31 Ocak 2009 Cumartesi

"bir düş gördüm düşümde, gözlerin yerlerde idi"


Hafta sonu arasında bir kelime bir işlem;

Seni çok iyi anlıyorum diyen adamın seni çok iyi anladığı falan yok. Sadece kendi öyküsünü anlatmak için fırsat kolluyor. Öyküsünü anlatınca sen de göreceksin zaten.

Barış Uygur- Akıl Fikir Ofisi- Uykusuz

Ah eski sevgilim aşk ile kızartma birbirine benzer...Dişler yaşlandıkça kuzunun da giderek gençleşmesi gerek.

Fedailerin Kalesi Alamut- Wladimir Bartol

30 Ocak 2009 Cuma

"her şey elimden düş-müş gördüm"


Türk milletinin bende dahil olmak üzere fevkalade yalaka olduğunu dün tekrar idrak ettim.

Seni dünyaya temsil eden kişi, devlet adabını hiçe sayıp, sokakta elinden topu alındığında ağlamaya başlayan çocuk gibi davrandığında bile sorgulamaksızın kendisini karşılamaya havalanına koşan büyük bir kitle ile beraber yaşıyoruz farkında mısın diğer Türkiye? Bu durumda geceyarısı futbolcu karşılamaya koşan taraftar bile daha mantıklı geliyor bana.
Anlıyorum, sen ideal oy kitlesisin , kendince orda gösterilen sahnede çok doğru bir tavır bu, ee hamas’ı da destekliyorsun belki ama yine de söyle bana gecenin köründe o alanda olmak sana ne katıyor? Moral verilmesi gereken koca kasımpaşalı başbakan mı, yoksa krizin teğet geçtiği sen normal vatandaş mı? Evet gerekli yerlerde yalakalık evet ama yine de bişey yaparken getirisini hesaplamak da fayda görüyorum.

Aynı şey birde mahallelerin birer birer astığı; mahallemize gösterdiği katkılardan ötürü belediye başkanımıza teşekkür afişlerinde var. Yahu bu adamlar sen onu seç diye, maymun oluyorlar. Göreceksin yakında telefonuna msj bile atacaklar. Kadınlar gününde kırmızı güllerle sokakta dolaşacaklar, seni kömürle kandırmaya çalısacaklar. Yani aslında güçlü olan sensin ve sen bu adamı sana hizmet etsin, mahalleni güzelleştirsin diye seçiyorsun. Yani olağan faaliyetinden ötürü teşekkür etmek niye, teşekkür ettin bunu pankartlaştırmak niye???
Tabii burda da işgüzar muhtarların olduğu aşikar ama yinede pek fena haller bunlar ya...

Yani bu ezilenin sesi olma tavırlarını falan hala birileri yiyor ya asıl sanırım buna üzülmek lazım. Hani küçük çocuklar annesi ile sokağa çıkar ve annesinin bir lafından bir hareketinden ötürü yerin dibine geçmek ister ya, bu sahne karşısında bürokratlar da sanki öyle hissetmiştir diye düşünüyorum. Gerçi onlar için koca başbakanın ingilizceyi öğrenmemek için gösterdiği bu ısrar da ayrı bir gönül yarasıdır onlar için.

Sözlerime son verirken bu değerli cümleyi de yazmam lazım: Benim içinde bundan sonra Davos bitmiştir:) Daha da olsa gelmem.


Başbakanın danışmanlarına not: Öfke kontrol seminerlerinden özel birkaç seans yeterli olmaz biliyorum ama yinede şansınızı bir deneseniz:)


29 Ocak 2009 Perşembe

"zaman tüneline girdim, çıkabilmiş değilim"



2 hafta önceki Uykusuz'daki Umut Sarıkaya yazısını ( Benim de söyleceklerim var) nihayet bugün buraya yazabildim. Tamamen bileğimin hakkıyla okudup ve yazdım ama tabii ki, başka bir yerlerde olsaydı da bu yazı kopsalaydım diye de şansımı denedim. Neyse efendim, bence bütün yazıları gibi çok eğlenceli, ama asıl komik olan yazının 2. kısmını yani bir sonraki dergiyi almama rağmen okumadım. OKuyanlar yazıyı özeyleyebilir, okumayanlar benim yazdığım kısımdan devamını tasavvur edebilir zira bir haftadaki yazının bile ancak yarısını yazabildim. Yazıdaki karikatürün ile konula hiç alakası yok, ben ve hayal gücümün bir kombinasyonu diyebiliriz.


Birlikte eğlenen gruptan bir kişiyi tanıyanın Allah yardımcısı olsun. Hele bir de utangaç, çekingen biri olarak biliniyorsa o kişi mezalime dönüşür o gece. Biliniyorsa diyorum çünkü kendimden biliyorum aslında hiç de utangaç biri değilim. Ağzıma geleni çekinmeden rahat konuşurum. Sadece başkalarının hayatlarıyla pek ilgilenmiyorum. Hayır dostlarım yüz bin kere hayır bunu katiyen “ götü kalkıklık” olarak addetmeyin. Bu hep böyleydi. Adam gibi çocuktum. Meraktan, şaşırmadan zerre eser yoktu bünyemde. Misafirlikte bu yüzden çok sevilirdim. Niye sevdiklerini o zaman hiç anlamazdım. Düşünsenize sizi hiç merak etmeyen, sizin görüşlerinizle de düşüncelerinizle de hiç ilgilenmeyen bir adam evinize geliyor, saatlerce bi kelime etmeden kanepede oturup televizyon izliyor, gelen meyveyi , çayı yutuyor, yeri geliyor tuvaletinizi sıçıyor ve gidiyor.Ve siz çok memnun kalıp, annesini tebrik ediyorsunuz, güzel evlat yetiştirmişsiniz diye. Olacak şey değil. Hepimiz sonuçta çok ortalama hayatlar yaşıyoruz. Ortalama bir hayat tarzı var, başbakanından normal vatandaşına kadar kimse çok acaip bişey yapmıyor. Ayağın filan var, bakıyorsun ayağına evire çevire, üşüyorsun yürüyorsun yoruluyorsun uyuyorsun acıkıyorsun. Bütün bunları dünyadaki herkes yapıyor işte. Ortada gerçekten çok merak edilecek bir durum yok. Bütün bunları bilen biri olarak bi insanla tanışmak gerçekten çok gereksiz bişey diye düşünüyorum. Ne yapıyoruz lan biz bugüne kadar 700 insanla tanışmışımdır belkide. Ne işe yaradı hala çözebilmiş değilim. “merhaba ben tunç” , “merhaba tunç ben de umut ayağın var biliyorum Tunç”, “ evet ayağım var, sen de bir yerlere ulaşmak için yürüyorsun biliyorum Umut”. İnsanlarla ortalama bu şekilde tanışıyoruz işte. Şimdi ben bu yaşıma kadar onlarca Tunç’la, Nihat’la, Murat’la tanıştım. Ne oldu söyler misiniz ? “ Olur mu canım işte bir insanı tanıyorsun, onun fikirlerini görüşlerini öğreniorsun, sana bişey katıyor” diyenle selamı keserim bilmiş olun. Amaç bilgi edinmekse gerçeğe ulaşmaksa bu tanışma yolu olmamalı. Herkesi anlattığı kadarıyla bilebiliriz. Şimdi bu kadar yıldır sizlerle yüzyüze bakıyoruz, ben yazı yazıyorum sizler okuyorsunuz dile kolay 6 yıl olmuşç Bütün bu 6 yıldan sonra ben bi panel düzenleyip sizlere” sevgili okurlar bu zamana kadar gizledim ama artık gizleyecek gücüm kalmadı. Benim gerçek adım Barbaros, Umut deil desemm. Şaşırmaz mısınız? Umut gibi yaşamaktan, tanışmaktan bıktım, bu oyunu daha fazla sürdüremeyeceğim, yazarlığı da batsın, dergisi de ben gidip Barbarosluğumu doyasıya yaşamak istiyorum. Bir Barbaros nasıl yaşarsa öyle yaşayacağım desem üzülmez misin? “ Vay a.mina koyiim Umut diye bildiğimiz adam barbaros çıktı” demez misiniz? Size kendimi haklı çıkaracak bişeyler derim dilim döndüğünce ama o dediklerim de gerçek mi bilemeyiz. Neyse...

Gelgelelim Tunç’a... Tunç tabii ki bende bir numara yok demeyecek. Kendini, iyinözelliklerini, başarı plaketlerini öne çıkararak anlatacak. Peki, biz bu durumda Tunç’u tanıyabilecek miyiz, “ ben Tunç’u tanıyorum. Kendini hakkında bütün bilgiyi bana verdi diyebilir miyiz?”Deriz eğer kerizsek deriz. Tunç hakkında diğer insanların anlattıklarına bakarız, ya da bir olay karşısında Tunç’un bize anlatmadığı yönünü görmeye çalışırız. Ve sonuç olarak” ben artık Tunç’un” ne mal olduğunu biliyorum diyebilir miyiz? Deriz. Biz bu aymazlık varken demez miyiz hiç. Olaylara ve anlatılanlara bakarak sadece tahmin etmek. Yemişim Tunç’ui işi gücü bırakıcaz sabah akşam Tunç’un nasıl bir adam olduğunu tahmin etmekle mi geçecek ömrümüz. Hem yorulucaz, hem de yaptığımız doğruluğundan hiçbir zaman emin olmdığın bir tahmin olacak sadece. Tunç Tunç diyip durduğuma bakmayın, bu kişi Tunç yerine, kız arkadaşınız, karınız, anneniz , babanız, kocanız, kardeşiniz de olabilir. Bir insanı tanımaya çalışmak gerçekten çekilir çile değil. Tanışmak ise bir o kadar gereksiz.

Ulan sanki her yaptığımız çok gerekli şeylermiş de bir tanışmak gereksizmiş gibi konuştuğuma bakmayın. Konuşuyorum sadece. Tanışmak isteyen kişlere ...adam gibi “ bence çok anlamsız birşey tanışmak” diye nutuk çekmiyorum. Ben de “Umut “ diyip geçiyorum. Napıcaksın hangi biriyle uğraşacaksın. İnsanlar delirmiş gibi birbiriyle tanışıp duruyor. Renkli simalarla tanışmaya çalışıp duruyor insanlık.

"hayat kolay değil, ağlarım ağlarım"


İnsan bazı konulara ihtiyacım yok diye hiç merak salmıyor ama ne zaman ki ihtiyaç oluşuyor çok fena saçmalıyor sayın okur.

Misal biz pek hamarat ev arkadaşım ile beraber yemek siparişi hadisesinde pek uzman değiliz. Yani evimizde 7/24 sıcak yemek olduğundan değil tabii bu. Hayatımda www.yemeksepeti.com ‘dan sipariş vermişliğimiz de yok mesela. İyi bir şey değil tabii bu, bir gün gerekince aval aval bakabiliyorsunuz.

Dün misal, little ceasers’dan sipariş vermeye meyil ettik. Normalde bu işlemi telefonla yapıyoruz ama online sipariş’e kampanya yapıp da telefona kampanya yapmadıklarından bu sefer bu yola girdik. Üye olduk, kesin unutacağımzı kullanıcı adı ve şifremizi oluşturduk ve siparişimizi de brkaç uğraş sonucunda verdik. Ve siparişi sonlandırmak istediğimizde ne oldu?? Bizim normalde tel. İle sipariş verdiğimi Teşvikiye şubesinin değil, Mecidiyeköy’den online sipariş verebileceğimizi öğrendik.

Kan şekeri düşerken, cehaletimizi yüzümüze sıcak bir rüzgar eşliğinde çarparken, vazgeçip telefon ettik ki, aynı kampanyayı +4 YTl ile de sahip olabileceğimizi böylelikle öğrendik. Bu kadar çileye en güzel deva olarak da sufle siparişlerimizi unutmadık. Ve sürekli olarak burayı tercih etsek de kampanya olmaksızın LC’ın pek pahalı olduğunu idrak edip, Ankara’da LC şubesi olan arkadaşımızı arayıp şikeyetlerimizi sunduk.

Yemek sipariş süremizden daha kısa bir vakitte geldi, karnımızı doyurduk ama cehaletimizi doyuramadık. Blg'nin minik yeğenlerini görebilmesi için teknik ortamlara dalıp, webcam ile görüşme yapmanın yollarını sorguladık. Şimdi bunda aman Allahımlık bir hadise olmadığını biliyoruz. Ama işte Laptop daha önce formatlandığı için kamerayı tekrar tanıtamadık. Herkeşlere sorduk, derdimizi anlatamadık, misafirimiz ve cinsiyeti sebebiyle bu işleri bizden daha basit şekilde çözeceğine inandığımız chn da konuya çözüm üretemedi. Kullanım kılavuzuna kadar gittik, sürücüyü yükleyemedik, hata verdi işletim sistemi izin vermiyor dedi ve bizde vazgeçtik.

Oysa ki ben “ayy ben aptal bir kızım, anlamam bu işlerden “ modelinde olmayı hiç ama hiç sevmem. Zaten yemek siparişinde cinsiyet ayrımı yapmayacağım, webcam konusu ise pürcahillik kabul. Ama nedense abim olsa hepsini hallederdi hali oluyor bende, o da neden bilemiyorum.

Satılarıma son verirkene, bilmemek değil öğrenmemek ayıp sözünü kendimle beraber herkeslere hatırlatıyorum ve iş alemine geri dönüyorum.

27 Ocak 2009 Salı

"büyüdün artık sen çocuk"


Bu yazıyı kusburnu'nun sitesinde gördüm, herkes okuyup hatırlasın diye de buraya da koymak istedim. Herkes okusun, okutup hatırlatsın, unutmasın ;


"İş bizi mutlu etmek zorundadır."

Modern ofislerin en çarpıcı özelliğini, ne bilgisayarlarda, ne otomasyon sistemlerinde ne de küreselleşmenin nimetlerinde bulabilirsiniz. Herkesin inandığı o düşüncede yatar modern ofislerin en çarpıcı özelliği: İş bizi mutlu etmek zorundadır. İnsanlar bir arada yaşamaya başladığından beri kurulan tüm toplumlarda iş hayatın merkezine oturmuştu; ancak ilk defa bizim toplumumuzda işin bir cezadan ya da bir kefaretten farklı bir şey olabileceği dile getirildi. Bizim toplumumuz, sağlıklı bir insanın maddi açıdan ihtiyacı olmasa da çalışmak istemesi gerektiği düşüncesini beyinlere yerleştirdi. Yaptığımız işin kişiliğimizi tanımlamasına tarihte izin veren ilk toplum da biziz; yeni tanıştığımız birine ilk sorduğumuz soru nereli olduğu ya da anne babasının adı değil, ne iş yaptığıdır; sanki bir insanı ötekilerden ayıran niteliği öğrenebilmek için ne iş yaptığını sormamız yeterlidir.


Eskiden böyle değildi. Roma ve Yunan uygarlıklarında iş kölelerin yapması gereken bir eylem olarak algılanırdı."


Alain de Botton - Görmek ve Fark Etmek Sf. 53

26 Ocak 2009 Pazartesi

"bir, bir aklıma düştü eski resimler"


Domino etkisi gibi birşey bu... Kaynağına inemedim, ilk soruyu kim sormuş keşfetmesem de feri hadi bakalım diyince başladım yazmaya, ama kimseyi sobelemeyim dedim. Tamamen oyunbozancılık hadisesinden ama zaten önemli olan insanın kendine ayna tutması değil mi diyerek, sınav sorularını sırasına göre cevaplıyorum.

Yaptığım 4 iş;O kadar iş yapmadım gibi geliyor ama para kazandığım 4 işte çıktı hayret ettim. Sonradan da bunları silmeye karar verdim.

Defalarca izleyebileceğim 4 film;Aslında izlemediğim o kadar film varki, eski filmleri tekrarlamak gibi bir lüksüm yok ama tv.de denk geldikçe bolca izlediklerim.
1. Büyük Umutlar
2. 50 First Date
3. Crash
4. Kusursuz Dünya


Yaşadığım 4 yer; genelde hep okul sebepli

1. Bandırma

2. Balıkesir
3. istanbul

4. kısmet artık

İzlediğim 4 TV programı;

Bir tv insanı olarak bunu sadece 4 ile sınırlandırmak ne kadar zor:) Aslında cnbc-e’yi tek bir hanede değerlendirirsem, herşeyi sığdırabilirim.

1. Canım Ailem
2. Pushing Daisies, Chuck, Heores, How i met your mother, Big Bang Theory
3. Yaprak Dökümü ile eş zamanlı Avrupa Yakası
4. House, The Guardian


Tatil için gittiğim 4 yer; burda 4 rakamını elde etmem pek mümkün değil gibi ama deneyelim.

1. Bozcada
2. Dikili, Çandarlı, seferihisar
3. Marmara Adası ( olmasaydı daha güzeldi ama)
4. Altınoluk ( çocukluk halleri)


En sevdiğim 4 yemek;

Yemek hadisesi benim için derin yara... Annem için katmerli dert ama...Eskiden de yemek seçerdim ama şimdi yemek yeme zevkini tamamen yitirmiş hallerdeyim ama yinede anketimiz için süper 4’lü menümü çıkartabilirim buraya.
1. Yufka
2. Sütlü çorba
3. Annemin kızarmış patetesi
4. en güzel yemek olarak da tabi ki kahvaltı

ps. Fuhrerschein sayesinde hatırladığım unutmamı uzun süredir yememe bağladığım friğ pilavı:)


Hemen şimdi olmak isteyeceğim 4 yer;

1. Şartlar sebebiyle qatar’da, yoksa hiç işim olmaz o taraflarla.
2. Bandırma da çok güzel olurdu... ( Bu hafta sonu gidiyorum bereket)
3. İş günü hisar sahillerinde ( vapurla her ikisi de ziyaret etmeliyim)
4. Sapanca’da evce reçellerinin yemyeşil bahçesinde uzun uzun yemek için.


Bir yağmur damlası olsaydım düşmek isteyeceğim 4 yer;
Çok net bir tarifim yok ama okyanus cevabı karizmatik olurdu gibi geldi:)
Burda devir teslim yapmıyorum, ben yazdım, nostaljik oldu, başkalarına sormak için kendi sorularımı üretmeyi planlıyorum.


25 Ocak 2009 Pazar

"benim aklım zor, sorsan cevaplayamam"


isveçli bilim adamları lütfen zahmet edip bir ara araştırsın;

* Pazar depresyonu olan kişilerin sayısı pazartesi depresyonu olanlara kıyasla ne boyuttadır? Depresyonun tehlike boyutları ve yan etkileri nelerdir?

* Taksicinin çaldığı iğrenç radyoyu değiştiremeyip, gideceği yere kadar çile çeken insanın gün gelip radyonun sesini kısar mısınız diyebilme olasılığı kaçtır?

* Pazar günü bu kadar insan neden Taksim'e gider? ( sinema dışında)


ve
birde hesaplanabilecekse, Aysun Kayacı'nın IQ'su kaçtır?

"ask bana zor gelıyor"


Aşkın Halleri ısınma turları; vol.1: Gitme Vakti

evvel zaman içinde
seni bir şey sandım
yüzüme bir dokun dedim
okşa saçımı sevme vakti şimdi

kalbur saman içinde
seni bir şey sandım
içinde ne varsa söyle köşemdeyim ben,
susma vakti şimdi

her günüm ayrı,
tadları ayrı bir canım var benim
vakti dolar gider

bak sabah ne kadar güzel ayla güneş bir arada

içimde bir sağanak
dinmiyor bir türlü
koşmadan duramam hala
yoruldum ama telaş vakti şimdi

evvel zaman içinde
seni bir şey sandım
yüzüme bir dokun dedim
okşa saçımı sevme vakti şimdi

içimde bir lodos
tenim soğuk poyraz
denizin laciverdine dalıp gitmişim,
rüzgar vakti şimdi

her günüm ayrı, tadları ayrı
bir canım var benim
vakti dolar gider

bak sabah ne kadar güzel ayla güneş bir arada

günün bir vaktinde
seni bir şey sandım
elimi bırakma dedim
sıkıca sarıl gitme vakti şimdi

23 Ocak 2009 Cuma

"zamanı çaldım senden sakladım "

haftalık Piyale Madra halleri...



"hurdaya çıktı içim fark ettin mi hiçe döndüm"


Bir laf var annemin değil ama annemden duyduğum için bana göre bir anne öğüdü;

“Acıma, acınacak hale düşersin...”

Kesinlikle destekçisi olduğum bir mantalite olsa da, karşılaştığım iki kişi için yinede kendime engel olamıyor ve her gün tuhaf bir şekilde üzülüyorum... İçimizdeki bencil yan bu üzüntünün arkasında bir şükran da yaratıyor öyle olmadığımız için ki, yarın ne olacağımızı kimsenin bilmediğini hatırlayıp yine de ayağımı denk almaya çalışıyorum.


ps. bu yazının şarkısı da closer olsun, içimi burkan hadiselere iç burkutucu travis şarkısı güzel fon teşkil eder.

"aşk tesadüfleri sever, kader ayrılıkları"



3 kere diktiğim düğme bugün 3. kez koptu ve bunların hepsi sadece 1 haftada gerçekleşti, annem duysa benden kesin utanç duyardı ve ben ona sorunun düğme ve palto arasında uyumsuzluktan kaynaklandığımı söyleyemezdim.


Genelde şifre değiştirir değiştirmez, uydurduğum yeni şifremi unutmakla meşhurumdur. Bu yüzden erp programımızda basit şifreler seçerim ama 2 gündür şifremi yanlış girmekten kitlemeyi de başardım.


Tarih tekerrürü mü seviyor, ben mi aptallaşıyorum bilemiyorum ama cuma ya, hafta bitti dert gitti diye düşünmek istiyorum.

21 Ocak 2009 Çarşamba

"sakizdan cikan bir siir olmus yapiskan büyüklük umudumuz"


"Jeder Mensch ist ein Abgrund. Es schwindelt einen, wenn man hinabschaut. "

Büchner
Woyzeck


meali;
Her insan bir uçurumdur. Başını döndürür kişinin, gidip aşağı bakınca.

"kimileri aşkı bulmak ister, kimileri yok etmek"


"demek istiyorum ki, sen de yalnızsın benim gibi

Biz ikimiz de yalnızsak... ve işte bu durumda

İki kişilik bir yalnızlık olmaz mı bizimkisi?"

Edip Cansever- Tragedyalar 1964

"ikarus basarsa"


Eskiden – istanbul il sınırları içinde çalışırken- sabah kalktığımda cnbc-e izler, bir önceki günün sonuçları hakkında süper bilgi sahibi olurdum. Gökay Otyam da izler, gözümü gönlümü açar, Selim Atalay’ın derin kovboy deyişlerini dinler sabah sabah eğlendirdim.

Sonra işyerimin sınırları değişti, benimde otomatik olarak uyanma saatim geriye çekildi. Uykusal anlamda bir derdim yok, eskisi gibi karanlıkta da sokağa çıkmadığım için idare ediyoruz.

Ama fakat ve lakin, bu saatte izlenecek tek programın desperate housewives olması, ekonomi bilginliğimi köreltirken; eve döndüğümde de aynı dizinin tekrarının olması sebebiyle, yemekteyiz de izlemeyim diye yarısını sabah yarısını akşam olmak üzere diziyi bitiyorum.

Kaldı ki sevmem pek bu diziyi, onun yerine başka dizi yayınlasalar artık diyorum, ekonomiden geçtim ama keyif alma derecemi arttırsam bari????

Sesimi duyar bir güzellik yapar mı acaba cnbc-e?
Yoksa direk şirketimin çalışma saatlerini mi ötelemesi gerekir?

İkinci ihtimalde içine düşeceğimiz trafik sebebiyle, susan’a da bree’ye de tüm entrikalara da tahammül edebilirim sanırım.

Yada başka bir kanal heidi yayınlamaya başlar olmaz mı acaba?

1 gün sonraki ps:Talebimi duyan cnbc-e çalışanlarına teşekkürlerimi sunarım. Yeni bölümler başladığı için DH yerine Las Vegas'a geçtiler hemencecik, bahtiyar ettiler beni sağolsunlar.


"sen ki özgürlük kadar güzelsin"


Gerçekten çok sıkıcı olmaya başlıyorum biliyorum ama

Fw mailler, ısrarla böyle mail gönderenlere de gıcık oluyorum,

Herkesin iş telefonundan dedikodu yapmasına,

Özel hayatlarını telefon yoluyla hepimizle paylaşmalarına gıcık oluyorum,
iş aleminde subjectsiz mail gönderilmesine ,

Aptal insanları hiç sormayın onlara fevkalade gıcık oluyorum.

17 Ocak 2009 Cumartesi

"o da neden bilmiyorum..."


Meraksal hadiseler;

Bir kapıyı bir kere kitlemek ile iki kere kitlemek arasında bir fark var mı? Yoksa ben niye bu kadar zamandır yoruluyorum öyleyse?

Aktörler kendi filmlerini perdede izlerken gerçekten beğenebilir mi? Yani bana o kadar detayını bildikten sonra pek mümkün olamaz gibi geliyor niyeyse?

Arzum Onan ile Mehmet Aslantuğ ayrılırsa türk medyasının eline ne geçececek? Mükemmel çift yokturu mu ispat edecekler bize?

İş hayatında içilen içeceklerin bir çoğunun can sıkıntısı amaçlı olduğunu farketmeyen var mı?

Çalışanların şubat tatili neden olamıyor? Okula gidenlerden tek farkımız ödev yapmıyor olmamız bence, yoksa onlar maaş almıyor ama onların kira ödeme dertleri de yok zaten.

Dünyanın en güzel şarkısını en fazla kaçkere üst üste dinleyebilirsiniz? Ben bu aralar bunu öğrenmeye çalışıyorum.

Ortak noktalarınızın her birini bir başka arkadaşınızla mı yoksa farklı farklı arkadaşlarla paylaşmak mı daha zevkli olur? Yani kitaplar konusunda a ile, basketbol konusunda b ile müzik konusunda c ile arkadaş olmak sanki daha vizyon açıcı olabilir gibi geliyor bana.

Bir kadına siyah boğazlı kazağın yakışmama ihtimali var mıdır?

Her bandırmaya gidişimde banvitin de deplasmana gidecek olması rastlantısal bir tesadüf müdür?

Alışveriş bağımlılığı nasıl tedavi edilir? Tedavi edilebilir mi?

İnsanlar nasıl olurda balkonsuz evlerde yaşamak için acaip paralar verebilir?

Her hastalandığınızda yanınızda annenizin olmasını istemek güdüsel mi genetik bir hadise midir?


Formula 1 Türkiye etabı artık olamayacak haberinin gerçek olmama ihtimali var mı?

15 Ocak 2009 Perşembe

"birdenbire hayatının tümü oldun"


BÜYÜDÜK- AYÇA ŞEN

Büyüdük anlatamadan , büyüdük dinletemeden,

Büyüdük küçücükken ,

Bir anda büyüdük..

Büyüdük büyümeden , büyüdük güvenemeden,

Büyüdük küçücükken ,

Bir anda büyüdük..

Gülecek birşeyler ararken,

Yorulduk tutunmak isterken hayata,

hayaller kurarken,

Yüzleştik

Savaştık cocuk askerler gibi

Uğraştık bir sebep varmış gibi

Yarıştık kaybedince ağlaştık

Ve şimdi zemberekten kurtulan,

Bozuk bir akrep ile yelkovan

Zamanla hepimizi güldüren,

Komik bir oyunmuş zor yaşam

Ve sonra kalabalık ruhumuz,

Sesler çok karışmış uğultumuz

Sakızdan çıkan bir şiir olmuş

Yapışkan, büyüklük umudumuz

Büyüdük büyü artık derlerken

Büyüdük dünya kendini yerken

Büyüdük küçücükken bir anda büyüdük


Tüm subjektifliğimi bir yana bıraktım. 2 numaralı şarkıya takılmadan bütün albümü teker teker dinledim ve bu keşif çalışmaları sonrasında olağan bir şekilde yeni şarkılara demir atım ve buna göre ayça şen- atronot lbümün ilk 3’nü sıralıyorum;

Kalpsizsin,

Büyüdük,

Sabotaj.


Ayça’nın sesinden ziyade söz müzik alıp götürdü beni. Albüme de bu yüzden 10 üzerinden 9 veriyorum ki, torpilin gözünü çıkartmayalım:)

* 2 numaralı favorim "Büyüdük" 30 yaş şarkısı ki, ben bu gidişle 4 yıl boyunca dinlerim bu şarkıyı da:)

* Sabotaj’da Harun Tekin yerine kim olabilirdi diye düşünüyorum belki Koray Candemir geliyor ama onun dışında ideal ses sanki Harunmuş sanıyorum ki buda subjektiflikten

*Kalpsizsin ise acaip birşey. Klasik senaryolaştırma yeteneğim gereği, sanki memo’nun babasına yazılmış bu şarkı gibi geliyor. Sözler aslında öyle damar ki, ileri de Müslüm Gürses de söyler imi acaba bu şarkıyı diye düşünüyorum mesela...

yANİ koca hafta bitti, ortalamada mutluluk kısmı daha havada kaldı terazide ama güzel bir albüm daha yerini aldı arşivimde, hemde pek sevdiğim bir insanın başka bir başarısına tanık olma mutluluğunu da tattım, bunun için varsa yoksa şarkı da albümde diyorum kusurlarıma bakmayınız artık.

"geçmiyor modası doğal bir saplantı"


cnbc-e'deki yeni sezon bölümleriyle; Pushing daisies ve chuck


tarafımdan merakla ve heyecanla beklenmektesiniz...


günün yorgunğuluğunu iki şapşal adamın tatlılıkları ile unutmayı planlıyorum.

"köpükten bir hayat kuruverdik"


yazıyor yazıyorum, sonrasında ctrl a yapmak suretiyle elimin ayarı olmadığından yazıyı kaybediyorum ( şu yazıyı bile öyle yaptım mesela)


Sonra dirayetim varsa, tekrar yazıyorum ( bknz. bu yazı) yoksa gösterdiğim itina ve özenden ötürü kendimi tebrik ediyor, yola devam ediyorum.


tabii word.de yazıp, yazıyı kopyalamak da başka bir çözüm olabilir gibi geliyor bana.
yazı fotosunun manası: sanırsam eşşeklik ediyorum:)


14 Ocak 2009 Çarşamba

"simdi bir tek sen kaldin benle.."


Hayat güncem;

İnsan herşeye alışıyor üstadım...

Yollar gözünüzde büyürken; herşeye 1 hafta sonra normalmiş gibi bakıyorsunuz...

Akşam serviste uyumayı öğreniyorsunuz.

Yeni yıl için hediye almamayı öğreniyorsunuz.

Kırk çeşit kart alıyım yazıyım hevesleriniz sonra eriyor, şaşırmıyorsunuz.

Hergün makarna yemeye alışıyorsunuz.

Dırdır ettiğiniz şikayet ettiğiniz işleri başkalarına savunmaya çalışıyor olmaya alışıyorsunuz...

Dünyanın en güzel şarkılarını dinleye dinleye normalleştirmeye alışıyorsunuz...

Saçma sapan işlere ömrünüzü harcamaya alışıyorsunuz.

İnsanlara güven olmayacağına alışmaya çalışıyorsunuz ( ama pek başarılı olamıyorsunuz.)

Süper bir boğazı olan memlekette denizi görmemeye alışıyorsunuz.

Kriz var diye halinize şükretmeye alışıyorsunuz.

Bu gelişme gösteren grafiğe göre;

İnsan brokoli yemek dahil herşeye bile alışır...

Böyle bir mekanizma var içimizde...

Bunun için şükretmemiz lazım sanırım. Ama belki de korkmamız lazım...

Hayatın anormalliklerini normale dönüştürmek bu kadar kolay olmamalıydı.

Su yolunu bulurken, bizde balık olmamalıyız hayatta...

Bazen tavrımızı göstermek, korumak, alışmamak ve direnmek gerekiyor sanırım.

"hiçbiri seni söylemez hiçbiri söylemez oldu "


yahu bu adam bu kadar zamandır neden yazmıyor,


nerde ?


ayrıldı mı?


başka gazeteye geçecek mi, mesela ciner'in yeni gazetesinde mi yazacak? sorgulamalarını birben mi yapıyorum acaba?


Dün gece rüyamda gördüm. Teşvikiyedeydik tabi ki...Nerde yazıyorsunuz artık dedim, şaşırdı utandı. Ben yazar değil, köşeciyim dedi. Yani aslında ben yazar değilseniz köşecisiniz öyleyse dedim, o da pek güzel güldü, arabada bekleyen arkadaşının yanına koştu , rüyamda bitti.


Ama elde var yine sıfır...


Cihangir'de Cengiz Semercioğlu'nu görürsem yoldan çevirmek veya haftaiçi birgün boyunca nişantaşı house cafe'de beklemekten başka çarem yok, başka türlü Mansur Forutan'ın şuan nerde ne yaptığını öğrenemeyeceğim.



peki ya sonuç??


elde var sıfır...

13 Ocak 2009 Salı

"dünya eskimiş rüküş bir ambalaj"

ne demiş üstat ayçaşen;

"doğmak da ölmek gibi bir sabotaj..."

"dünya yalan aptal gibi"


gün itibariyle türk toplumu üçe ayrılır:


1- Ergenekon'un tarihçesini bilen, bu konuya ilişkin her türlü programı izleyip, en azından konu hakkında azıcık kelam edebilecekler...Örneğin babam


2- Operasyonun adı neden ergenekon sorgulamasında kalan, kazma kürek kepçeleri görüp, bu silahlar da ne şimdi diye şaşıranlar... Örneğin birçoğumuz


3- Ergenekon bir paravan, gözümüzü boyuyorlar, asıl amaçları şu ve bu diyenler... örneğin; kurtlar vadisi senaristleri...


ben apolitiğe yakın bir a-ergenekoncu olduğum için kendimi 2 numaraya fevkalade yakın görüp, gündemimizi bu kadar işgal eden birşey hakkında bu derece kör cahil olduğum içinde gerçekten hayıflanıyorum.

"sonra gördüm seni içten gülen gözlerini"


Ve ayçaaaaaaa şen’in ilk albümü nihayetinde müzik marketlerde...

Albümü bütünen daha dinleyemedim, çünkü gönlüm ikinci şarkı kalpsizsin de kalıverdi.

Hatta dün dört* dört’ünde albümünü aldım, onuda aklı selim şekilde dinleyemedim.

Bu saatten sonra albüm kötüymüş demem takdir edersiniz ki, çünkü benim olayım müzikten ziyade ayça ve şarkı sözlerini... Onları da kartonetten okudum, beğendim, aferini verdim.

Güzel şarkılar hayatı mutlu kılıyor...Ben bunu bilir bunu söylerim. Sabahın köründe kalksanız da, kitap okumanız için gereken ışığınızın pili bitsede, şehirlerarası yolda uyumanın güzelliği ile hemen eve gitmenin ikilimine düşseniz de şarkılar ile daha da kıvama getirebiliyorsunuz herşeyleri.

Bu kadar reklamdan sonra birileri de benim sayemde albümü alırsa ne güzel... Konseri olsun onuda herkeslere duyururum hiç merakınız olmasın. Burak Güven’i zaten çok severdim, bu albüme vesile olduğu için daha birçok sevip, ikisi beraber Sonu Belli’yi söylesin diye şarkı taleplerini de bulunacağım.

Artık susup, şarkıyı dinlemem lazım ki ancak böyle böyle şarkının sözlerini de sizinle paylaşabilirim.

bütün arkadaşlarım evlenmiş,yuvasını kurmuş mutlu mutsuz

kimsecikler kalmamış sokaklarda

rehber yırtık pırtık olmuş artık eskilikten sararmış

yeni numara eklenmemiş, sen olduğun yıllarda

aslında seni unuttum, kırk yılda bir sadece

romantik şarkı dinlerken gelirsin aklıma

o da neden bilmiyorum, yaptıklarını hazmedemiyorum
kendime anlatıyorum ama laf dinlemiyorum...

kalpsizsin, kabul et sen, sen bir kalpsizsin...

bu gece ne kadar bulutsuz, gökyüzünde bir yıldız,
parlak, kusursuz ve yalnız bir de dolunay
sokakta sarmaş dolaş
sevgililer yürüyor, aklımdan geçiyorsun
güvensiz ve yalnız

yalnızsın, yalnızsın kabul etsen yapayalnızsın...


herkeslere afiyet, ayça'ya da hayırlı olsun.



12 Ocak 2009 Pazartesi

"birşey bilsem söyleyeceğim "


Aşağıdaki soru; egonuzda tavanda mı tabandamı anlamak amacıyla sorulmuştur.

Bir spor takımı üyesisiniz. Daha önce hiç oynamadığınız bir takım ile müsabakaya gireceksiniz. Kendinizi ve takımınızı ne kadar iyi biliyorsanız, karşı takımı da bir o kadar bilmiyorsunuz.

Bu durumda karşı takımı yeneceğinizi mi düşünürsünüz, yenmeyi mi istersiniz, yenmeniz gerektiğini mi düşünürsünüz?


yenmeyi istemenizi anlarım, ama karşı takım hakkında hiçbir bilgi yok iken, şampiyon belli ikinci kim demek için ya egonuzun tavanlarda geziyor olması lazım ve ben bu aralar egom ile yanyana bile yürümediğimden çok acaip birşey gibi geliyor bu bana.

"senin için ne zor hayat, kanadını bırak, baksana lüküs hayat"


Uçuk gibi bir ortak paydada tekrar buluşmuşkan, bu yazıyı da yayınlamak istedim. Gönlüm yaptığı herşeyde başarılı olmasından yana... Birde albümü alabilsem pek şahane olacak ama bu haftaya onuda hallederim inşallah. Hatta konseri olsun ona bile giderim, tüm sigara dumanına rağmen...






ATEŞTEN GÖMLEK- AYÇA ŞEN









Demin de belirttiğim gibi, belirtmiş miydim, aslında bişey belirtmiştim ama ne belirttiğimi hatırlamıyorum.




Eğer hesaplamalarımda hata yoksa, siz bu satırları okurken bizim albümün tanıtım partisi bitmiş olacak dün gece. Bi nevi ilk konser.




Fazla hazırlanamadığımız için film olmuş da olabiliriz. Umarım olmamışızdır diye, geleceğe de bir dua çakalım buradan.




Bu albüm zımbırtısı ayağına o kadar çok yoruldum ki, çok çalışmanın asla bana göre bir şey olmadığını bir kez daha anladım.




İki gün fazla koşturdum diye dudaklarımda koca koca uçuklar çıktı, yorgunlutan gözlerimi kapaya aça çipil çipil oldular ve şu anda bir de bunların üstüne karnım aç.




Dışarıdan çağırttığımız İnegöl köfteler gelene kadar sizlere köfte arası şan şöhret meselesinden bahsedelim.




Aslında fırsat olsaydı nohut pilavcı açardım ama kapital olmadığı için sanat sektörüne girdik. Albümden gelecek paralarla (Duyduğuma göre para gelmezmiş ama umuttur) bir nohut pilav tezgâhı açmayı düşünüyorum.




Maslak civarlarında işyerlerinin önüne tezgâhı açıp akşama kadar arabadaki pilavları satmayı planlıyorum. Pilavları başlarda anneme yaptırırım.Bir arkadaşım söyledi, günde 200 milyon lira kazanılıyormuş. Şu anda hesaplayamıyorum ama hayatını idare edebilecek kadar getirisi olur zaar.


Fakat tam bu gelecek planlarını yaparken bir grup çok sevdiğim arkadaşım her birlikte emeklilik yaşından önce Foça’ya yerleşme planları yapmaya başladılar. Beni de davet ettiler ama hiçbirinin çocuğu yok, birden bire “Aaaa, ama sen gelemezsin, Memo’nun okulu vaaarjj” dediler.Birkaç haftadır albüm röportajları, grup provaları derken yorgunluktan dudağımda koca koca uçuklar çıkarmış bünyem Foça lafını duyunca birdenbire aşırı rahatladı ve kemiklerimin ısındığını hissettim.Bu sanat ortamları, mehle mehle gezerek albüm tanıtımı yapmak, bu işlerden o kadar soğuttu ki beni, içimdeki ses “Yaa, bırrak yaa, git Foça’ya, ver Memo’yu da mahalle okuluna, bak keyfine, kaç kere geliyorsun dünyaya abi yeaa” diye tutturdu.Yaz mevsimleri iyi hoş ama kışın gelen o sessizlik, deniz kenarlarının melankolisi, insanı hüzün hastası yapar. Bomboş ve yağmurlu sahil, az sonra evleri basacak olan hayaletlerin işleyeceği faili meçhul cinayetleri hatırlatır ya da en renkli konuk Azrail’miş gibi bir his yaratır.(Bir köfte arası...)Nerde kalmıştık, hah, aslında kan şekerim yükselince yeniden sahne ortamını sevmeye başladım galiba.




Bu arada, vücut dilimin odun gibi olduğunu gören plak şeysi, beni Beyhan Murphy’ye götürdüler elimden tutup: Şu kıza iki janti bakış, iki el kol hareketi felan diye.Beyhan Murphy, Devlet Opera ve Balesi’nin başındaki insan.Senelerdir artizlere hareket ve koreografi de yapmış müstesna biri. Daha telefondaki ilk konuşmamızın ilk kelimesinde “Sende tanınma korkusu var, özgürlüğünü kaybetmekten korkman çok doğal ama sen aradan çekilirsen korkun kalmayacak” dedi.İlk kelimeden böyle bir psikolojik tespit, bir nevi özel alanı tehdit gibi bir his bıraksa da, “Evet abi yea” demekten kendimi alamadım.Sonra aklıma hani bankada filan çalışıp daha doğrusu sabah sekiz-akşam altı çalışan çocuklu kadınları düşündüm. Onlardan çok arkadaşım var; çoğu işlerine yükselme hırsı ve çalışma aşkıyla başlamıştı. Şu anda çoğu evde oturup hobi yapmanın güzelliğine uyanmış durumda. Emekli olma istek ve emeklilik sonrası hayalleri bizim köye ulaştı. Bense, emeklilik çağımda kalkıp ne işlere bulaştım yalebbi! Durun hele, şu maymun iştahım bir-iki lokma işin keyfine varsın, zaten yorgunluk filan derken, yakında Foça mahalle mektebinde boş sınıf kovalamaya başlarız.

10 Ocak 2009 Cumartesi

"arada bir"


bırakın indirimi bedava bile dağıtılsa, insan bir alışveriş merkezine haftasonu gidecek kadar kendine eziyet etmemeli...


Yani evli ve çocuklu değilseniz, alışverişlerinizi haftaiçi yapmanızı tavsiye eder, haftasonlarını küçük cocukları ile yapılabilecek en iyi şeyi yapıp alışverişe giden aileleri kendi hallerinde bırakmanızı öneririm.


Benim zaten alışveriş yapmam, dış ve iç mihraplar tarafından engelleniyor, onun için oralardan haftaiçi de uzak kalsam en güzeli...


Ama bu soğukta sanattan da anlamazsak nerelere gidilir onuda bilemiyorum...

"bir ruyaydi, uyandik en tatli, en mutlu yerinde"


"kırılsan da küssen de hayat bu,
ben affettim sen de affet olur mu"

"asinir kayalar gibi kalpler zamanin onunde"


Nihayetinde bugün dali sergisini ziyaret etmeyi başaran bünyemin sergi notları:


* Herkes dali aşkı ile yanıp tutuşuyormuş ki, bugünkü sıra da bu aşkın kaç zamandır sönmediğinin bir ispatıydı,

* Gezdiğim müzelerin arasında ( Rahmi Koç Müzesi, İstanbul Modern ve Sabancı Müzesi) lokasyon avantajına rağmen, 3. sırayı aldı sabancı müzesi,

* Benim gibi sanat anlayışı sınırlı olanlar için, dali'den ziyade köşk daha cazip geliyor,

* Sanattan anlamasam da bir serginin bu kadar kabalık da gezilemeyeceğini biliyorum ve bu yüzden gezmek isteyenlere sergiyi haftaiçi ziyaret etmelerini öneriyorum,

* Atlı köşk zenginlik şaşasının ne kadar yorucu olabileceğine bir örnek teşkil etti benim için ki bide koçların ki halka açılırsa bu konudaki genel kanaatim oluşacaktır.

* Sanattan anlamadığım için olsa gerek herkesin bütün eserlerin fotoğraflarını neden çektiklerini pek tabiki anlamadım.

* Dali'nin hayat hikayesi ile iç içe geçmiş kronolojiye bakarken ne kadar kör cahil olduğumu hissettim, bu azıcık burktu tabii beni.


* Atlı köşk'ü yıldız parkına benzettim, bunun içinde köşk'ün bahçesine sık sık ziyaretlerde gidip, sanattan da azıcık payımı alabilirim ama yinede sanattan hele de sürrealizmden anlayabilmek benim için epeyce uzak gibi...


Yani Dali geldi de gitmedim demeyeceğim, bu ziyaretin giriş, gelişme ve sonucu bence budur ...

Ne diyelim hayat beni sanattan uzak tutsun...

8 Ocak 2009 Perşembe

"söylenir söylenirde bıkılırsın "


Piyale Madra ben olabilir miyim?
yada
Piyale Madra benim hiç tanımadığım ikiz kardeşim midir?

Değilse bu karikatürler nasıl olurda benim hayatımın izdüşümü olur???




"arada bir aklıma sen gelince yine"


terzi söküğünü dikemez teorisi, örnek 76;

Annesi psikolog olan Hande Ataizi'nin şöhreti halen ve halen sindirememesi...

Birilerini şemsiye ile dövdün diyelim, ondan sonraki gün medyaya koşmak niye, bunu anlıyamıyorum.

ps. Nasıl Yani'de Beyazıt Öztürk'e , bu son olaya yaptığı yorumlar yüzünden tekrar hayran kalıyorum. Aklı selim olmak böyle birşey olması lazım.

"insaniz, arada bir dengemiz şaşabilir"


"arada bi ben de kadere küsüyorum, esip savurup mangalda kül birakmiyorum..."

"direndik istikbal hayaliyle"


Akıllı olduğuma inanmak istesem de, aptal olduğuma dair çok önemli kanıtlar elde ediyorum her geçen gün.


"dünya işleri beklesin, dinlensin biraz telaşlar"


yerin kaç kat dibine girsem, şuan hissettiğim utanç duygusunu ortadan kaldırabilirim hiçbir fikrim yok....

:(

"tek avuntum tek umudum bu"



Kadınlar


kediseverler ve kedisevmezler olarak ikiye ayrılır;


erkekler ise;


Bu kedisevenkadınlarısevenler ve kedisevmeyenkadınlarısevenler olarak ikiye ayrılır.


ps. insani bir içgüdü ile minik kedileri herkes sever, bu yüzden bu kategorilendirmemizde küçük kediler kategoridışıdır.

7 Ocak 2009 Çarşamba

"ne ağır kayıplar verdik lakin, kopmadı ya kıyamet"


cnbc-e'de türkçe film izlemek acaip tuhaf bir duygu...



insan birşeye alışmayagörsün, tüm alışkanlıklar gerçeklerimize dönüşüyor...

"dünya işleri beklesin, dinlensin biraz telaşlar"


merak ediyorum;


enayilik doğuştan mıdır?


sonradan mı gelişir?


tedavisi var mıdır?


Pekala bulaşıcı mıdır???

6 Ocak 2009 Salı

"bir derdim var..."


uçuklu hallere devam;

kırk yıllık yoldaş zovirax ile bu son patlama ile yollarımı ayırarak, yoluma vectavir ile devam etmeye karar verdim sayın okur.

Varsa bu dertten muzdarip insanlara, herkese önerimdir, uçuğunuz benim ki gibi eşşek kadar olsa bile sürün, 2 gün süre verin, sonrasını düşünmeyin...

Keşke kremler böyle uçuk odaklı yazılar yazmaya da engel olsa...

5 Ocak 2009 Pazartesi

skor

an itibariyle;
uçuk: 46- malumafatruş: 0
edit: bir gün sonrası itibariyle, dudağımda uzaktan silikonlu, yakından vebalı bir görüntü var ve 26 yılın sonunda ilk defa bu kadar fena hallerdeyim, soğuk sıkıntı bu uçuğu bu hale getiren neyse kendisine tebriklerimi sunuyorum.

4 Ocak 2009 Pazar

"dost gördük düşman gördük alıştık haliyle"


bu şarkıyı ilk defa bugün dinledim. Sözleriyi günce'nin kendisi yazmış. Bir aşk şarkısının adının esnaf lokantası olması biraz ironik. Aslında şarkı bence öle aman aman bir aşk şarkısı da değil, bunun içinde bir konuya ilişkin sözleri pek manalı geldi bana.


Gelinim sana söylüyorum, kızım sen anla hallerinden biri... İmalı yazıları sevmem ama cidden bazı insanlar fevkalade şekilde hayatı öğrettiler bana, ama ben şarkıdaki gibi beddua etmem diye söz veremiyorum, hatta bedduayı 2 gün önce etmişte olabilirim, yinede kimseye tavsiye etmem, vicdani yükü pek fazla.


giydim yalnızlığımı çıktım dışarı

soguk sokak fakir ve ayrıca küstah

çektin beni adım adım içine

sersefil duyguların pençesinde

giydim yanlızlığımı çıktım dışarı

soguk sokak fakir ve ayrıca küstah

çekti beni adım adım içine

sersefil duyguların pençesinde

oturdum bir esnaf lokantasına

kanattım zamanı avuçlarımda

varsa kalan bir kuruş gençliğimde

nonu da harcadım bu gece düşünmeden

rahat ol beddua etmem ki sana

demokrası var mı söyle sanki aşkta

hatta belki bir gün teşekkür ederim

hayatı ögrettiğin için bana

rahat ol beddua etmem ki sana

demokrası var mı söyle sanki aşkta

hatta belki bir gün teşekkür ederim

hayatı ögrettiğin için bana

"bir yanım karşı koyar, bir yanım ister"


insanlar ikiye ayrılır;


Yeni para tedavüle girdiği günün sabahından bankamatiğe koşanlarve sanki o para eskisinden 1,5 katı daha değerliymiş gibi düşünenler;


ve


Yeni parayı, sonradan tamamen ihtiyaçtan bankamatikten çeken ve şimdi parayı tanımıyoruz ya bize kesin sahte para verirler diye kendinden şüphe edenler...


Ben parayı alışveriş için araç olarak nitelendirip, hesabın bölüşme durumlarında çıkartma işlemini yapamayacak kadar paradan uzak durması gereken bir şahıs kişisiyim.


"hafif müzik dinleyelim mi bu akşam?"


show tv iç yapım sorumlularına önerimdir;


yediğim yemek sayısının 10 civarında sınırlı olması,


yapabileceğim yemekler konusunda vizyonsuz ve hafif yeteneksiz oluşum,


hala pilavın kıvamını tutturamayışım,


ve dedikodu ile içli dışlı olmam sevebiyle Yemekteyiz programınız için süper bir adayım...


işimi bırakmam durumunda tekliflerinize de açık olacağım.

"unutma bugünü, bu tarihi"


TRT yeni kanalını açmışken, en eski kanalına ait iki kuple anım aklıma geldi, sizinle de paylaşayım çocukluğumun sancılarını anlayın istedim.


Bir kere sabah ve akşamları kanal açılıp kapanırken, istiklal marşı öncesinde askerlerin hop hop hop diye gelişinden acaip ürkerdim ben. Ürkmeme rağmen neden izliyordum derseniz, çocukluk işte derim ama niye askersiz söylenmezdi o istiklal marşı hala anlamam.


Diğeri olağan çocuk salaklıklarımdan biri; akşam saatleri kanalın yayın akışı gösterilirdi,


20.00 Haberler

21.00 Kara Şimşek

23.00 Gece Haberler ( son )


ve ben burdaki son'u o programın sonu olarak düşünürdüm. Haberlerin de ne olduğunu bilmeyecek kadar çocuk değilim, ve her akşam son yazan şeyin neden her akşam devam ettiğini sürekli sorgulardım.


Neyseki yaş biryerden sonra kemale eriyor, sorgulamıyorsunuz, bunlarda bir demet kahkaha olarak size hatıra kalıyor...


Ama yanlış anlaşılmasın, büyüdüm de zeka küpü mü oldum, ne yazık ki aynı saflığı hala biryerlerde ihtiva etmeye devam ediyorum.

"sen üstüne alınma, bu sitem benden bahtıma"



Uzun zamandır ihmal ettiğim bir anımı sizinle paylaşmak istiyorum dear okur, bu yazıda tamamen bu amaçla yazılmakta.

Şimdi az çok çevremdeki herkes benim ne kadar kamera fobisi olduğumu bilir. Eee serdede aslan burçu olma hali var, ne kendi sesimi, ne kendi görüntümü, ne ne ne ne bişeye karşı sempati duyabilirim. Ve haliyeti ruhu olan bu insana ( yine kendime yabancılaşmaktayım) bir sınav niteliğinde al şunu yap dediler ki, ondan sonra sevip sevmemek pek anlamsız kaldı.

Şimdi efendim, bizim new company geçmiş yılı nasıl geçirdik neler yaptık adı altında kocaman bir organizasyon gerçekleştirdi ve bizim değerliiii departmanımızın da yepyeni taptaze olmasından mütevellit ne yapacağız diye benim konuşmam gerekli göründü...

Sonuçtan önce çıkardığım dersleri sizinle paylaşmak isterim;

Kamera ışığı denilen bişey gerçekten var ve bende de kesinlikle o şeyden yok.

Kendi cümleleriniz olmadığı sürece ekranda sahte duruyorsunuz, sırıtıyorsunuz, sözlüye çıkmış öğrenci gibi oluyorsunuz, yerin dibinede geçmek istiyorsunuz.

Sonuca gelirsek, kamera camiası olan hayatım başladığı gibi bitti.

Derine inmeksizin, yeni başladığınız bir işte barkovizyonda millet ne kadar doğal konuşmuş şeklinde izlediğiniz bir videoda “biz montajlarız, hallederiz denilen ne olduğunu bilmediğiniz bir görüntünün “gelmesini bekleyerek, ayy benimki kesin çok iğrençtir diyerek, kendinizi görünce “ bu muyum ulen ben?” dediğiniz 2 dakikalık bir hadise ile insanlar çektikleri filmi nasıl izliyor ki diye düşünmeden edemiyorsunuz, kamera ile olan hayatınızı dondurucuya atıyorsunuz , ünlü olma hayallerinizi meçhul bir karakter ardında devam ettirmek üzere güncelledim.

Dışarda lapa lapa olmasada kar yağıyordu, hayatın anlamı eve gitmek, izlenen olmaktansa izleyen olmaktı....

Hoppidi hoppidi hop hopp


Üstat'da yayınlanma tarihi: 17 ocak 2008

"aşkta kazanmak dedikleri, kaybetmektir birçok şeyi"


Simdi sayın okur, aslında şu an size sayın değilde nankör kedi kıvamında okur demek istiyorum. Sizden bir nankörlük görmekten değil bu sadece nankör kedi kalıbını seviyorum ama adap, usul , yordamdan ötürü sayın okur diye devam ediyorum. İşte insan hayatıda böyle birşey...

İnsanın yapmak istedikleri, yapamıyacakları arasında geçirdiği adaptasyon, ne derler, keşke deseymişim, keşke yapsaymışım pişmanlıkları etc.

Pek felsefik oldu birden giriş istemim dışında, aslında konumuzun felsefeye dair bir noktası tamamen biyolijiksel bir hadisede kişisel bir anektodumu anlatmak ihtiyacındayım.

Şimdi ben denizin diş hekimcisi macerası pek eskilere dayanır. Ergen çocuklar kafalarından bağlı teller takmadan önce, ben bu tel mevzusu ile camiaya merhaba dedim. Ama benim ki damaklıydı, sürekli takıyordum, artık benden bir parça gibi olduğu için çıkarınca konuşmam sapıtıyordu, tamamen çıktı benim konuşmam yoldan çıktı falan filan....Bahsettiğim dönemde ilkokul 3- anadolu lisesi 1 yılları. Her hafta istinasız diş hekimci gönül teyzeme gidiyorum, hatta diş hekimcisi olmak istiyorum falan filan. Diş oyma/ çekme merkezinin altında da bir pastane var, ben dişime ne yaparlarsa yapsınlar alıyorum kurabiyemi, simitimi, geçiyorum eve, yiyorum sonrada tıkır tıkır... Yani oburluk ve diş hadisesine o kadar rutin bir moda oturtumuş hallerdeyim. Birde hafif ispiyon gibi olucak ama hiç de korkmuyorum abimin aksine. Ondan diş hadisesine sempatik bir yaklaşımımda var, kanka havalarında.... Zaten yaş yirmi küsür olunca o günlerde nostaljik bir hal alıyor, ve insanoğlunun genelde yaptığı gibi olumsuz yanı birden ortadan kalkıp pozitif yönüyle hatırlanıyor herşey.

Neyse yaşın yirmiküsü olmasına müteakip benimde 20’lik dişlerim kendini bir güzel gösterdi... Bende uzun süreden sonra bu sefer başka bir diş hekimcisi ile yola devam ettim. 20’liklerimde bir güzel çekildi, dedim ne kolaymış bu iş böyle...Sonra sizde bilir misiniz bilmem, insanoğlunun kendi kendine nazar değdirmesi gibi bir hadisesi var; bende aynen öle yaptığımdan olsa gerek, son diş tam anlamıyla efsane oldu benim için.

Ben hali hazırda zaten acaip sabırsız bir şahısım ki ağzıma ne yaptıklarını bilmeksizin orda öle yatmaktan da acaip rahatsız olurum... Dolgu , kanal falan onların süresi yok diyebiliriz ama diş benim için 2 dakikada çekilen bişey( tecrübemle sabit). . Ve ben bu 2 dakikada bitmesini beklediğim operasyon için tam 2 saat şimdi bitecek umudu ile bekledim. Tabii bu bekleyiş epeyce sancılı ve kanlı oldu. Ve iki saatin bitimine 3 dakika kala ben ağlamaya başlayınca ( evet evet bunuda yapmadım demem) dişimde nasıl oldu bilmem çıktı gitti. Şimdi ödlek bir hissiyatım olsada korkumdan dolayı ağlamadım, eğer bu satırlarımdan çok etkilenir , noldu malumafatrus diye sorarsanız ağlama sebebimide bilahere anlatır, özelin özeline böylelikle inmemiş oluruz. Ama tabii dertim böylede bitmedi. Günlerden Perşembe ve ben kanımdaki antibiyotık , ağrı kesici oranlarına bakmaksızın sürünüyorum....tam bir “geçmiyor günler, dinmiyor acılar haliii “anlıyacağınız...

Peki ilkokul sıralarına geri dönmemiz için sorarım size; bu yazının ana fikri nedir?

Hoppidi hop hoppp


Üstat'da yayınlanma tarihi: 24 Ocak 2008