17 Aralık 2009 Perşembe

"hayattan hayallerinden istediğinden bahset"


her daim vurgulamakta fayda görüyorum, ben okumak için geç kaldığımdan değil ismimin manası tersliğe işaret ettiğinden yazarların genelde son kitabından başlayıp, geriye geriye gidiyorum.

Bir Eski Kocanın Öğleden Sonrası'yla tanışıp, su gibi okuduğum Hamdi Koç'un ilk kitabıyla tanışmayı bugüne kadar ertelemiştim. Bugün bir çırpıda okuyup bitirdim ( çünkü kitap sadece 82 sayfa). Bu hızdan mı kitabın genel yapısından mı bilemiyorum, "kitapta ne anlatılıyordu, güzel miydi, sıkıcı mıydı" sorularına verecek net bir cevabım yok ne yazık ki.

Tek diyebileceğim, kitabın bir ilk kitaptan çok daha farklı olduğu. Ama şu da var, Hamdi Koç farklı bir şey yapmak adına tüm idealistliği ile bu kitabı yazıp, sonra da anlaşılamamaktan ötürü "bu okur kitlesine bu kitap biraz fazla geldi, ben onların seviyesine ineyim en iyisi" demiş olabilir.

Benim için İyi Dilekler Ülkesi'ni ve Çiceklerin Tanrısı'nı yazan Hamdi Koç ile Çocuk Ölümü Şarkıları'nı yazan Hamdi Koç aynı kişi evet, ama ben eğer ilk bu kitap ile tanışsaydım kendisiyle diğer kitaplarını almaya cesaretim kalmazdı itiraf ediyorum.

Öncelikli olarak okumaya gerek bence yokmuş ama kimselere okumasanız da olur diyemem, kimsenin iki kuplelik okuma şevkine balta vuramam.

Kitabın anlayabildiğim kısmından bir kaç satırı da böyle huzurunuza sunayım, ayrıca ilk paragrafı da bana kopyalama şansı veren ve bak yaz, yaz bak derdinden kurtaran sözlük insanı asfalt osman' a
(kendisini tanımasam da ) da ayrıca teşekkür edeyim.

“günler geçiyordu, tahmin ettiğim gibi. geçen günler kış günleriydi, kışın makul ilk günleri, belki toparlanmamıza zaman vermek için, gerçek kış havasının gözaçtırmaz gücünden önce. bildiğim kadarıyla toprak canlıları soğuyan toprağa karşı kış uykusuna yatmak üzereydiler, hatta belki şimdiden yatmışlardı. uçabilenler de uçup gitmişti. kendimi uçamayanlardan sayıyorum. peki balıklar ne yapmıştı? onların da alıp başlarını gitme adetleri var mıydı? başları sıkışınca? denizin bozulan tadını alınca? üstelik bademcikleri de varsa ve soğuk su içemiyorlarsa? çok cahildim! bu konuda ömrü denizlerde geçmiş babamın zamanında bana bir şeyler anlatmış olduğunu hatırlıyordum. daha iyi hatırlamaya çalıştım, daha iyi hatırlamaya çalışmak yeni yapmaya başladığım şeylerden biriydi, günler, kışın ilk günleri geçerken. ama sanırım babamın konuya daha değişik bir yaklaşımı, konuyla ilgili daha farklı endişeleri vardı ve göç mevsimin aynı zamanda bir av mevsimi olduğunu söylüyordu. gelecekleri yollar belli ve o yollarda üstlerine atılan koca koca kurşunlu ağlar. bu durumda bir çoğunun sonu malum. yazık. peki ya geriye kalanlar? onları ileride yeniden aramızda görmeyi umabiliriz, tabii yollarını kaybetmezler ve başlarına daha ileri belalar gelmezse. ne gibi, baba? geride bıraktıklarını unutamamak gibi. belki herşeyi çok unutmak gibi. ne bileyim, belki de aşk gibi.

tatlı babam! herşeyi de bilirdi.”

"Zaman işte. Ona da nihayet belli bir yere kadar güvenebilirsiniz ve o bir yere kadar bir şeyler yapmaya başlamanız gerekir. Ki bir şeyler aldığını sansın. Yoksa ansızın bırakıp gider sizi, boşa harcandığını düşünüp, bıkıp. APTAL ZAMAN. Çıkmazını anlayabiliyorum.

"Zamanın ödülü. Tabii biz de elimizden geleni yaptık. Dayandık, çalıştık, hak ettik. Güldük, çürüklerimizi saklamaya özen göstererek. Şimdi sahibiz. Başarı böyle kazanılır."

ps. Başlık şarkısı Şebnem Ferah- Merhaba


Hiç yorum yok: