31 Mart 2009 Salı

"doğrusu yok düşün taşın, eğrisi yok fikrin başın"


Demokrasi, eskiden -biz oy vermeyi sınıf başkanı seçmekten ibaret sayarken- güzel ve faydalı bir şeydi. Sonra biz büyüdük ve kirlendi dünya ya da başka bir şey oldu ve demokrasi nazara geldi.Yani benim gönlümden birileri geçiyorsa ama o insanlar hiç hükümet çevresinden geçemiyorsa “ha monarşi olmuş ha demokrasi” diye isyan etmez mi insan? Yani bugün etmez yarın etmez bir sonraki seçimde illaki eder gibi geliyor bana. Ben direk ederim misal.

Bereket bu seçimde üçte iki oranında tutturdum lotoyu :) Gerçi muhtar adayımız tek olduğundan kendisinin seçilmişliğinde pek katkıda bulunmuş gibi olmadım ama olsun, çoğulcu demokrasinin bir kuplesi oldum ben de işte.

Bir de oy kullanmak fevkalade sosyal bir faaliyet bilmem siz de fark ettiniz mi? Bir kere acayip gözlem yapıyor ve mahallenizi tanıyorsunuz, komşularınızla aynı sıraya giriyor, “kime verdi ki şimdi bu oyunu acaba “ şeklinde tahminler üretiyor ve en önemlisi ilkokul çocuğu gibi heyecanlanıyorsunuz.

Biz Pazar günü buna ek olarak, seçim yerimizi belirleyenlere iyi niyetlerimizi ilettik. Bir yokuş düşünün, o yokuşun tam ortasında bizim ev; benim adımlarımla sayarsanız 10, Bilgi’nin adımları ile sayarsanız 8 adımlık mesafede (yokuşun sonunda) oy kullanabileceğimiz nadide bir okul var. Kaldıki 2 kere oy kullandık pek de bahtiyar olduk, ve aynı yerde kullanacağımızdan o kadar eminiz ki, okulun kapısına gelene kadar seçmen kağıdığımıza bile bakmıyoruz. Ama işte hayat süprizleri sevdiğinden, bize başka okul yolları gözüküyor ve biz azimli seçmen olarak upuzun yollara ( 8 Bilgi adımı ile kıyaslayınca) vuruyoruz kendimizi.

Okula varınca ne görelim, tüm sokağı aynı okula layık görmüş Yüksek Seçim Kurulu. Sırayı beklerken bu hadisedeki rasyonnelliği sorgulasam da bir cevap bulamıyorum.

Oy verirken de, bu oy sayımında geçersiz oy hadisesinin ne kadar subjektif olabileceğini düşünüyorum ve tüm kol gücümle eveti iyice belirginleştiriyorum. Aynı anda dijital oy hadisesine girsek paraya para demeyiz diye de süper planlarımı beynime not ediyorum.

Ve sonra akşam oluyor. Kanallardaki herkesler pek heyecanlı. Herkes bir ima silsilesi altında hadiseyi paylaşmaya çalışıyor. Bu adamlara Oscar sonuçlarını verseniz, nasıl bir karın ağrısı çekerler siz düşünün artık.

Sonra işte sonuçlar ve umutlar yarışıyor. Herkes “acaba mı? “ diyor, saatler geçiyor, “belki bu sefer deniyor” ama işte umut yine sandıkta kalıyor . Ve biz “fark yeriz kesin” korkusu ile sahayaçıkıp 1-0 mağlup olmaya sevinen Anadolu takımı gibi “
Galiptir bu yolda mağlup diyerek” mutlu bir şekilde önümüzdeki maçlara bakıyoruz.

Eğer önümüzdeki maçta da son dakika golü yersek, ben en azından ilkokullarda “demokrasi halkın kendi kendini yönetmesi’dir yalanına bir son verilmesi için Milli Eğitim Bakanlığı’na dilekçe vereceğim. Sözlük’te barbie “
çoğunluğun azınlığa diktatörlüğü...” demiş demokrasi için.

Daha da öte bir tanım aramayalım, minik beyinleri de kandırmayalım diyorum.


edited by fery...

28 Mart 2009 Cumartesi

"yeni bir hayat kurdum. İçine huzur koydum"


Karikatürden bağımsız olarak bir anımı paylaşmak istiyorum seninle sayın okur;

kendimi küçük sandığım ama yaşımı net olarak hatırlıyamadığım bir dönemlerde, hayatımızın ilk uçan balonu alınmıştı abimle bana. Sımsıkı tutuyoruz balonları ama içimizde de hep bir nasıl uçuyor ki acaba merakı mevcut.

Bir veya iki gün geçti, ev ortamında balonu uçurmaktan öteye gidememişiz, balondan da hevesimizi halen almamışız. Olağan saflığımın yanında bazen cin olabilme yetim vardır ki, o zaman bu cinliğim daha yüksekti sankilem. Bu cinlikle "ya bıraksan mı balonu bakalım nereye gidecek?" türündeki diyaloglarımla abimin kanına girip balonu bırakmasına vesile oldum. Ve onda balonun rotasını çizmeye başladık; Bandırma'dan gökyüzüne karışan baloncuğumuz rüzgarında etkisi ile Gönen'e doğru gidiyordu. Daha sonra Bulgaristan'a giderdi ve en sonunda Almanya'ya da ulaşırdı muhtemelen. Sanki uçan değil aynı zamanda patlamayan bir balonumuz vardı ve bizim bildiğimiz en uzak yere Almanya'ya kadar gitmemesi için hiçbir engel yoktu.

Bunun içindir ki, büyümek yanında mutsuzluk taşır çoçukluk saflığı ile kaplanmış ruhumuza...

Bunun içindir ki, çocukluk hep bir tebessüm ile hatırlanır.

Bunun içindir ki, insan basit düşündükçe rahat bir hayat sürer...

Bu yüzden dert dediğimiz safsatalar için yanı başımızdaki çözümleri göz ardı etmeyi bırakıp, mutluluğu imkansızda aramamak lazım...

"hayata üşenenlerden misin sen de?


"Bazen hayat sopayla kafanıza vurur. Ama inancınızı hiçbir zaman yitirmeyin. Beni ayakta tutan tek şey yaptığım şeyi sevmemdi. Neyi sevdiğinizi bilmelisiniz. Bu sevgilinizi seçmeniz kadar işinizi seçmenizde de önemli bir etken. İş hayatınızın büyük bir bölümünü kaplıyor ve gerçekten tatmin olmanız için de yaptığınızın gerçekten önemli olduğuna inanmak zorundasınız. Eğer neyi sevdiğinizi bulamadıysanız aramaya devam edin. Yerleşmeyin. Her şey gönülle ilgili olduğu için bulduğunuzda zaten anlayacaksınız. Ve de tüm sağlam ilişkiler gibi bu tür ilişkiler de yıllar geçtikte iyileşir. Bu nedenle buluncaya kadar arayın. Yerleşik olmayın. 


Birgün öleceğimi unutmamak hayatta önemli seçimler yapmamda çok önemli bir rol oynadı. Çünkü ölüm karşısında her şey, tüm beklentileriniz, kaygılarınız, başarısızlıklarınız ya da övünçleriniz anlamını yitiriyor ve tek bir gerçekle karşı karşıya kalıyorsunuz. Öleceğinizi her zaman hatırlamak kaybetme korkusu tuzağına düşmenizi engelleyen en önemli etkendir. Zaten çıplaksınız. Bu nedenle kalbinizin sesini dinlememeniz için hiçbir neden yok. 

"Başkasının hayatını yaşamayın" 

Zaman kısıtlı, bu nedenle başkasının hayatını yaşayarak harcamayın. Başka insanların düşüncelerinin sonucu olan dogmaların tuzağına düşmeyin. Başkalarının fikirlerinin gürültüsünün iç sesinizi bastırmasına izin vermeyin. Ve de en önemlisi, kalbinizin ve sezgilerinizin sesini dinleyin. Onlar bir şekilde ne olmak istediğinizi biliyorlar. Geri kalan her şey ikincildir. "

Steve Jobs- Apple Ceo'su 


26 Mart 2009 Perşembe

"hiç cesareti yokmuş gibi, mecbur susanlardan mısın?"


Lise hayatım boyunca, gündüz ve gece aynı sırayı paylaştığım ( yatılı okul ve akşam etüdü) kişiye tıp yazma lütfen, sakın tıp yazma diye yalvardım. Bazen kandırır gibi olsam da muvaffak olamadım, gözünü karartıp hop diye koştu tıp fakültesinin kapısına.

 

Maşallah 6 seneyi de sular seller gibi okuyup bitirdi. Sonra da aman efendim ben göz doktorcusu olacağım diye hastane köşelerine attı kendini. Şimdi sıkıntı çekse de ileride keyfini süreceğini düşündüğüm bir mesleği var. Buraya kadar iyi hoş güzel.

 

Uzun süreli dört gözlü hayatımından mütevellit, ne göz doktorcuları, ne göz hastaneleri, ne damlalar gördüm; blog yazılarımdan az çok bilirsiniz. Yani malufatruşluk yapacaksam, tam yeri olacak konulardan biri göz, diğeri uçuktur. Ve ben göz doktorluğunun ilerleyen teknoloji ile , “ ne var kardeşim bunda, ben de yaparım bunu” tepkisini hak edecek bir durumda olduğunu düşünüyorum. Yani her şeyleri makina söylüyorsa, harfleri ben okuyor veya okuyamıyorsam göz doktorunun hayatımıza kattığı anlam nedir sormak isterim. Asıl merak ettiğim nokta, bir göz doktoru bir hastane ile görüşmeye gittiğinde nasıl bir mülakat yapılır. Yani bu soru kulak, burun boğazcı için de geçerli tabii de.  Hatta cerrahlar dışında hepsinde bu soru işareti var gibi. Sonuçta aslında tıp aleminde mezun olduğunuz üniversite ciddi anlamda en büyük referansınız gibi bir şey.  Bu durumda cevabını aradığım soru; iyi bir göz doktorunu nasıl anlarız? Göz doktorluğunda iyi olmanın kriteri nedir?

Göz doktorlarına bu kadar laf ettikten sonra tıp alemine girmek zorunda kalsam diş hekimcisi olmak istediğimi belirtir , maksimum sağlık yazısı yazdığım bu haftada herkeslere bol güneşli, az kalabalıklı, pek tabii ki sıhhatli bir haftasonu dilerim. 

Yazıyı da fevkalade klişe bağladım, bakmayın artık kusuruma. 

Ps 1: İnşallah bu yazıyı hiçbir göz doktoru okumaz. 

Ps 2: İnşallah değerli sıra arkadaşım, göz doktorcusu toruk da bu fikriyatım hakkında bilgi sahibi olmaz.

"herkes ayrı yerden delirmiş, akıldan zengin kalkmışız."


okurcuya not: Bu yazı genel teknoloji yoksunluğum ile yazılmaktadır. Eğer yazıda bahsi geçecek konunun bir çözümü var ama ben gözden kaçırıyorsam, cahilliğime verin geçin.

Aldığım Cd.lerin bir kısmını PC.ye kopyaladığımda şarkılar ve şarkı söyleyecilerin isimleri yazarken, bazılarında Unknown Artist ve Track 1 yazıyor ve bu fark neye göre oluşuyor hiçbir fikriyatım yok. Parayı veren cd.'ye şarkıların isimlerini de yazırabiliyorsa helalı hoş olsun, ben dinleyiciye o emeği gösteren müzikçiye fazladan para vermeye de hazırım.

Konu sadece bilinmeyen sanatçı da değil. Misal Kenan Doğulu Festival albümünün orjinal cd.si ne hikmettir ki SEzen Aksu adı altında kopyalandı benim bilgisayarımda. Geçmiş dönemlerde de Mirkelam'ın bir albümü Tarkan, Nil'in bir albümü Sertab Erener adı altında kopyalandı bilgisayarıma. Burda şarkıyı kopyalan kişi dışında tüm faktörler değişken, bunun içindir ki "ya sakatlık bende" ya da "Unkapanı'nın kendisini teknoloji alanında geliştirmesi" için epeyce yol katetmesi gerekiyor.

Eğer kopyalama kriterlerinde birşeyleri tıklayarak şarkı isimlerine sahip olabiliyorsak buna da itirazım var. Çünkü buna hiç gerek duymadan, hop diye şarkıyı bu söylüyor, söylediği şarkıda budur diyen şeffaf olan cd.ler var.

Sen bir albüm için o kadar emek göster, sonra elalemin bilgisayarının My Music klasöründe Bilinmeyen Sanatçı adına layık görül, adalet mi bu ? Bence müzik alemin buna bir dur demesi lazım. Bu haklı savaşlarına sonuna kadar destek vereceğimi belirtir, bu satırları kaleme almama vesile olan Sıla'nın albümünü dinlemeye koyulurum.

"sakın çağırma gelemem, artık bir hayat yok aklımda"


Güzel bir aktivite olarak Şevval Sam konseri;

Efendim, Zuhal Olcay konseri yazısında belirttiğimiz Şevval Sam konseri nihayetinde geldi çattı. Aslında her şey dün oldu bitti. Biz biletleri biraz erken aldığımız için, bir ara konseri unutsak da, dün hoppidi hop diye BKM’ye koştuk. Buradaki hoppidi hop’un sebebi, “aman sağanak bastırmadan bir an önce kafamızı bir çatının altına sokabilelim” mantığındandır, yoksa öyle hayatımızın orta noktasına Şevval Sam konserini koymamıştık. Ama dün akşamdan sonra kıvırcık bir arkadaşımız bunu da yapabilir diye düşünmekteyim.


Biletleri alırken, “bir Şevval Sam konserinden beklentin nedir?” sorusunu kendime sormadım. Hangi şarkıları söyler, konser konsepti nasıl olur diye de düşünmedim ama Kibrtiçi Kız’dan mütevellit popüler müzik söyleyecek diye de absürd bir fikriyata kapıldım. Bunun için de konser öncesinde aldı beni bir telaş; “ya Türk Sanat Musikisi söylerse?” falan diye... Sonra baktım konsere sürüklediğim herkesler benzer bir sorgulamaya o ana kadar girmemişler. Anlayacağınız şuursuzluğun getirdiği bir mutluluk ile attık adımımızı salona.

Her konserde idrak ettiğim ve idrak ettirdiğim nokta; şekilci lanet bir insan oluşumdur. Bu yüzden de Şevval Sam sahneye çıkar çıkmaz, ne söylerse söylesin bu güzellik için dinlenir haliyeti ruhuna büründüm. Yanlış anlaşılmasın, hatunlar için ölüp bitmem. Ayy çok güzel falan dediklerim oluyor, bakıp bakıp çok güzel de dediklerim oluyor ama yani böle bakakalıp, dibimin düştüğü bir hatun pek hatırlamıyorum.

( Şimdi sayın okur, üstteki paragraf sanki bir erkek elinden çıkmış gibi olsa dahi, inanın bana bizzatihi kendi duygularımdır. Sağımda solumda oturan hatunların da haliyeti ruhu aynı benim gibi olduğu için de, derin duygularımı böyle afişe ediyorum )

Bunun içindir ki, “ayy sesi çok güzel”, “aman şöyle iyi söyledi şarkıları” türünden bir yorum beklemeyin benden, yapamam. Ama güzelliği dışında, kendisinin pek doğal pek sempatik pek bizden biri olduğunu da anlatabilirim ki, güzelliğine anlam katan da buydu sanki.

Neyseki ikinci yarı, saçma sapan bir kıyafet giyerek ayaklarımızın nispeten de olsa yere basmasını sağladı. Bu yüzden konserin ikinci yarısı daha uzun oldu sanki. Aslında sankiye gerek yok, tam tamına 3 saat sürdü konser. Aslında bıraksak, millet de tıpır tıpır kaçmasa daha da söylerdi bence, o derece mutluydu şarkı söylerken. Ayy o yüzden ben pek sevdim kendisini. Zaten kıvırcık arkadaşımızın hayranlığının evveliyatı vardı, bu konser sayesinde bir güzel tavan yaptı.

Bunun içindir ki utanmaz bir tavırla konser bahane Şevval şahane diyerek satırlarıma son veriyorum. Kendisine nazar falan değerse alimallah çok büyük suçluluk duyacağımı da burdan ilan ediyorum.

ps 1: sayın okur, bu satırları okurken "nasıl olur da malumafatrus Türkçe'yi katletmeden böyle bir yazı yazdı?" diye şüphe duyman olağandır şaşırma. Yazının ruhu benim olsa da, makyajını fery yaptı.

Ferican'a verdiği editörlük desteğinden ötürü teşekkürler eder, herkeşlere de'leri ayırma derdinden uzak günler dilerim.

ps 2: Google'da gördüğüm Şevval Sam fotolarına istinaden söylüyorum, kendisi görmeden bu güzelliği anlayamazsınız.


24 Mart 2009 Salı

"keskinliğinle yarılan kalbim, tüm inadıyla çarpıyor"


Seni terkettim bugün...

Değerli çay yoldaşım; Hayatımın uzun döneminde çay içmeyen bir insan olarak sonrasında bir tanıştık pir tanıştık seninle. Keyif almaktan ziyade bağımlılık türünde bir ilişkimiz oldu. Olmayan enerjimi seninle doldurmaya çalıştım ama beceremedim. Çirkefleşmek istemem ama sende pek sırtımdan vurdun beni. İkinci kez kanımda demir seviyesi yerlerde sürünüyor. Kafam kalkmıyor, vücut ısım belirli bir düzeyde seyredemiyor.

Biliyorum tek sebep sen değilsin. Biliyorum azıcık doğru beslensem böyle olmazdı ama yine de terk ediyorum seni.

Kolay olmayacak bunu da biliyorum ama saçma sapan bitki otları ile doldurup hayatımı, unutmaya çalışacağım seni.

Az biraz kendime geleyim yine kesişir yollarımız elbet. Ama bilmenizi isterim ben artık eski ben değilim. Yaşlanmaktan mütevellit, sağlıklı ve dolayısıyla lezzetsiz besinler tüketip, demir haplarından uzak da bir hayat sürmek gayesinde yeni haftaya başladım ve inşallah da muvaffak olacağım. Yoksa meral sultan ve saçma sapan pekmezleri devreye girer ki, o da inan bana benim için son nokta olur.

Bunun için aufwiedersehn eski dost.


Hem ne derler bilirsin; “seni uzaktan sevmek sevmelerin en güzeli”

Ps. Sağlık yazılarımıza bu hafta içinde bir de göz haliyle devam etmeyi planlıyorum. Galiba hastalık hastasıyım, galiba sürekli bişeylerden şikayet etmek gibi de ruhsal bir hastalığım var, kararı siz verin artık.

21 Mart 2009 Cumartesi

"kaybeden olmak varken, zafer lüks bana"


hayatta bazı şeylere ne kadar geç başlarsanız o kadar iyi...

Mesela sigara içmeye 15 yaşında başlamak ile 30 yaşında başlamak arasında fark vardır. Bir insan evladı neden 30 yaşında sigara içmeye başlar onu da anlam zaten.

Saçlarınızı boyatmak da böyle birşey.... Eğer biryerden sonra doğanın kanunları size, bu beyazlarla başet bakalım diye meydan okuyacaksa, sizin bundan önce biricik saçlarınızı kimyasallar ile bütünleştirmenin manası yoktur.

Ve pek tabii ki diş hekimciniz ile tanışmak. Yani bunun erken olmasının hiçbir faydasını görmeyen biri olarak iddia ediyorum, ne kadar geç o kadar güzel. Bu aleme 8 yaşında girdim ve hala ağız sağlığı konusunda huzura ermiş değilim. Takma dişlerime geçiş yapınca da mutlu olamayacağım diye de bir korkum var haliyle.

Bununla gurur duymuyorum ama ağzımda 32 dişim bile yok, ama yine de ömrümü çürüten dişci koltuğunda uzun vakitler harcamaya devam ediyorum. Dolgu yaptırmasam, ağzımı o kadar uzun süre açık tutmak zorunda kalmasam birde ağızdaki suyu almak için konulan o şıfır şıfır sesli boru olmasa az çok idare ederdim ama cidden artık bu konuda bezgin hallerimin arasında.

Bunun için evimin yakınlarında ( mesela Nİşantaşı'nda ) ama ucuz ( bu durumda Nişantaşı eleniyor), ne yaptığını detaylı detaylı anlatabilecek ( mümkünse bir aynadan izleyim herşeyi) diş hekimi aranıyor, herkeslere duyrulur.

ps. küçüklük saflıklarımdan biri de; her hafta diş hekimine gitmeden önce dişlerim daha beyaz olsun diye, iki farklı diş macunu ile bir kere fırçalayıp, sonra birde ikisini karıştırıp fırçalamamdı. Artık bu kadar saf olmasam da, dişçi randevularımdan önce hala bir sınava çıkıyormuşum gibi hissediyorum ve bu yüzden de söz veriyorum doktor, bundan sonra dişlerime gözlerim kadar iyi bakacağım.


"kimi şeylerse zaten imkansız hayatta, uğraşma"



Derdi neden bana düştü bilmiyorum ama dün Asi'yi izlerken sorgulamadan edemedim;

Tuba Büyüküstün mü yoksa Beren Saat mi daha güzel ?

Beren Saat'deki renkli göz büyüsüne karşın Tuba Büyüküstün'ün " özel birşeyi olmadan" güzel olma hali var ki, nedendir bilinmez bu insanlar daha öncelikliler benim güzellik kavramımda.

Yine de söz konusu bu iki hatun olunca bir tercih yapmak epey zor.

Tabii kimse beni bir tercihe de zorlamıyor ama işte insanoğlu, birşeyi nitelerken hep bir kıyaslamaya gitmek istiyor.

Bunun içinde bir eşi veya benzeri olmadığını düşündüğünüz şeyler, acayip güzel oluyor.

konuyu da süper bağladım, yazıyı kapattım.

ps. Bülent abiye ( İnal) de bu iki güzel hatunla beraber olduğu için tebriklerimizi sunuyoruz ki, yazımız magazinin dibine batsın.

20 Mart 2009 Cuma

"belki de en güzeli böyle"



onca neden varken ve tam sırası gelmişken

hiç bir şey yapmamış ve susmuşuzdur.
aynı anda aynı sessiz geceye doğru içim sıkılıyor demişizdir.
aynı sabaha uyanırken kim bilir aynı düşü görmüşüzdür.
olamaz mı? olabilir.

onca yıl sen burada

onca yıl ben burada

yollarımız hiç kesişmemiş

şu eylül akşamı dışında
belki benim kağıt param,

bir şekilde, döne dolaşa senin cebine girmiştir.

belki aynı posta kutusuna değişik zamanlarda da olsa,

birkaç mektup atmışızdır.

ayın karpuz dilimi gibi batışını izlemişizdir deniz kıyısında.

aynı köşeye oturmuşuzdur köhnede belki birkaç gün arayla olamaz mı? olabilir.
onca yıl sen burada

onca yıl ben burada

yollarımız hiç kesişmemiş şu eylül akşamı dışında
bostancı dolmuş kuyruğunda sen başta ben en sonda öylece beklemişizdir.

sabah 7.30 vapuruna sen koşa koşa yetişirken, ben yürüdüğümden kaçırmışımdır.

aynı anda başka insanlara, seni seviyorum demişizdir.

mutlak güven duygusuyla, başımızı başka omuzlara dayamışızdır olamaz mı? olabilir.
....


esit bir güne karsilik esit bir gecenin mevcut oldugu 21 mart’tan seslenmekteyim size, fonda hayat kadar realist bir sarki , sözleri size kolaylık olsun diye burda, günler bitip geceler başlarken, geceler bitmek bilmeyip günleri tüketirken ve en nihayetinde hakimiyet günlere geçerken hayat gecçyor sayın dünyali. Ben buraya su yazıyı yazmasam da bilirsin bugün gece ve gündüz eşit, ama hayat sana disarda esen bunaltici havanin sebebini , isten cıktığında aydınlık yüzü görmeni bahar geliyor dışında sorgulatmazken, ben yine burda vicdanin olarak soruyorum hayatin gecip gidiyor sen bu arada ne yapiyorsun diye?


belirtmek isterim, dünya bizden ve bizim ona yaptıklarımızdan feci halde sıkıldı ve simdi de oyunbozancılık rolünü üstlendi...ve takdir edersiniz ki hersekilde mutlak hakimiyet onda olacağindan kaybedenler kulubündeniz biz ...


peki karamsar mıyız ? bazen , yerli ve yersiz sekillerde…
aslinda bu yazinin amaci dünya halleri degildi, ufak bir hedeften sapma olsa da( dahi anlaminda okuyun siz onu) bugün yazi yazılmasindaki amacımıza dönelim.



Efendim malumunuz bugun 21 mart, 20 marttan sonraki 22 marttan önceki gün olur kendileri. Ve bu iki tarihde biz klan ajandasinda degerli minigim, ogrencim ilkercigimin ve asker kardeslerden cihanimin dogumgünleri olarak yer alır… ve ben super tembel yazı sahipcisi olarak bugün kaleme aldıgım yazim ile her ikisinin de dogumgünlerini kutluyorum ki, bir nevi bir tasla iki kus durumu oluyor bu da… ( ama iyi niyetli bir manada)


Biri asker biri son sınıfı olan insanlar icin, mevcut zaman cok gusel olmasa da, söz konusu hep bir gelecek hep de bir umut dunyasi mevcut oldugundan bu yemyesil dunyanin tüm iyimserligi ile en sahanesinden dileklerimi umutlarimi hayallerimi paylasiyorum bu iki muhtesem klan sahsiyeti ile…ilkere sarılarak demis olsam da, cihana iyi ki dogmussun demek icin teknolojiye sığıniyorum…


Hayat umutlara yer kalmaksizin , hayallere yer birakmaksizin güsel olsun herkes için, ama öncelikle o iki genç adam günler yavas yavas uzayıp da biz kendimizi 21 haziranda bulana kadar , askerliklerinden okullarindan ivirlarindan zivirlarindan kurtulsun…


Mümkünse de hersey çok gusel olsun…


ps. siz okurculara bu yazinin hediyesi eylul aksami oldu gibi ama , dogumgünü cocuklarina teomandan degirmenler'i armagan ediyorummm, belki de en guseli böyle diyerek...


Bugünden edit: 5 sene daha bu yazıyı kullanırım ben, nasıl olsa doğumgünü sahipleri bu blogu okumayı bırakalı, ben de onlara bu konuda dırdır ve vırvır yapmayalı çok oldu. Ee neden koyuyorsun öyleyse bu yazıyı diyorsanız, ne farkım var Hıncal Uluç'dan diye sorarım.

Üstat'da yayınlanma tarihi: 21 Mart 2007

"onca neden varken ve tam sırası gelmişken hiçbir şey yapmamış ve susmuşuzdur"




Eskilerden bir yazı ararken, eskilerden başka bir yazıya denk geldim. Taaa 2 sene öncesinin, ama düşününce daha dün gibi maşallah... Yazıda bahsi "yeni doğmuş bebekcik" olarak geçen Nisa delisinin de son model olmasa da en deli fotolarından birini de yazıma iliştirmek istedim. Her baktığımda çok eğlendiğim bu foto sizinde cumanıza güzellik katar diye de tuhaf bir hissiyatım var.
ps. Nazar değmesin demezseniz halası sizi döver bunu da belirtiyim.
....Şimdi sayın okurcu,
Bu hafta bazen uzun bazen çok kısa olabilen elastik ve subjektif birşey… misal bugün günlerden Perşembe ama ben nankörlük yapıp Cuma olsaydı daha bir muhteşem olacağını düşünüyorum, ama benimkisi sadece bir düşünce kimseden bugün de Cuma olsun talebim yokJ ayrica cumanın gelmesini istemek de benim için bir paradoks, malumunuz akli selim olmayan bir controlingci mezunu olarak kendimi ay sonu faaliyetleri ile bezendirdiğim için, yarın hiç de Cuma gibi geçmicek bunun bilincindeyim…
Ama ben artık gidişata değil sonuca bakan yüzeysel bir insan olduğum için,bunu çok önemsemiyorum aile saadeti içinde şahane bir haftasonu hayalimi buralara serpiştiriyorum.
Iş bu yazının yazılmasının hiçbir amacı yok aslen:P yani aklımda bir kaç fikriyat var ama onları toplasan yazı etmez ben yine de maddeleştiriyim.
*- Bir süredir peşimi bırakmayan mutsuzluk hastalığı münasebeti ile, yazılarıma da yansıyan bir umutsuzluk hali mevcut olduğundan ötürüdür ki, space’ciğime bir vekil yazar aramaya karar verdim. Yani bazen masaya yumruğunu vurup tuğba kendine gel, sen git iki film izle ben o arada yazılarını yazıyım diyecek, benim karamsarlığımı iyimserliğe dönüştürebilecek, şuursuzluğuma ciddiyet kılıfı büründürecek, o öle diyor ama aslında bide olayın böle bir yanı var diyecek yani falan filan yapıcak bir ek ses istiyorum buralara…
*Bir aslan burcu insani icin bu cagrinin ehemmiyetini anlamayanlar olabilir pek tabii ama şöle söylüyelim, gelen kişi haliyle space sahipçisi vekili değil, space kalfa adayı olucakJ kendisine teknoloji terkettiğim zamanlar dışında hoppidi yazı yayınlama hakkı verir miyim bilmem, yani aslında benim için keine problem de işin ucunda şifre paylaşımı olduğu için , bu da mevcut şifrelerimin en karizmatiği olduğu için ne yapacağıma dair daha bri fikriyatım yok.
*Bu yedekcilik konusunu bir yana bırakır isek, Turk televizyon tarihine değinme ihtiyacm mevcut . Kanal turk sağolsun , trt’nin fevkaledenin fevki dizilerine tekrardan adamakıllı saatlerde rastlayabiliyoruz ve ben kaçıncı tekrarı olduğunu bilmeden izlerken yine ve yeniden hayran kalıyorum bu dizilere, bu sebeptendir ki, space’imin dizi oscarlarinin en en drama ödülünü yeditepe istanbul’a, en en iç ısıtan dizi ödülünü de şaşıfelek çıkmazı’na veriyorum…
Yeditepe istanbul repliklerini de zamanında elimde kalem ile izlemediğim için utanç duyuyorum kendimden, hatta yetkililer sesimi duysun o replikleri kitap yapsın istiyorum…niye bu israr diye soranlara sadece bir kaç örnek iliştirmek istiyorum.
duru: ben sana teşekkür etmek istiyorum; hissettiğin güzel hisler için...ömer: bir teşekküre hayırın anlamı değişmez, eğer bu teşekkür teselli için ise buna hiç gerek yok; ben seni iskambil destesinde bulmadım ki şansıma küseyim

duru: dünyanın en şık halteri...ömer: hüznümün üzerine ağırlık koymam lazım. di mi ama? yani, vakitsiz bir gözyaşı olmasın diye muhtelif duygularımıza kas yapıyoruz.
Ali: birini seviyorum, kalbimdeki bütün yuzler ona donuyor"
yusuf: adım yusuf, otuzbeş yaşındayım. daha hiçbirşey yaşamadım ki ortasında olayım hayatın. o yüzden kenarındayım...
yine yusuf: aşkın kar zarar defteri yok, alacağın varsa yüreğine yazacaksın...

zamanı olanlar kanalturk de, olmayanlar youtube’de göz atsınlar bu diziye... ben ki bir isi genelde baska bir ilse istirak yolunda yaparım, bu diziye bunu yapamıyorum, cunku satırlar cunku oyunculuk cunku herseyiyle dizi,dur bakalım dedirtiyor bana...
benim bu yüzden de , yazarcılık zamanımdaki köpek , bahçeli ev hayallarime , şaşıfelek öıkmazi, yeditepe istanbul, nasıl evde kaldım dizileri de eşlik etmelidir....çok özeldir benim için hepte öle kalıcaktır... falan ve de filandır. Fazlası da bolca göz yaşıdır...
neyseciğime sabahın bir korunde bu kadar duygusallıktan sonra, iç açıcı bir konuya geçiş yapmam lazım, malumunuz daha yedek yazarcımız da bulunamadı zaten.
şimdi efendim, klanımızda 1 halamiz, 2 teyzemiz, 1 dayımız mevcutken, hala sayımızı ikiye arttırmak günü bugün. ismi için beynimi çokca çalıştırdığım nisa hanım bugün kısmetse dünyaya merhaba diyecek ve nuray junior da hala olucakJ sağlıkla sıhhatle huzurla analı babalı büyümesi dileklerimle diyerek, cümlelerimi nihayete erdirmiyorum ki, bundan sonrasini halasi doldursun artık.

çok daldan dala bir yazı olmakla beraber, yeditepe istanbulun ömer duru diyaloglarinin içime işlemesine sebep olduğu için kendimi bide senaryo yazarcısını tebrik ediyorum....
ps. bugün hayata karşı gayet olumlu yaklaşmaktayım, gerekli mercilerce bunun dikkate alınmasını, karma felsefesinin yürürlüğe girmesini talep ediyorum

Tri lay lay ve de lomm...




Üstat' da yayınlanma tarihi: 29 Mart 2007

19 Mart 2009 Perşembe

"sıran gelir de bir tesadüf olmak için beklemez misin?"


istanbul gibi bir metropolde çocuğuna bakıcı bulmak rus ruleti oynamak gibi birşey.

Hem çocuğunuza iyi baksın, hem de evinizin dibinde olsun öyle yollarda vakit kaybetmesin istiyorsunuz.

EE öyle eski moda, uyutan yediren parka götüren dadı olmasın, 2 yabancı dil bilsin, şöyle böyle şeyler entellektüel olsun istiyorsunuz.

Öle yaşlıda olmasın, gençlik dinamizmi de olsun istiyorsun.

Tabii mümkünse psikopat olmasın öyle çok da para istemesin istiyorsun.

Neyseki birkaç deneme ve anne desteği ile dadınıza kavuşuyorsunuz.

Sonra birgün bir haber okuyorsunuz; "angelina jolie, brad pitt'i çocuklarının bakıcısını basmış-mış-mış. tabii bu haber çok sağlam bir kaynakdan alınmaktaymış"

(Kendini ünlülüğe hazırlayan bünyemin sorgulamaları; Diyelim bu haber doğru, diyelim bu çok sağlam kaynak da evdeki hizmetliler, peki bu durumda bir insan evladı " hangisi yaydı acaba bunu?" paranoyası ile yaşayabilir mi? Oldu ki yaşamadı ve hizmetlileri kovmaya karar verdi, ya bu çok sağlam kaynak aslında bakıcının kendisi ise??? Yani bu kriz zamanında bir dedikodu yüzünden kaç kişinin işi tehlike altına girdi şimdi farkında mısınız? )

Bu durumda hemen ilk paranoya oluşuyor; Angelina bile aldatıldıysa benim halim nicedir?

Sonra dadıya bir erkek gözünden bakmaya çalışıyor ve pek de al benili buluyorsunuz.
Daha daha sonra bolca vakit de yaratıp, ya kocamın bu kıza gönlü kayarsa diye teoriler üretiyorsunuz.

Sonrası gelsin yıkılan yuvalar, işinden edilen dadılar...

Peki bunların sorumlusu kim?

O sağlam kaynak...

Bu durumda bu habere hiç inanmasam bile " seninde evin yıkılsın sağlam kaynak" diye isyan edesim geliyor. Ya da masanın başında kendine bir hikaye uydurup bu hikayeye herkesi inandıran gazeteciye derin duygular besliyorum.

Amma velakin; bu spekülasyon sayesinde "o bile aldatıldıysa herkes aldatılır" tümevarımına varmayıp, "iki gün önceki canı ciğeri Jennifer'ı aldatan yarın öbür gün de çocuklarının anası" ( hiç uymadı bu sıfat ANgelina Jolie'ye ama) Angelina'yı da illaki aldatacaktır doğrusal ilişki kuruyorum.

Olan yine süpersonik bakıcı hayalleri kuran pek değerli kariyer kadınlarına kalıyor.

Herkese kolaylık, ANgelina ablaya bu zor günlerinde sabır dilerim.

ps. O kadar çocuğu olan ailenin bir adet bakıcısı olamayacağına göre, hangi çocuğun bakımından sorumlu dadı böle hafif meşrep çıktı bunu da sağlam kaynak açıklasın istiyorum.

"bil ki unutulur her şey, yazmayınca kağıda"


Gönlümün bir yanı, Uğur Apartmanında olsa da, İstanbul'da yaşayacak isem hayatımı Anadoluhisarında sürdürmek isterim.

İnsan hafızası herkesin bildiği üzere, geçmişe dair sadece güzel olanı hatırlamayı seçiyor. Misal ben dün işten dönerken birden Beylerbeyinde buldum kendimi. SOnra kıvırcık ile Anadoluhisarına eski bri dosta koştuk. Gerçi o eski dost artık bildiğimiz dost değildi ama yine de fevkalade bir nostalji yaşadık, hemde bunu hiç söze dökmeden

Nasıl desem sanki üzerinden 10 yıl geçmiş, hayatlarımız acaip bir şekilde değişmiş gibi hissetiriyor o eski günler. Tabii hafıza güzel olanı hatırla dediğinden, ben hemen bahar mevsimini hatırlıyorum. Hop diye erguvanlar bitiveriyor hafızasal manzaramda. Sonra "çocuktuk ve şen şakraktık" be diye tuhaf bir yaşlılık hissi kıpraşıyor böğrümde, aynı zamanda "buralarda yaşarsam dertlerimi yarı yarıya indirebilir miyim" diye de matematik hesapları ile cebelleşiyorum.

Bu sorgulamaların şaşkınlığında risottosunu sevdiğim bir yerde tagliattelle seçiyorum. Orda yediğim ilk risotto, ilk o restorana gidişimiz, yılbaşında Kenan'ı izleyecez diye rezervasyon yaptırmadan oraya gidişimiz ama boynu bükük ayrılarak, 31 aralık yemeğini burger king'de yiyişimiz falan süper bir kronolojik sıra ile geçiyor aklımın köşelerinden.

Sonra birgün geçiyor, abin ( ki bilirsiniz biriciktir kendisi)bir yaş daha yaşlanıyor. EE aranızda 1 yaş dilimi kadar fark olduğundan, sen şimdi kaç oldun ki sorusunun cevabında yaşlılığınızı da buluyorsunuz. Tuhaf olan, geçen zaman boşa gitmemiş gibi bir hissiyat dalgası kanınızı kaynatıyor, bu sefer depresyona girmiyor, sadece çalışan ve yaşlı bir bünye gibi yaprak dökümü karşısında uyukluyorsunuz...

Ki bunun literatürdeki karşılığı içi geçmişlik de olabilir, olgunluk da... nerden baktığınıza göre cevabı değişecektir.

17 Mart 2009 Salı

"hepimiz bir hayvanız, insan olmak kavgamız"



Birgün olur da bahçeli evi olursa köpek besleme hayali kuran Türk toplumun %49'luk kesiminden biri olarak, geri kalan %49'luk kesimin (%2 lik kısımda haliyle kararsız) haliyeti ruhunu ele alan Umut Sarıkaya yazısından bir kuple kopyalamak istedim, istemekle de kalmadım harıl harıl yazdım. Kedi veya köpek olması farketmez, hayvan diye beslediğimiz şeyi neden insanlaştırmaya çalışıyoruz bunu da cevap aranılan sorularımıza ekliyoruz.

"Duyarlılıklar ve duyarlı üzerine bir yazı yazılır da kediden bahsedilmez mi hiç. İnsanlar yüzyıllardır kediyi niye insana benzetmeye çalışıyor bir türlü anlamıyorum. Yüzyıllardır evimizde kedi. Bir hayvan düşünün ki ev içinde hiçbir yararı olmadığı halde kimseye yapmadığımız toleransı ona gösteriyoruz. Evimizi, yatağımızı açıyoruz. Karşımıza alıp dertleşiyoruz, sarılıp öpüyoruz adam yerine koyup konuşuyoruz. Ne antilop gösterir kediye yaptığımız şu müsamahayı ne de atası olan puma... Babamızın oğlu mu biz bunun kahrını bu kadar çekiyoruz. Bir canlının başka bir canlıyı beslemesi aralarında bir çıkar ilişkisi yoksa eper, yer yarılsa kabuledecekleri birşey değilken, kediyle olan tek ilgimizin merhaba merhaba o kadar olması gerekirken niye bu kadar yüz göz oluyoruzu anlamıyorum açıkcası.

Şimdi böyle diyince hemen kedi düşmanı olarak algılanacağım ama gerçekten öyle değil. Kedi üzerine başka bir canlı ne kadar düşünüyorsa o kadar düşünmek istiyorum sadece. İnanın bana, kedi de benim gibi düşünüyordur ama ses çıkarmıyordur. Dile gelse kedi" yani ben gerçekten burada olan biteni anlamakta zorlanıyorum açıkcası Burcu" der. " Bıraksan ben yine faremi tutarım. Pek entere etmiyor senin varlığın açıkcası beni. Dayadın viskası sağ olasın ama gerçekten gereği yoktu" diye devam eder. Anlamadan dinlemeden eve aldık hayvanı besliyoruz bakalım sonu nereye varacak. "

Benimde Söyleyeceklerim Var- Hepsi Bu- Umut Sarıkaya

UYKUSUZ- 11 Mart 2009

"korkmuyorum ruhumdaki fırtınada boğulmaktan"


"Cevabı var mıdır acaba?" denilen sorular:

Bir insan neden muhtar olmak ister?

Peki küçüklük hayalinde muhtar olmak olan birileri var mıdır?

Bahar mevsiminde üşümeden ve pişmeden giyinmek nasıl başarılır?

Bir insan 5 yıldır bir ilişkisi olan birine hangi hadsizlikle " bana göre siz ayrılırsınız" diyebilir?

En pahalısından en ucuzuna tüm ince çoraplar nasıl olurda aynı sürede kaçar?

İstanbul'un göbeğinde 4 saat nasıl elektrik kesik olur? Bu kesinti nekadar adeletsiz birşeyse artık bizim apartmanda olmaz iken 10 adım ötemizdeki apartmanda olabilir?

Bu bünye her sabah köprüden geçerken nükseden sahilde kahvaltı yapma arzusuna nasıl dem vurur?

Laf olsun diye konuşurken, nasıl olurda o laflar ağızdan çıktığında mantıklı bir bütünü oluşturur?

Aylardır süren diş ağrısına rağmen, dişçiye gitmek neden bu kadar ertelenen birşey olur?

Hayat ( tüm sorgulamalar, offlar, heyecanlar, korkular falanlar ve filanlar ) tümden gelmek mi, tümevarmak mıdır?

Çok güzel bir kadının çok akıllı olma ihtimali yüzde kaçtır?

Bir erkek akıllı bir kadını sevebilir mi?

Birgün gelir parti bayraklarının tüm şehri kirletmediği bir seçim dönemi yaşanır mı?

Çarşamba ve Perşembe güzel olan bir bahar havasının Cumartesi de güzel olarak devam etme ihtimali yüzde kaçtır?

Uyku neden uykuyu getirir?

Mutluluk bir meyva olsaydı, kiraz mı yoksa nar mı olurdu?

Depresyon bir renk olsaydı, kahverengi mi olur du?

Güneş güne anlamını doğarken mi yoksa batarken mi katar?

diye uzar gider bu liste....

15 Mart 2009 Pazar

"hayaller bitince, hayat bulmuş senle bende"



bir önceki yazıda bahsi geçen, dünkü programda da konu olan Hayrettin Karaca röportajını okuyacaksınız aşağıda.
Aslında dönemsel olarak aynaya bakıp "ben ne yapıyorum şimdi böyle?" demek için gerekli satırlardan. Ne de olsa mantalitemiz; olanın olmayana, bilenin bilmeyene borcu vardır.

param var ama tüketmeye hakkim yok!

 
kırmızı süveteri delik deşik olmasına rağmen hala üzerinde; ayakkabısı da yamalı. sökük paltosunu, pantolonunu, yakalarını ters-yüz ettiği gömleklerini yıllardır kullanıyor. 10 yıldır hiçbir şey almamış üzerine. karaca markasının ve tema vakfı'nın kurucusu hayrettin karaca "param var ama tüketmeye hakkım yok" diyerek 'al tüket ve yok et' diyen tüketim toplumuna açtığı savaşla gurur duyuyor.


komşuya ver...

dünyada tüm insanları doyuracak kadar yiyecek olduğunu ama gözü aç olanları doyuracak hiçbir şeyin olmadığını söyleyen karaca, türkiye'de bir zamanlar fakirleri aç bırakmayan kültürün nasıl yok olduğunu hüzünlenerek anlattı. televole kültürünün karşısında birtakım değerlerin yok olduğunu söyleyen karaca, çocukluk günlerinin "komşuyu aç bırakmayan" kültürünün yeniden dirilmesiyle, açlıkla savaşılabileceğini söyledi. "dünya ikiye bölünmüş artık. gözü açlar ve karnı açlar. işte o gözü açları doyurmayacağız. bunların farkına küçükken vardım. dilim kültürüm gidiyor. bağımsız bir türkiye değiliz artık. en büyük acımız geri getiremediğimiz o kültürümüzdür." diyen karaca şöyle konuştu:

"ben bir kasaba çocuğuyum. varlıklı bir ailenin çocuğuydum. ama herkes eşit şartlarda oynardı sokakta. bütün çocuklar gibi ben de yalınayak oynardım. akşam olduğu zaman annem seslenirdi, avucuma bir kap sıcak yemek koyarlardı. kulağıma eğilip, 'komşu anneye götür' derdi. etrafımızda bizi duyacak kimse yoktu ama, bu bana verilen 'aman kimse görmesin hayrettin' mesajıydı. komşu annenin yağını,odununu kim alır, kimse bilmezdi. paylaşma düzeni vardı, o kültürdü. savaştan çıkmış bir türkiye'de 'fakirim' diyen çoktu ama 'açım' diyen yoktu. oradan aldım bu kültürü. kaybolan budur, giden budur. ama anadolu'yu gezerken görüyorum ki, bu değerleri hala yaşatanlar var."


utaniyorum...

tüketim toplumunun rezalet hale geldiğini karaca:

"akmerkez'in önünden geçmeye utanıyorum, nedir bu ışıklar, bu rezalet. 'yılbaşı' demek, 'al, tüket, yok et, yaşamı mahvet' demek. o yüzden bu yırtık kazağı gururla taşıyorum üzerimde. global ekonomi insanları kullanıyor. ama bakın beni kullanamıyor, çünkü izin vermiyorum. çok da mutluyum. bunu elimden hiç bir güç alamaz. inanç herşeyi halleder"dedi.

"açlıktan ölen her çocuğun katilleri vardır" diyen karaca, ihtiyacından çok tüketerek sınıf atlamaya çalışanları suçladı. karaca, "bugünkü tüketim iki katına çıktığı gün, belki dünyada yaşam olmayacak. en büyük tehlike gıdada. bir amerikalı çocuk doğduğunda 30 çocuğa eşdeğerde dünya nimetlerini alıp götürüyor" diyerek dünyanın düştüğü durumu gözler önüne seriyor.


tv seyretmiyor...

cep telefonu kullanmadığını, 5 yıldır tv izlemediğini belirten karaca şöyle devam etti:

"okumakla mükellefim. olanın olmayana, bilenin bilmeyene borcu var. malını mülkünü verirsin orada biter borcun. mesela yalova'daki botanik bahçemi vakıf yaptım ama borcum bitmedi topluma. şimdi borcumu bilgi sahibi olarak ve bunu aktararak ödüyorum. okumak ibadettir. okumamak cumhuriyete ihanettir."

oğlunu, eşini ve annesini kaybeden hayrettin karaca, "acılar karşısında isyan ederek hiçbir şey kazanamazsınız, elde olan bir şey değil çünkü bu. ben acıyı da, mutluluğu da kabulleniyorum. ama acılar hafızadan hiç çıkmaz" dedi.


185 milyon afrikali hergün açliktan ölme riski ile yaşiyor...

dünyanın durumunu değerlendiren karaca şu yorumlarda bulunuyor:

"birleşmiş milletler 2004 kalkınma raporu'na göre, afrika'da 323 milyon insan günde 1 dolardan az bir gelirle geçimini sağlıyor. temiz su kaynağından mahrum 273 milyon kişi bulunmakta. ilkokul çağında okula gidemeyen 44 milyon çocuk var. yetersiz beslenmeden kaynaklanan ölüm riski altında yaşayan afrikalıların sayısı 185 milyon. her yıl beş yaşının altında ortalama beş milyon çocuk ölüyor. zengin ülkeler yıllık gelirlerinden yüzde 0,7'sini kurtarma amaçlı projelere yönlendirseler bu sorunların hepsi ortadan kalkabilir."

"bir" çok güçlüdür.....

"benim de vardı 40 tane kravatım. o zaman 30 yaşındaydım. ben de tükettim, ama bilerek yapmadım bunu." diyen karaca, "artık farkına vardım bunun. ne zamandır alışveriş yapmadığımı hatırlamıyorum, kendime sadece kitap alıyorum. nedir benim ihtiyacım? doymam, sağlığım, barınmam, kuşanmam; bunun dışında hiçbir şey tüketmeye hakkım yok. gömleklerim var, yakası çevrilmiştir, ayakkabılarıma bakarsanız, altı yamalıdır. dokuz senedir bu pantolonu giyerim, paltom yırtıktır. param var ama tüketmeye hakkım yok! bunu herkes yapabilir. "bir" çok güçlüdür. atatürk bir kişiydi. herşey "bir" ile başlar. bir yoksa iki olmaz. ben de yakınlarıma örnek olmaya çalışıyorum" diyor.


1 alyans için 3 ton zehirli atik...

tema vakfı yayınları'ndan çıkan "dünyanın durumu 2004" raporlarını yorumlayan karaca şu tespitlerini aktarıyor:


- dünyada makyaj malzemesi için yapılan harcama 18 milyar dolar. dünyadaki tüm kadınların üreme sağlığı için gerekli para 12 milyar dolar.

- avrupa ve abd'de evde beslenen hayvanların mamasına harcanan para 17 milyar dolar. dünyada açlığın ve yetersiz beslenmenin sona erdirilmesi için gerekli para 19 milyar dolar.

- parfüme harcanan para 15 milyar dolar. evrensel okur-yazarlığın sağlanması için gereken yıllık ek yatırım 5 milyar dolar.

- deniz seyahatlerine harcanan para 14 milyar dolar. dünyada herkese temiz içme suyu sağlanması için gerekli para 10 milyar dolar.

- avrupa'da dondurmaya harcanan para 11 milyar dolar. her çocuğun aşılanması için gerekli miktar 1,3 milyar dolar.

- satışa hazır 1 ton altın elde etmek için 300 bin ton atık üretilir. başka bir deyişle altın bir alyans için ortaya çıkan atık miktarı 3 tondur. bu atıkların çoğu siyanür ve kimyasal maddeler içerir.