27 Eylül 2009 Pazar

" there is trouble in my mind there is dark"



Masumiyet Müzesi'nden sonra yeni bir kitaba henüz başlamadım, bu yüzden de kitabın etkisinden pek kurtulmuş değilim. Cuma gecesi alışılmışın dışında erkenden uyuyakalmadım ve The Guardian'ın son bölümünü(yanılıyor olabilirim) bir kez daha izleyebildim. Aslında bu izleme faaliyeti kısmen gerçekleşti, ben sonunu hatırlamadığım dizinin sonunu uyku sebebiyle kaçırdım. Gelin görün ki dizinin izlediğim kısmı kafamın atmasına yetti. Aslında Lulu bildiğimiz Lulu'ydu ama Füsun'un (MM) da etkisi ile çok üzüldüm Nick'ciğime. ( Nick Fallin)

Beni bilenler ve arşivime göz atanlar Nick Fallin hayranlığıma aşinadırlar. Normalin aksine kusurları hataları olan Nick Fallin'in Lulu'ya olan sevgisi de, bakışları da anlatılmaz yaşanır cinstendir. Bu Nick'ciğim Lulu için çok fedakarlıklar yapmış, bazen çaresizliklerden hatalar da yapmıştır. Ama bu nankör ve kötü kadın Lulu, Nick'in gözleri parlayarak çocuklarına kendi soyadını vermesini bile çok görmüştür.

Yavrum bunu bile olağan sakinliğiyle karşılamış (genelde dizinin %20'sinde çıldırır ve kendinden geçer onun dışında fazlasıyla cool'dur) Lulu'nun kendisini hatalarından ötürü affetmeyeceğini acı da olsa farketmiştir. Ben de nasıl tavuk bir insansam bu durumda bile uyuyup sonunu kaçırdım. Daha önce izlediğim finalden tek hatırladığım Nick'in şirketten ayrılıp sosyal yardım merkezinin başına geçtiğiydi. Zaten diziye yakışan mutlu bir son olmamasıydı ama yani yine de Lulu'ya süper gıcık olmama engel değil bu.

Dizinin de Nick Fallin'in de değerinin bilinmediğini düşünmekteyim. Ama dizinin herkes tarafından sevilmemesine de hiç itirazım olmadı. Sadece dvdlerinin olmasını dilerdim (USA dolaylarında varmış ama buralarda ben aradım bulamadım), o da çıkmadı. Yani The Guardian kişisel dizi tarihime efsane olarak adını yazdırdı ki, kaç yıl sonra hala hakkında konuşmam da bunun ayrı bir göstergesidir.



Bu yazıyla beraber; diziye ilgisi sebebiyle blogunu takip etmeye başladığım, çok çok iyi bir anlatıcı olan nickfallin'ın de (nicki olur kendisi) Nick Fallin ve The Guardian hakkındaki sözlük yorumlarını eklemek istiyorum. Bu bol nostaljili haftasonuna da burada son vererek, Pazartesi depresyonuma koşuyorum.

edited by kusburnu.

"hayatın yaptığınız seçimlerden ibaret olduğunu, yaptığınız her seçimle kendi geleceğinizi şekillendirdiğinizi ve nasıl davranırsanız davranın herkesi aynı anda mutlu edemeyeceğinizi kafanıza vuran, the guardian dizisinin baş karakteri. "there is trouble in my mind, there is dark, there is dark and there is light." satırlarıyla başlayan tema müziği dahi bu ikilemin altını çizer. nick fallin içinde daima bir savaş halindedir, sorumlulukları ve sevgilisi, ailesi ve sevgilisi, ailesi ve sorumlulukları sürekli beklenti halinde onu çekiştirip durur, ta ki en son yine bir velayet davasının ortasında lulu'ya ulaşmaya çalışırken hakim tarafından azarlanıp bu kesişmeye sinirlenerek cep telefonunu duvarda parçalayana kadar donuk olmakla eleştirilen karakter gerçekten de her şeyi içine atar, ancak bu durum bahsettiğimiz sahnede olduğu gibi, sürekli gizlediği sinirini bir şekilde dışarı vurana kadar sürer.

nick fallin'in hayatında daima olması gerektiği, olmak istediği, ve olması istendiği üç ayrı yer vardır. bazen mahkemede olması gerekirken kendisi lulu'yla olmak ister ancak burton onu şirket toplantısında beklemektedir, bazen lulu ileyken kariyerini toparlamak için burton & burton'da olmak ister ancak bir çocuğun hayatını etkileyecek velayet davası onu beklemektedir. bu ikili üçlü denklemler nick fallin'in kaosunu oluşturur. imkanları, hedefleri ve istekleri daima ayrı yöndedir.

eninde sonunda toplama baktığınızda kahramanımızın üçünü beraber götürmek isterken, hiçbirini başaramadığını, ve herkesin nefretini uyandırdığını görürüz. burton'ın evlatlığı her türlü sorumsuzluğuyla pragmatik davranan nicholas'tan nefret eder, burton yaşadığı hayalkırıklıklarından onu sorumlu tutar, lulu çocuk sahibi istemeyen nicholas'ın yarattığı baskı altında ezilmesinden ve kendisinden kaçmasından şikayetçidir ve bu liste uzayıp gider...

hayatından geçtiği her kadının felaketi olur, birisini uyuşturucu batağından kurtaramaz kaybeder, bir diğeri onu sorumsuz bulur, bir başkası ise zaten kalkanları indirdiği bir dönemde nicholas'a rastlamıştır, tüm yaşananlara rağmen ona sırtını döner.

nick fallin vicdanı ile iradesi arasında denge sağlamakta zorlanır, nefret ettiği acıma duygusuyla harekete geçtiğinde acıdığı insanların kendisini nasıl kullandığını gördükçe etrafına ördüğü duvarları yükseltir, bunun sonucu olarak görmezden geldiği felaket ve sefaletten yine kendisini sorumlu tutar, çevresi tarafından tepkisiz kalmakla suçlanır.

ailevi sorunları, ebeveyniyle arasında bir mesafe yaratmıştır, bu mesafeden her ne kadar babasını sorumlu tutsa da aynı zamanda gerekli çabayı gösteremediği için kendisini de suçlar. aralarında aynı zamanda bir rekabet de vardır. bir simülasyonda karşılıklı girdikleri örnek davada burton'in nasıl her cümlesine itiraz ettiği ve aralarında nasıl bir savaş yaşandığını unutmak pek mümkün değildir."

"hayatı elinden alınmış adamın, doğru ve yanlışın asla siyah ya da beyaz olmadığı, sürekli beynin bir yere kalbin başka yere gittiği hikayesi sonra erdi. ama benim hikayem devam etmekte... bulunmamız gereken yerlere gitme imkanımız daima olacak, ama hayat seçimlerin toplamıdır, bu seçimlerle herkesimutlu edemezsiniz.

kimseden sizi anlamasını bekleyemezsiniz, daima başkalarının düşündüğünden fazlası olacaksınız, zaten hesap vermeniz gereken sadece sizsiniz.

bu yalnızlığın hikayesi bitti işte bıraktı beni yine kendimle baş başa."

2 yorum:

guvenek dedi ki...

ben de nickfallini fenerbahce yorumlarindan taniyor ve seviyorum:)


bi de bu haftasonu gazladin beni, blog yazmaya baslayabilirim ben de.

Adsız dedi ki...
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.