3 Temmuz 2009 Cuma

"görmüyor musun? kabuk bağlamıyor kanattığın hiç bir yaran"


Sabahın bir köründe servis beklediğimden ötürü ( hafif mübalağa serpiştirdim) dinlediğim müzik, çöpçüler ve karşı yokuştan gelen yaşlı amcayla başlıyor günüm. Şizofreniyle karışık meraktan ötürü o yaşlı amcanın her sabah nereye çalışmaya gittiğini merak ediyorum, neden çalıştığını sorguluyorum. Tipinden eskiden huysuzdu ama artık daha lopitop kıvamındadır diye uyduruk betimlemeler yapıyorum.

Sonra çöpçüler geliyor. Bunlar sokak temizleyici çöpçüler. Hedefleri sokakların kenarında köşesindeki pisliklerden kurtarmak. Ellerinde bir çalı süpürge, ellerinde eldiven yok.Eminim her sabah “bir şehir bir günde nasıl bu kadar pislenebilir?” onu sorguluyorlar. Suratlarında bir bedbahtlık yok. Sabahın köründe Üsküdar- Beşiktaş vapuruna bindiğinizde gördüğünüz mutsuz insanlara kıyasla mutlu olarak bile nitelendirilebilirler. Çöpçülerin içinde de bir yaşlı amca var. Canla başla yapıyor işini. Onlarda bu işin kontrolü nasıl oluyor bilmiyorum. Sonuçta temizledikleri yer 1 saat sonra yine çöple dolabilir. Çöp dediklerim de ufak tefek kağıt, mendil ıvır zıvır, şekirdek kabuğu vs. Ne düşündüklerini tasavvur etmeye çalışıyorum. Hayallerini ve sabah işe gelmek için kendilerini nasıl motive ettiklerini.

Sonra üniversiteki bir hocamızın 4 yıl boyunca söylediği “ bu şekilde okulu bitirirseniz, ancak Almanca bilen çöpçü olursunuz” lafı geliyor aklıma. Halime sevinsem mi ağlasam mı bilemiyorum. Ona kızmış mıydım hak mı vermiş miydim onu hatırlamaya çalışıyorum.
Servis gelip de kitabımı okusam diye sabırsızlanıyorum. Servis gelmiyor. İşim geliyor aklıma. Kira ödemek için yaptığım işim, ne oldum ki ben sorusunu sormadığım işim. Böyle düşündükçe düzen insanı olmaktan, günü bitirdik ne ala diye düşünmekten korkuyorum. Şikayet edersem birşeylerden nanköürlük olacakmış gibi geliyor. Bu fikri 2 saat sonra unutucağımı bilsem de şikayet etmeye utanıyorum.Sonra servis geliyor. Kitabımı açıp başka bir dünyaya girmeden önce boğaza bakıyorum. Hayata dair bir mucizeyi anı niyetine beynime kaydediyorum. Sanki nedense o anda fonda Sound of Solitude çalıyor. Sonra kitabımın sayfalarını çeviriyorum. Bambaşka hayatlara giriyorum. Yapmadıklarımı, yapamayacaklarımı yapan kahramanlar oluyorum bir süreliğine. Gerçeği erteliyorum. Sonra işte bir sefer daha sona eriyor, başka bir sefer başlıyor.

Etrafımı mutsuz bir kalabalık sarıyor. Sokakta ağlayan bir kadın gördüğümde düşündüklerim geliyor aklıma, karşımdakinin iş arkadaşım olduğunu unutuyorum, içim acıyor. Nedir derdi acaba diye düşünüyorum. Bu kaşlar hep çatık olduğuna göre belki de çok önemli bir derdi var belli ki diyorum.. Sigara içenlerin o sigaranın dumanını üflerken içlerindeki sıkıntıdan kurtulmayı umut edişlerini izliyorum bir film gibi. Mutsuzluğun bulaşıcı virüsü yakama yapışmasın diye kafamı çeviriyorum sonra. Eğer daha çok sorgularsam hayatı, cevabını bilemediğim soroular çıkar diye kafamı eğiyorum.

Biliyorum herşeyiyle şükredilecek bir hayatım var. Ama bunu başkalarının hayatını görünce anlamış olmaktan ötürü de utanıyorum. Ve biliyorum, bu şükran duygusu da utanma duygusu gibi kısa süreli. Şikayetler, off.lar ve puff.lar pek yakında kanıma sızacaklar.

Sonra soruyorum kendime; insan olmak da bunu gerektirmiyor mu zaten?
ps.2.Başlık şarkısı Gripin ile Dört

2 yorum:

Fery... dedi ki...

hep böyle oldu, hep böyle oluyor, hep böyle olacak... çünkü çok çabuk unutuyoruz çünkü sahip olduklarımızın değeri daha azını gördüğümüzde aklımıza gelen... çünkü bu ne yazık ki insan olmanın en kötü yanlarından biri...

kusburnu dedi ki...

alala yaa.. neden bu yazıyı ben yazmışım gibi geldi bana acaba??? herşey çok insani belki, genel yani ama kitap okurken kitabı bırakıp (köprüden geçerken) denize bakmak falan.. benim bu dedirtti bana..