23 Ekim 2009 Cuma

"hepimiz hepinize dokunduk korkunç kokular çıktı üstümüzden "


Taraf gazetesini okumuyorum. Sadece Taraf gazetesinin yarattığı kaosların yarattığı gündem konularından haberim oluyor. NTV için yaptıkları haber bundan önce yaptıkları başka birkaç bomba gibi istedikleri sesi getirdi. Gazetenin anlayışı belli ki reklamın iyisi kötüsü olmaz yönünde ki bu konuda da haklarını vermek lazım.

Ama yinede NTV gibi "etliye sütlüye karışmıyım" mantığında olan bir kanala "sen Muhsin Yazıcıoğlu'nun helikopterini düşürdün" demek için sağlam bir şizofreni sahibi olmak lazım. Bu haberi bastıktan sonra "vay anasını ne iyi gazeteciyiz" falan diye düşünüyorlarsa iş daha da fena. Yok amaçları sadece çamur at izi kalsınsa, asıl çamur her haber sonrasında kendi isimlerine bulaşıyor bunu da anlıyorlardır umarım.

Mirgün Cabas ki dünkü yazı işlerinde bu habere ne kadarrrrrr sinirlendiği her halinden belliydi, Ahmet Altan'a hitaben bir de yazı yazmış. Ben keşke hiç kaele almasaydılar da, olay büyümeseydi desem de, buraya da eklemek istedim. Amacım medyanın trajikliği hakkında bilgi sahibi olmayanların da kulağına su kaçırmak.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Mirgün Cabas, dün o kadar sıkıntılı olmasına rağmen hiç teklemeden konuştu ya, bravo diyorum kendisine.

  • Konuşmanın bir kısmında Yasemin Çongar, konuşmama müsade edecek misin diyince, kendisi "buyur" dedi ki, ben en çok da buna koptum.

  • Taraf gazetesi bilmiyorsa söylüyim; Yönetim Kurulu üyeleri icrai faaliyette bulunmazlar; bu sebeple de icraatlerin hakkında gerçekten bilgi almak isterseniz en yüksek seviyeden muhatabınız İcra Kurulu Başkanı olmalıdır.
........

Sayın Ahmet Altan,

Gazeteniz bir soruşturma belgesine dayanarak Muhsin Yazıcıoğlu'nun helikopterinin NTV tarafından defalarca arandığını, helikopterin bu yüzden düştüğünü iddia ediyor. Biz de diyoruz ki evet biz aradık ama aradığımızda helikopter düşmüştü.
Zaten İHA, "muhabirimiz aradı, düşmüşler" dedikten sonra aramaya başladık. Dün Yazı İşleri yayınında "Bu haberin içinde belgeler, uzman görüşleri gibi unsurlar var ama temel birşey eksik: akıl yok" dedim.
"Belgeye giren arama veya helikopterin düşme saatlerinin bir sebeple kaymış olduğu aklınıza gelmedi mi" diye sordum.

Yasemin Çongar, "Biz aklımıza gelenlerle haber yapmıyoruz" yanıtını verdi. Kastettiğim de buydu zaten. Eğer haber yaparken aklınızı kullanmıyorsanız, size, editörlere ne gerek var? Savcılıktan gelen kağıtların Türkçesini düzeltip yayınlayın, yeter. Oysa Yasemin Çongar'ın söylediği doğru değil. Pekala aklınızı kullanıyorsunuz. Ama o aklı, "NTV Muhsin Yazıcıoğlu'nun helikopterini niye düşürmek istemiş olsun" sorusuna akla yatar bir cevap aramak yerine, helikoptere çip takılmıştır diyecek uzmanı bulmak için kullanıyorsunuz. Bugün "NTV ve Habercilik" başlıklı bir yazı yazmışsınız. Çarpıcı başlık. Devamında ne olduğuna bakılmasa bile, yazanı hemen bir adım öne geçiren türden bir başlık. Belli ki bize ders vereceksiniz. Verin. Dün olan biteni özetlemişsiniz. NTV'den nasıl görüş aldığınızı anlatmışsınız. Doğrusu tuhaf bir süreç izlemişsiniz. "Sarsıcı haberler uzmanı" (tanım size ait) bir muhabirin birkaç ay önce yayınına çıktığı gazetecilere ulaşamaması, 100 kişilik haber merkezinden kimseyi bulamaması vs...
Oysa bir sarsıcı haberler uzmanı için NTV'den görüş almak, soruşturma dosyasından sayfa almaktan zor olmasa gerek. Üstelik de birkaç ay önce bizim yayınımıza konuk olmuştu.
Her ulaşamadıkları kişinin ardından daha üstteki birini aramışsınız. Keşke tersini yapsaymışsınız. Aylar önce olmuş, tamamen haberle ilgili bir konu hakkında, o sırada yurtdışında bulunan Yönetim Kurulu Başkanı'ndan görüş almışsınız, içinizi bununla rahatlatmışsınız. Ben tatmin olmazdım, zaten böyle birşey için yönetim kurulu başkanını da aramazdım. Ahmet Altan da olsam aramazdım.

Ama bir yandan da "iyi ki bize ulaşamamışsınız" diyorum. Dün ve bugün yaptığınız işlere bakınca, haberin "İtiraf ettiler" başlığıyla çıkacağını anlıyorum çünkü.
Ahmet Altan siz gazetecilik üzerine yazmayı seviyorsunuz. Ama bu her zaman doğru yazdığınız anlamına gelmiyor. Yayınladığınız belgenin hesabını benden soruyorsunuz.
Böyle diyorsunuz, "bu belgenin hesabını vermek zorunda kalacak". Yayında kendi anlattığım şeyin hesabını verecekmişim. Olur veririm. O telefonları niye ettiğimi soruşturmayı açana anlatırım, o belgeyi, o saatleri dosyaya koyanlara da "bu nasıl bir zırva" diye sorarım. Ama bu haberi önce siz yaptığınıza göre, bunu sizin de yapmanız gerekir.
Bu yazıyı yazıp size bunları anlatmak bana tuhaf geliyor. Ama "gençlerden" de öğreneceğiniz birşeyler var anlaşılan. Sayın Altan, bu olayda yapmanız gereken benim suçlu olduğumu iddia etmek değil. Sakın sizden himmet beklediğimi sanmayın. İsterseniz suçlu olduğumuzu düşünmeye devam edebilirsiniz.

Ama dün yayında anlattıklarımdan sonra yapmanız gereken, bu belgelerdeki saatlerin niye yanlış rapor edildiğini sorgulamaktır. En azından bunu da sorgulamaktır. Ama bizi suçlayan bir sütun yazının dibinde, mırıldanılmış bir cümle olarak koymak değil. Yapmanız gereken bu konuya ayırdığınız manşetinizde, sayfalarınızda bu soruya da doğru dürüst yanıt aramaktır.
Evet gazeteciliğin temelinde şüphe yatar, didiklemek, kolay ikna olmamak yatar. Ama bunun da bir sınırı vardır. Sınır muğlaktır, size, bana göre değişir. Ama sınır insanın şüphelerinden de şüphelenmesinden geçer. Şüphe içgüdüsel birşeydir ama tek başına bir işe yaramaz, akılla, sağlıklı düşünen akılla birleştiği zaman kişiyi bir yere ulaştırır.

Gazetenizi, muhabirinizi, haberde dahli olanları savunmaya çalıştığınızı anlıyorum. Ama bu durumda kendinizi savunmanın en iyi yolu. "Bir halt ettik" demek, hesap sormak için doğru adres seçmek, aklı doğru yönde kullanmaktır. Kendini savunmanın yolu "NTV ve Gazetecilik" başlıklı bir yazının sonunu "... biz aradık diye canlı yayında itiraf ettiklerine göre NTV'den birileri o helikopterin düşeceğini, daha düşmeden biliyordu" diye getirmekten geçmez.


Saygılarımla

1 yorum:

malumafatrus dedi ki...

Lütfen iki yazı arasındaki 7 farkı bulunuz, sonra da taraf'ın şapşallığına bir güzel gülünüz.

http://taraf.com.tr/makale/8114.htm

http://taraf.com.tr/makale/8097.htm