28 Şubat 2009 Cumartesi

"tuhaf, çok tuhaf"


dudaklarınız kurumak ve kırmızı bir hal alarak size uçuklayacağını müjdelerken, yapacak birşeyinizin olmaması, uçuk görünsün de müdahele edelim diye beklemek kadar asabiyet bozucu birşey var mı?


Birde secret sebepli midir bilemem ama daha geçen hafta, yeni doğmuş bebeğini uçuklu dudağıyla öptüğü için ölümüne sebep olan annenin haberini okurken, Ocak 3'den beri uçuk yok hayatımda diye de hemen aklımdan geçirdim ki, hoooppp 864. uçuğum uçuş biletini alıp yola çıktı:(



ps. Göz kuruluğuna dair asabiyeti mi de başka bir yazı konusu yapacağım, coming soon.

"çok şaka yaptıysam , aslında korktuğumdan"


Bu haftaki haftalık'dan inciler...

"Ben çok makul birşey istiyorum. "herkes mutlu olduğu yeri bulunca orayı bırakmasın. Çok fazla kurcalamasın hayatı. Çabaya gerek yok, elde olanla yetinmememizi isteyen güçler var. Bizi yormak, bizi yıpratmak istiyorlar. Benim mutluluğum halıda, seninki nerde bilmem.

"Ne olursa olsun o mutlulukla yetin, onu hiç bırakma" dedim."

Umut Sarıkaya- Harika Bir Gün


".....Çok bağırdım ama var ya...Kocaman adama... Hiçbirşey demedi, özür de dileyemiyo tabi, bozulup küsecek hali de yok, gülerek geçiştirmeye çalıştı ama eminim içi acımıştır...

Sonrao leke çıktı t-shirt'ten...Ben de babama çok iyi davranarak telafi etmeye çalıştım ama şu an hala içimde bi pişmanlık var. Sen ne diye eski bir thisrt için bağırıyorsun yaa banbanana. Çok ayıp oldu, özür de dilyelemedik kaldı öyle... Ama o hala oğlunu canından çok seviyor ne acaip bişey di mi?

"Anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı?" sorusuna fütüursuzca verdiğim o ilk cevaptan itibaren azarazar sürekli üzüyorsun aslında. " o kadar olur" da denilebilir tabii ama keşke mümkün olsa becersem de hiç kırmasam. Çünkü hakkaten bundan sonra çok fazla birarada olamayacağımız düşüncesi eziyor geçiyo adamı.."

Ersin Karabulut- Sandık içi

Ersin'in karükatürler olmadan öykü bütünlüğü olmaz ama benim ki ağzınıza bal çalmak zaten, siz bi koşu hemen uykusuzu alın diye buralara alın teri, el emeği ile kopyalamalar yapıyorum.

26 Şubat 2009 Perşembe

"yenilip bu aşkı terketmek de var"


Dün akşam Canım Ailemi izleyip de, Seyhan haklı mı haksız mı şimdi sorgulamasını yapmayan kalmamıştır sanırım.

Aslında dizinin ikinci bahar kıvamından ötürü, nedendir bilinmez bu nikahtan kaçma sahnesi de çok tanıdık geldi bana.

Diziden bir haber olanları da yazıya katmak için ön bilgi; Seyhan ablalarının yanında rol yapma yeteneği en az olan ama uğruna büyük savaşlar verilecek bir kardeşimiz. Birde gözaltında genetik olduğunu düşünüğüm torbalar var ki, aldırırsa bende seyirci olaraka rahatlayabilirim.

Neyse efendim bu Seyhan’ın memleketlisi de olan Halim adında kurufasulyeci olan ( kurufasulyeyi adana yemeği sanıyor) bir nişanlısı var. Klasik taşrada beraber yürüyüp, sonra gerçek hayatda yolları ayrılan sevgilisi hadisesi var. Seyhan okumuş etmiş ve hassas bir kız iken, Halim tam bir yurdum insanı. Seyhan’ı çok seviyor ama işte sevmek de herşeye deva olmuyor. Sonra ortaya Ali çıkıp geliyor ki, Seyhan’ında gönlü ufaktan ufağa Ali abimize kayıyor.

Ali kardeş de( az önce abi olan) tüm hakaretlere layık olan nişanlısından yakın zamanda boynuz yemiş ( hemde en yakın arkadaşıyla) gönlü kırık bir deniz sevdalısı. Am Allah için efendi coçuk, o da ufaktan ufağa ( bileklik hadisesi ile) seviyor Seyhan’ı.

Halim de saf ama saf değil, seziyor tehlikeyi ve evlilik faaliyetlerini hızlandırıyor. Seyhan istese, dünyadaki herşeyi ayağının altına serecek kadar çok aşık ama Seyhan biraz ruhsuz hiçbir şey istemiyor.

Ali olmasa, Seyhan Halim ile evlenmek zorunda kaldığı için evlenir, böyle olması gerekirdi diye yaşar gider hallerinde. Ama işe Ali çıkıyor, yoldan çıkmak için bahane netleşiyor. Ali memlekete dönecekken,” Bana evlenme dedin mi” diye haykırabiliyor mesela o sessiz kız. Ali de tutuyor kızı kolundan, hopp diye bir adalar yapıyor. Herşey başında pek romantikken, deniz havası Ali’nin aklını başına getiriyor ve diyor ki, seni seviyorum eyvallah ama ben bizim atmayı planladığımız kazığı yedim çok yakın bir zamanda, bilirim pek fena birşey bu, onun için de böyle birşey yapmaya hakkımız yok, sen git evlen Halim ile diyor. Kız da ağlamayı beceremese de çaresiz kuyruğunu sıkıştırıp eve dönüyor.

Aklı başında insanların bu durumda, ya bak Ali olmasa bile ben bu adamla evlenmek istemiyorum, konuşsam da derdimi anlatsam demesi lazım ama işte mahalle ve abla baskısı veyahut ketumluk bu lafları söylemeye engel oluyor, olan da tabiki Halim’e oluyor. Kız sanki silah zoruyla evlendiriliyormuşcasına düğüne hazırlanıyor, durgunluğu da aileden ayrılıyor olmasına veriliyor.

Ali de zavallım, kendi Mersin’de ama gönlü İstanbul’da olduğu için, Samim’den naklen nikah bilgilerini alıyor.

Ortamdaki en heyecanlı insan tabiki de Halim. Kalbi de kendi de pır pır uçan kuş misali, dönüp duruyor.

Ve dizinin finaline gelirken, beklenen gelişme oluyor. Seyhan odadan çıkmadan ben yapamam diyor, yüzüğü de çat diye çıkartıp Halim’e veriyor. Burda zaten hadise Halim’in oyunculuğu ile akıp gidiyor.

Sonra siz de normal olarak sorguluyorsunuz kim haklı?

Yani Seyhan bir insanı kırmamak adına, bütün hayatını sevmediği bir adamla geçirmek zorunda mı?

Hayır

Peki bu noktaya gelmeden fikrini söylemez miydi?

İşte hep belki başarırım inancı ile son noktaya kadar sustu?

Peki Halim; suçlu mudur, mağdur mudur?

Hem mağdur, hem de aslında hissetmesine rağmen Seyhan’ın bu kadar üstüne gittiği için suçludur.

Öyleyse Ali suçlu mudur?

Aslında coçuk Allah için pek yamuk yapmadı, sonrasında git Halim’le evlen diyerek yüreğini de dağladı, ama işte Seyhan evlenmedi diye, hopp diye İstanbul’a koşmamak da gerekirdi sanki. Kızın zaten kafası karışık, dibinde bitmektense sen orda bekle kararını ver beni çağır tavrı daha mı şık olurdu bilemiyorum.

Yapılması gereken gelişmeleri takip etmek, tabii söz konusu hadisenin dizi senaryosu olduğunu da unutmamak lazım.

24 Şubat 2009 Salı

"bazen eski sözcüklere bakmaz mısın?"


Schopenhauer bu yalnızlık olayını seve seve kabul etti.
" Dünyada tek bir seçim vardır: kişi ya yalnız olmayı ya da kalabalığı seçer" diyor, gençlere, yalnızlıkla nasıl başa çıkılacağının öğretilmesi gerektiğini söylüyor ısrarla: " Çünkü insan ne kadar az başkalarıyla iletişim kurmak zorunda kalırsa o kadar iyi durumda demektir." Schopenhauer'e göre aklı başında herkes insanlarla bir süre yaşadıktan ve çalıştıktan sonra "toplumsal yaşamdan elini eteğini çekmek isteyecektir; bir okul müdürü, etrafını saran gürültücü ve yaygaracı çocuklarının oyununa katılmak konusunda ne kadar niyetsizse, o da etrafındakilerle iletişim kurmak konusunda o kadar niyetsiz ve isteksiz olacaktır."

Alain de Botton- Statü Endişesi

Bu yazıya dayanarak ve haliyeti ruhuma bakarak, aklımın gayet başında olduğunu idrak ediyor ve pek bahtiyar oluyorum...

Yani kıssadan hisse; yalnızlık, afilli ve bilinçli olduğu sürece pek güzel bişey sayın okur.

"unutmuşum seni ben aslında "


Popüler isimler üzerine;

Milliyet'in pazar ekinde Oray Eğin'in köpeklere köpek adı verilmesinden hiç hoşlanmadığını öğreniyorum. Aynı anda bir köpeğim olsa ismini Mert koyma planlarım geliyor aklıma, sonra Oray Eğin'in yatağın üzerindeki ayakkabılı fotolarına takılıp Oray Eğin ile ortak bir noktada buluşma gerçeğini yok sayıyorum.

Başıma kötü birşey geldiğinde, hep nedenini sorgularım. Birilerini kırmış, üzmüş ya da hata yapmış olmaktan ötürü başıma bunlar geldi diye sorgular eşitliğin iki tarafını dengelerim; bu yüzden Deniz Seki'nin perişan halini Tv.de görünce merak ediyorum, "bunlar başıma neden geldi?" sorusunun cevabının bizim kadar farkında mı?

Yıldız Tilbe gibi bir deliyi tv.ye çıkartmak ne büyük bir iyimserlik ve aynı ekranlarda İbrahim Tatlıses gibi bir ikiyüzlünün halen program yapması bir o kadar seviyesizlik.

Angelina Jolie, Oscar törenlerinde büyücü güzelliğine rağmen bana acaip yapmacık tebessümleriyle sanki zorla orda tutuluyormuş hissini yaşattı ve artık yaşlandığından mı, Angelina Jolie gölgesinden mi bilmem Brad Pitt artık bana "vay be" dedirtmiyor. Ama meselamaşallahı var, Clive Owen hiç öyle değil:)

Ayşe Özyılmazel'in Müslüm Gürses albümü hakkındaki ve Deniz Seki hakkındaki yazılarıyla örtüşen fikirlerim ve gün geçtikçe zekamı boş işlere kullanma yeteneğim sayesinde; " bir gün büyük bir gazetenin ekinde yazarım, koşarım bir konserden diğerine" diye umutlanıyorum.

ntv.deki tadı damağımda programı sayesinde artık bir Vedat Milor takipçisiyim. Sevmekle sevmemek arasında bir yerlerde, gittiği yerleri iştahla yediği yemekleri takip ediyorum ve yemek yeme iştahına cidden hayran kalıyorum. Ama bu işe hiç özenmiyorum, çünkü bendeki bu 10 yemek, 3 sebze, 23 meyva ile sınırlı damak tadıyla gurmelik yapmamın mümkünatı yok ...Ama ambians ve servisi pe güzel değerlendireceğime inandığımdan, fırsat verilmesi durumunda acemi bir yemek kritikçisi olabilirim.

aslında şuan yapdığım iş dışında herşeyi yapabilirim gibi ki, biz buna kedi-ciğer hadisesi diyoruz.

21 Şubat 2009 Cumartesi

"yalnızca hayalin kaldı bende"

daha öncede söyledim, benim gibi birileri daha olsun ekonomik kriz falan kalmaz...
unkapanına bile ucundan okuyup üflemişim görüldüğü üzere:)

19 Şubat 2009 Perşembe

"yıllarca ben koşup çalıştım, çabaladım, didindim..."


Alain de Botton'dan iş hayatı üzerine ( Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı)

Anlamlı bir iş nedir? Yaptığımız işin anlamlı olmasını dilerken istediğimiz şey, başkalarının mutluluğunu arttırma şansından dünyanın bilgi, verim, sağlık, bilgelik ya da güzellik hazinesine ne denli sınırlı olursa olsun, bir katkıda bulunmayı başardığımızı hissetmekten başka bir şey değildir ve bu arayış, zenginlik ve statü kazanma yönündeki, daha çok bilinen ve herkesçe tanımlanan dürtülerin yanı sıra, bizim yapımızın doğuştan gelen ve kolay kolay yok olmayan bir parçasıdır.

.....

Teknoloji ne denli güçlü ve şirketlerimiz ne denli karmaşık olursa olsun, modern çalışma yaşamının en dikkati çeken özelliği belki de, sonuçta bakış açımızın bir yönüne kaynak oluşturan içsel bir olgudur. Yaptığımız işin bizi mutlu etmesi gerektiği yolunda, çoğu kişi tarafından paylaşılan bir kanıdır yani. Tüm toplumlar işe daime çok büyük önem vermiştir, ama çalışmanın bir ceza yahut eziyet olmadığını düşünen ilk toplum bizimkisidir. İlk kez biz, finansal bir zorunluluğun yokluğunda bile çalışmamız gerektiğini düşünüyoruz. İş seçimimizin bizim kimliğimizi belirleyeceği o denli benimsenmiştir ki, yeni tanıdığımız kişilere sorduğumuz en ısrarlı soru, nereli oldukları ya da ana babalarının kim olduğu değil, ne yaptıklarıdır ve anlamlı bir varoluşa giden yolun mutlaka, kazançlı bir iş kapısından geçmesi gerektiğine dair varsayım çok güçlüdür.

...

Tarihin geri kalan kısmında, parlak gelecekler çoğunluğumuz için neredeyse hiç gerçekleşmeden kalacaktı; bunlar bize hiçbir zaman cömert miktarlarda paralar kazandırmayacak, örnek alınacak hedefler ya da örgütler oluşturmayacaktı. Parlak gelecekler çocukluktan beri beslenen bir umuttan yahut, otobanda giderken, planlarımızın geniş bir ufkun üzerinde dolanıp durduğunu hissederek gördüğümüz bir düşten başka bir şey olmayacak ve hep böyle kalacaktı. Kendi gerçeğimizin haritasını yeniden çizmek için olağanüstü güçlü bir moral, zeka ve şans gerekiyordu ve büyüklük zirvelerinin her iki tarafında, başarının acı çeken platonik aşıklarıyla dolu, sonsuz bayırlar uzanıyordu.

Çoğumuz, parlak geleceğin kıyısında, düştü düşecek bir halde duruyoruz, ona çok yaklaşmış olduğumuz düşüncesi hiç aklımızdan çıkmıyor ama yine de, gerçekliğe karşı tavrımızın ( biraz fazla iyimserlik, ham bir isyankarlık, önüne geçilmeyen bir sabırsızlık ya da duygusallık gibi) bir dizi küçük fakat önemli psikolojik kusurla sakatlanması yüzünden, çizginin gayet açık bir şekilde yanlış tarafında kalıyoruz. Küçücük bir parçasının eksikliği yüzünden uçuş peronunun yan tarafında bırakılmış, bir traktörden ya da bisikletten bile yavaş hale gelmiş, mükemmel bir yüksek hız uçağı gibi kalkıyoruz."

......

İşsel anlamda sorgulamaları olanlara belki haftasonu yol gösterir, belki kafaları daha da karıştırır ama bir araştırma kitabı olarak bence elinizin altında bulunmalı Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı....

"insanlar hayatta bir vardır bir yoktur"


YER

Anlamı olmalı birşeylerin
biryerde, yeterince
ararsan- bir anlamı acının
bir yeri sevincin.

Devamlı olmalı bazı şeylerin
birzaman, yeterince
ararsan- bir devam acıya
bir zaman sevince.

Yersiz ve süresiz oysa
birşeyler
biryerde
birzaman, biz gidince
aramadan- bir son acıya
bir son sevincin.

Oruç Arıoba

"kendinle kalırsın"


"hayatın anlamını kitap film ve şarkılarda aramak"

Kitap okurken, satırları çizen, dinlediği şarkının sözlerini kitabın saçma biryerine not düşen, bir haftayı bir şarkı ile geçirebilen, hayatındaki sahneleri şarkılarla özdeşleştiren biri için çok da imkansız bir sorgu değil bu. Elinizdeki kitabın, dinlediğiniz müziğin, az önce izlediğiniz filmin size bişeyler eklediğine inanmazsanız, kitap okumak bu kadar bağlayıcı, müzik bu kadar tutkulu bişey olmazdı.

Onun içindir ki, hayatın anlamanı değil ama hayatı arıyorum, okuduğum satırlarda, dinlediğim şarkılarda.

Hayatın anlamını sadece depresyondayken sorgularım, bugüne kadar bir cevap bulmuşluğum yok. AMa fiziksel olarak bir anlam arayacaksak, bir sürü anlam yaratabilirim hayata. Mesela eve dönüş yolunuzda, yağan yağmurda sırıl sıklam olmak adına usul usul yürümek de hayatın anlamı olabilir; hayata baktığınız noktadan.

Kıssadan hisse; hayatla bağım kitaplar, güzel şarkılar, derin film replikleri. İlla bir anlam bulmasam da, elimin altında birinden birinin olmasından acaip bir mutluluk duyarım, yeni bir ses; kitaplıkta bekleyen okunacak kitaplar, hangisini önce izlesem sorgusunu yaptıracak kadar merakla beklenen filmler; şu ahi-ömrümde derin hissiyatlara sebep olur.

Bu yazıyı yazma sebebim olan, sozluk başlığını açan ve daha sonra da fikriyatını sunan iki entry'yi de eklemek isterim. İki fikir özünde aynı yönde olsa da, bazı noktalarda keskin farklılıkları var. Ben de ikisini de doğru ve haklı bulduğum için buraya kopyalamak istedim. Biri de kitap okuma hallerine ve kitap önerilerine saygı duyduğum bir arkadaşımdır ki, entry farkından da hangisi olduğunu anlarsınız sanırım.

"hayatın anlamını her tür güzel sanatta aramak kadar dangalakça olduğundan şüphe etmediğimdir ukala vakitlerimde..
hakkaten çok isterdim bir kitap okudum hayatım değişti, bir film izledim kaderim geliştili cümleler kurmak..

empati dediğin, zaten asl'ın aynadaki aksi.. ki o görüntü de zaten asl'a 2x miktar uzaklıkta şerefsiz.

yani kaynak sensen, anlam neden sende olmasın?
anlamlandırma kabiliyetin gördüklerinle gelişir eyvallah..
ancak, eldeki tüm alet edevat ve formülü üzerinde kullanabileceğin tek kaynak kendinsin..
başkalarının hayatlarından yahut hayallerinden kimseye yeni bir hayat çıktığı görülmemiş..

kendine sığın kendine güven.
oku, dinle, seyret. suyunu em. pozasını bırak ve yürümeye devam et.
önce hüplet sonra gümlet."

(mock caterpillar, 14.02.2009 01:39


"hayati anlamada kitaplarin faydasi olmadigini iddia eden birinin, omru boyunca 100den fazla kitap okumus olduguna asla inanamam.

aynaya her baktiginda kimi gordugunu cat anlayabiliyor musun? arkadaslarinla sohbet ederken duygularini hissedebiliyor musun? gundelik hayatin her bir kosesine yayilmis onlarca ufacik, masum, kendi halinde cumlenin gercekten de gorundugu kadar hafif oldugunu mu saniyorsun yoksa?

hayatin anlamini kimse bilemez, oyle bir anlam yok zira. bir milyon sayfa da okusan alt tarafi basit bir insanoglusun. ama kendini anlamada kitaplar luzumsuzdur, eksikliktir vesairedir diyene en fazla aciyabilirim."
m g

"yapamam gidemem sandın ki vazgeçemem"


hayat halleri;

duyuru; sayın cnbc-e yetkilileri, las vegas'ın da 5. veyahut 6. tekrarına gidiyorum, benim çalıştığım iş yerinde hatırı sayılır çalışan var, onların %25'i sabahları sizi izliyorsa onlarında durumu benimle aynı. Bu yüzden artık sabahın köründe yayınladığınız diziyi değiştirseniz diyorum.

Google'un ben ne kadar yanlış yazarsam yazayım; " değerli arkadaşım, aradığın gerçekten bu mu, sanki aslında sen bunu arar gibisin" demesine bayılıyorum. Sen çok yaşa değerli google:)

Google demişken, insanların gmail dışında bir mail kullanmasını anlayamıyorum. Hele ki hotmail veya yahoo'dan bir attachment göndermek, bana tam bir kabusu andırıyor.

İşyerim dahil üstünde itiniz veya çekiniz ( ingilizcesi de dahil) yazan kapılar beni çok fena afallatıyor. Görsel hafızamda bir kopukluk olduğundan şüpheleniyorum, yoksa çekiniz yazan bir kapının önünde niye 40 sn. ne yapacağımı sorguluyorum. Eee bide çekiniz denilen kapıyı itma durumu var ki, bu belki yaşlılıktandır diye düşünüyorum.

Bugüne kadar anlatmadığımı düşünerek şöyle de küçük bir anektot sunmak isterim; Blogumun isim babası Travis olmakla beraber, impossible to forget'den writing to reach you'ya geçiş sebebim, travis konserinde fuhrerschein'ın tamda bu şarkıyı dinlerken, aslında tam da senin bloguna uygun bir isim önerisidir. Bu yaz, Coldplay Türkiye'ye gelirse, fuhrerschein ile koşa koşa konsere gidip, blogumun isminin Viva la Vida olarak değiştirme fikrimi masaya yatırıcağım.

Yazıyı yazarken Kral Tv izlediğimden sormak hissiyatım doğdu, Ziynet Sali neden kendini bu kadar Jenifer Lopezleştirmek istiyor bilen var mı?

Clive Oven gibi bir insanötesi varlık İstanbul'a gelip benim yanımdan geçerse ve ben kendisini farketmezsem Allah beni nasıl biliyorsa öyle yapsın. Çekici erkek ve yakışıklı erkek arasındaki farkı daha iyi sindirmek için bknz. Arena Şubat sayısı.

Bir zamanların şarkı söyleyici adayı Sevda'nın Yılmaz Erdoğan ve evliliğine dair ettiği lafları, haftanın ve galiba ayın acizane halleri olarak seçiyorum. Bu nasıl bir hadbilmezlik, bu nasıl bir hayalperestlik anlayamadım. Sezen Aksu'nun sözleri ile, yazık geçen zamana yazık demek istiyorum.

Doğan Grubu'na kesilen vergi cezası, birgün hükümetle ters düşecek tüm kuruluşlara kesilecektir.

Ferhat Göçer, neden tüm kliplerinde kameraya bakmadan şarkı söylüyor, kendisinde kamera fobisi mi var merak ediyorum.

Değerli pekcan sayesinde Julide Ateş'i keşfettim.
(aslında klanın yarısı keşfetti) Müslümle başlayan bir haftayı süpere renklendirdi Heves ettik konserine gidelim istedik, ama kendisinin konserini Pazartesi akşamı gibi absürd bir vakte koydukları için başka değerli bir organizasyonda buluşmak üzere randevulaştık.

Issız Adam sayesinde, hatunların yürümeyen ilişkilerine süper bir kılıf bulduklarını düşünüyorum: Neymiş tam bir Issız Adam'ı sendromuymuş. Filmden önce bu adamlar sorunsuz olmadığına göre, o zaman bu sorunu nasıl tasvir ediyorlardı merak ediyorum.

CNN Turk'un spor haberlerine sunan Tuğba adlı spikerin donukluğuna bir çare bulunabilecek mi merak ediyorum. Karşısındaki rakip zaten bURcu Esmersoy'ken başarılı olma ihtimali yok biliyoruz ama sanki sabah 4 haberlerini sunarmışcasına bir bezginlik seziyorum ben hep.

peki ben bezgin miyim, mutlu muyum, umutlu muyum, hayalperest miyim, sinirli mi, huysuz muyum? Bu sorunun cevabını aramaya yollara düşüyor, her zamanki istikametim olan Bandırma'ya kaçıyorum.
(hava şartları el verirse tabi)

bu yüzden özleyin ve özlenin sayın okur...

hadi bana bash bash.lar

"ama yine sen kendinle kalırsın"

Güneşi görmeğe çıktım
Bu sabah
Senin güneşlerini görürüm diye.

Yoktun:
Oysa ulaşmıştım sana.
Ben
Birkaç tatsız tutku
Bir de küçücük neşe
Özledik seni-
Yoktun.

Hiç olmayacak mısın?
Hep bu belirsiz sessizlik mi kalacak
İçimde, sevinçler gelmeyecek mi
İçime-
Ben
Birkaç tatsız tutku
Bir de küçücük neşe
Özlerken seni?

Oruç Arıoba

ps. Eğer imkanınız varsa bu satırların fon müziğine de Jülide Özçelik ve Sebep'i yerleştirebilirsiniz.

17 Şubat 2009 Salı

"bembeyaz hayallerim sarardı dalında "


Bazı insanlar var , kağıt üzerinde 10 puanlık olsalar bile gerçek hayatta hep bir şey eksikmiş tadı verirler.

Süper kabarmış, mis gibi kokan sıcak bir keki ağzınıza attığınızda şimdi ben neden beğenmedim ki bunu diye düşünmenize sebep olan eksiklik gibi bir şeydir bu.

Acaip bir güzel kızla konuştuğunuzda hissettiğiniz anlamsızlık gibi birşey bu boşluk veya Şenol Güneş’in tüm çabalarına rağmen karizmatik olamaması gibi...

Bunun içindir ki, Kemal Kılıçdaroğlu da politika da başarılı olamayacaktır. Oyumu kendisine verecek de olsam da ( mecburiyetten), başarılı olamayacağından neredeyse eminim. Aslında daha da kötüsü bunun Deniz Baykal tarafından da bilindiğini düşünüyorum.

Ama işte politika böyle zehirli birşey. Süper bir bürokrat olmak varken, koltuk hırsı ile kandırılıyorsunuz. Kabul Kadir Topbaş da karizmatik bir başkan değil ama Kılıçdaroğlu onun onda biri kadar bile karizmatik olamayacak halde. Birkere iyi niyetli hemde çok. Bunun için önümüzdeki yıllarda Starbucks misali her köşede bir Saray Muhallebecisinin açılacağı günler hiç de uzak değil.

Bu dönemde merak ettiğim bir diğer konu da; seçim rüşvetini alan ama yine de rakip partiye oy veren seçmen sayısının yüzdesi. Hani olmaz ama, bizim kapıyı “biz belediyeden geldik, size şunu getirdik” şeklinde biri çalarsa, ben hediyeye hayır demem. Ayy zaten biz sizden çok memnunuz, oyum tabiki size diye beyanatta bile bulunur ama sonra kafama göre oyumu veririm.

Beşiktaş Belediyesi için gönlüme %100 sinmese de İsmail Ünal’a oyumu vereceğim. Yani Beşiktaş pazarına servis sağladığı için; birde evinizden atmak istediğinzi eşyaları gelip sizden hemencecik aldıkları için kendilerinden memnun gibiyim, ama bu yollara arabalar park etmesin diye çubukları da yola o diktirdiyse kendisine pek kırgınım, bilmesini isterim.

16 Şubat 2009 Pazartesi

"dünya tersine dönse vazgeçmem"


Yepyeni bir hafta, üstüne üstlük meymeletsiz bir Pazartesi ve ben masamın başına geçtiğinde, hiç haberim olmayan bir albümü dinlemeye başlıyorum.

Kenanımın süpersonik şarkısını Müslüm Baba söylüyor ve ben Murathan Mungan sayesinde sevmeye başladığım bu adamla yeni haftaya giriyorum.

Albümün adı Sandık. Tam da geçen hafta yeni şarkılar edinmemiştim diye hayıflanırken, süper bir haber oldu bu bana. Böyle başladık, bu albüm çeşitliliğinde bir hafta olup, su gibi geçer herşey inşallah.

Ne diyelim hakkımızda hayırlısı...

15 Şubat 2009 Pazar

"çırptım çırptım karıştırdım , kendimi onla yarıştırdım "


Hafta sonu günlüğü;

“ Bu bir rekor mu?”, “İstanbul’da bu kadar kamera var mı?” replikleri ile Şahan Gökbakar’ı hafta sonumun en itici insanı seçiyorum. Bu nasıl bir eziklik diyerek, 1. si izlemediğim gibi Recep İvedik 2. sini de izlememeyi planlıyorum.

1 haftadır izlemek istediğim, geçen Pazar sinemalarda yer bulamamaktan ötürü izleyemediğim Benjamin Button’un tuhaf hikayesini dün akşam izledim ve izlediğim son 3 vizyon fimini şu şekilde derecelendirdim;
Changeling 7, Valkyrie Operation 6.5 ve Benjamin Button 7.5... Yani bence Body of Lies bu 3 filmden de daha iyi olup, nedense hakkında hiç de konuşulmayan bir film oldu. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, Benjamin Button’u evde izledim ki, sinemada bu kadar uzun bir film izlemem pek mümkün olmazdı sanırım. Brad Pitt’e rağmen de filmde Cate Blanchet’in güzelliğine daha çok takılıp kaldığımı da dipnot olarak eklemek isterim.

Sultanahmet, yılın hangi mevsiminde giderseniz gidin, yabancı popülasyonu sebebiyle kendinizi tursit gibi hissedeceğiniz bir yer. Bu kadar zamanlık İstanbul serüvenimde tarihi Sultanahmet köftecisini de ilk defa ziyaret ettim ve köftelerden midir bilmem, o akşamdan itibaren sürekli birşeyler yiyoruz.( yazının yazıldığı anda sıcak kek ve çay)

Misal dün akşam da, günün anlam ve öneminden kaçmak bahanesiyle Arnavutköy Takanik’e kaçtık. 30 yaşından sonra burun kıvırdığım tüm yemekleri herşeyi yemeye karar verdiğim için, Takanik’de her zamna yaptığımın aksine salata ve mısır ekmeği ile yetinmedim, hatta balık böreği bile yedim. Güzelce karnımızı şişirip, bir sürü ikram ile şımardıktan sonra birkaç dolu masa ile çıktığımız Takanik’in hemen ilerisindeki tıklım tıklım Adem Baba’yı görünce biraz burulduk tabii ama bunlar ısınma turları, Arnavutköy’lüler de keşfedecektir elbette burayı diye kendi kendimizi de hemen avuttuk.

Yine yemek haline devam edeceğim ama, bu sabah kahvaltısında da 2 numaralı platonik aşkım Burak Kut ile yan yana masalarda oturduk. Hem süper bir kahvaltının getirdiği mutluluk, hem de küçükken ne kadar salak olduğumu hatırlamak ( gazetenin verdiği gerçek boy posterini duvarıma astığım zamanlar) saçmasapan bir tebessüm oluşturdu suratımda.

Pazartesi’den itibaren 5. kez Chuck’un aynı bölümünü izledim. Sorun bende mi cnbc-e’nin tekrar politikasında mı bilemiyor; Chuck mı yoksa ezeli rakibi Bryce mi daha yakışıklı karar veremiyorum.

Teknosa’nın sponsorluk reklamlarını pek beğeniyor ama yeri gelmişken söylemeliyim,İstinye Park’daki müşteri hizmetlerinde duran hödük görevliye fevkalade gıcık oluyorum.

Dr. Oetker’ın hazır kek kalıpları ile anne kek hissiyatımı gidermeyi denedim ama damla çikolata türünden bişey eklemelerinden ötürü mutluluğa erişemedim. Yine de işten eve gelip misafir ağırlamayı düşünen ev hanımlar için acaip kullanışlı çözümler, kendilerini geçte olsa tebrik ediyorum.

Hyundai'nin Ocak ayında en çok araç satan marka olmasını aklım ve mantığım almıyor bir türlü, demek ki kriz illle de birilerinin işine yarıyor, gün gelir bu şanslı talihli de ben olurum diye hayalediyorum. ( bu sefer bilerek bitişik yazdım)

Bilgi sayesinde ruhumuzdaki gizli yaratıcılığı keşfetmeye çalışıyor ve gecenin her bir vaktinde düm tek tek kıvamında darbuka ile haşır neşir oluyoruz. Kimbilir belkide başka bir müzik aletini süper çalacak bir yetenekteyim ama işte denemediğim için burda sadece konuşup, sadece yazmaktan öteye gidemiyorum.

Hereoes’u izliyor ama biri neler oluyor diye sorduğunda kuracak 3 tane düzgün cümle bulamıyorum. Galiba sadece 1 saat boyunca tv karşısında vakit geçiriyorum.

Satırlarıma son verirken, bu ağır Pazar depresyonuma çare bulsun diye geri kalan 7 saatin çifte kavrulmuş kıvamda geçmesini diliyor, herkese şimdiden süpersonik, sağlıklı, huzurlu ve pek tabiki mutlu bir hafta diliyorum.

Birde hava çoooook soğuk olmasa, hayat daha güzel olabilirdi sanki, yanılıyor muyum?


ps. haftasonunun şarkısı da Pazar kahvaltı röportajının da etkisiyle, Nil Karaibrahimgil ve Kek olarak seçiyorum.

11 Şubat 2009 Çarşamba

"hangi ara koptu yaprak yaprak takvimler"


peki sorarım sana Leyla, Ali Rıza Bey'in ne suçu var?


Yaprak Dökümü, 100. bölümüne yarışır bir dram ilen Çarşamba akşamıma ve depresyonuma renk kattı sağolsun.

Aslında herşey atv'nin suçu. Avrupa Yakası'nın yayınlasaydılar olmazdı böyle.

Bu bölüme iki hatun damgasını vurdu ki, öncelikle Ferhunde'den başlamak lazım.
Altında yatan sebep her ne olursa olsun, bir insan bir ailenin mutluluğuna bu kadar mı taş koyar yahu? Aileyi berbat emiş, saf aşık kocanı hapislere yollamışsın ama maşallah yine de ayy kimseler sevmesin o aileyi diyor, çalışıp çabalıyorsun.
Ferhunde 100. bölümde attığı 1001. kazık ile hem Alı Rıza Bey ve ailesinin ocağına incir ağacı, hemde benim böğrüme kocaman bir taş dikti. Allah nasıl biliyorsa öyle yapsın diyor, Leyla'ya ağlıyorum.

Ki hiç sevmem kendisini, etti ve buldu derim ama kız benim suçum ne var derken de haklı yahu...Sevilmeye böylesine ihtiyacı varken, kendinden kaynaklanmayan sebeplerden böyle bir utancı yaşamak dizi de olsa acı be üstadım.


Neyseki bu yazıyı yazma hevesim ile uyuma isteğim aynı zamanda geldi, bu dramın üstüne birde aşk yakar dramını izlemekten mahrum kaldım. Zaten aşk yakar da geçen haftaki bölümüyle yeteri kadar böğrümü yakmıştı.


uzun lafın kısası, dizi sektörü ve uyku içimi kuruttu, senaristler gençliğim çaldı.

Hepsine burdan selam eder, gözlerinden öperim.


"artık seni seviyorumlar yok"


Güzide mahallemizin, tam anlamıyla halk marketinin girişinde balonla oluşturulmuş kırmızı kalbi gördükten;

Gittiğim kuaförün 14 Şubat için özene, bezene süslendiğini gördükten sonra;

ve adalet bakanlığı'nın 14 Şubat'ta mahkumlara açık görüş imkanı verdikten sonra;

Nry'ın bitmek bilmeyen üsküdar yokuşlarını çıkarken yolun ortasında aheste aheste duran sevgililere söylediği derin cümle çınladı kulaklarımda;

"sevgililer kaldırımdan yürüsün"

Gerçek söylüyorum, her sene daha bir antipatik geliyor bu faaliyetler, en çok da bişey yapmak zorunlulukmuşçasına herkesin( tabiki hemcinslerim) "ne yapıyorsunuz 14 Şubat'ta?" sorusuna derin duygular besliyorum:)

Tüm restoranların, mağazaların, dükkanların falanların filanların ekmeğine yağ süren bu gündem maddesinden bende faydalanmak istiyorum ve bu yüzden de bu konuyu yazı konusu yapmaya devam ediyorum.

Mesela şunu merak ediyorum;

Hani anneler gününde sadece kendi annenizi değil, etrafınızda tanıdığınız annelerinde anneler gününü kutlarsınız ya; 14 Şubat'ta da sevgilisi olan birilerini de kutlamak gerekir mi?

Bu hafta içinde tek taş satışlarını yüzde kaç oranında artar?

14 Şubat iş gününe denk geldiğinde mi, haftasonuna denk geldiğinde mi, çiceklerinin işlem hacmi daha yüksek olur?

Hıncal Uluç'un sweatheart'ı hala Ece Gürsel midir?

Bu güne dair derin hissiyatlarını okusam kesin, işte bu ya diyeceğim Mansur Forutan kim bilir nerelerdedir? ( http://www.sabah.com.tr/2005/02/12/yaz37-10-119.html

10 Şubat 2009 Salı

"benim gözlerim ne renk?"


insan karşısında kendisinin aynısı biri olsa nasıl tepki verirdi merak ediyorum.

yani eğer iş arkadaşınız veyahut sevgiliniz sizinle tıpa tıp karakteristik özelliklere sahipse, bu bir avantaj mıdır yoksa dezavantaj mıdır?

Bu sizi mutlu mu eder, yoksa kendi kendinize ve dolayısıyla karşınızdakine gıcık mı olursunuz?

Kendinizden bir kopyayla karşılamak büyük bir ütopya olsa da bazı konularda karşınızdaki kişinin sizin gibi olmasını arzuluyorsunuz. Zaten tüm hayal kırıkları da burdan çıkıyor. Ben olsam şöyle yapardım, ben olsam böyle yapardım diye tasavvur etseniz de, karşınızdaki siz olmadığından planlarınızda beklediğiniz şekilde gerçekleşmiyor.

Misal ben de, hayatımdaki insanların bu her şeyi hafızaya alma hissiyatına sahip olmasını isterdim.

Birine bir kere "ya ben vişne suyundan başka meyve suyu içmem" dediğimde, karşıma "şeftali suyu içer misin" sorusu ile gelmesin isterim.

Ya da yemeklerin hepsini tüm görgü kurallarının aksine tatlı kaşığı ile yerim dedikten sonra, yemek masasına büyük çatal konmamasını isterim.

Şekersiz çay içen birinin çayına kaç şekerli içiyorsun diye sormayı ayıp sayarım,

Dereotu ve maydonozun manasızlığı üzerine yakın zamanda fikir beyan ettiğim insanların, "dereotlu poğaça yer misin?" diye sormasına, "dalga mı geçiyorsun sen benimle" bakışımı fırlatırım.

tam tersi olarak;

Bu ufuk detayları hatırlayan insanlara da acaip bir saygı duyarım. Kabul bendeki sağlıklı bir şey değil ama karşınızdaki insana anlattıklarınız "50 first date " tarzında bir hafıza kaybı ile uçup gidiyorsa, siz de susar, ne anlatıcam ulen yarına yine unutucak zaten dersiniz.

Böyle hadiselere karşın pek kibar da olamam mafelefes.

Misal geçen haftalarda Bandırmadaki kuaför hallerinde uzun süredir alakadar olduğum kızın, "abin evlenmişti senin nasıl mutlular mı?" sorusuna, " onlar evleneli 2 yıl oldu ama sen bu 2 yıl içinde ısrarla yeni evlenmiş muamalesi yapmaya devam ettin onlara" dedim. Yani hatun beni önemsesin, şöyle yapsın böyle hatırlasın demiyorum, ama hatırlamıyorsak da bir muhabbet çerçevesinde oturmamıza gerek yok diye düşünüyorum.


Uzun lafın kısası; eskisi kadar çok konuşmuyorsam, çenemi boşa yorduğumu daha iyi idrak ettiğimdendir...


Ama biliyorum ki, bendeki hafıza da pek dayanmaz 35'e dayanınca kaçar gider, sonra bu yazılarıma bakıp bakıp ah ederim. O zamana kadar "ayrıntı insanlarına", etrafınızdaki hayatlara gösterdiğiniz özen için teşekkür ederim ki, bence özen böyle birşey değil diyenlere de, özen nedir öyleyse diye sorup güzel bir pas ile satırlarımı noktalarım.

" gel uçurtma bayramları var, haydi sevin de gel"


Bugün özel bir gün olarak olsaydı;

*Uzun uzun düşünerek, virgülünü noktasını sorgulayarak, sayısız kez yazılıp yazılıp silinerek atılan mesajına karşılık “ ok ” türünden bir cevap alan gönlü kırıkların;

*Radyoda çalacak bir sonraki şarkıyı o bana söylesin diye dilek tutup, en absürd şarkı ile karşılaşanların;

* Karnı çok ama çok açken saçma sapan bir yemek seçiminden ötürü aç kalanların;

* Kira zammına yakın ev sahibine elindeki sayısız alışveriş paketi ile yakalananların;

* Hoşlandığı erkeğin karşısında yemek yiyemediği için onunla yemek yemekten kaçan liseli kızların;

* Bir an avvel eve gitmek isterken, anahtarı evde unuttuğunu için sokakta kalanların;

* Şubat başında biri ile çıkmaya başlayıp, sevgililer gününde bir şey yapıp yapmama arasında fena halde kalan erkeklerin;

* Çok severek aldığı bir kıyafetle mağazadan çıkarken, aynı modelin kendinden çok daha güzel durduğu birini görerek kıyafete olan ilgisini bir anda kaybedenlerin;

*Bir proje üzerinde çok çalışıp, ufacık bir hata ile tüm emekleri boşa gitmiş gibi hissedenlerin,

Günü olsun isterdim.

2 Mart’ da mesela Kadınlarla ve kadın kılıklı erkeklerle çalışmak zorunda kalan kadınların günü olsun...


9 Şubat 2009 Pazartesi

"hepsi hepsi hayat ne de olsa"


Tuna Kiremitçi'ye olan hissiyatlarımı halen şekillendiremiyorum.

Bir yanım yazarcı olan halinin sıkı takpçisi, bir yanım magazin figürü olan haline acaip gıcık, tüm benliğim ise eşine sevgilisine yaptıklarına fena halde kızgın.

Okumam gereken kaç kitap olursa olsun, kendisinin kitabına torpil yapmaktan kendimi alıkoyamadım ve dün aldığım kitabını an itibariyle de bitirdim.

Hep söylemişimdir, iyi bir roman yazarı değil benim için TK. Daha ziyade denemeler ve öykülerin insanı. Şarkıları da dahil, altını çizecek bir çok satırın sahipçisi.

Kısaca Küçüğe Bir DOndurma;

* Bir önceki kitabı gibi, eteklerindeki aile hallerinin döktüğü;

* Diyalog'dan monolog haline geçtiği,

* Tuna Kiremitçi kitaplarındaki burukluğu koruduğu,

* Her zamanki gibi, çabucak biten,

* Her zamanki gibi, bu konulara da değinseydi dediğim bir kitap. Ama sanki bence erkekler ve genç babalara daha çok hitap edeceek bir kitap. Ben okudum ve altını çizdiğim satırların bir kısmını da şimdi huzurlarınıza serpiştirip, hep kitap çok kitap felsefemle yola devam ediyorum.

"Hayatta şunu anladım ben; yaptığımız saçmalıkların çoğunda başrolü korku oynuyor. Suçluyu kazıyalım, altından korku çıkacaktır. Hayatını mahveden hatalar yapan insana yakından bak; her yanlış adımının yanı başında korkular size el sallar."

"Yalnızlık üzüntü veriyor bize. Nedenleri hakkında düşünmekse hatırlamak istemediğimiz gerçeklerle yüzleştiriyor. Söylenmediği için yüreğimizi ağırlaştıran sözler, söylenmesi gerekirken ağzımızdan kaçırdıklarımız, itiraflar, yeminler, hayal kırıklıkları..."

"Hayat senin için kazanılması gereken bir şeydi. Benimse karşımda hep bir veri gibi durdu hayat. Ona kendimden bir şeyler katmam gerektiğini anladığımda çok geç olmuştu"

" verdiğimiz her karar ya da yaptığın her tercih, o kararı vermemiş, o tercihi yapmamış olan "sen" lerin ölümüne neden oluyor. Yani sürekli ölüyoruz zaten, şu durumda ölmekten niye korkayım?"

"Geçmişin bir anında, farklı bir rüzgar esseydi her şeyin başka bir türlü olabileceğini düşünmek... Bunun verdiği acıyla hatırlamak ölümü"

"hayat değişti, hayata verdiğim anlamlar değişti ama bu aynı kaldı"