18 Eylül 2009 Cuma

"Bir Takım Doğal Olgular"


Yazmaya başladığımda çok korktum. Yazı karakteri eşek kadardı. Bunu bir çeşit ‘inanmadığın sözleri söyleme ve bedelini ödemeye de hazır olma’ alarmı olarak algılayıp kendime çekidüzen verdim. Eğer inanmadığın şeyleri ya da inanıp da uygulamadıklarını artizlik olsun diye söylüyorsan içini bir sıkıntı basıyor, gün içinde sebebini bilmediğin garip bir öfke yaşıyorsun çünkü. Bu büyük sıkıntıdan kurtulmak için illa ki o söylediklerinle yüzleşmen gerekebiliyor. Bugün olmasa, yarın o duvara tosluyorsun. ‘Yog yee, madem söylüyorsun, uygula o zaman deyyus’ diyor şey sana (‘şey’in ne olduğunu bilemiyorum.)


Bir süredir sorumluluk almak üzerine inandığım ve inanmadığım pek çok şey söyledim, yazdım, düşündüm. Hiç durmadan, hatta bazen çene ishali mertebelerine ulaşarak arkadaşlar arasında.


Sorumluluktan ben, net olarak çok koruyorum. Çünkü bedel ödemekten de çok korkuyorum. Serbest düşünelim, bunu bir tek ben değil, neredeyse tanıdığım herkes yaşadığı için anlatmakta bu kadar rahatım (benzer benzeri çeker ne de olsa.)


Halbuse, bedel ödememek için kaçtığın sorumluluklar aslında ileride daha çok başına iş açıyor. Çünkü bedelsiz bir şey yok. Sorumluluk da, yaptığın eylemlerin, uzun ve kısa vadede sana getireceklerini olumlu hale getirme davranışı. Mesela bir sorumsuzluk yaptıysan, içindeki o şey de bir süre sonra aynı şeyin sana yapılmasını sağlıyor. Çünkü aslında her yaptığını hard diske kaydediyor ve bunu artık Pavlov abinin köpee gibi bir dikkatle çaktırmadan izliyorsun. Sana yapılmasını istemediğin bir hareketi yapmama ilkesi aslında yine insanın kendi için. Ne olursa olsun, iyi ve kötü, her şeyin farkında olan bünye, yanlış olduğunu düşündüğü eylemleri için kendini cezalandırıyor. Bu da aslında herkesi ilgilendiriyor. En ağır bedel ödeme, suçluluk duygusu. Bu yüzden sen takıl kafana göre, zaman zaten haklı olanı ortaya çıkaracaktır derler ya, fakat hem sorumsuz hem de sabırsız bir insansanız, bir şeyleri kontrol etme manyaklığıyla doğal akışa bırakarak ortaya çıkmasını bekleyemiyorsunuz. Bu doğal akışa bırakamama durumu da bin türlü belaya yol açıyor. Olduğun gibi olamıyorsun, hep bir hesap hali yaşıyor, etrafta dönen dolapları kaçırıyorsun, öfke biriktiriyorsun, şiddet uyguluyorsun, filan falan ve bu da bir dalga halinde etrafına yayılıyor. Bu da şu anda içinde bulunduğumuz toplumun ne kadar hasta olduğunu gösteriyor.


Sorumsuzluk bir hastalık çeşidi. Büyüyememe, güçten korkma, gıkını çıkaramama, boyun eğme, bunun sonucunda da kendinden güçsüze vurup onun da kendinden güçsüze vurmasını getiren çok fena bir hastalık. Sorumluluktan herkes sorumlu. Ama sorumsuzluktan da herkes sorumlu. Birinin sorumsuzluğu suya atılan taş gibi, zincir bağlana bağlana herkesi etkiliyor. Şimdi buradan şahane bir gündeme değdirme yapardık ama artık boşlukları siz dolduruverin. Sel felaketini doldurun, ‘taş atan çocuk’ diye yargılanan sabileri doldurun, bilmem kimin oğlunun bilmem ne ayrıcalığına sahip olduğunu doldurun, sahte BBG evini doldurun, yaşlı kocasıyla 40 tl karşılığı birlikte olan kadını doldurun, Sibel Can’ı doldurun, filan. Bütün bunlar, en acısından en komiğine, hepimizi direkt olarak etkiliyor. Nasıl etkilediğini iki dakikada şahane anlatabiliriz ama şu anda üşeniyorum. Sorumluluk almak demek, şu anı yaşayabilmek demek. Bu ezberlenmiş ve ‘spiritüel bir klişe’ damgası yemiş an meselesinin ne kadar önemli olduğuna dair elimde mühim bazı veriler var hehhehh.


Şöyle söyleyelim: Hiçbir hesabın, cevabını veremeyeceğin bir eylemin yoksa, yani korkun yoksa, şu anda yaşadıklarını ve gördüklerini, geçmişinde yüklediğin anlamlarla kirletmiyor, her şeyi tam bulunduğun açıdan görebiliyorsan, hiçbir şeyi de yargılamıyorsun iyi ya da kötü diye. Böylelikle hayatın her anından keyif alıyor, geçmişe ya da geleceğe kaçmıyorsun korkuların ve suçluluk duygularınla.


Ama şimdi şunu anlamıyorum: Mesela adamın oğlu Melih Gökçek miydi, mesela onun oğlu öyle şoolunca o zaman nasıl oluyor da biz şu anı yaşayıp bunu kötü olarak algılamayacağız, bunu anlayamıyorum.Haaa, şimdi anladıııım, ilkelerimize uymayan şeylere hayır demesini de bileceğiiiizzz...Tabii yaa, gerçekten istemediğin şeylere ‘hayır’ diyerek bu yola çıkmak süper sonuçlar veriyor. Çünkü istemediğin şeyleri ayıklamak, kendini dinlemeni ve böylece irtibata geçmeyi unuttuğun duygularınla tekrar bir araya gelmeni sağlıyor. Bence süper bi yazı oldu bu. Valla kafam açıldı.


Siz fark etmediniz ama beyin fırtınası yaptık hem de sizin haberiniz bile olmadan.


Ehhehhehh...


AYÇA ŞEN


PS. Altına ismini yazmasam da bir Ayça Şen yazısı olduğu anlaşılır bence ama ben yine de Sezar'ın hakkını Sezar'a veriyim.
ps.2. Fotoğraf google vasıtası ile buradan. Sorumluluk yazdım bu çıktı.

Hiç yorum yok: