembe

"cennetin kapısını çalarken yalancıyım"


Hep böyle olur. Başınıza bir şey geldiğinde asla hazırlık değilsinizdir. Sokakta yürürken insanlarınnasıl olup da dünyanın ekseninden çıktığını farketmediğini merak edersiniz. Zihninizi allak bullak eden bir işaret, bir ipucu ararsınız; bir an gelip bir şeyin topraktan çıkmış bir kök gibi ayağınıza takılacağınızdan eminsinizdir. Kendine kendine sorarsınız: "Nasıl olur? Ya eğer?"

Jodi Picoult- Yapboz
...
"...aldırma mutluluğun zamanı yok çünkü. İnsan geriye dönüp baktığında sadece güzellikleri hatırlıyor. O yüzden ufak tefek şeylerle canını sıkma fırsatın varken seni mutlu eden şeyleri görmeye bak. Çünkü zaman hızla akıp gidiyor. Ben 102 yıldır buradayım ve hala yaşanacak güzellikler var. Bu yüzden sen dünyaya mutlu olmak için geldiğini sakın aklından çıkartma ..."
İki alıntı arasında bir alaka aramayın. Yukarıdaki satırları kitabımdan çalarken, 2 gündür duyduğum Coca Cola reklamından da bir kuple sizinle paylaşmak istedim.
Bu reklamla beraber Coca Cola'nın reklamlacılarının kazandığı paranın analarının ak sütü gibi helal olduğunu da bir kez daha anlıyor ve yeteneksizliğimiz gerçeği ile bir kez daha baş başa kalıyoruz.
...
Kendime not: İsbankası reklamı hakkında da depresyon tabanlı bir yazı yaz.

"genelden özele yolculuk bu "


Bugün şunu farkettim, dünya bu kadar yanlışken benim doğru olmam mümkün değil.

Herkes hata yaparken, benim mükemmel olmam mümkün değil.

Kabul ediyorum tüm sakatlık bende, o yüzden dünyayı da böylesine absürt görüp, minik hayatımı sayısız sorguyla ziyan ediyorum.

Müsaadenizle ben artık “su yolunu bulur’cu” zihniyete transfer oluyorum.


15 Nisan 2009 Çarşamba

"pisman degilim ama goctum kederden"


Sadık bir okurum olmadığı için belirtmekte fayda görüyorum, uzun süredir saç ana temasında bir yazı yazmadım.

Eskiden çok eskiden, saçıma ilişkin kararları sayısız sorgulamar sonunda alırdım. Birçok da online anket düzenleyip saçımızı kırptırmışlığım da var hani. Yaş geçtikçe, insan ne yaparsa yapsın kendini değiştirimeyeceğini anladığından mıdır bilmem artık büyük bir olay değil bu faaliyetler benim için. Ya da en nihayetinde süper bir güvenle saçlarımı teslim ettiğim bir kuaförcü sahibi oldum ki, bunun da hayatımı kolaylaştırdığını itiraf etmeliyim.

Yine de yazı olsun, muhabbet şenlensin amacıyla en son saç şekillendirme faaliyetimi okurumla paylaşmaktan gurur duyarım.
Annemden almadığıma emin olduğum kazuletliğimden mütevellit saçımı ilk defa kendim boyamaya denemem kapkara saçlar olarak bana geri döndü. Zaten saçım kapkara iken daha koyu hale getirmeyi nasıl başardım hiçbir fikrim yok. ( dediğim gibi süper bir yetenek bendeki. ) Kamuoyundan gelen "çok sert gösteriyor bu saçlar " seni serzenişlerinin sonunda ve birde saçlarımın iki renkli haline tahammül edemeyince BaNdırma' ya koştum ve pek korksam da açalım bu saçları dedim.

Bu saç açma işlerinde kullanılan kimsayasal, boya aleminin domestosu. Yani pek hayırlı bir işe imza atmıyorsunuz saçınıza o şeyi sürdürünce. Bir korku bir korku sürdürdüm kafama, ama aynı zamanda kendime telkinlerde bulunuyorum" kaç tane insan saçına neler yaptırıyor, onlara birşey olmuyorsa sana da olmaz yavrucum" diye. 1. Raund bittiğinde, resmen domesto dökülmüş siyah tshirt edasında saçlara kavuşuyorum ve "geri dönülmez yolda" olmanın buhranını böğrümde hissediyorum. Sonraki boyama işlemi daha bir heyecan uyandırıyor bende. Sanki sarışın hiç tanımadığım bir insan çıkacak diye düşünüyorum nedense ama sonuç "2 saattir neden burdayım ki ben?" dedirtecek kadar tanıdık çıkıyor. Tabi bu tanıdıklık beni huzura erdiriyor. Sonuç; insanlık için nokta büyüklüğünde olan bu değişim, benim kişisel tarihimde derin bir yer ediniyor.

Ama işte tüm işler Bandırma'da yürümediği için İstanbul'da da kuaförcülük faaliyetleri pek dert oluyor benim için. Çünkü dalgalı ( hareketli) fön kadar subjektif bir faaliyet yok bu alemde. Vizyon, misyon da dar bir çerçevede olunca bana hep deneme-yanılma yöntemi kalıyor.

Bu manasız ve amaçsız yazımıza " Allah başımıza başka bir dert vermesin" diyerek son verirken, "fen lisesindeki bunalımlı ve kısa saçlı genç kızlar"öyküsü ile bir saç serisi yazısı yazmayı kendime not düşerim. ( kusburnuna not: insan kendine not düşmez farkındayım)

ps. Uygun fiyatlara sponsorluk görüşmeleri için de ajandama not düşebilirim.
ps.2. Yine edit edilmedi yazımız, bakmayın kusurumuza.

"hiçbir neden yokken, ya da biz bilmezken tepemiz atmış... ve konuşmuşuzdur"


Kendime göre bir anayasam var;

Aslında sadece kendi doğrularım ama nedense içimdeki hadsizlikle başkaları da hayatlarını böyle yaşamalı diye ufak tacizlerde bulunduğum zamanlar oluyor.

Misal, kahvaltıda önce tuzluları sonra tatlıları yerim. Reçel sürülmüş bir ekmeğin peynir ile yenmesini bünyem kaldırmaz.

Bir pasta ile meyva suyu içilmez bence,

Tuz oranı yüksek bir ekmeğe nutella sürülemez,

Nescafe ile kahvaltı edilemez,

Kahverengi çanta ile siyah ayakkabı giyilmez,

Patates yemeğinin yanında makarna yenmez,


Belirli küpeler sadece haftasonu takılabilir.


Tatilin belirli kriterleri vardır, denize girmeyecekseniz Mart ayında sahil mekanına gidilmez,

Kaymayacaksınız bahar mevsiminde Kartepe'ye gitmezsiniz,

Kırmızı renk çok süper enerji çalar,

Bu uzun listemda gizli bir madde daha varmış, bunu da bugün farkettim.

Telefon konuşmalarında selam veya merhaba denmemeli. Hatta selam sadece e-mail veya msn ortamlarında kullanılmalı. Benim nry.ın hayatımıza kattığı farklı bir telefon açma tarzımız var. Elalemin insanlarına "efendim" , derken, sempatik yanımı sergilediğim diğer şahıs kişilerine ise bilumum lalibalilik( bilinçli kelime katliamı) yaparım. Bu yüzden de telefonda "selam" veyahut "merhaba" karşılığı aldığımda nasıl bir cevap vereceğimi öngöremiyorum ve bu şekilde telefon açılmasına isyan bayrağı açıyorum.

İsyan hareketimi bugün serviste başlattım, devamı için fikriyatımı satırlara döküyorum ve sizi de daha sempatik, slm'dan uzak telefon görüşmelerine davet ediyorum.

ps.1. Bu son cümle biraz 900'lü hat sloganı oldu, takılmayın.
ps.2 Şimdi aklıma geldi, telefonda "kim arar" diye soran sekreterler vardır, evlerden ırak olurlar inşallah.
ps.3 Tabii birde buyrun diye telefon açan sucular, yemekçiler var ki onlar için bir yol haritası -şimdilik- çizemeyeceğim.
ps.4 Yarın Cuma olsa, hayat daha anlamlı olmaz mıydı sanki ?

Kusburnu'na not: Sosyal faaliyetlerinde olduğundan bu yazıyı edit etmen için sana gönderemedim ama hala bence düzeltme şansın var.

"gündüz düşleri"


Sevgili Farawaysoclose,

Senin eve talip çıkmış. Sabancılar sanki sahildeki yalıların %40'ına sahip değillermiş gibi, senin yalıyı da hop diye almışlar.

Daha 4 sene önce falan Beylerbeyi'nde bir adet yalıyı almışlardı yanlış hatırlamıyorsam, tedbili ( öğrendik ki aslında tebdili imiş) mekanda ferahlık var demişler ki, Yeniköy'den de bunu almışlar.

Ama hatırlarsan seni daha önce uyarmıştım, Uzanların yalısından hayır gelmez, o evde de huzur olmaz, o yüzden sen sıkma canını, koca İstanbul'da güzel yalıdan bol birşey yok.

14 Nisan 2009 Salı

"gülmen de yeter ki geri gelmem için hayata"


İnsan, yaşlanmaya başladıkça kendinden küçüklere bakıp, “ben onun zamanında böyle değildim, daha aklı başındaydım” diyor, “ne kadar çocukça davranıyor, biz böyle miydik?” diye hemen birilerini yargılamayı tercih ediyor.

Aslında insan kendini o dönemde aynada göremediği için, zaman makinası da daha icat edilmediği için yaptığı çocuklukları göz ardı ediyor.

Olgunluk döneminde ise eleştiri kriteri kendi doğru bildikleri oluyor. Başkalarının hayatlarına kendi doğrularından oluşan bir gözlük ile bakıyor ve “çık çık çık ben olsam böyle bir şeyi hayatta yapmazdım” diyorlar. Aslında bir zamanlar o insanların doğruları ile kendi doğrularının birebir aynı olduğunu unuttuklarından, ne değişti ki böyle sorusunu sormuyorlar. Karşılarındakinin kendi algılamayacakları sebeplerle o doğruları terkedilebileceğini bilmiyorlar. Onların yanlış sırası gelene kadar karşılarındakini anlamaları mümkün olmuyor ve o zamana kadar eleştiriler ve dedikodular ürüyor.

“Ben yapmazdım” dürtüsü ile kimleri haksız yere eleştiriyoruz diye oturup bir düşünüp belki de ‘ben olsaydım’lı varsayımları terk etmek gerek. En nihayetinde, hayat herkesin kendi hayatı.

13 Nisan 2009 Pazartesi

"ya da bırak hazır açmışken kapılarını, kalbime biraz daha temiz hava girsin"


Bir tutam basketbol hatırası;

4-5 sene öncesini değil takribi 12 sene öncesini anlatacağımızdan
“geçmiş zaman olur ki..” diye başlamak lazım satırlara ve geçmiş enstantaneleri böyle madde madde yazmalı ki, bir anlam bütünlüğünden ziyade basketbol sarhoşluğu oluşsun.

Öncelikle söz konusu dönemin çoğunlukla açılalı 2 yıl olmuş bir okulun çatısı altında geçtiğini belirtmeliyim ki, fukaralığımızın sebebini anlayabiliniz.

Bu dramla beraber bir önceki basketbol aşkı yazımızda da belirttiğimiz gibi, basketbol münasebetimin her dakikasında abimle olmanın fevkalade ayrıcalığını da yaşadım.

Misal fakir okulumuzun kız ve erkek ayrımı yapmaksızın tek forması olduğu ve turnuvalar aynı dönem olduğu için, erkeklerin soyunma odasının önünde forma beklemek veya maç sonunda kapıda bekleyen erkeklere formamızı teslim etmek olağan bir sportif faaliyetti bizim için. Olayın terli formayı tekrar giyme kısmı pek hatırlanacak gibi olmasa da, elalemin çocuğu yerine abimin formasını giymenin avantajını inkar edemem. Forma numarasının 10 olduğunu vurgulamaya bile gerek duymuyorum.

Pek sevilen ama şu an neden sevildiğini hatırlamadığım basketbol koçumuz askere gidince de abim ile beraber yazmıştık mektubu. Ve daha da fenası daktilo ile yazmıştık, sanki resmi dilekçe yazıyormuşuz gibi. Mektubun içeriği nedir, o kısmı direkt sıfırlamışım.

Hayatımın sonraki döneminde belirleyici olan bir başka basketbol anım ise, antrenman sonrası kenarda bulduğum kutu kolayı içmemle vuku buldu. Neye ve kime güveniyorsam, bizim kızlardan birinin olduğunu düşünerek, susuzluktan da ölerek içtiğim kolanın içine sigara izmariti atıldığı için; aldığım yudum ile soyunma odasına attığım deparı bir ben bilirim. O günden sonra iki gün yemek yiyemedim ama elalemin birşeyini içmemeyi de bu şekilde öğrendim. Takdir edersiniz ki kutu içecekleri de ilk kendim açmadığım sürece içemem.

Ağabey avantajıyla beraber basketbol maçlarında baba torpili de ufaktan işlemedi desem yalan olur. Maçlarda beden eğitimi öğretmenleri hakem olarak görev alırdı ve o öğretmenler de babamı bir şekilde tanırdı. Çalınması gereken faulü çalmadıkları olmamıştır ama ufak kollamaları da vardı Allah için. Maç öncesi sempatik sempatik muhabbet ederdik ama “senin kız maçta sakızını çıkartmıyor bir türlü” şikayetlerini hep babama iletirlerdi sağolsunlar.

Kolej takımını bir türlü yenip de üst gruba çıkmadığımız rezil yılların sonunda nihayet ilçe şampiyonu olmuştuk ve il grubuna çıkmıştık. Erkek takımı da aynı dönemde il grubuna çıktığı için süper eğlenceli bir yolculuk sonrasında kallavi bir fark yiyerek boyumuzun ölçüsünü almıştık ama söz konusu takım yıllar sonra 1. lige çıktığında bir kuplede olsa teselli bulmuştuk.

Aynı grup maçlarında erkek takımı maçından ötürü hakemlerle ettiğimiz kavgayı ve sanki dünya o an o maçın sonuna bağlıymış gibi hissedişimizi de çocukluğumuza veriyorum.

İlçe grubu maçlarında rakibimiz olan takımın kaptanının adaşım olmasından mütevellit 40 dakika boyunca adımı bolca duymuş ve ses ayrımı yapamadığımdan her seferinde dönüp bench’e bakmıştım. Kaşımdaki çocukluk izi, oynadığımız pozisyon ve kaptanlık gibi ortaklık noktalarımız olsa da hiç arkadaş olmadık pek değerli adaşımla ve hafızam beni yanıltmıyorsa onları da birkaç kez yendik.

Bizim grup maçları bir yana, 19 Mayıs dönemi bahar turnuvası düzenlenirdi ve bu turnuvalar gündüz yapılan 19 Mayıs çalışmalarının devamında olurdu. Ve ben tüm gün güneşin altında durmaktan pancar gibi olan, gerim gerim gerilen ve yanan bir surat ile çıkardım sahaya. O zamanlar şimdiki gibi süslü de olmadığım için yanımda krem bulunmazdı. 3 numero gözlüğümü de takmadığımdan süper kör hallerde skoru içimden sayar, hakem masasının yakınlarına gidebildikçe gerçek durumdan haberdar olurdum.

Kendimde basketbol yeteneği olmadığını iyice idrak ettiğim zamanlarda istatistikçi olmaya karar verdim. İlk denemem bir hazırlık maçıydı. Bizim takımda birbirinin kopyası ikizler mevcuttu ve ben kendilerini yeşil tshirt’lü ve beyaz tshirt’lü olarak ayırabiliyordum. Yavaş yavaş her türlü detayı kaydetmeye alışmışken ikisi birden tshirt’lerini çıkardılar ben de mecburen ayakkabılardan takip edebildim kendilerini ama maçtan sonra çektim kulaklarını, görmeyeyim bir daha böyle diye.

Hazırlık maçı demişken, ilk hazırlık maçımızı şehir dışında yapmıştık ve yakın başka bir ilçeye gitmiştik. Giyindik hazırlandık sahaya çıktık, yendik mi yenildik mi hatırlamasam da yenilmişizdir diye düşünüyorum. Maç bittiğinde soyunma odasında asıl yenilgiyi tattık, tüm nakitlerimiz, her birşeylerimiz çalınmıştı. Bu da bir nevi hayata hazırlık oldu, ondan sonra soyunma odası anahtarına daha bir iyi sahip çıktık.

Bu dönemle paralel giden dönemde “deli gibi İbrahim Kutluay” hayranı idim ki, onu da serüvenlerimizin devamında anlatalım. Gerekirse, uzun süre çerçeveli olarak odamda duran imzasını da taratıp sizlerle paylaşırım.

Satırlarıma son verirken o günlerin anısına pek orjinal bir tezahüratı yazmadan geçemiyeceğim.


" 10 numara 10 numara salla salla vur duvara"

edited by kusburnu.




12 Nisan 2009 Pazar

"ihtimalsiz bir hayal yok ki dünyada"


Gülben Ergen’i sevmem.

Hırsı için herşeyi yapabilecek biri olması pek itici gelir bana.

Sesine güzel demem.


Ama sözlerinin Sezen Aksu’n yazıp, Gülben Ergen’in söylediği birçok şarkıyı severek dinlerim.

Kanıma Dokunuyor bunların bir numarasıdır mesela.

Uzun Yol Şarkıları’nı bir şarkı dışında daha dinlemedim. Zaten bu yazıyı da o şarkı sebebiyle yazıyorum.

Gülben Ergen, belli ki pek sevdiğinden Bülent Ortaçgil’in Bu Su Hiç Durmaz’ını söylemiş. Magazin haberlerinde denk gelmediyseniz de ben azıcık anlatayım, Gülben Ergen Ortaçgil’I aramış, tabii Ortaçgil kendisini tanımadığı için kendini anlatmış, şarkıyı istemiş, Ortaçgil’de aranjmanını beğenirse söylemesine ok demiş.

Burda hemen kendisinin Teoman ile çıkardığı Konser albümünde Sessiz Olmuyor’u söylemeden önceki replikleri geliyor aklıma. İkisinin de şarkılarını bir dönem Müslüm Gürses seslendirdiği için “İkimizin de şarkılarını Müslüm Baba seslendirdi. Belki Teoman işin farkındaydı ama ben değildim” der üstat ve sonrasında das en çok yaşa Müslüm Baba der hafif kinayeli. Şarkıyı dinlemeden, ileride bir konserinde bu şarkıyı seslendirirken Gülben Ergen de seslendirdi bu şarkıyı hatırlarsanız diye girip, pek ısrarcı bir kızcağızdı kıramadık kendisini şeklinde birşeyler söyleyeceğini hayal ettim.

Sonra Cuma günü bu şarkının Gülben Ergen versiyonunu dinledim. Öncelikle şunu belirteyim, bu şarkıyı çok severim ama bu şarkıyı en çok “Ortaçgil’in tribute albümündeki Leman Sam versiyonu ile severim. Bu yüzden akustik bir album ile o albümdeki super aranjmanı kıyaslamak çok adaletli değil farkındayım. Ama yine de söylemeden edemiyeceğim.

Olmamış. Gülben Ergen’in sesiyle”önümüzde barajlar” kısmındaki arabesk vurgusuyla, “Yalnızlık Alır Götürür” kıvamındaki şarkı söyleyişi ile bir güzel şarkı katledilmiş. Sadeyim, arındım diye insane böyle de duru bir şarkıyı söylemeye yeltenmemeli.

Keşke birileri Gülben Ergen’e sadeleşmek denilen şeyin ilk olarak arsızlıklardan ve hırslardan arınmakla başlayacağını hatırlatmalı.