25 Ağustos 2009 Salı

"ben yordum ruhumu biraz da sen yor"


Saçlarını bilumum basketbol salonlarında ağırtan basket/ ve baskebolcusever olarak, tv. başında maç izlemenin manasızlığını yaşasa dahi an itibariyle Türkiye ve Atletik Fransa milli takımlarının maçı hakkında upuzun bir yazı yazma potansiyeline sahip, en manasız soru sorma ödülüne kendini layık gören yazı yazıcınız, beynindeki basketbol yoğunluğunun yüksekliğinden ötürü bu gecenin yazısını, basketbola dair iki kelam ettikten sonra, ismini her andığında saygılarını sunmadan edemeyeceği ece temelkuran’dan çalacaktır.

bu milli takımı vakti zamanında Turgut Atakol Turnavaların da izlemiş yaşlılıkta olan, takımdaki birçok oyuncunun yetenek ve ego dağılımının kademe kademe nasıl değiştiğine pek yakından tanık olan bu geceki maçta kanına nba virüsü giren pek sevdiğimiz Murat Kosova bey ağabeyimizin konuyu her bağlamda nba ile ilişkilendirmesi karşısında şikayet etmek yerine” ya cem yılmaz ( star tv spikeri) sunsaydı ,bunu da şükür " diyen, ntv.nin tony parker special muhabirine ihtiyaç duyması halinde, ilk tercihlerinin M.Kosova olacağından şüphe duymayan ben deniz maça dair diğer fikriyatlarımı yarın ele almayı düşünsem de, i.kutluay’ın maçın son 2 dakikasında yaptığı hata ile kişisel basketbol tarihini tekrar yazdığını; Türkoğlu ve Türkcan soyadlarının göçmenliklerinin en iyi kanıtı olan iki değerli uzun adamımızın arasındaki ego savaşının hala sonlanmadığını belirtmeden geçemiyeceğim.

gecemizin yazısı ece temelkuranımızın 14 Temmuz 2004 tarihli yazısından ki, geçen sene mail boxuma fery tarafından da gönderilmişliği vardır bu yazının.

böyle güsel yazıyı bir gecede harcamayalım hissiyatıyla yola çıktığımdan , parçayı anlamlı yada anlamsız kesitler halinde birkaç gece yazısında kullanıp, içinden sorular uydurmaya çalışacağım…

Hayatın ağzında durduğu gibi durmuyor cümleler!

Bizim bu gece itibariyle irdeleyeceğimiz cümle;
Göze alabilmek... 
"Kendin gibi ol!" der hayat. Ne de şeker bir cümledir bu, ne şirindir ağızdayken. Ama kendin gibi olsan kimsenin seni sevmeyeceğine bir 
yerde, bir eski anda öyle iyice bir inanmışsındır ki artık zaten o "kendinin" ne olduğunu bile bilmeyebilirsin. 
 Kendi gibi olup somurtup otursan hep gülerek geçtiğin yerden arkadan demeyecekler mi "Depresif bu günlerde biraz" diye... 
 Kendi olmak için, yıllar yılı kendin olmadığın herkesi, her şeyi, her yeri bırakıp gitmek gerekir. Bu cümleyi neşeyle, güya cesaretle kuranlar 
bunu göze alabilecekler mi? Onları terk edip gitmeni mesela, göze alabilecekler mi?”
 
soru 1: gerçekten kendiniz gibi olduğunuza inanabiliyor musunuz? 
Yada başarabiliyor musunuz bunu?
 Soru 2: insanın kendinden uzaklaşmak istediği, kendinin ne olduğunu
 hatırlamak istemediği zamanlar olamaz mı? Böyle zamanlarda ne yaparsınız siz?
 Soru 3: hayatınızda sevdikleriniz için bazı fedakarlıklarda bulunmak, 
kendinizi unutmaya giden bir yol mudur sizce???
 Bu sorumuzu da geçmişinize, yaşadıklarınıza bakarak cevap vermenizi rica edeceğim; 
sizin siz olduğunuzu unutturanı mı yoksa size siz olduğunuzu hatırlatanı mı severdiniz / sevdiniz???
 Bu gece satırlarımızı şarkı tavsiyesi yerine, ü. Yaşar’ı “sahibini arayan mektuplar”’ın dan 
fazlasıyla katıldığımız satırlarıyla noktalıyoruz efendim…
 "Zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum. 
Önce beklemekten ( eylül geldi bereket:P) ömür boyunca ya bekliyor ya bekletiyor insan… 
ikisi de kötü ikiside hazin tarafı yaşantımızın…. "

hepinize şahane yarınlar diliyip,her halukarda kendinize mutlu olmak adına bir sebep yaratmanızı,
 en saçma zamanlarda kendi kendinize gülmenizi, iyiki ‘li cümleler kurmanızı sonbahar yaklaşırken depresyona karşı aşı niyetine öneririm.
en şahane hissiyatlarımla
Ustat'da yayınlanma tarihi: 30 Ağustos 2005
Başlık: Nazım Hikmet Ran
Resim: anlaşılacağı üzere Sadi Güran

Hiç yorum yok: